31 Temmuz 2007

etnik caz

ahmete babası sormuş:
“oğlum büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye…
ahmet demiş ki:
“sen ne olacaksın?”
“oğlum, bak ben marangoz oldum.”
“marangoz mu olman yoksa büyümen mi tamamlandı?”
“ne?”
“kendimi senin yanında çok küçük daha doğrusu küçülmüş hissediyorum…”
“ha?”
bunun üzerine ahmet’in babası ahmet’in kafasına odunu eklemiş.
o an, o saniye, ahmet “olmuş”
aradan yıllar geçmiş, baba ölüm döşeğindeyken ahmet'e demiş ki:
“benim büyümem bitti galiba oğul; ama siparişler bitmedi. o yarım kalan gardrobu bitir ve son kuruşuna kadar al paramızı…”
“tamam ba’a.. sen merak etme..” demiş marangoz ahmet; babası dilini dışarı sarkıtmadan hemen önce.

devamını göster

28 Temmuz 2007

makarna ve televizyon

televizyondaki yemek programından öğrendiği tarife göre makarna yaparken televizyon izliyordu.

makarnasını yerken televizyonda makarna yiyenleri izledi.

makarna yemekten bıktığını ve televizyon programlarının çok kötü olduğunu söyledi makarna tarifleri veren televizyon programına telefon açıp.

tek hayali tatile çıkıp doyasıya makarna yiyip televizyon izlemekti.

devamını göster

27 Temmuz 2007

pirinç megatron

orjinal ismi "saibogujiman kwenchana" bu filmin. güney kore yapımı; "olboy" isimli dumurcan filmin yönetmeni chan-wook park yönetmiş.. şudur budur işte; oldukça etkileyici bir film.
amerikan filmleri izleye izleye, anlayışı, hayata bakışı yamulmuş biri gibi yaşamak yerine farklı ülkelerin filmlerini izlemek her zaman bünyeye fayda sağlıyor... miyazaki'nin spirited away (sen to chihiro no kamikakushi) çizgi filmini ilk izlediğimde kafama dank etmişti iyi/kötü kavramları hakkında düşünmek gerektiği... "kötü" ya da "yabancı" sıfatlı varlıklara karşı amerikan filmlerinin çoğunda "yok etme" ya da en iyi ihtimalle "etkisiz hale getirme" çözümleri empoze edilir. özellikle princess mononoke (mononoke-hime) filminde bu konuda oldukça "insani" yaklaşımlarla karşılaşılıyor. iyi de bunların "i'm a cyborg, but that's ok" ile ne ilgisi var?
film genel olarak bir akıl hastanesinde geçiyor; herkes sever mi bilmiyorum ama ben "deli" hikayelerine düşkünüm; hep ilgimi çekmiştir... bu filmdeki akıl hastaları elbette hafif karikatürize tipler; yani tıpkı guguk kuşu'ndaki gibi: arkada dengesiz dengesiz dolanan figüratif tiplerin ötesinde karakteristik özellikleri olan hastalar ön plandalar... bu "deli"ler dünyasında herkes "tuhaf", "yabancı" ve "garip". ama filmin ana karakterlerinin ilişkisindeki insani yaklaşım herhalde sadece, "en hayvan benim; birinciliği kaptırmak istemiyorum" diyen birinietkileyemez... "önemli olan nedir, gerçekten önemli olan?"; bu sorunun hayatın her anında sorulması, düzgün ve tatmin edici bir şekilde cevaplanması gerekiyor sanırım; huzurlu bir hayat için en azından. kendini cyborg ilan etmiş bir kızın şarj olması için en insani ne yapılabilir?
film ayrıca alzheimer hastalığı hakkında da önemli bir şeyler söylüyor; hasta yakını olanlar bilir; alzheimer sadece hastayı değil onunla ilgilenen (genellikle yakınlarından biri olur bu) insanı da oldukça olumsuz etkileyen; psikolojisini alt üst eden bir hastalık. her hastalığın getirdiği üzüntü, yorgunluk vs durumlarının haricinde sanki bir tür sınamaymış gibi, sabır,öfke,sinir bozukluğu gibi duyguları da ortaya çıkarabilen bir hastalık. kara mizah diyebileceğin şeyler bu hastaların dünyasının önemli parçaları: her zaman turp yemek mi? bu çok hafif bir sorun aslında...
bu öfke dolu cyborg(!) kıza sunulan "günahlar" defteri (sanki bir çocuğun resim defteri) işte başta bahsettiğim amerikan filmlerinden çıkmış gibi; "onlardan intikamını al; hepsini öldür ve bu yolda sana engel olabilecek insani bir duygun varsa onu yok et yok olmadı etkisiz hale getir".

"i'm a cyborg, but that's ok" üzerine hiç düşünmesen bile, oldukça keyifle izlenebilecek bir film.




















devamını göster

24 Temmuz 2007

üçbin küçük masaldan sadece biri daha

bir zamanlar, memleketin birinde batik adında bir ihtiyar yaşarmış. bu ihtiyar huysuz mu huysuz biriymiş ve hiç dostu yokmuş. hiç dostu olmamasına rağmen tüm şehir onu tanırmış çünkü ihtiyarın oldukça enteresan bir mesleği varmış. bu ihtiyar ne yapar ne eder bilinmez, sihirli-mucizevî eşyalar üretir, icat edermiş. küçük bir dükkânı varmış ve yaptıklarını bu dükkânda sergiler oldukça da pahalıya satarmış.
o kadar yetenekliymiş ki batik usta, ünü saraya; birkaç hafta sonra da kralın kulağına kadar ulaşmış:
“batik usta derler kralım, bir ihtiyar varmış feşmekân şehrinde... akıllara durgunluk verecek şeyler yaparmış. sigarayı bastırınca inleyen küllükten tutun da, mermerden basketbol topuna kadar bir sürü acayiplikler yapıp satarmış... yani bir söyleyim dedim... bilemiyorum yani; kralım? kralım iyi misiniz?”
“patates ve soğanın amerika’dan dünyaya yayıldığını biliyor muydun?”
“hayır, yüce kralım, bilmiyordum... ben...”
“peki, çin seddi’nin aydan göründüğünü? bunu biliyor muydun? aya bir çin seddi yapılsa peki; acaba dünyadan görünür mü? hoş, aya çin seddi yapılabilmesi için ayın önemli bir bölümüne çinlilerin sahip olmaları, diğer büyük bir bölümüne de türklerin sahip olmaları ve bunların savaşmaları falan filan gerekir... gerçi aya kadar çıkmışsın, orada da taşla sopayla savaşacak değilsin ya! o halde aya çin seddi yapılamaz... ama sembolik... yok canım neden öyle bir sembole ihtiyaç duyulsun ki? her neyse; sen ne diyordun?”
“ben, eh şey, batik usta derler kralım, bir ihtiyar varmış feşmekan şehrinde... akıllara durgunluk verecek şeyler yaparmış. sigarayı bastırınca inleyen küllükten tutun da, mermerden basketbol topuna kadar bir sürü acayiplikler yapıp satarmış... yani bir söyleyim dedim... bilemiyorum yani; kralım? kralım iyi misiniz?”
“iyiyim! elbette iyiyim! sen; ya sen nasılsın?”
“sağlığınıza duacıyım yüce efendim...”
“sağlığım yerinde dua etmene gerek yok!”
“hastalanmayın diye dua ederim efendimiz...”
“çok naziksin ama kendime bakıyorum... üstelik sakınan göze çöp batarmış!”
“aman efendim tanrı korusun!”
“bu sadece bir deyim... ben koskocaman bir kralım; nasıl olur da gözüme çöp batar tanrı aşkına!”
“haklısınız efendim...”
“her neyse... sen bir şey mi anlatıyordun?”
“evet efendimiz; batik usta derler, bir ihtiyar varmış feşmekan şehrinde... akıllara durgunluk verecek şeyler yaparmış. sigarayı bastırınca inleyen küllükten tutun da, mermerden basketbol topuna kadar bir sürü acayiplikler yapıp satarmış... yani bir söyleyim dedim... bilemiyorum yani kralım? kralım iyi misiniz?”
“ha ha ha! şeye gülüyordum; sigarayı bastırınca inleyen küllükten tutun, dedin ya...ha ha ha!”
“ben?”
“ver de tutayım bakalım, hangi sike derman olacaksa? ha ha ha!”
“efendimiz ben bir kabalık...”
“ne kabalığı be adam! komik bu! bak gülüyorum demek ki bir kabalık mabalık yok!”
“haklısınız efendim...”
“eh mecburen; pozisyonumuz gereği... her neyse; ne diyordun sen?”
“ah, evet; batik usta derler kralım, bir ihtiyar varmış feşmekan şehrinde... akıllara dur...”
“tamam! hatırladım... iyi bakalım; feşmekan’a dört atlı gönderin, hırpalamadan buraya getirsinler o ihtiyarı... söyleyin en güvendiği zamazingolarını da yanında getirsin... yok çok ağır iseler, arabaya falan yüklesinler... her türlü kolaylığı gösterdikleri yetmiyormuş gibi bir de saygıda kusur etmesinler!”
böylece dört saray çalışanı ihtiyarın yanına varmışlar. ihtiyar, bir buharlı teleskop projesi üzerinde çalışıyor ve bu projenin hiçbir işe yaramayacağını düşünüyorken, dört adamı fark etmiş. kralın mesajını ve emrini iletecek olanı hemen konuya girmiş:
“böyle böyle!”
“efendim anlayamadım?” diye şaşkınca bakmış ihtiyar.
“uzatma bizimle geliyorsun! kralımızın emridir, en güvendiğin icatlarını da seç ve hemen hazırlan!” diye bağırmış görevli. ihtiyar batik titremiş ve aceleyle hazırlanmaya başlamış.
feşmekan’dan hayatı boyunca ilk defa bu kadar uzaklaşan batik usta oldukça heyecanlı duygularla saraya girerken o ihtiyar ve yorgun yüreği ‘pitir pitir’ atıyormuş. hayatının en büyük fırsatının karşısına geldiğini, sonunda saraya yani layık olduğu soylu yaşantıya iyice yaklaştığını düşünüyormuş. hele bir de kralın karşısına çıkarıldığında, zangır zangır titremeye başlamış...
“kim bu adam!” diye kükremiş kral.
batik usta kendisini kralın huzuruna getiren görevlilere korkuyla fısıldamış:
“hey, söylemediniz mi yoksa? aman tanrım anons bile edilmedim mi? aman tanrım!”
“batik usta derler kralım, bir ihtiyar feşmekân şehrinden... akıllara durgunluk verecek şeyler yapıyormuş... sigarayı bastırınca inleyen küllükten tutun da, mermerden basketbol topuna kadar bir sürü acayiplikler yapıp satarmış... yani bir...”
“ben iyiyim!” diye kükremiş kral.
“tanrı kralımızı başımızdan eksik etmesin!” diye bağırmış salondaki herkes.
“bana icatlarını beğendirirsen seni kızımla evlendireceğim; yok beğenmezsem kelleni alacağım!”
“aman kralım... ben...”
“ha ha ha! şaka yaptım be adam! sen çoktan andropoza girmişsindir zaten... hem benim kızım çoktan evlendi; birbirinden güzel üç çocuk sahibi şimdi...”
“tanrının iyi niyeti sizin ve ailenizin üzerinden eksik olmasın yüce efendimiz...”
“kes! din adamı mısın yoksa mucit mi?”
“affedin kralım...”
“bakarız... demek enteresan şeyler yapıyor, yaptıklarını da satıyorsun...”
“evet yüce kralım...”
“vergi veriyor musun?”
“ben...”
“ha ha ha! kral olmanın en kötü yanı ne biliyor musun batik usta; ince espri yapamıyorsun... yani bir gün tanrı nasip eder de kral olursan görürsün sen de...
“aman efendim; hâşâ!”
“işte! tam da bunu söylüyordum! ama tabii ki ironiden anlamak için zeki olmak gerekir... her neyse ne diyordun?”
“ben...”
“evet! bir şey demiyordun. pekala, bana birkaç şey göster ancak sakın ola ki inleyen bir küllük yahut mermer basket topu gösterme; zira onları görmektense kopmuş kelleni görmeyi tercih ederim...”
batik usta çantasını açmış ve küçük bir kafes çıkarmış.
“ne var o kafesin içinde?” diye sormuş sabırsızca, kafese dikkatini vermiş olan kral. batik usta kafesin kapağını açınca minicik mavi bir hayvan çıkmış.
“süs gergedanı efendimiz...”
salondaki herkes şaşırmış kalmış. kral gözlerini kısmış ve kafesinden çıkar çıkmaz sağa sola koşturan, huysuz mu huysuz olduğu her halinden belli ancak bir o kadar da şirinlik müsvettesi gergedanı izlemiş dikkatlice.
“başka!” diye kükremiş.
her atıldığında tura gelen madeni parayı, yirmi kullanımlık kibrit çöpünü, üçle çarpıldığında asla yirmi bir sonucunu vermeyen mıknatıslı yediyi ve bunlar gibi daha bir sürü ilgi çekici buluşunu sunmuş batik usta. kral gördüklerinden oldukça etkilenmiş ve bu yaşlı ihtiyarı çok beğendiğini düşünmeye başlamış.
“çok yeteneklisin batik usta! seni kutluyorum!”
“sağ olun yüce kralım...” demiş gururu okşanan ihtiyar.
“seni, eh, hemen söyleyin bana, bu adamın yeteneklerini sergileyebileceği boş bir makam var mı?”
kralın adamları mırın kırın etmişler... kimse bir şey söylemeye cesaret edemiyormuş.
“o halde seni lort ilan ediyorum! köyüne dönebilirsin!” demiş kral.
hayal kırıklığına uğrayan batik ustanın ağzından tek bir kelime çıkmamış. selam vere vere kapıya yönelmiş.
“hey dur!” demiş kral. batik usta umutla doğrulmuş.
“emredin yüce kralım!”
“seni... seni dük ilan ediyorum! köyüne dönebilirsin!” demiş kral.
kralın kendisiyle dalga geçtiğini düşünen batik usta, kralın daha önce ironi konusunda söylediklerinden cesaret alarak konuşmuş:
“ben bir şehirde yaşıyorum kralım!” demiş.
“vay canına, yediremedin ha kendine! emrimdir, şu andan itibaren feşmekan şehri haritalarda, turistik rehberlerde ve dahi coğrafya kitaplarında ‘fişmekan köyü’ olarak geçecektir!”
batik usta şaşkınlıktan dona kalmış...
“hadi! seni arşidük ilan ediyorum! iyisin; fişmekan köyü arşidükü batik usta! bak söylemesi ne kadar zor ve hatta uzun süreli...”
iyiden iyiye ağlamaklı bir ifadeye bürünen batik usta, kralın son kahkahasıyla kendine gelmiş.
“tamam batik usta! şakaydı hepsi! sen gururlu ve onurlu bir adamsın ama şunu da unutma ki senin bir mevki kompleksin olmamalı! bak sana şunu söyleyim; bende sendekinin onda biri kadar bile bir hayal gücü olsaydı, krallığımdan vaz geçebilirdim! tamam haklı olarak abarttığımı düşünüyorsun ama etkileyici olabilmek için de bazen abartılı bir anlatıma bulaşmak gerekiyor... neyse; şu gerçek ki sen yaratıcı bir insan olarak kendine yetmelisin! şimdi tüm bu olan bitenlerin herkeslere anlatılmasını emrediyorum! bu olup bitenlerden ve konuşmalardan dersler çıkarılacak ve artık hatalı davranışlarda bulunulmayacak! emrimdir!”
“baş üstüne kralım” diye kükremiş bir görevli. kral ona bakıp sırıtmış:
“ bak yaa!”

devamını göster

22 Temmuz 2007

henryk mikolaj gorecki

şu...üçüncü senfoninin ilk bölümünü... kiminle dinlemiştim acaba?
ve kendi kendime dinlemek neyime yetmiyor da biriyle dinlemek istiyorum?
galiba soru : o kim?
soru-cevap, çağrışımlar ve boktan kimlik ispatları olmadan kiminle dinlemek istiyorum acaba?
sadece durup: sessizce.
önemli bir şey değil çünkü; en fazla o kadar önemli; en azından.
sonrasında günün gelişen olaylarından pekala bahsedilebilir; neden olmasın?
ama sadece 27 dakika duramaz mı insan; kendini bir kenara bırakıp; sadece kendi için...
bu konuda bir eksikliğim var; bir delik; bir kompleks...
sanki başım göğe erecek!




devamını göster

21 Temmuz 2007

atraksiyon


doğrusu bayılmadım ama yine de güzel bir video:



35mm / 10' 00" / S&B-Renkli / Canlandırma
2001 / Belçika-Fransa

Yönetmen: Raoul Servais
Senaryo: Raoul Servais
Kurgu: Raoul Servais
Görüntü: Lou De Meyere
Müzik: Lucien Goethals
Oyuncular: Marq Rawls & Mime Centrum
Yapım: Anagram (Belgium), OIL pour OIL (France)
Ödüller: Özel Mansiyon Flanders o Jüri Özel Ödülü Vallodolid
bilgi: europeanfilmfestival.com

devamını göster

g o l d i e 6



goldie'nin 6 yeni görüntüsü:












devamını göster

20 Temmuz 2007

alice harikalar diyarında

çocukken kitabı okumuştum; aslında herkes de biliyordur öyküyü; ama yıllar sonra keşfetmem "american mcGee's alice" oyunuyla oldu. oyun öyküden besleniyor şüphesiz ancak kendine has bir gidişata sahip: fazlasıyla da karanlık ve şiddet dolu. neyse bundan daha önce de bahsetmiştim...
asıl öykünün yazarı lewis carroll hakkında wikipedia bilgisi aşağıda; alice görselleri ise daha da aşağıda:
Charles Lutwidge Dodgson (27 Ocak 1832 - 14 Ocak 1898) ya da daha çok tanındığı mahlasıyla Lewis Carroll, ünlü İngiliz yazar, matematikçi, mantıkçı, papaz ve fotoğrafçıdır.
Carroll'ın en ünlü eserleri; Alice's Adventures in Wonderland ("Alice Harikalar Diyarında") ve onun devamı olan Through the Looking-Glass ("Aynanın İçinden") adlı kitapları ve "The Hunting of the Snark" ve "Jabberwocky" adlı şiirleridir.
Kelime oyunları, mantık ve fantazideki başarısı küçük çocuklardan, edebi açıdan seçkin kişilere kadar birçok insanı eğlendirmiştir. Ancak bunun ötesinde, eserleri modern kültüre iyicene yerleşmiştir. Birçok sanatçıyı, direkt olarak etkilemiştir.
Kuzey Amerika, Japonya, İngiltere ve Yeni Zellanda başta olmak üzere, dünyanın birçok yanında, sadece Carroll'ın eserlerinin zevkle okunması ve daha da yaygınlaştırılmasına adanmış kuruluşlar vardır.
Carroll'ın hayatı hakkında birçok spekülasyon yaratılmıştır.Örneğin; elde sabit delil olmamasına rağmen küçük çocuklara karşı zaafı olduğu (ki bunu Lewis'in fotoğrafçılık merakı dahilinde çıplak, yarı çıplak çocuk resimleri çekmesinden, ve romandaki Alice başkarakterin çalıştığı okulun müdürünün aynı isimdeki ortanca kızı olmasına bağlayanlar vardır). Ayrıca Lewis'in o döneme ait afyon içerikli bir ağrı kesici olan Ludanum'un normalin üstünde dozda alındığı zaman yarattığı halusinojen etkiler sayesinde bu kadar fantastik ve yüksek hayal gücü içeren eserler verebildiği, hatta bu varsayımların 1960'lardan itibaren psychedelic rock yapan gruplardan Jefferson Airplane'in solisti Grace Slick'in yazıp seslendirdiği ve diğer bir grup olan The Great Society tarafından da seslendirilen White Rabbit parçasında da öne sürüldüğü görülmüştür.







































yukarıdaki görselleri kim bilir nereden buldum; ama aşağıdaki seri (ve devamı) helenbar.com'dan...







daha fazla alice görseli için: stumbleupon-alice koleksiyon

Share/Save/Bookmark

devamını göster

18 Temmuz 2007

dünyanın en komik fıkrası

"İngiliz Bilim İlerleme Birliği’nin araştırmasında, internet kullanıcılarından en çok beğendikleri espriyi bildirmeleri istendi.
Araştırmada, 70 ülkeden 40 bin fıkra arasında aşağıdaki birinci seçildi:

Ormanda dolaşan 2 avcıdan biri birden bire yere düşer. Arkadaşı, düşen adamın nefes almadığını ve gözlerinin ferinin söndüğünü görür.
Bunun üzerine telefonla acil yardımı arar. “Arkadaşım öldü, ne yapabilirim” diye sorar.
Telefondaki ses yanıtlar: “Sakin olun. Size yardım edebilirim. Ama önce arkadaşınızın ölüp ölmediğinden emin olalım.”
Telefonda bir süre sessizlik olur ve bir silah sesi işitilir.
Avcı telefonu tekrar eline alır ve şöyle der: “Evet, tamam. Şimdi ne yapacağım?”
Araştırmada ayrıca, insanların gülünç buldukları fıkraların ülkeler arasında önemli farklılıklar gösterdiği de saptandı.
(...)
İskoçya’da ölüm çok espri konusu oluyor:
“Dedem gibi uykumda ölmek isterim. Yolcuları gibi dehşet içinde bağırarak değil.”
kaynak: ntvmsnbc.com

iskoç fıkrası çok daha komik bence. yine de hiç bir fıkra, "worlds funniest joke" (bir monty python işi...) parodisindeki fıkra kadar "öldürücü derecede komik" değildir:


"monty python's flying circus" isimli toplamada var(mış)...

devamını göster

boş bardak

dünya tarihi ilgini çekiyor. bazı kıtaların, ulusların, ya da sadece bazı kavramların tarihi... kökenini merak ediyorsun onların ya da şeylerin... çünkü öğrendiklerinden yola çıkarak bazı sonuçlara varma eğilimindesin. özellikle kendinle ilgili olarak benzerliklerden ya da aykırılıklardan kaynaklanan bağlantılar bulmalısın. bulamasan bile en azından uydurmalı...
herkesin iyi kötü, sağlam sakat bir dünya görüşü vardır; yettiği kadar. bunu hiç düşünmesen bile vardır. örneğin apolitik olduğunu, bir dinsel ya da benzeri başka inanca bağlı olmadığını, kendinden başka hiçbir şeye önem vermediğini, işte buna benzer başka şeyleri öne süreceksin...

anlamaya çalıştıklarını, her kavramı bile, insanlaştırdığının, kişileştirdiğinin farkında değilsin. “evrenin doğuşu” diyorsun, “tanrının öfkesi”, “kraliçe arı”, “sadık köpek/nankör kedi”, “bilgisayarının belleği”, “metal yorgunluğu”... bunu yapmaya mecbursun; başka türlü anlaman ya da anlamaya çalışman mümkün değil. evren’den önce güneş sistemi; ikisinden önce dünya ve kara parçaları; onlardan da önce ülkeler ve şu dağ... hepsinden önce ise, senin dışında sadece gölgen vardı. gölgesi olan bir hayvandın. adım adım kendinden uzaklaştın; evrenin dış kapısına kadar! sonra durdun ve çok uzaklardan kendine bakmak istedin. işte o an fark ettin; gölgenden başlayarak evrenin uçsuz bucaksızlığına kadar her yere sadece kendi özelliklerini koyan ama kendisini fazla umursayamayan bir yaratık olduğunu.
damarlardan hücrelere; hücrelerden atomlara kadar bokunu çıkardığın; her davranışının izahatını yaptığını sandığın bu yaratığın aslında anlayamadığın; hiç de bilemeyeceğin bir yapısı olduğunu fark edeceksin. genlerini kontrol altına alıp en baştan, tamamen istediğin gibi oluşturabildiğin bu yaratığın, bulduğu ilk fırsatta, gizlice gözyaşı dökeceğini göreceksin ve nerede hata yapmış olabileceğini düşüneceksin. bir yandan da gizlice gözyaşı dökmesini becerebilecek makineler, bilgisayarlar yapmaya çalışacaksın! bütün bunların dışında, sen de bulduğun ilk fırsatta, gizlice gözyaşı dökeceksin...

devamını göster

17 Temmuz 2007

info :

“ben çoğunluğun sesiyim” diyen adam, pek tanımadığı üstelik yanlış değerlendirdiği ‘çoğunluğun’ bir üyesi bile değildi. aslında var olmayan bir çoğunluğun şizofrenik hoparlörüydü sadece. ona “çoğunluğun sesi tek kişiden çıkmaz” diyen birine katlanamazdı...
aslında “çoğunluğun sesi” , çoğunluğu pek beğenmeyen yine de onlar için üzülen ve kurtuluş çareleri düşünen bir hayalperest ya da hiç de üzülmeyip çoğunluğu bir amaca doğru çeken bir düzenbazdı.

serbest çağrışım da yaparım istersem :
“sanat toplum içindir” böylesine safdil ya da hınzır içerikli bir önermedir.

(bir de ç.ö.p. var; bahsetmek istedim; "Ç.Ö.P. : çok önemli parti"
itusozluk'de epey lafı geçmiş; nefdii.blogcu.com adresinde de, k.iskender'in bu partiyi kurma fikrinde olduğu yazıyor; konuyla alakalı bir açıklama gelecekse, asıl kurucu her kimse oradan gelecektir ya da gelmeyecektir...

devamını göster

12 Temmuz 2007

flatlife

en bi sonuna kadar çok eğlenceli bi animasyon;
Jonas Geirnaert isimli kişinin işiymiş.




35mm / 11' 00" / Renkli / Canlandırma2004 / BelçikaYönetmen: Jonas Geirnaert Canlandırma: Jonas Geirnaert Senaryo: Jonas Geirnaert Kurgu: Jonas Geirnaert
Müzik: Ward Seyssens
Yapım: Hogeschool Gent KASK Ödüller: Jüri Büyük Ödülü Cannes kaynak:europeanfilmfestival.com

devamını göster

kavgayı hayat başlatıyor

burgu, bay kurgu’ya endişesini olanca gücüyle belli ederekten bakıyordu.

