31 Ocak 2009

batının doğusu

takip ettiğim, çoğunlukla çok etkileyici çalışmalar sunan, ama sadece görselliğiyle yetinmek zorunda kaldığım (dil problemi) bloglardan, pasa la vida'da hemen aşağıda göreceğin yılan oynatan çocuğu izleyenlerin bulunduğu resmi (ismi: yılan oynatıcı) görünce çok sevindim. yıllar önce kim bilir nereden kesip sakladığım bir resimdir bu. (kes-yapıştır'ın ilk hali!) daha geçen günlerde sağı solu kurcalarken karşılaştım bu resimle ve "yuh 2009'dayız, beş dak'kada bulurum ben bunu google'dan" diye gaza geldim. ama tamamen yetersiz bilgiyle, tahmini google aramaları yapmak zorunda kaldım ve kısa sürede sıkılıp, bir sonuç elde edemedim. çocukluğun boyunca yaşadığın apartmana on beş yıl sonra ilk defa gidip, asansör'ün "imdat" düğmesi gibi salakça bir ayrıntıya dumur olmak gibi bir his verdi bana dolayısıyla bu karşılaşma.

resimler, "oryantalist" jean leon gerome (1824-1904) isimli ressama ait. ortalama bir google araması yapmak suretiyle "bunlar güzelmiş; başka?" sorusuna cevap bulabilirsin. ben öyle yaptım. ama özellikle çok büyük boyutlu olanları seçtim; üzerine tıkladığında kocaman açılsın diye. (bu da kırmızı başlıklı kıza cevap veren kurt lafı gibi oldu!)










devamını göster

30 Ocak 2009

ipler

benim de canıma tak etmişti ama bir türlü gururuma yediremiyordum: sadece korkaklar intihar eder! doğrusunu söylemek gerekirse bir kadına aşıktım ve bu beni hayata bağlıyordu. haftada bir iki gün görebiliyordum onun yüzünü; evet benim varlığımın farkında bile değildi ama böylesi yetiyordu bana. onun varlığıyla kendimi avuturken çevremde ve ülkemde olan biteni görmezden geliyordum. insanların kendilerini asmalarından bahsediyorum... hem de sağda solda, buldukları ilk fırsatta! nereye baksan birinin sallandığını görüyordun. bu, insanları yıpratıyor ve evlerine kapatıyordu. öyle zamanlar gelmişti ki artık polis bile sallanan ölü bedenleri görmeye tahammül edemez olmuştu.

bir işe daha doğrusu paraya ihtiyacım olduğu için bu ölü bedenleri ortalıktan kaldırmakla görevlendirilmiş devlet biriminde yerimi aldım. bizlere özel kıyafetler uydurmuşlardı ve hepimize çok önemli bir iş yaptığımıza dair söylevler çekmişlerdi. hiçbirimizin umurunda değildi; tek derdimiz paraydı.

işimiz kolaydı, üç beş kişilik gruplar halinde kamyonet-minibüs arası araçlarımıza atlayıp şehirde dolanıyorduk. gözümüzü dört açıyorduk çünkü toplanan ceset başına ayrıca primimiz vardı ve aslında kazandıran da buydu.

kendi canına kıymış zavallıyı görür görmez araçtan atlayıp bir şeyle onu ipten kurtarıyor ve kahverengi - mor sert plastikten ceset torbalarına sokuveriyorduk. her zaman kolay olmuyordu tabii, bazen merdivenlerde cambazlıklar gerektiriyordu bu iş. öyle ipi kesip adamı (ya da kadını her neyse) pat diye yere düşürmek yoktu bu işte; insana, ölüyse bile saygı göstermeli!

garip adamlar tanıdım bu işte. en çok iplerle ilgileneniyorlardı; kimi bir parçasını hatıra olarak almak istiyor, kimi ölü indirildikten sonra bir fitili ateşler gibi çakmağıyla ipin ucunu yakıyordu. hiç konuşmayan biri vardı; fotoğraf çekiyordu. yüzlerce ölünün fotoğrafını almıştır her halde! ben? kendini asanların bazıları mektup gibi bir şeyler bırakıyorlar ya (pek sık karşılaşmıyorduk ama) işte o yazılı kağıtları toplamak istedim ama işe benden önce girmiş biri böyle bir koleksiyon yaptığını ve onları kendisin alması gerektiğini sert bir dille söyleyince, ona bıraktım. çok da istekli değildim ve zaten aklımda genellikle aşık olduğum kadının görüntüsü vardı; dünyada başka bir şey ilgimi çekemiyordu…

uzunca sayılabilecek bir süre bu işi yaptım. çalışmak iyi gelmişti bana, kendimi yorgun hissetmek hoşuma gidiyordu. ama bir gün, sanırım işe gireli yedi ay falan olmuştu, onu çürümüş ama düşememiş bir armut gibi bulunca, anladığınız gibi aşık olduğum kadından bahsediyorum, kendimi paramparça hissettim. anlamlı tek bir şey bile kalmamıştı ama başta da dediğim gibi ; bir korkak olmaya cesaretim yoktu! çok kısa bir süre sonra da ülkeyi terk ettim…

yurt dışından bakılınca olaylar bir korku filmi gibi geliyordu. dış dünya ülkemdeki duruma müdahale etmek istediyse de bu intiharları azdırmaktan başka bir işe yaramadı. birkaç yıl içinde haritalarda kara bir leke olarak gösterilmeye başlanan ülkeyi, benim gibi yurt dışına kaçan bir avuç insandan başkası gözünün önüne getiremiyordu…

iplerin ucunda rüzgar estikçe sallanan iskeletlerin, o topraklara adımını atanlara intihar hastalığı bulaştırdığı yönündeki inanışa ise diyecek tek şeyim var: bunu anlamlı ama gerçek dışı buluyorum…

devamını göster

25 Ocak 2009

wall-e

6 dalda oscar adaylığı bulunan (orijinal senaryo, animasyon*, ses miksajı*, ses kurgusu*, en iyi şarkı ve soundtrack dallarında) wall-e'nin dvd versiyonu ülkemizde yayınlandı. iki diskli "özel versiyon" gerçekten de şahane hazırlanmış. isminin "vol-i" olması gözüme batsa da sekiz üzerinden sekiz veriyorum!

yapımcısı jim morris'in dediğine bakılırsa wall-e'de yaklaşık 1500 çekim var. eğer tek bir yetenekli sanatçı wall-e'deki tüm çekimleri yalnız başına yapmaya kalksa bu 442 yılını alırmış! biraz saçma ama etkileyici bu bilgi film üzerine ne kadar çok çalışıldığını ispatlamak için veriliyor olasılıkla...

genellikle filmleri izler geçeriz, aklımızda bazı diyaloglar ya da konu ya da görsel şeyler kalır. yamulmuyor ve uydurmuyorsam, jim morrison'un sinema ile ilgili "bir kare bir öncekini öldürür" gibi bir lafı vardı. gerçekten de aslında bir illüzyon hepsi. animasyonlar söz konusu olduğunda daha da belli olan bir gerçek var: ard arda gelen resimlerin / fotoğrafların üzerine eklenen ses kayıtlarından ibaret sinema. genellikle görüntüler akılda kalıyor ama "ses" de göz ardı edilmemesi gereken bir şey. işte bu yüzden gerçekten "film izlemek" isteyenler "seslendirme" denilen şeyden hiç hoşlanmıyorlar; "kendi dilime çevrilmiş halini izlemek varken alt yazı kovalamaya ne gerek var?" diyen insanları kıçımsıyorlar. ben de öyle yapıyorum doğrusu.

filmin ilk diskinde, "animasyon ses tasarımı: ses ile bir dünya yaratmak" isimli bölümü, evet neredeyse ağzım açık bir halde izledim. star wars ve indiana jones dahil olmak üzere bir sürü filmin ses tasarımcısı ben burtt ile (ve eski disney çizgi filmlerinin ses tasarımcısılarıyla) yapılan söyleşiler, efekt ve karakter seslendirmesi için yaptıkları aletler, kullandıkları teknikler inanılmaz. robotların ve aslında her şeyin seslerini çok sevmiştim ama üzerine düşünmemiştim filmi izlerken. düşünsem de, bir tuşa basıyorlardır al sana lazer sesi, al sana rüzgar sesi, patlama sesi falan diye olurdu bu olasılıkla. kullanılan seslerin kaynağının tamamen mekanik şeyler (çok garip şeyler!) olduğunu ve mikrofonla kaydedilip üzerinde çalışıldığını görünce çok şaşırdım doğrusu...

