23 Ağustos 2007

allegro non troppo


bu gün kendimi çok garip hissettim; aslında mutlu oldum ama bir şeylere de gıcığım...

yıllar önce (15 yıldan fazladır her halde) trt2 kanalında bir cumartesi akşamı walt disney'in fantasia'sını andıran bir film izlemiş hatta filmi video kasete de kaydetmiştim. bir animatör, tamamı yaşlı kadınlardan oluşan bir orkestra ve bir şef vardı filmde. orkestra eserleri çalarken, animatör de müziği tamamen dikkate alarak kısa animasyonlar ortaya koyuyordu.
filmi defalarca izlemiştim ve elbette bir vhs kaset ne kadar dayanırsa dayanmıştı. film izleniyordu izlenmesine ama en sevdiğim bölümde bozulmalar vardı. video kaset bozulmalarını bilen bilir; izlediğin şeyin içine eder.
sibelius'un "valse triste"si eşliğinde yalnız bir kedinin anlatıldığı bu bölümü heralde on yıl falan sonra ilk defa bu gün tekrar izledim.
tabii yıllar sonra filmden önce film hakkında konuşulanlardan (filmi tanıtmışlardı) aklımda çok az şey kalmıştı; bunun bir italyan yapımı olduğu, fantasia'ya eleştirel (?) bir göndermede bulunduğu, bolero ve valse triste...
google arama kısmına "italian fantasia animation" yazdım sadece... böylece moria.co.nz ve boingboing.net adreslerinden film hakkında tüm bilgiye ulaşmış oldum. akabinde youtube'da bir arama sonucu bu filmin üç animasyonuna ulaştım ki üçü de seçilmiş gibi; filmde en beğendiklerim ve elbette "valse triste"
bu durumda mutlu olmam gerekiyor. evet mutlu oldum, iki üç kez arka arkaya seyrettim hatta.
ama gıcık da oldum çünkü o vhs kaset hala duruyor ve ona artık ihtiyacım kalmadı. istediğim zaman en azından dvd olmadı divx formatına ulaşabilirim; gayet net!
galiba neden dolayı gıcık oldum henüz tam açık değil.
"allegro non troppo" filmin adı. bruno bozzetto, 1977 yılında gerçekleştirmiş bu filmi. bildiğim kadarıyla fantasia'nın klasik müzikle uyumlu animasyon fikrine rağmen ortaya çok daha dişe dokunur bir şey çıkarılabilir düşüncesindeymiş. eh, sadece çocukları düşünmemiş heralde? gerçi fantasia 1940 yapımı; zamanına göre muhteşem bir "eser".
aşağıda bu filmden iki animasyon var. ilki valse triste; sibelius'un. oldukça hüzünlü bir kısa animasyon. (filmde animasyon bittiğinde, tüm orkestra teyzeleri hüngür hüngür ağlıyorlar)

ikinci kısa animasyon, dvorak'ın slovak dansı. bu müziği ne zaman duysam aklıma gelir bu animasyon.


Nik The Greek - Allegro non Troppo - Valse... paylaşan: n-t-g



devamını göster

22 Ağustos 2007

evolva

evolva, evolve kelimesinden türetme sanırım. oldukça eski bir oyun.

oyunun başlangıcında, bir uzay gemisinin, bir tohumu boşlukta takip ettiğini izlersin; tohum bir gezegene düşer. gezegen; devekuşu - kurba' - kaplumbağa benzeri "hayat biçimleri"* içerir...


yer'e düşen tohum kısa sürede kendi varoluşuna uygun bir davranışa girer ve toprağa dahil olur; bu arada yeni hayat biçimlerinin de ortaya çıkmasında hareket ettirici nedendir; eh doğası gereği.



uzay gemisindeki "akıllı varlık" tüm bu olan biteni sessizce izler ve gezegendeki hareketlenmenin, gezegene pek de yaramayacağını anladığı anda harekete geçer. çünkü tohum büyük bir açgözlülükle yayılmacı davranıştadır ve ortaya çıkardığı varlıklar (örümcek - böcek görünümlü) gezegen ahalisininin kaynaklarını ve tabii ki kendilerini yok etmektedir.
dört mutant gönderir gezegene; oyuncu bu dört kendini geliştirebilen (evolve olabilen?) mutantı bir arada ya da tek tek kullanarak gezegeni "hastalık"tan kurtaracaktır.


çoğu insan için oldukça sıkıcı... belki de bu yüzden pek tutmadı?
zamanına göre grafikleri ve özellikle müzikleri oldukça başarılıdır bu oyunun. tek bir konuşma - anlaşma -diyalog yer almamasıdır belki insana sıkıcı gelen?
şimdi iki noktayla bağlantı kurmak istiyorum.
matrix filminde ajan smith'in neo'ya söyledikleri:

"seninle, burada geçirdiğim süre içinde öğrendiğim bir şeyi paylaşmak istiyorum. türlerinizi sınıflandırma fikrine kapıldığım bir günümde aslında sizin, (tipik bir) memeli olmadığınızı anlayıverdim. bu gezegendeki her memeli iç güdüsel olarak çevrelerindeki ortamla doğal bir denge oluşturur. ama siz insanlar bunu yapmıyorsunuz. siz belirli bir alana yerleşip çoğalıyorsunuz. sonunda bütün doğal kaynaklar yok olana kadar buna devam ediyorsunuz. hayatta kalmak için yapabileceğiniz tek şey olarak da başka bir alana yayılmak kalıyor. bu gezegende aynı yöntemi kullanan bir başka organizma daha var. ne olduğunu biliyor musun?
virüsler...
insan türü bir hastalık.
bu gezegende bir kansersiniz.
bir tür salgın."

o uzay gemisindeki "akıllı varlık" bizim gezegenimizi de temizlemeye (tedavi etmeye) karar verse, diye düşünmüşümdür; -sadece kendi adıma- ne trajik! çünkü asla ölmek istemem ama o "akıllı varlık" bu kararı versin isterim.

bir diğer bağlantı noktası, (yine pek tutmamış) bir marvel çizgiroman karakteriyle ilgili. ROM isimli bu karakter pek bilinmez; çünkü o pek de özdeşim kurulabileceğin, "ne yapıyorsa haklı" lafını içtenlikle ifade edebileceğin bir karakter değil. kendi gezegeninin istilası karşısında organik bedeninden vaz geçip bir "robot savaşçı" bedeninde hapsolmayı göze almıştır. gezegeni yok olmuş ama düşman da büyük bozguna uğramıştır. ROM galakside darkon'ların izini sürer ve onların, bu tek aylı mavi gezegende güçlenmekte olduklarını keşfeder.
darkon'lar biçim değiştirerek insanların arasına karışmışlardır.



ROM bir gece senin evine girer; sana ve ailene ışın çıkaran bir alet tutar; galiba "notralizör"dü ismi; sonra anneni yok eder; annenin kim bilir ne zaman öldürülmüş olduğunu ve annen diye bildiğin "şeyin" iğrenç saldırgan bir varlık olduğunu sana anlatmaya çalışsa da sen ona asla inanmazsın.
eh; trajik bir durum...

işte: oyunu oynarken yavru örümcekleri de öldürmek zorunda kalıyor oyuncu...

oyun ve müziği hakkında iki video:

*bir ekleme: bir tohumdur elbette her şeyi başlatan; oldukça masum bir açılım: pantera-planet caravan video'su: *matrix filminden alıntı divxplanet.com'daki, "Hornplayer" çevirisinden... biraz elledim ama:) * hayat biçimleri: future sound of london-lifeforms-lifeforms- part 1 ve plife forms - part 2

devamını göster

21 Ağustos 2007

J'attendrai le suivant...

ironik, komik, üzücü vs vs bir kısa film...

devamını göster

20 Ağustos 2007

aşk ve şarkı

her yerde ama her yerde müzik dinleniyor; bu beni deli ediyor. mağazalarda, lokantalarda, tatil yerlerinde, arabalarda, caddelerde, evlerde her an müzik var.
herkes müzik aşkıyla mı yanıp tutuşuyor? çok mu duygulu insanlarız? müziksiz yapamıyor muyuz?
yani şartlar çok çetin değilse, hani olur ya kapana kısılmış falan değilse bir insan nasıl olur da tek hoparlörlü, cızırdayan, bası tizi belirsiz bir sesten bir anlam, bir his çıkarabilir?

çünkü dert müzik değil çünkü müziğin hiç bir önemi yok. asıl dert: "şarkı"
nedir şarkı?

türk dil kurumuna göre:

1.Tonlama değişiklikleriyle çeşitli duygular uyandıran uyumlu, ezgili insan sesleri dizisi.
2. Klasik Türk müziğinde aşk üzerine söylenen, nakaratı ve ara nağmesi olan parça:
3. Ezgi, müzik parçası, melodi
4. (edebiyat) Divan edebiyatında, bestelenmek için dörtlükler biçiminde ve uyaklı olarak yazılmış olan şiir biçimi.

işte asıl dert olan şarkı, ilk iki anlamdaki şarkı. yani enstuman kulllanımı, düzenleme, yeni bir şey ortaya koyma vs vs... tüm bunların hiç bir önemi yok. halk müziği formundaki bir eseri, elektronik müziğin en klişe en cıvık modellemeleriyle süsledin diyelim; ne olursa olsun; asıl dikkat edilen, akılda kalan, istenen şey vokal; daha doğrusu: şarkı!

yani aslında kimsenin müzik dinlediği ya da müziği umursadığı yok.
tabii bu "şarkı" ları üretenler de umursamıyorlar.

o zaman müzik nedir?

