23 Mayıs 2007

üç çocuğun öyküsü


bakın, izmaritin ıslatılmasından hoşlanmam. dikkatli olmanız lazım. şu bardakları da işinizi bitirdikten sonra suyla çalkalayın koyun mutfağa... evet sadece çalkalamanız yeter; ben gerekirse yıkarım... aynı şey okuduğunuz dergiler ve kitaplar için de geçerli... dalga mı geçiyorsunuz benimle siz? hayır çalkalayıp mutfağa koymanıza gerek yok... sadece aldığınız yere koyun... en azından hepsinin bir arada durmasını sağlayın; ben düzeltirim...

-zaman nasıl ilerler? yatay mı dikey mi? bunu düşünmem gerekiyor. beni rahat bırakın.-

güzel çocuk tekrarlardan hoşlanıyor:
“ben kimim?”
“sen güzel çocuksun...”

“ne işe yararım ben?”
“sen sevimlisin işte... içim rahatlıyor sen gülümseyince... hatta gülümsemediğin zamanlarda bile sana bakmak içimi rahatlatıyor.”
“mutlu muyum ben?”
“mutlusun.”
“ne güzel...

bir gün anlatma saflığını buldum kendimde:

“ben doğduğumda o otuzlu yaşlarındaydı. hiçbir şey yapmazdı. sadece beni izlerdi. oyunlarıma katılmazdı; benimle konuşmazdı. nereye gidersem gelirdi ve izlerdi. bir yere oturup izlerdi; yanımda yürüyerek izlerdi; ağacın tepesinden bakardı; benimle denize dalardı.... ben büyüdükçe o küçüldü. küçüldükçe çevremde hoplayıp zıplamaya, koşturmaya başladı. benimle hiçbir zaman konuşmadı. şimdi yirmi sekiz yaşındayım ve o bir bebek. emekliyor. o yüzden fazla uzaklara gitmek istemiyorum; koşmak istemiyorum; bana yetişmek için gösterdiği çabayı görmek istemiyorum...”
“burada mı şimdi?”
“nerenle dinliyorsun beni? ne demek burada mı şimdi? tabii ki burada! işte şu köşede, parmaklarıyla oynuyor...”
“seni izlemeyi bıraktı galiba?”
“artık ben izliyorum...”

güzel çocuk beni kışkırtıyor. bana “hadi git” diyor; ama bebeğe takılıyor gözüm ve yerimden kımıldamıyorum. gülüyor güzel çocuk. “boş ver o zaman; kendine bir kahve yap; yak sigaranı, kitap oku” diyor. cezvenin başında suyun kaynamasını beklerken, bebek buzdolabına sırtını veriyor. neden bana yaklaşmak istemediğini düşünüyorum; en azından bacaklarıma dolansa, bir kedi gibi? küçüldükçe içine kapandı; eskiden hiç olmazsa izlerdi beni...

kahvemi kokluyorum; bir dergi bulup balkona çıkıyorum. hep öyle olur; küllük almadığım oturduktan sonra aklıma geliyor. balkon demirlerinin arasından dışarı bakan bebeğe, “dur yahu şurada; küllük alıp geleceğim...” diyorum ama beni dinlemiyor: hep yaptığını yapıyor, ardımdan geliyor...

güzel çocuk bebekten hoşlanmadığını söylüyor. bunu anlamıyorum; bu düşünceyi ona yakıştıramıyorum. “bebekler insana yaşam sevinci katar!” diyorum; güzel çocuk susuyor. “çocuklar da...” diye ekliyorum ama ifadesi değişmiyor: dudağını büzüyor.
her zaman söylediğini tekrarlıyor: “hadi git!”
bebeğe bakıyorum ve “bir kahve yapayım...” diyorum

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder