30 Mart 2008

mulholland drive 3

ilk bölüm
önceki bölüm


bu adamın (david lynch) benimle ve tüm izleyicileriyle dalga geçtiği sahneler bunlar. bir adam, koktuğunu ama çok korktuğunu başka bir adama anlatıyor bir kafede. biraz dedektif gibi görünüyor adamı dinleyen; belki de psikolog gibi biridir?



başlarda uyuyan kadının (diana) düşünde uyuyan kadının (sonradan rita olaya karar verecek esmer kadın) düşünde, düşünü anlatan bir adam ha?



iki baş karakterini uyutan lynch burada devreye giriyor. o "ölümüne" korkan adam ortalama film seyircisi; yani holywood'un hedef kitlesi... onu korkutan serseri (sokak serserisi) de elbette yönetmenimiz... çünkü her şey bittikten sonra mavi kutuyu elinde tutan adam o. bir bok yaptığı yok aslında; her şeyin arkasında duruyor sadece.



elbette en eski (ve sıkıcı) klişelerden biridir, biri aniden ekranda belirir ve irkiliriz. şüphesiz korku bir duygudur ama irkilme reflekstir. irkilirsin ve her şey boktan devam ediyorsa korkmaya başlarsın. bizim adamımız korkmaya dünden razı, herkes yemeğini yerken o yemeğine bile dokunmuyor ve kimsenin merak bile etmediği arka tarafa (aslında) korktuğu ile yüzleşmeye gidiyor. afferim ona. ve duvarın arkasından bir şey çıkacak diye bağırıyor olmasına rağmen tüm mizansen, müzik vs; her tarafını bok götüren herif çıktığında ben de irkliyorum. oysa adam neredeyse hafifçe çıkıyor ve yüzündeki ifade kesinlikle saldırganca değil.
bile bile lades; bu klişeye düşeceğiz; o da düşüyor; ölümüne!



evet; kızlarını uyutan david lynch, amerikan sinamasıyla ilgili bir şeyler anlatıyor; özellikle de "seyirci" denilen kişiyle ilgili...



(devamı: mulholland drive 4)

devamını göster

23 Mart 2008

siyam ikizleri


abd’nin minnesota eyaletinde yaşayan abigail ve brittany hensel kardeşler evlenmek istiyorlarmış çünkü çocuk istiyorlarmış. evlenmek için mantıklı bir gerekçe... işleri zor ama hayatları da oldukça zor. iki ayrı isime sahipler ama iki ayrı kimliğe de sahipler mi acaba? yani bir kişiden mi iki kişiden mi bahsediliyor bilmiyorum? onlara göre iki kişiden bahsedilmeli; galiba akla yakın olan da bu. aslında bir çok sorunu, bir çok düşünceyi varoluşlarıyla alt üst ediyorlar. yani tıp açısından bakıldıkta, bir anormallik bu; kötü şans gibi bir şey? ama hukuk, dinsel inançlar vs konularında (istisnalar ve kaideler?) bazı kavramlar, biraz gölgelenmiş değil mi? şimdi önümde çok garip bir malzeme var, "bu malzemeden çıkabilecek tüm geyikleri(?) türetmeye başlayım" düşüncesinde değilim sanırım; ama emin de değilim, aklıma bir sürü şey geliyor. elbette aşağılama ya da dalga geçme isteğinde değilim: vakti zamanında (her şeyin ötesinde kendisi de kafa göz yaracak kadar şaşı -görme özürlü- olduğu halde) bir coğrafya öğretmenim tarafından, sınıfın huzurunda, benim gibi "gözlüklü" bir arkadaşımla beraber, "lan cam kenarında oturan camekanlar!" şeklinde bir tanımlamaya kurban gitmiş bir kişi olarak olabildiğince duyarlı olmaya çalışıyorum...


abigail ve brittany evlenmek istiyorlar; peki. buna benim bir itirazım olamaz şüphesiz. bizim ülkemizde yaşıyor olsalardı karşılarına, bir erkek iki kadınla evlenemez yasası çıkardı ama onların hukuksal sisteminde bu konuda bir sorun yoktur belki de? ama tüm hukuksal durumlar bir kenara bırakılabilir mi? birbirinden farklı iki kafa yapısı var bir kere; "kızlar" her konuda anlaşamıyorlarmış; örneğin abigeil kitap okumayı seviyormuş ama kardeşi(?) "biri bir masal anlatırsa dinlerim" gibi düşünüyormuş? bunlar çok yüzeysel sorunlar, bir şekilde çözülür; onlar da bir şekilde bu tür şeylerin üstesinden geliyorlardır her halde? beni ve diğer insanları pek de ilgilendirmez aslında; benim ilgilendiğim, dediğim gibi, bu istisnanın bir çok kaideyi zora sokması. abigeil'in ateist olmaya karar vermesi durumunda brittany'nin durumu ne olacak örneğin? elbette... cennete ruhlarımız gidecek değil mi; bedenler değil... o halde bu "tek" bedende çift ruh olduğunu mu kabul etmeliyiz? ama böyle bir "yanlışlık" hangi organizasyonda olur ki?

peki hukuk da mı "ruhlara" göre tavır alacak? çok okuyan, kendini geliştiren abigail'in "bu düzen böyle gitmez brittany; insanlar insanları ezmesin, zannımca devrim şart!" gibi görüşleri abarttığını, mevcut sistemi yıkmaya, mümkünse yerine daha adil ve insani bir düzen getirmek amacıyla çalışmaya başladığını düşünsene. eh, mevcut düzen, doğası gereği, abigail'in bu "yıkıcı faaliyetleri"ni tespit eder etmez onu sınırlamak durumunda kalacak. peki nasıl sınırlayacak?

fizyolojik olarak, bir kafa sol tarafı diğer kafa sağ tarafı kontrol ediyormuş (bir ara buradan(*) ayna karşısında ne muhteşem bir uyumla saçlarını taradıklarını izleyebilirsin) o halde, tüm bedeni mi cezalandıracaksın? çok güzel, sol taraf okusun kendini geliştirsin, otu boku ayırt etmeye başlasın; sağ taraf "bana biri masal anlatsa da dinlesem"den öteye geçmesin ama sen tut "tek bir bedeni" yargıla? bu olanaksız; o halde şöyle olacak:

"sol" kafanın ağzına bant yapıştıracaksın, diyelim 10 sene; "aklı başına" gelene dek... bir de diyeceksin ki sağ kafaya; sol el, sol kol saçmasapan hareket yaparsa (tutar yasa dışı yazılar yazarsa hadi?) bunu engellemek sana düşüyor; yoksa bütünlüğünüz tehlikeye girer... hem brittany de kendini böylece hayatta bir işe yaramış hisseder belki?

oldukça karmaşık hayatları bu kadar da karmaşık olmayacaktır elbette; mutlu olmalarını dilerim içtenliğimle. kafalardan biri hapşırdığında hangi elin ağızı kapadığının ne önemi var ki?


(*)şimdi değil, bir ara... ülkemizin karnında gaz var, bir iki pış pış ile geçecek. olmadı kıçından bir tekme yiyecek ama bir şekilde o gazı çıkaracak. yoksa illa ki açılacak youtube, başka ne olacak?

edit=mevzu bahis video:




devamını göster

16 Mart 2008

birinci sene sonu raporu

aslında ilk yazı 25 ağustos 2005 tarihinde eklenmiş. hazmedilmesi(!) için bir buçuk sene kadar bekledim mi? yok; kimseyi "soğutmak" istemem ama o arada "gönülsüz ördek götün götün yüzermiş" atasözü ile alakalı bir araştırma yapıyor ve vatana millete hayırlı olmaya çalışıyordum. yani kemik yaşını bir yana bırakırsak, ters meditasyon'un bu gün birinci yılını tamamladığını söyleyebilirim.
ne işe yarar sayısal değerler :
yaklaşık 25 bin defa herhangi bir web tarayıcıyla gösterilmiş; yine yaklaşık 12 bin farklı internet bağlantısıyla ziyaret edilmiş.
p**no film nasıl tanınır isimli umberto eco yazısı epey popüler olmuş ama okunmuş mu bilemem; çünkü o yazıya ulaşanların neredeyse hepsi başka hayallerin peşindeydiler... belki üç beşi okumuştur?
en fazla google aramaları sonucu siteye ulaşılmış(4700); ardından limk.com üzerinden gelinmiş(740). blograzzi (224), facebook (197) ve blogcatalog (172) sonraki yönlendiren siteler. evet çok küçük rakamlar; aslında bir çok sitenin hatta blogun günlük ya da haftalık ziyaret sayısı ters meditasyon'un bir senelik rakamlarından fazladır. konuyla ilgili bir çalışma yapmayı düşünmüyorum ama... çok sayıdaki ahmak yerine az sayıdaki güzel insanın ziyaretini kesinlikle tercih ederim. (bir kompleks kokusu: yok canım; bir site çok ziyaret ediliyorsa çok sayıda ahmak ziyeret ediyordur gibi bir genelleme yapmıyorum; takip ettiğim, oldukça nitelikli ve çok ziyaret edilen bir dolu site - blog var zira...)
aslında şu konu beni rahatsız ediyor: en çok "meditasyon" ve "po**no" kelimeleri google'dan ters meditasyon'a taşımış insanları ve blog bu kelimelerle alakalı bir içeriğe sahip değil. yani bir anlamda gelen kişi aradığına ulaşamamış oluyor. bu rahatsızlığımı şöyle gidermeye çalışıyorum: karşılaştığı sayfalarda iğrenç şeyler yok! yani demek istiyorum ki, "mitokondri" diye aratıp p**no içeriğe ulaşmak gibi değil bu... p**no arayışı sırasında, bir umberto eco yazısı okumuşsa, sanırım onun için ekstra bir kazanç olur? "ne ulan bu, ıyy yazıymış" diye kapatıldığını düşünsem de...
tüm bu rakamlar gerçekten hiç önemli değil. ama feedburner sayacındaki rakam, rss ile takip edenler, işte onlar gerçekten önemli. çünkü onlar en azından bir kere, belki bir yazıyı ya da bir görseli beğenip, "ben şunu takip edeyim" diyenler. her eklediğim şeyden önce, "bak, izleniyorsun, adam gibi, en azından bir kişinin bile ilgisini çekmeyecek bir şeyse hiç uğraşma, kimsenin zamanını harcama" gibi bir düşünceyle hareket etmek zorunda kalıyorum. bundan hiç de şikayetçi değilim ve kendimi sınırlamış gibi hissetmiyorum. aksine, gayet hoş bir duygu bu...
tekip ettiklerini; yorumlarından, kendi bloglarında yazıp çizdiklerinden bildiğim (bağlantı verme, bahsetme, mim'leme - mim'lenme vs) ya da blog yazmaya başladıktan sonra keşfettiğim, lyn, hmf, goddess artemis, cahil peri, bembi, tekme tokat, cevval portakal, taylanov, inte, yiğit güneli , trofolo, pilaki, portlak, okyanustaki rüzgar başta olmak üzere herkese sevgilerimi sunarım. elbette takip ettiğini fark edemediğim ya da gözden kaçırdığım herkese de... google reader ile 193 blog ve siteyi takip ediyorum ama çok fazla yorum yazan biri değilim ve mutlaka benim gibi sessizce okuyanlar da vardır...

bir yıl içerisinde kullandığım görsel malzemelerin bir kısmı:


















devamını göster

12 Mart 2008

ağaçta durduğu gibi durmuyor : elma


yapay zeka ne kadar da ilgi çekici bir konu; matrix diye bir film var bilmem duydun mu, işte orada yapay zeka sahibi robotların işi ne kadar abartabileceği anlatılıyor. özellikle filmin cumartesi eki gibi nitelendirebileceğim animatrix animasyonlarından, ikinci rönesans 1 ve ikinci rönesans 2 bölümlerinde olayların nasıl patlak vermeye başladığı biiir bir anlatılıyor.

(link vermek için her zamanki alışkanlıkla imdb sitesine ulaşmak istedim. adresi yazarken, ama bir dakika bu site de kapatılmıştı diye duraksadım. dört harfli bir site için ne kadar duraklanırsa tabii... ama açılmış tekrar. bilgi bankası ve "sinamayla ilgili bir şey öğrenmek istiyorum" kankası bu sitenin (de) yasaklanabildiği bir ülkede, insanların "bizi ortaçağa döndürmek istiyorlar, karanlıklara gömmek istiyorlar" diye endişelenmesi ne kadar ahmakça! galiba bir ortaçağ yaşamamız gerekiyordu (eskiden) ancak hali hazırda oldukça salak, olumlu sonuç vermeyecek bir "çakma ortaçağ" yaşıyoruz zaten... şu anda gezegende borusunu öttüren toplumlar haricinde hiç bir toplumun işe yarar, hani "odaya kapandım paso kitap okudum kendimi geliştirdim ama hayvana da döndüm o sürede, allahtan, akabinde attım kendimi dışarı" tadında bir ortaçağ yaşadığını kimse düşünmesin; "el-alemde mis gibi ortaçağ" yaşanırken bizim gibi zamanında çayıra salınmış durumdaki toplumlar en fazla "batının ahlaksızlığını aldık" gibi düşüncelere kapılır... orta dedin mi, o ortaya eşit uzunlukta iki uç gerekir. şu saatten sonra hiç bir "iki çağın" ortasında yer alamaz bizim coğrafya)

neyse elmaya geleyim ya da önce şu yapay zeka işini halledeyim. en basit anlatımla, bir makinenin, sıfır (akım geçmez) ve bir (akım geçer) sonuçları haricinde başka bir sonuç çıkarması, olasılık olarak bakıldıkta sıfır değerine yakın görünüyor. şimdi şu önündeki (yanındaki, çaprazındaki) bilgisayarı düşün. elbette şahane bir icat. donatılardan hesap makinesini açtım, oradaki boşluğa 1 ve 31 adet sıfır koydum. eksiye bastım ve 1 çıkardım. sonuç 31 adet yan yana 9 rakamından oluşan bir şey... peki bir kişi çıkıp bana o rakamı söyleyebilir mi? yani okunuşunu? hayran olmamak elde değil... "saniyede bilmem kaç bin işlem falan yapıyor alet" diyerek konuyla alakalı evrensel klişeyi de dillendireyim hatta... ama hep aynı ilke ile yapıyor bunu; akım geçer-akım geçmez ilkesiyle.

şu sohbet tırıvırıları var, misal alice vardı, encarta vs... oldukça detaylı hazırlanmış şeylerdir, hiç kuşku yok; ama en basit şekliyle olası her soruya - lafa, programlanma sınırlarına en uygun cevabı veriyor; yani bir cevap uydurmuyor çünkü ona sadece cevaplayabileceği bir şey sorabilirsin. eski bir fıkra da vardır bu durumla alakalı; her şeye cevap verebilen, düşünen bir bilgisayar yapmışlar. adamın biri "ne var ne yok?" (gibi bir şey) demiş, işte, bilgisayardan dumanlar çıkmış falan filan...

aşılması gereken (aşılabileceğine inanmadığım - inanmak istemediğim) nokta ise sıfır ile bir değeri arasında duruyor. eski mantık ilkesi ile bu durumu somutlaştırabilirsin; kapı ya açıktır ya da kapalı. oysa ben bir kış günü, içeri sigara dumanıyla kirlendiği için, odadan çıkan kişiye "kapı aralık kalsın" diyebilirim? robot açısından bakıldıkta kapı "o halde açık"tır. ama bu durumları düşünen bir programcı tarafından programlanmışsa, "aralık kalsın eşittir (=) 45 derece açıyla kapıyı pozisyonla" gibi bir komutla bu durumu atlatabilir. yani her şey ne kadar detayla programlandığında bitiyor. ancak ben (sen ve tanıdıkların falan) öyle değiliz. zaten insan kişisi bu özelliği ile robotları yaratıyor. biz saçmalayabiliyoruz, hatta genellikle saçmalıyoruz. klişe bir örnek yine: eski yunan adalarının birinde çimlere yatmış kuşları seyreden bir adamın üzerinden bir at hayvanı atlar, geçer. korkuyu atlatan adam, sakinleştikten sonra eski pozisyonunu alır, kuşlara bakarak örneğin şöyle düşünür: "atların da kanatları olsaydı ne acayip olurdu ha..." google'da pegasus diye arat, onlarca görseliyle karşılaşacaksın; o kadar resimden sonra hiç kimse çıkıp da "ben pegasus'un varlığına inanmıyorum, yok öyle bir şey" diyemez. pegasus kavramı ile uçak (uçak, uçak olana kadar ne denli "saçmalandığı" konusunu düşünsene) kavramını birleştirmek pek de "vay be nasıl düşünmüşler helal olsun" diyebileceğin bir şey değil belki ama, yine de bir çok kişinin ilk aklına gelen muhtemelen bir seyahat firması olacaktır. uzar gider bu...