“serseriler... yanımızda para var mı bay kurgu?”
bay kurgu esnedi. sanki ulaşılamayacak bir uzaklıktaydı.
“para mı? eh, biraz bozukluğumuz var burgu...”
“o zaman hapı yuttuk...” dedi burgu; burnunu çekti. üşüyordu.
serserilerin en zalim görünüşlü olanı, ki liderdi bu zibidi, çok çirkin bir sesle bağırdı:
“köşeye sıkıştınız işte!”
“melankoli duyguları uyandırması icap eden bir müziğe ihtiyacım var benim...” dedi bay kurgu; ceketinin iç cebinden sigara paketini çıkarırken.

“bunun sırası mı şimdi!” dedi burgu; “bence bu vahşilerin elinden kurtulmak için bir plan yapmalıyız...”
“zira kendimi melankoliye kapılmaya çok meyyal hissediyorum...” dedi bay kurgu, sevgilisiyle altı aydır sevişemiyor olmanın maddi manevi huzursuzluğu ve mutsuzluğuyla.
“kötülük yapmakla bir yere varılamayacağını anlatmaya mı çalışsak acaba bu kalın kafalılara...” diye saçmaladı burgu.
bay kurgu serserilere bağırdı:
“jackie chan’i tanır mısınız siz?”
“o bir sinema oyuncusu yaşlı osuruk!” diye cevap verdi serserilerden biri.
“tanıyorlarmış...” diye fısıldadı bay kurgu. cep telefonunu çıkarıp bir numara çevirdi sakince.

jackie chan ile bay kurgu’nun telefon konuşması:

“merhaba jackie...”
“merhaba bay kurgu... n’aber?”
“iyidir... bu gün sinemaya gittim. kısa filmler gösteriliyordu. filmlerden biri çok hoşuma gitti; sana anlatmak isterim...”
“ah, çok sevinirim!”
“şimdi, bir kuş yumurtasından çıkıyor. çıkar çıkmaz annesi ya da babası ona bir solucan getiriyor. bizimki bu solucanı yiyor ve iki kat büyüyor. yuvadan aşağı düşüyor. ağacın dibinde küçük bir kuş var. onu da yiyor. tabii yine iki kat büyüyor. yürümeye başlıyor, bir tavşanla karşılaşıyor; onu da yiyor ve iki kat daha büyüyor. böyle böyle, bir şehre varıyor ve önüne çıkan her şeyi midesine indiriyor; yedikçe de büyüyor. o kadar kocaman oluyor ki, dünyadan uzanıp ayı da yiyor. o da yetmiyor dünyayı ve güneş sistemini, galaksimizi ve evreni, nihayet ana maddeleri, her şeyi ama her şeyi yiyor. geriye sadece kendisi kalıyor. ama çılgın bir kuş bu; karanlığı ve hiçliği de gagalıyor... başarılı da oluyor: hiçliği önce çatlatıyor sonra kırıyor. ne oluyor? şimdi bir kuş yumurtadan çıkıyor...”
“çok güzelmiş... bayıldım doğrusu...”
“bu arada buraya gelsene; serseriler bizi sıkıştırdı...”
“tabii bay kurgu; hemen gelir onları bir güzel pataklarım!”
“iyi bir insansın jackie!”
“hemen geliyorum...”

sonrası:

“adam acayip dövüşüyor bay kurgu...”
“evet, kalbiyle dövüşüyor...”
“kalbiyle?”
“yani, içten... sanırım.. komedinin sırrını çözmüş...”
“evet aslında komik de görünüyor...”
“pekala; gidelim...”

devamını göster

05 Temmuz 2007

steve irwin



kim ki bu steve diye sorarsan: hayatını hayvanlara bulaşmaya harcamış bir deli derim. nasıl bir deli ki bu dersen, yok yahu deli değil de, işte, zoolog gibi, televizyon şöhreti gibi, maceraperest gibi bir şey, derim. evet öldü, vatoz sokmuş, göğsünden.
"huzur içinde yatsın" lafına karşılık, yukarıdaki karikatür...
"geberip gideceği belliydi" lafına karşılık aşağıdaki video:

devamını göster