wall-e dvd 2

yönetmen andrew stanton'un sunum ve açıklamalarıyla izlenmesi gereken çıkarılmış sahneler ve filmi bir kere de yine yönetmenin yorumlarıyla izlemek de çok keyifli. yönetmenin "kayıp balık nemo" ile oscar ödülü aldığı yıl, nemo'nun "oscar rakibi" olan bir fransız şaheseri les triplettes de belleville isimli "diyaloğu yok denecek kadar az" çizgi film ile wall-e arasında bir bağlantı var: andrew stanton bu filmi çok sevmiş ve belli ki oldukça da etkilenmiş. wall-e'nin başlangıcında, bin dokuz yüz otuzların bir müziğini kullanmak istemiş; binlerce yıl sonrasını anlatan bir hikayeye çok farklı zamanlardan bir müzik eklemekle hoş bir karşıtlık yaratmak istiyormuş** ama "belleville üçüzleri" ile çok benzeşir diye düşündüğünden vaz geçmiş. bunun gibi, bir dolu ilginç ve keyifli şey anlatıyor yönetmen film boyunca.

yine ilk diskte, ses ve alt yazıları ayarlama kısmında, "ev sinemanızı zenginleştirin" başlıklı uygulamadan sonra bir kez daha "işin içinde pixar olunca her türlü detay ve kalite ile karşılaşıyorsun" diye düşündüm.

wall-e dvd 1

presto ve "burn-e" kısa animasyonlarının da bulunduğu ekstralarda "ilk bakış" bölümündeki fragmanlar arasında, pixar'ın bir sonraki filmi up'ın fargmanı da bulunuyor.

ikinci disk, "ikinci disk de olsun" diye yapılmış bir şey değil. "bir pixar masalı" isimli yaklaşık bir buçuk saatlik belgesel ilk göze çarpan şey. daha önce kısa filmler kolleksiyonunda kısa filmlerin belgeselini sunmuşlardı bu sefer pixar'ın ve dolayısıyla filmlerin belgeselini yayınlıyorlar.

"insanlar" ve "robotlar" ana başlıkları altında oldukça doyurucu onlarca materyal bulunuyor ikinci diskte. filmin yapım aşamalarıyla ilgili belgeseller oldukça detaylı. filmdeki "deli" şirket-hükümet bnl (buy n large) reklam filmleri de çok hoşuma gitti doğrusu. "wall-e'nin malzemeleri ve hazineleri" isimli yaklaşık beş dakikalık bölüm oldukça komik. daha önce yer verdiğim "elektrikli süpürge" videosu, bu bölümün bir parçası. "hula hoop" denilen naneyle didişmesi favorim (alttaki video) (youtube) (evet) (e yuh hala izleyemiyor musun youtube videolarını?)

wall-e dvd 3

her özelliğiyle türkçe uyumlu (film ve çocuklara yönelik oyun bölümleri seslendirilmiş, kalan her şey türkçe alt yazılı) muhteşem bir dvd hazırlamışlar. film zaten muhteşem ve kesinlikle bu dvd ile epeyce uzun süreli keyifli bir zaman geçireceksin.
yazının bu noktasına geldiğimde karar değiştirdim: dokuz üzerinden dokuz veriyorum!

wall-e-poster1 wall-e-poster2
wall-e-poster4 wall-e-poster3
posterler



*üç oscar alacak gibi geliyor bana.
**aklıma "bioshock" ve "fallout 3" isimli bilgisayar oyunları geliyor...

Share/Save/Bookmark

devamını göster

23 Ocak 2009

the simpsons

simpsonssimpsonlar için, yirminci yıl şerefine poster yarışması düzenleniyor. düzenleniyor ama sadece amerika'da yaşayanlar için. basit bir enlem - boylam uyuşmazlığı yüzünden katılamayacağım bu yarışmaya, hay aksi...

hemen yanda gördüğün poster ile yarışmada derece alamayacağım* kesinleştiğine göre "bana ne ki bundan?" kısmına geçeyim...

ilk paragrafta, "düzenleniyor" kelimesi ile bağlantısını kurduğum, yarışma şartları ve katılım zıttırıvıttırılarının bulunduğu sitede simpsonları seven bir insan için oldukça bol malzeme bulunuyor. "download" kısmından erişilebilinen bu malzemeler arasında ana ve yan karakterlerin onlarca "pırıl pırıl" görseli bulunuyor. benim hoşuma "mekanlar" kısmı gitti; "madem hoşuma gitti şunları alt alta dizeyim" dedim. dediğimi de yaptım hani; hemen aşağıda simpsonların boş mekanları var...

karakterler olmadan ilginç görünüyorlar sanki...


okul bahçesi

okul

nükleer santral

moe'nun barı

lisa'nın sınıfı

bart'ın sınıfı

simpsonlar oturma odası

simpsonlar ev

nükleer arka plan

*evet, dünya çapında bir yarışma olsaydı kesin ben kazanırdım(!) los angeles gezisini ve yirmi birinci yıl partisine davetiyeyi

devamını göster

18 Ocak 2009

hop!

manyak mıdır nedir; bulduğu ilk fırsatta kendini aşağı bırakıyor! daha bebeyken atmaya başladı kendini, gözünü kestirdiği yüksekliklerden ve evet yahu, akıllı da, öyle düşüp de gebermiyor da, lök diye konuyor sanki; tek bir çizik bile yok! her seferinde biraz daha uzmanı oluyor düşmenin, düşüp de ölmemenin! bana kalırsa insanın sürekli ayakları yere basmalı; normali o değil mi?

yaklaşık on sene önceydi, uyandı her zamankine benzer bir sabah, aynanın karşısına geçti, yüzünü yıkayacak, dişlerini fırçalayacak… çok alçaktan bir uçak mı geçti, ne oldu bilmiyorum ama bir sarsıntıyla çıktım içinden. sağduyusuz kaldı böylece. meğerse benim bir kişiliğim, benliğim varmış! pırt diye var oldum; ondan bir parça olduğumu bilerek ama artık ondan ayrı olduğumun da farkında olarak.

o devam etti ama, yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı, hiç hissetmedi o an kendinden bir şeyin bağımsızlığını kazandığını ve bağımsızlığını kazanır kazanmaz kendisini terk ettiğini! “evet, aynen böyle olur işte; seninle sonsuza kadar beraber olacak değilim” dedim kendimi biraz inceledikten ve her şeyimi çok beğendikten sonra.

ondan ayrı bir varlığım vardı ama ondan fazla uzaklaşamıyordum. ben ayrıldım ayrılalı iyice sapıtmıştı ama… gözü hiçbir şey görmüyordu! aslında çok sonra sordum kendime, “neden hala şu manyağın etrafındasın?” diye. bir cevap bulamadım; belki de o kadar da bağımsız değildim?

fırsat kolluyordum, kendini bırakacaktı boşluğa ve en azından bayılacaktı bir süre. teknik, tecrübe bir yere kadar, şansı dönecekti. döndü de; çat diye vurdu düşer düşmez kafasını, o düşerken benim ayak ucuyla ittiğim, içinde “normal bir insan olsan ölür müsün?” isimli kırk sekiz sayfalık incelememin durduğu metal kutuya… “şans, hayatın sana uyması değildir; senin hayata uymandır” dedim onun baygın bedenini taşımaya başlamadan önce; “…bu durumda hangimiz hayat oluyoruz?” diye muallâkta bıraktım şeyi, hiç gereği olmayan genellememi, evet, tam da onu küçük ama sağlam kafese tıkarken…

biraz su biraz ekmek bıraktım kafese ve ilk otobüse atladım. ilk otobüs bir emekli generalin hobi olsun diye açtığı psiko-analiz dükkanının önünde durdu. “devam etmeyecek misiniz şoför beyefendi?” diye sordum kimseden tek bir ses çıkmayınca ve otobüs de öylece kırk saat bekleyince. “inanmazsın ama gram gaza basasım yok” dedi şoför. “peki” dedim; “ben müsait bir yere yürüyerek gideyim bari…”

“ben de seni bekliyordum” dedi ben otobüsten iner inmez emekli general suratlı emekli general. bana bakarak konuşurken başka birine bir şey söylüyor olabilirdi, temkinli olmaya karar verdim. yüksek sesle “sana diyo’!” dedim, çevreme bakarak… general de çevresine bakındı ve otobüsün ön tekerleğine dikti gözlerini. “tamam sen gel öyleyse!” dedi. bir süre zamanın eskimesini bekledim. otobüse ve dolayısıyla otobüs şoförüne gönülden bağlı ön teker oldukça sessizdi. general, gözlerimin içine bakarak “yardım et de şunu dükkanıma taşıyalım” dedi. “eh peki” dedim ve tekeri yerinden çıkarmak için gerekli aletleri istemek için otobüs şoförünün yanına gittim.