1.Birtakım duygu ve düşünceleri belli kurallar çerçevesinde uyumlu seslerle anlatma sanatı, musiki.
2.Bu biçimde düzenlenmiş seslerden oluşan eserlerin okunması veya çalınması.

yani ortalıkta bangır bangır dalgalanan şey, müzik falan değil..ses sadece.. boktan, işe yaramaz ses.

sadece "aşk" temasıyla beslenen bu "şarkı" silsilesi karşısında rahatsız olmamak için hak'katen biraz da odun olmak gerek.

"aşk, aşağılık bir ruha erdemli olmayı esinlendirmez; odun kişinin aşkı da odundur." diyorum ve haklı olduğumu biliyorum. çünkü en klişe anlatımla, müzik ruhun gıdasıdır.

devamını göster

17 Ağustos 2007

goldie vs yaprak

goldie semtin çocuğu karizmatik yaprak ile "arada cam olmasa gösterirdim ben sana" dalaşında...ancak arada cam olmasa hangisi baskın çıkacak belli değil.

devamını göster

15 Ağustos 2007

four floors eight stories



limk aracılığıyla gördüm bu videoyu. uzun zamandır seyrettiğim en enkileyici kısa film. beş dakikalık bu videoya en az kırk dakikanı ayırabilirsin...
amerikan hbo kanalından bir iş. flatlife animasyonunu çağrıştırdı ilk etapta bana. videonun sitesi hbovoyeur.com. istersen quicktime formatında da izleyebilirsin.



(tam ekran dene...)

devamını göster

13 Ağustos 2007

tango - zbigniew rybczynski

1982 yılında oscar ödülü almış, akıllara zarar(!) bir animasyon. üzerinde durmaya bile değmeyecek birkaç küçücük pürüz haricinde olağanüstü bir zekanın işi... yok yahu, tamamen kusursuz!



devamını göster

11 Ağustos 2007

dandik teknoloji ?

autocadgunlugu.com adresindeaşlayan paslaşmaların sonucu lyn tarafından mim'ledim. ilk defa mimlendiğim için öncelikle ne yapacağımı bilemedim bununla beraber konu da "işte ben de bu konuda laf etmek istiyordum yıllardır!" diyebileceğim bir konu değildi. hala da değil...

yine de kendimi zorladım ve acaba hangi "teknolojik ürün" beni delirtmişti; hangi ürün için "hay manitu belamı vereydi de bulaşmayaydım" demiştim acaba diye düşündüm.
yok; ben pek teknoloji takip eden biri değilim ne yazık. şimdiye kadar toplasan dört tane cep telefonu sahibi olmam (üstelik ilki gazete promosyonu, ikisi kardeşimin hediyesi) heralde bu düşünceyi destekler.
ama bir şey söylemeliyim; bir cihaz, alet, şey her neyse işte; ne kadar çok fonksiyonlu olma iddiasındaysa bence o derece dandiktir. bulaşmamak gerekir. yani radyosu da olan bir fön makinesi görürsen, ya radyo dinlemeyi ya da saç kurutmayı gözden çıkarmışsındır.
bir de beklemek gerek; "çıktı ertesi gün aldım" demenin o varoluşsal tatmini ne derece önemlidir bilemem ama ben biraz tecrübeleri dinlemek/incelemek gerekir diye düşünüyorum.
evet buldum bir tane, sanırım en dandik teknolojilerden biri, yirmi metre (neyse işte) derinlik basıncına dayanıklı saatler... bir milyon yıl yaşasam da bana saçma gelecek bu.

o halde ben de "pas" diyorum: çalışamıyoruz, proodos, test ve sona
"yahu ne diyorsun mevzu ne?" paranoyası için tekrar: autocadgunlugu.com

devamını göster

09 Ağustos 2007

özel kutuda dvd ekstrası

"se7en" filminin 2 dvd versiyonunun kutusundan, filme gönderme hesabına bir boş defter çıkınca konuyla alakalı "başka hangi filmlerden acaba ne gibi "eşantiyon" şeyler çıkabilir?" gibi boş zaman değerlendirmece bir faaliyetin akılda kalan sonuçları:

*temel içgüdü: buz kıracağı
*yüzüklerin efendisi: eh, yüzük:)
*esaretin bedeli: mantıklısı poster, mantıksızı o küçük çekiç.
*finding nemo: ölü palyaço balığı ya da içi su dolu cam kutu ambalaj ve yüzen bir palyaço balığı.
*big lebowski: donny'nin külleri
*pulp fiction: kötü kokan bir saat ya da sadece yeşil bir ışık.
*rezervuar köpekleri: kulak
*kuzuların sessizliği: mee..hayır tabii ki; kelebek lavrası
*run lola run: ter
*mulholland drive: mavi kutu'da pazarlanabilir bu dvd.
*oldboy: diş, dil ya da çekiç.
*shining: jack nicholson'un önce baltası sonra kafası ve: "wendy! i'm home!"
*monty pyton and the holy grail: her açıldığında başka bir şey çıkabilir...
*exorcist: kutsal su. filmin cihan ünal'lı türk versiyonu için (yuh diyorum) (yani dvd hem de) tabii ki zemzem
*2001 space oyssey: black monolith.
*black cat white cat: balkan müziği
*die hard: patlama
*mission impossible: patlamadan önce "bu kutu 1 dakika sonra kendi kendine imha olacak" uyarısı.
*indiana jones:örümcek, akrep vs
*saving private ryan: normandiya çıkarması!
*the pink panther: cato'nun tekmesi
*matrix: siyah kedi (senkron sorunu=iade et)
*magnolia: kurbağa ölüsü
*true romance: kokain
*gora: tahta
*donnie darko: uçak motoru
*borat: osuruk kokusu

sanırım örnekler arttırılabilir:)

devamını göster

08 Ağustos 2007

gülün adı

(...)
rahiple kızı sürükleyerek götürdüler; biri suskun, yıkık, neredeyse ateşli; öteki ağlıyor, tekmeler atıyor, mezbahaya götürülen bir hayvan gibi böğürüyordu. ama ne bernardo, ne okçular, ne de ben, köylü diliyle ne söylediğini anlamıyorduk.ne denli bağırıp çağırırsa çağırsın, dilsiz gibiydi. öyle sözcükler vardır ki bize güç verir; öyleleri de vardır ki bırakılmışlığımızı daha da artırır; efendimiz’in, bilginin ve erkin evrensel diliyle kendilerini dile getirme yeteneği bağışlamadığı basit insanların kaba sözcükleri bu türdendir.

bir kez daha onun ardından gitmeye davrandım; bir kez daha william yüzünün kesin ifadesiyle beni engelledi. “kımıldama, budala” dedi, “kızın işi bitik; yanık et o artık.”



bir çelişik düşünceler karmaşası içinde gözlerimi kıza dikmiş, sahneyi ürküntüyle izlerken, omzuma birinin dokunduğunu duydum. neden bilmem daha arkama dönüp bakmadan ubertino’nun dokunuşunu tanıdım.
“büyücüye bakıyorsun, değil mi?” diye sordu bana. yaşantımı bilmesinin olanaksız olduğunu biliyordum; bu nedenle, salt o korkunç insancıl duyguları anlama sezgisiyle bakışımın yoğunluğunu yakaladığı için böyle söylemişti.

“hayır...” diye savundum kendimi, “ona bakmıyorum... yani belki de bakıyorum ama o büyücü değil... büyücü olup olmadığını bilmiyoruz, belki de suçsuzdur...”
“güzel olduğu için bakıyorsun ona. güzel, değil mi?” diye sordu olağanüstü bir sıcaklıkla, kolumu sıkarak. “eğer ona güzel olduğu için bakıyorsan ve heyecanlanıyorsan (heyecanlandığını biliyorum, çünkü ona yüklenen suç, onu senin için daha çekici kılıyor); eğer ona bakıyor ve istek duyuyorsan, bu bile yeter onun büyücü olmasına. uyanık ol, oğlum... bedenin güzelliği deriyle sınırlıdır. insanlar derinin altında ne olduğunu görebilselerdi, boeotialı vaşağın başına geldiği gibi, kadınları görünce tirtir titrerlerdi. bütün bu güzellik, balgam, kan, sıvı ve safradan oluşur. burun deliklerinin, boğazın, karnın içinde nelerin saklı olduğunu düşünürsen, pislikten başka bir şey bulamazsın.balgama ya da gübreye parmak uçlarınla bile dokunmak insanı tiksindirirken, o gübreyle dolu çuvalı kucaklamayı nasıl isteyebiliriz?”

içimden kusmak geldi. artık bu sözcükleri dinlemek istemiyordum. üstadım yardımıma koştu; bu sözleri o da işitmişti. sertçe ubertino’ya yaklaştı, kolunu yakalayıp kolumdan çekti.
“yeter, ubertino,” dedi. “az sonra o kızcağıza işkence yapılacak, sonra da yakılacak. tıpkı senin dediğin gibi balgama, kana, sıvı ve safraya dönüşecek. ama, derisinin altındaki, efendimiz’in o deriyle korunmasını ve süslenmesini istediği şeyi kazıyıp çıkaracak kimseler, bizim gibi insanlar olacak. hem, ilk madde bakımından, sen ondan daha iyi değilsin. bırak çocuğu.”
ubertino allak bullak oldu. “belki de günah işledim,” diye mırıldandı. “kuşkusuz günah işledim. bir günahkar başka ne yapabilir?”