güzide toplumumuzu oluşturan bireylerin büyük bir kısmıyla en ufak bir tartışma, tanışma, konuşma ilişkisine girmek istemiyorum; seçtiğim ve beni seçen insanlar yetiyor bana. dünyayı ya da dünyanın bir şeyini değiştirmeye çalışmayı gereksiz bir çaba olarak değerlendiriyorum. kendi "yönetim şekli" "dini" "şusu-busu" ile bağımsız "birey"lerin ortaya çıkacağı zamanlarda bile insan kişisi işe yaramaz bir yaratık vasfını koruyacak. peki "herkes ölsün ben yaşayım" mı diyorum; elbette hayır; herkes yaşayabildiği kadar yaşasın; yaşama hakkını sonuna kadar kullansın isterim... bir şeyi sevmiyorsun diye öldürmek- yok etmek zorunda değilsin. aslında, celine'in "gecenin sonuna yolculuk" kitabını okumuş biri, insan ne denli "hırt" bir yaratıktır konusunda bir fikre sahiptir; daha doğru ve daha güzel bir şekilde anlatabileceğimi zannetmiyorum.

tekrar yapay zeka konusuna dönersem, insan kendine benzer şekilde düşünebilen- tasarlayabilen- uydurabilen - saçmalayabilen makineler yaptığı gün hem kendisi için hem de makineler için yeni bir sınıflandırma ortaya çıkacak. kendisini tanrının yarattığını düşünen insan, insanlar tarafından yaratıldığını düşünen makineler ile tanrı arasında bir konuma geçecek. zaten bu durumu ne hükümetler ister ne güçlü sistemler... istersen videosunu da izleyebileceğin aşağıdaki alıntı, ghost in the shell'den:
-Hiçbir zaman bir ceset bulamayacaksınız, çünkü hiçbir zaman bir vücudum olmadı.Bu vücuda girdim çünkü 6.Şube'nin aktif engelleyicilerini geçemezdim. Bunun yanında, şu an şahit olduğunuz şey kendi özgür irademin hareketidir. Duyguları olan bir yaşam formu olarak, sizden iltica talebinde bulunuyorum.
-Bu bir şaka mı ?
-Saçmalık ! Kendi kendini koruması için programlandı !
-DNA nın da kendini devam ettirmesi için tasarlanmış bir programdan başka bir şey olmadığı da tartışılabilir. Yaşam, aşırı büyük bilgi denizindeyken, daha da karışık bir hal alıyor. Ve yaşam, türler üzerine kurulduğunda, hafıza sistemi genlere dayanıyor. Bu yüzdendir ki bir insan özel hafızası sayesinde bir birey olur. Hafızanın ne olduğu tanımlanamaz, ama hafıza insanlığın ne olduğunu tanımlar. Bilgisayarlardaki gelişme ve daha sonradan ortaya çıkan hesaplanamayan bilgi, hafıza ve düşüncenin sizin için verimli olan yeni bir şeklinin ortaya çıkmasını sağladı. İnsanlık bilgisayarlaşmanın sonuçlarını az çok tahmin etti.
-Saçmalık ! Tüm bunlar senin yaşayan, düşünen bir yaşam formu olduğunu ispatlamaz.
-Peki ya siz bana varolduğunuzun kanıtını sunabilir misiniz ? Bunu nasıl yapabilirsiniz ? Modern bilim ve felsefe bile yaşamın ne olduğunu açıklayamazken.
-Bu da kim böyle ?
-Bir hayaletin varsa bile, suçlulara özgürlük sunmayız! Savunmak için yanlış yer ve zaman.
-Zaman benim tarafımda. Fakat bir vücut ele geçirerek, artık ben de ölüm ihtimaline açık biri oldum. İyi ki bu ülkede idama mahkum edilme yok.
-O ne, yapay zeka mı ?
-Yanlış. Ben bir yapay zeka değilim. Kod ismim Proje 2501. Bilgi denizinde yaratılmış, yaşayan, düşünen bir varlığım.
ne halt yiyeceksin? adam(?) benim haklarım var diyor? karşılaştırmalar yapıyor, benzeşimler kuruyor, kavramları birleştiriyor... düpedüz saçmalıyor! (benzer olası "robot bunalımları" için, bak: blade runner, artificial intelligence: AI, matrix ve animatrix- second renaissance. )
o zaman düşünmesinler, yani düşünsünler de, işte, programlamayı biz yapalım, sınırları belirleyelim; maksat saçmalamasınlar....
gerçekten de, yapay zeka araştırmalarının %100 başarıya ulaşmasını, insansı makinelerin ortaya çıkmasını kesinlikle istemiyorum. bir de robotların saçma-salak varoluş dertleriyle, garip takıntılarıyla uğraşmayalım...
düşünüyorum da, en çekilmezi, insan hayranı, fanatik robotlar olurdu her'alde? matrix filmi için şöyle bir şey düşünsene; insanları "enerji sağlamak" için pasifleştiriyorlar ya; gezegen robotlara kalıyor... işte o dünyada iki tür robot çatışması olduğunu düşün; "ben robotum ve her şeyden bağımsız bir yaşam formuyum" diyenler ve "bizleri insanlar yarattı, bizler onların bir görünümüyüz sadece" diyenler...
sen ensenden bir kabloyla tüm enerjisi iliğine kadar emilen tamamen hareketsiz, bilinçsiz, pasif bir varlık olarak üzüm tanesi gibi beklerken, teneke kafaların senin uğruna birbirini biçtiği bir gezegen?
insan hırt ya; insanların yaptığı robotlar da hırt olacaktır, hiç kuşkum yok...