“sizin ön sağ tekerlek var ya” diye lafa girdim.
“evet… en sevdiğim dört tekerlekten biridir… ne olmuş ona?” diye sordu şoför. yüzündeki endişe beni harap etti; ne diyeceğimi bilemedim…
“ee… çok sevimli görünüyor…” diye lafı çevirdim. döndüm geriye, çıktım generalin karşısına. “o gelemez; onun yerine ben geleceğim!” dedim. “e tamam ben de seni bekliyordum zaten” dedi emekli general suratlı emekli general. “of tamam” dedim ve dükkanına girdik.

üç tel dolap, bir tahta sandalye, çekmecesiz, açık mavi örtülü bir masa ve yarısı beceriksizce kesilmiş bir yatak vardı odada. general sandalyeye oturdu. “uzanın lütfen” dedi bana. “ama siz bu yatağı enine kesmişsiniz, bir çeşit minder olmuş bu; boyuna kesmiş olsaydınız…” gibi bir şeyler gevelerken ben “uzanın lütfen…” dedi yumuşak bir sesle ama o bir general olduğu için derhal kanım dondu ve itaat ettim.

“anlat” dedi.
“ön sağ tekerleğim ben ne anlatayım?” dedim; sırf bir şeylere kesinlik kazandırmak için…
“olur mu yahu sen kendini aşağı bırakan kızın sağduyususun!” dedi sertçe general. derhal doğruldum ve saygıyla karşısında eğildim; eğilmek ne kelime; götüm havada yüzüm tahta zeminde! ben böyle bir “attım da tutturdum!” görmedim, ben böyle bir analiz görmedim ya da peki neyse işte!
“ben de o yüzden yola çıktım zaten paşam! şehir merkezine gidiyordum; demir ayakkabılar yaptıracağım ona!” diye haykırdım.
“ama sen nasıl sağduyusun! demir ayakkabılarla yere çakılır; hiç mi vicdan yok sende!” diye çıkıştı bana general. emekli general…
“ aklıma başka bir şey gelmedi ama atlamasın öyle her boş bulduğunda” gibi bir şeyler söyledim. haklıydı adam, paşa, general…
“sen çok yanlış yapmışsın; öncelikle onu terk etmemeliydin; kulağına hafif hafif bir şeyler söylemeliydin…”
“ne gibi şeyler?”
“kıçını başını kıracaksın, illa yükseklerden atlamak istiyorsan bunun sporu var, tekniği var, yolu yöntemi var falan gibi şeyler…”
“hiiiç aklıma gelmedi inanır mısın paşam?” dedim; felaket rahatlamıştım…
“öyle dangalağın senin gibi sağduyusu olur ne olacaktı!” dedi paşa; kalbimi çat diye kırdı, moralimi bozdu, keyfimi kaçırdı.
“sağduyu sağduyudur…” dedim… “ta buralara kadar geldim ben…”
“tamam tamam üzülme… ben senin baban sayılırım; şimdi dön onun yanına, çıkar onu kafesten, tekrar bir olun, aklınızı başınıza toplayın” dedi.
“çok da sıkıcı bir o kadar da koca kulaklıymışsın” dedim içimden, dışımdan “peki efendim” dedim ve kaçtım oradan.

yolda asfalta yatmış bir adam gördüm; izledim dakikalarca. öylece yatıyordu. sağduyusunun hemen yanına uzandım, hiç ses çıkarmadı. omzumla, kıçımla ite ite bir oldum onlarla; mal gibi yıldızlara baktım günlerce…

görsel: bengal

devamını göster

13 Ocak 2009

ya yo gakk !!!