(...)

umberto eco
gülün adı
s. 419
(14.basım)

devamını göster

07 Ağustos 2007

big lebowski

öncelikle beyaz rus kokteylinin tarifi:

kokteyl: white russian (beyaz rus)
kategori: vodka
malzeme:
1.5cl. votka
1cl. kahlua
4.5cl süt

tarif: shaker'da buzla birlikte bütün malzemeleri çalkalayın.old-fasioned bardağına süzün, bu içki shot olarak da içilebilir.

şimdi bunu bir kenara bırakmak gerek; iyi pilav yapan herkesin bileceği gibi; ölçülerin hiç bir önemi yoktur: önemli olan ruh!... bakmana bile gerek yok, sadece bardağa neleri koyacağını bilmen yeter...

big lebowski filminin "bir bardak neskafe" ile çok doğrudan bir ilgisi yok; bu sadece zamanda bir çatlaklık meselesi...

coen kardeşlerin bu kolay hazmedilir (kimde nasıl bir sindirim sistemi var bilemem, sadece genelleme yapıyorum) ama zor unutulur filminin türkçe dublaj vcd versiyonu bile bir yerlerde saklanır, arada sıra izlenmek istenir. (yani bu bir fanatiklik değil; "aaahbap" kelimesi bu versiyonda walter'dan da lebowski'den de muhteşem geliyor...tüm o "fuck"ların "kahrolası" olması bile kulağa ve bey'ne itici gelmiyor... evet genel olarak nereden baksan kötü bir dublaj ama walter ve lebowski'yi seslendirenler "big lebowski" evreninde çok hoş bir kapı açmışlar...)

ben bu filmi izlememiş biri olsam ve bu yazıyı okusam, "insanlar iki film izlerler, bir varoluş kartviziti çıkarırlar, ne fena" der miydim? bunu bilemem, ilginç bir fantezi ama bu filmi seven deli gibi sever ve sevmemiş olan zaten hatırlamaz bile...

dublajı bir kenara atın işte muhabbet:

dude: hey, man, if my fucking ex-wife asked me to take care of her fucking dog while she and her boyfriend went to honolulu, i'd tell her to go fuck herself. why can't she board it?
walter: first of all, dude, you don't have an ex, secondly, it's a fucking show dog with fucking papers. you can't board it. it gets upset, its hair falls out.


****
bunny: i'll suck your cock for a thousand dollars.
brandt: ha-ha-ha-ha! wonderful woman. very free-spirited. we're all very fond of her.
bunny: brandt can't watch though. or he has to pay a hundred.
brandt: ha-ha-ha-ha-ha! that's marvelous.
dude : i'm just gonna find a cash machine.

****
walter: life does not stop and start at your convenience, you miserable piece of shit.
donny: what's wrong with walter, dude?
***
walter: look, larry... have you ever heard of vietnam?
dude: oh, for christ's sake, walter!
walter: you're going to enter a world of pain, son. we know that this is your homework
***
walter: eight-year-olds, dude.
:)






(henüz türkiyede dvd versiyonu çıkmadı)

devamını göster

aylak bilgi

(aşağıda alıntılanan yazı, 15.12.2006 tarihinde, tahir m. ceylan tarafından yazılmış ve cumhuriyet gazetesinin bilim teknik ekinde yayınlanmıştır)

Memleketin hangi köşesine gitsem ablak suratlı, patavatsız davranışlı,öğrenmeden büyümüş, doğduğu gibi kalmış, "fast-food"la şişmiş,cipsiz adım atamayan hacimli gövdesinden yanına varılamayan, önünden dolaşılamayan kocaoğlanlara rastlıyorum. Kasabadan şehre geçtikçe "yeniyetme"lerin yoğunluğu geometrik diziyle artıyor sanki. Ortak özellikleri bunların, beş yaşındaki çocukların "hemen doymak, zahmetsizce boşalmak" ilkesine uygun davranmak. İnsan onları görünce hepsinsn topluca yasası, kuralı, geleneği, göreneği olmayan, güngörmüşü, yaşlısı bulunmayan, yiyecek, içecek ve zevkten zengin bir adada büyütülüp içimize salındıklarını zannediyor.
Son yıllarda Türk Ailesi ekonomik zorunluluklara paralel bir değişim gösterdi. Babalar çalışma saatlerinin uzamasıyla eve çok geç dönmeye başladılar, hani evden erkek kayboldu desek yeridir. Sonunda erkek çocuklarının evde özdeşim yapacağı kimse kalmadı.