devamını göster

10 Mart 2008

alice duvar kağıtları



alice'in, kafası güzel bir kişi ya da bildiğin düpedüz deli bir kız çocuğu olduğunu düşünürüm; şu eski muhabbet işte, bir delinin garip dünyasına ya da insana hayaller / yanılsamalar sunan kimyasallara karşı merak duygusu. olan biten şeyler kesmiyor insanı...

yüksek çözünürlüklü bu duvar kağıtları vladstudio adresinde; sitede ayrıca bir dolu renkli- güzel seçenek bulunuyor.













devamını göster

04 Mart 2008

ali sarugan - resim sergisi

5 mart itibariyle, ankara - karaca sanat galerisi'nde, ali'nin resim sergisi başlıyor. 31 mart gününe kadar devam edecekmiş sergi. aslında uzun bir süre; ankara'yı pek sevmiyorum ama gideceksem de umarım sergi süresine denk gelir...
ali, geçen yıllarda, "ajanda projesi" isimli bitirme tezi ile medyanın da dikkatini çekmişti. (1 ve 2 ve 3 ve 4) "kim kimin bitirme tezini sallar ki şu hayatta" diye düşünürsün; ama işte karşında hem kabul edilmiş bir tez, hem de "yaratıcı bir eylem" duruyor...
medyanın ilgisini, hem de bir bitirme teziyle çekmesi, tamamen onun zekasından kaynaklanıyor ve elbette derdi medya ilgisi falan değildi; çıkış noktalarını düşünüyorum da...
neyse ki şarkıcı ya da dizi oyuncusu olmadı... (buraya gülme efekti koyuyoruz)


sergi kataloğundan, aslı ışıksal'ın "sarugan ve resimleri hakkında" yazısını alıntılasam iyi olacak sanırım:

Ali SARUGAN zekasının pırıltılarını ince espirileri ile birleştirerek tersten bakar hayata. 2004 yılında gerçekleştirdiği “Ajanda Projesi” adlı tezinde, hepmizin bildiği gibi günlük işlerimizi planlamımıza yarayan ajandaya farklı bir açıdan bakmıştır. Bir başkasından kendi gününü planlamasını isteyen Sarugan, otuz gün boyunca başkasının planladıklarını gerçekleştirerek bu olguyu tersine çevirmiştir. Hayata tersten bakması şüphesiz ki onun akıl yürütme biçiminden, gerçekleri algılama tarzından, kavramları çok yönlü irdelemesinden ve olmadık şeyleri yan yana getirebilme yeteneğinden kaynaklanır. Bu nedenle Sarugan içi dışı bir “SANAT” yapar. Resimleri, performansları, enstelasyonları onun kıvrak zekasının ürünleridir.
Resimlerinde fırça kullanımından, espas yaratmaya, biçimlerden renk seçimine, kullanacağı figürden nesneye kadar plastik dilini oluşturan tüm öğeleri tek tek irdeler. Eğer bir resimde beklemediğimiz bir leke ya da form varsa bu Sarugan'ın o biçimin ya da lekenin tuvalde kalmasına izin vermesindendir. Resmin elemanlarını tek tek düşünüp üzerinde çalıştıktan sonra ince espirilerini ekler resimlerine. Bunu eklerken de olmayacak öğeleri yan yana getirir. Resimlerinde Rocky ile Hacivat Karagözü, Nasrettin Hoca ile Bremen Mızıkacılarını bir arada görmemiz bunun sonucudur.