(...)

Erkekleri dört kategoriye ayırabiliriz:
bilgeliği yok-mistikliği çok=yobaz
bilgeliği yok-mistikliği yok=holigan
bilgeliği var mistikliği çok=derviş
bilgeliği çok mistikliği yok=filozof

Etrafa bakınız yobaz ve holiganlardan ibaret güruhlar göreceksizniz. Bunlar hayatı, kendi çapında bilgeliği olan bir babadan değil, kendi dürtülerinden öğren(eme)mişlerdir. O yüzden esneklik, kendine sınır koyabilmek, işbirliği yapabilmek, kendini eleştirebilmek, takdir edebilmek, ya hep ya hiçten vazgeçebilmek, kaybederek de sağlıklı olabilmek, yalnız kalabilmek, bazen bir serserilik oyunu oynayabilmek, başka bir biçimde de var olabilmek, küsebilecek kadar ilkeli, barışabilecek kadar sade olabilmek, kendini okşayabilmek ve başkasının okşamasına bırakabilmek, mahvolmadan felaketlere üzülebilmek ve yıllarca sevmeye devam edebilmek, yani modern bir derviş; gündelik bir filozof olmak onlara yabancıdır.
(...)

devamını göster

05 Ağustos 2007

sand city

konyaaltı beachpark'ta, 2. antalya kum heykel festivali'ne gittim, çok da iyi yaptım, aferim bana. konsepti 1001 gece masalları olan bu organizsayonda çeşitli uluslardan birçok heykeltraş "söz uçar yazı kalır" desturuna gıcık, zamanla dalga geçmişler sanki...
yani biliyorsun ki bunlar "kumdan kaleler", fazla dayanmazlar...

tamam, herşeyi sahiplenmeye, olduğu gibi saklamaya gerek yok.
aşağıdaki fotograflar bu festivalden; elbette üzerlerine tıklayınca daha büyük olarak izlenebiliyor.








































detaylı bilgi; katılan sanatçılar ve diğer blgiler: kumfestivali.com

devamını göster

p*rno film nasıl tanınır?

bugüne kadar bir p*rno film görüp görmediğinizi bilmiyorum. biraz erotizm içeren filmlerden söz etmiyorum, yani paris'te son tango filan gibi bir filmden örneğin, bu film bile birçok kimse için tiksindirici olsa da. yo, benim kastettiğim, tek ve gerçek amaçları başından sonuna dek seyircinin arzularını harekete geçirmek olan tam p*rno filmler, öyle bir harekete geçirirler ki, çeşitli ve değişik birleşme sahneleri bu arzuyu körüklerken kurgunun geri kalan kısmının hiç mi hiç önemi olmaz.

(...)
eh, bir filmin p*rnografik olup olmadığına karar vermemiz için bir kriter var, bu kriter boşa harcanan zamanın hesaplanmasına dayanır. filmcilik konusunda büyük, evrensel bir başyapıt olan posta arabası (başlangıcı, birkaç sahne ve sonu dışında), sadece ve sadece bir posta arabasında geçer. ama yolculuk olmasa filmin hiçbir anlamı olmazdı. antonioi'nin l'avventura'sı tümüyle boşa harcanan zamandan oluşur: insanlar gelip giderler, konuşurlar, yollarını kaybederler, sonra bulurlar, o arada hiçbir şey olmaz. bu boşa harcanan zamandan hoşlanabilirsiniz, hoşlanmayabilirsiniz de, ancak filmin anlatmak istediği budur.
buna karşılık bir p*rno film, bilete ya da video kasete ödediğiniz paranın hakkını vermek için, bir takım insanların cinsel birleşme yaptıklarını anlatır; erkeklerle kadınlar, erkeklerle erkekler, kadınlarla kadınlar, köpekler ya da atlarla kadınlar (şunu da belirteyim ki, atlarla ya da dişi köpeklerle birleşen erkekleri gösteren tek bir p*rnografik film bile yok; neden acaba?) bunda da itiraz edecek bir şey yok; ama boşa harcanmış bir sürü zamanla dolu.
giberto'nun, gilberta'yı görmek için cordusia alanından buenos aires caddesine kadar gitmesi gerekiyorsa, filmde gilberto'nun arabasıyla yaptığı yolculuk her trafik ışığında durarak gösterilir.
p*rnografik filmler, arabalarına atlayıp millerce yol giden insanlar, otele kayıt yaptırırken inanılmaz saatler harcayan çiftler, odalarına ulaşmadan asansörlerde dakikalar geçiren beyefendiler, sappho'yu don juan'a yeğlediklerini birbirlerine itiraf etmeden önce içkilerini yudumlayan ve durmaksızın dantelleriyle ve bluzlarıyla oynayan kızlarla doludur. basitçe ve kabaca söylemek gerekirse, p*rnografik filmlerde, adam gibi bir düzüşme görmeden önce trafik şubesinin sponsorluğunu yaptığı bir belgesele katlanmanız gerekir.
nedenler belli. gilberto'nun gilberta'ya önden, arkadan yandan tecavüz etmekten başka bir şey yapmayacağı bir film dayanılmaz olurdu. oyuncular açısından bedenen, yapımcı açısından ekonomik nedenlerle. ayrıca izleyici açısından da psikolojik bakımdan dayanılmaz olurdu: tecavüzün tam oturması için arka planın normal görünmesi gerekir. ancak bir sanatçı için en güç şeylerden birisi normal davranmaktır; oysa sapkınlığı, cürmü, tecavüzü, işkenceyi canlandırmak kolaydır.
bu nedenle p*rnografik filmin, her izleyicinin algılayacağı biçimde normal bir görünüm -tecavüzün ilgi çekmesi için gereklidir bu- ortaya koyması gerekir. bu nedenle a'dan b'ye gitmek için gilberto'nun otobüse binmesi gerekiyorsa biz onun otobüse binip a'dan b'ye gittiğini göreceğiz demektir.
bu ise çoğu zaman sinirlendirir izleyiciyi çünkü onlar açık saçık sahnelerin uzayıp gitmesini isterler. ancak bu onların kapıldığı bir yanılsamadır. böyle berbat sahneler bir buçuk saat sürseydi dayanamazlardı. bu yüzden boşa harcanan zamanın olduğu sahneler çok gereklidir.
yineliyorum. bir sinema'ya gidin. a'dan b'ye giden oyuncular sizin istediğinizin üstünde zaman harcıyorlarsa izlemekte olduğunuz film bir p*rno film demektir.

bu yazı, umberto eco'nun, "somon balığıyla yolculuk" isimli oldukça eğlenceli kitabından alınma. kitapta "taksi sürücüsünden nasıl yararlanılır" , "malta şovalyesi nasıl olunur" , "üç nokta nasıl kullanılır" gibi başlıklarda epeyce bir deneme var.

devamını göster

04 Ağustos 2007

l.a. story

ben bir uzaylı (dünya dışı akıllı varlık) olsaydım ve bana dünya gezegenini tanıtma amacıyla l.a. story filmini izletselerdi; dünyayı çok severdim. hele bir de soğuk bir bira sunsalardı, şöyle iyi bir müzik eşliğinde, gerçekten de dünyanın hastası olurdum.
ne fayda ki ben bir uzaylı değilim, dünya da l.a. story'deki gibi değil ve hep de bira içilmiyor.

-işaret levhasıyla konuştum; bana başımın dertte olduğunu söyledi.
-işaret levhasıyla konuştuysan başın derttedir zaten.






devamını göster

02 Ağustos 2007

akıl bey, beyin efendi ?

geçen gün "what the bleep do we know" isimli propoganda tadındaki belgesel süsü verilmiş eğlenceli filmi izledim; kuantum-fizik vs konularında pek bilgili değilim ama filmi ciddiye almamak için o kadar bilgiye sahip olmaya falan gerek yok zaten. birşeyler anlatmaya birşeyleri açıklamaya bu kadar da çabalanmaz ki? üstelik şu çevrede rahatlıkla gözlenebilecek, herhangi bir düşünceyi/konuyu vs "hayat görüşü" yapmış insanların "bak sana şimdi bilmediğin bi'şey söyleyeceğim; hayretler içinde kalacaksın ve işin güzel tarafı bunu ben senden önce fark ettiğim / bildiğim için biraz -sen ne salaksın ki bu kadar önemli şeyleri kaçırmışsın, hadi iyisin iyi ki ben varım- edasıyla hayatıma renk katacağım" havasıyla konşmaları yok mu! (evet uzun bir cümle oldu)
dangalaklık son iki insan kalana kadar devam edecek; bundan kaçış yok...
her neyse; bu propaganda yapmayı bile beceremeyen belgesel elbette hayatın bir rengidir; nihayetinde evrenin sırrına bile erse insan; yarım saat sonra en basitinden acıkacak ve yapmadığı pislik kalmayacak; kimse kendini kandırmasın...
illa ben kendimi kandırmaktan hoşlanıyorum diyeceksen (ki sürekli kendini kandırma eğilimindedir insan) artık beyin midir göz müdür nedir bilemediğim, anlayamadığım bir ilizyondan bahsetmek isterim. bu bir gif animasyon ve 34 ( ya da 35 her neyse) resimden ibaret. buna "kare" ya da "frame" diyebiliriz...
internet dünyasında fareyi sallasan kedi ya da optik yanılsama görsellerine çarparsın zaten... (banner altı fırlayan pornografiyi geçiyorum)
ama aşağıdaki "optik midir nedir ama bir yanılsama yarattığı kesindir" diye uzunca; "gif" diye kısaca işaret edceğim "şey" çok hoşuma gitti doğrusu. bu naneye, özellikle topuk bölgesine bir süre baktıktan sonra, saat yönünde dönmekte olan figürün aksi yönde dönmeye başladığını görüyorsun. dediğim gibi 30 küsür kareden oluşmuş bir gif bu; yani bir süre sola sonra sağa falan dönmüyor.
yanılsama işte?