Kendine ait tüm bu özellikleri sanatına yansıtır Ali Sarugan. Bu nedenle sanatıyla yaşamı bir bütündür ve inanıyorum ki 1 parça kağıt ve kalemle yapamayacağı şey yoktur.

devamını göster

criss angel ve yer çekimi savaşçıları

sabahın köründe, uzun zamandır "superman yüzüğü" takan bir arkadaşım aradı; hürriyet gazetesine bakmamı istedi; adamın biri uçmuş, görüntüler çok gerçekçiymiş... şu planette bir taş havalansa keşke diye beklerim ama olmaz; taş, taş gibi durur öyle. hürriyet "patronunun kıçının sağ kenarı" diyebileceğim bir gazete sonuçta, ne kadar ciddiye alınabilir?
her neyse; haber "uçan adam bilimi kilitledi" gibi tam da bu gazetenin ciddiyetine ve saygınlığına uygun gelebilecek bir başlıkla verilmiş. herifin biri bir binanın damından başka bir binanın damına, lego oyuncak modeli, öylece duruyor pozisyonunda geçiyor. yahu öyle mi uçulur? ona uçmak denmez ki; yok o şekilde uçan bir şey... uçtun mu süzüleceksin, yükseleceksin, alçalacaksın, ne bileyim uçacaksın işte. yoksa ona yer değiştirmek, taşınmak denir en uygun şekliyle! ayrıca uçsa, yani gerçekten uçsa, hayatta değişecek olan ne? yani yemeden içmeden kesilecek, o da insan ben de insanım o da uçuyor ben de uçaca'm diye hayatını mı adayacaksın bu dalgaya?
adamın tipi tanıdık geldi; yakın zamanda, "bak bu adam çok ilginç" diye tanıtmışlardı bu herifi... gazetenin haberinde, "chris angel; david coperfield ya da david blaine gibi bir sihirbaz değil. ama uçabiliyor." diye yazılmış. yok; bu glam rock bebesinin ismi bir kere criss angel, yani öyle biliniyor ve kendi şovu var. yani, dur şu dama çıkayım karşı dama havadan geçeyim, diye yoldan dama çıkmış biri değil.
üzgünüm, gerçekten üzgünüm, ama gezegenimizde, uzun zamandır, "bilim adamları"nın açıklayamadığı pek bir şey olmuyor... her şey eskiden olmuş; şimdi sanırım çok fazla kamera vs kaydedici cihaz var; nedense fantastik şeyler gerçekleşmiyor; gerçekleştiği iddia edilenler de ironik ama bu tür cihazlar kullanılarak uydurulan şeyler. kimse uçmuyor, suyu şaraba çevirmiyor, bir dokunuşla hastayı iyileştirmiyor... ya da bana denk gelmiyor?
yani bilim delisi değilim; hatta onun da neredeyse bir "inanç" olduğunu düşünürüm bazen; tamam ama yine de yok bir şey... kuvvet eşittir kütle çarpı ivme dedin mi, o taş illa ki yere düşüyor; havada asılı kalmıyor.
haberin videosundan sonra olayın iç yüzünü anlatan videoyu izlemek ne kötü... yani şöyle düşünsen ya; "yok canım, uçacak değil ya; kesin bir numarası vardır"...
işte bu kadar; bir numarası vardır ama soru işaretleri cepte; ne güzel... hayat da güzel; "garip şeyler oluyor"
ama olmuyor yahu!
bu arada, tam south park dalgası diye düşünüyordum; belli ki başka biri de benzer düşüncelere kapılmış, hatta biraz abartmış, madem south park yapımcıları bulaşmamış ben kendim uyarlama yapayım demiş ve powerpoint ile hevesini almış... nasıl bir şey yapmış bilmiyorum; izlemedim hepsini...

devamını göster