*bir hareket yoksa resmin üstüne tıklayın?

devamını göster

gömmeli

“madem öldü gömelim paşam?”

“olur mu hiç memedim?”
“mickey, paşam… kısaca mick diyebilirsiniz.”
“olur mu hiç mick’im! bu ne yahu! hadi ordan! ben paşayım, öyle mikim, sikim diye hitap edemem muhatap tayin ettiğim kişilere!”
“gönlünüz neyi arzu ediyorsa öyle hitap edin o halde… siz ki kocaman paşasınız; istediğiniz olmasın da ne olsun?”
“ölmemeli memedim!”
“ama öldü?”
“yahu nasıl olur da bu denli emin konuşabiliriz! belki de ölmemiştir? ben son bir kez olsun şansımı denemek isterim?”
“mickey’i memed yapmaya benzemez ölüyü canlandırmak paşam?”
“sen memedsin o da canlı! var mı ötesi?”
“o halde ispatlayın?”
“bak! kahvesini içiyor?”
“olabilir… ölüler kahve içemez diye bir yasa yok… inanç meselesi sadece”
“al işte; bacağını sallayıp duruyor?”
“sıkılıyor demek ki?”
“ölüler sıkılır mı?”
“ölüler sıkılmasın da siz mi sıkılın paşam?”
“elbette bir ölüyle kıyaslandıkta, oldukça neşeliyimdir. ama, ama, bak memedim; yanındakine bir şeyler anlatıyor?”
“boş şeyler anlatıyor; bakışlarından belli… baksanıza paşam; ne kadar donuk ?”
“abartma be! donuk monuk değil! bununla beraber ne kadar güzel gözleri var değil mi memedim?”
“bakın bu konuda itirazım olmaz işte… bir ölüde böyle göz olamaz! ama ne yazık ki, o gözler donuk bir yüzün sorumlusu! başka bir sonuç çıkmaz bundan; demek ki ölü!”
“sersem çıkarımlarda bulunmak için taklalar atıp duruyorsun! öyle, ölü, ölü, ölü diye kişneyip durursan, canlı sinek kalmaz burada! biraz olumlu düşün; ferahlatıcı ve akla yatık çıkarımlar yap memedim!”
“yatkın…”
“ne?”
“yatık değil yatkın”
“her neyse! tartışma benimle! bak sigara yaktı! ne demek bu?”
“ne demek paşam?”
“of be.. klişeler eksik olmasın hayatından! sorularıma sorularla cevap verme!”
“ee.. sigara yakan bir ölü…”
“yuh be! davar sürüsünün preslenmiş besin yardım paketi seni!
“efendim? yahu paşam; enteresan konuşacağım diye bazen eşeğin götüne su kaçırıyorsunuz..”
“ot! ben sana bak sigara yaktı, bu ne demek diye soruyorum; sen bana ee, öö diyorsun! bak son ihtarım sana; yapıcı olmayı beceremeyeceksen bari objektif olmayı becer!”
“bakın paşam; şimdi sigara yaktığına göre ruh halinden yüzüne yansıyan sıkıntı..”
“sus! sigaranın dumanına baksana! demek ki akciğeri çalışıyor; demek ki nefes alıyor; demek ki canlı!”
“haklı olma ihtimaliniz göz ardı edilemez paşam”
“memedim; senin nöronlarından nefret ediyorum! ihtimal ne be! olasılık diye bir kelime var; türkçe! geç onu; yüzde yüz, ne dersen de; canlı işte!”
“peki neden onun tek canlılık ispatı sigara içmesi?”
“haa.. bak bulandırdın kafamı..aferin…”
“dumanı akciğerinden geçiriyor tamam ama yine de ölü gibi içiyor..”
“o halde memedim…”
“evet paşam?”
“sigarasını bitirmesini bekleyelim; belli ki bi’ sıkıntısı var… baktık olmuyor…”
“evet paşam?”
“…gömeriz?”

*çizim: jason levesque

devamını göster