rocker "çok huzursuz görünüyorsun?"
"gerçekten mi? neden böyleyim ben? ben mal mıyım yoksa?"
"evet huzursuz görünüyorsun neden acaba?"
"biraz önce hard rock dinledim ondan olmasın?"
"hard rock mı dinledin? ne dinledin peki?"
"hard rock işte?"
"tamam da, kimi dinledin; hard rock diye bir müzik grubu mu var?"
"yok ben hard rock dinledim.. huzursuz oldum"
"yani sekiz yüz çeşit grubun seksen çeşit şarkısının hepsini birden mi dinledin? ne demek ulan hard rock dinlemek?"
"bilmiyorum... ben malım galiba; öyle görünüyor..."
"kimsin ulan sen?"
"ben otuz bir kişiyim; yirmi bir ile otuz üç yaş arası değerlere sahibim..."
"seni topladılar yani?"
"evet.. ney'in stres ve anksiyete (endişe bozuklukları) hastalarının tedavisine yardımcı olabileceğini göstermek amacıyla bilimsel araştırma yapmak için..."
"neye göre seçtiler seni?"
"bilmiyorum.. önemi de yokmuş zaten..."
"nasıl önemli olmaz yahu? taşın taşa sürtünmesinden çıkan sesten huzur bulan insanlar var bu gezegende! ki bazen çok da büyülü sesler çıkar gerçekten de taşlardan... bildiğin taşlardan..."
"öyleymiş..."
"ne öyleymiş?"
"önemi yokmuş deneklerin kişilik özelliklerinin. sanırım gezegenimizde otuz bir çeşit ve yaşları yirmi bir ile otuz üç arası değişen insanlar var sadece... gerisini bana yani bize uyarlayabilirsin; ya da bizi onlara artık nasıl oluyorsa..."
"olur mu öyle şey yahu?"
"onların kullanmaktan hoşlandıkları bilim anlayışı bu... söylemek istediğin bir cümle vardır ve bunu deney meney bir şekilde süsleyerek, bir temeli varmış gibi söyleyebilirsin..."
"iyi tamam ne halin varsa gör de; hard rock'a neden bok atıyorsun?"
"yok; ben bok atmıyorum... bak şöyle oldu; bizi önce beş dakika öylece beklettiler. sonra beş dakika ney çaldı biri... ya da banttan verdiler sesi; her neyse... sonra biraz dinlendik; ondan sonra beş dakika boyunca da, işte, hard rock dinledik. tabii bu arada alın kaslarımıza bağlı bir zımbırtı ile gerilme ve rahatlama düzeylerimiz ölçüldü ve sonuç: ney dinlerken huzurluyuz hard rock dinlerken huzursuz..."
"sonra ne oldu?"
"sonra sen tesadüfen bağnazlıkta bayrak sallayan bir gazetede bu deneyin haberini gördün. kocaman başlık: 'ney sesi rahatlatıyor hard rock huzursuz ediyor' ...e tabii bu sefer sen huzursuz oldun..."
"neden?"
"çünkü gün geçtikçe daha da yobazlaşan insanlarına, geçen aylarda 'yaftalama üzerine' üçkağıtçı ilanlar veren o sahtekar gazetenin bir mesaj verdiğini düşündün: ötekini hor gör!"
"öteki kim ki?"
"benim gibi olmayan... en basitinden rock müzik dinleyen..."
"hard rock"
"bak lafı geçince bile huzursuz oluyorum... ben gerçekten malım sanırım..."
"bana da öyle geliyor ama bu senin suçun değil..."
"sen ney dinlemeyi sever misin?"
"sitar sesinden ve bir de ismini bilmiyorum ama, sanki tropikal müziklerde kullanılıyor; art arda öten tiz sesli bir baykuştan çıkma bir sese sahip bir enstruman var; işte bu ikisini pek sevmem ama yine de kullanıldığı şarkıya göre değişir tabii.. onun haricinde tek bir enstrumana çok fazla anlam yüklemem. kimin elinde ne duyguyla çalınacağını kim bilebilir ki? bildiğin flütü ver bakalım bir japonun eline! işte tam bu noktada ney de kullanan bir death metal grubunu seninle tanıştırmak isterdim!"
"olur mu hiç öyle şey bir kere ney..."
"kes yahu! neden olmasın!"
"olmaz... ney ile hep ulvi şeyler çalınır... hord rock ise ne: batının ahlaksızlığı!"
"sus lan salak. bak bir şarkı var burada; steve vai oğluyla beraber."
"ne diyecekler ki benim gibi bir mala?"
"ya yo gakk!"


*biraz huzurlu olabilseler, sadece videoyu izlesek; üç gram huzurla...

devamını göster

10 Ocak 2009

quino 2

mundo
daha önce de hayranlığımı belirttiğim quino'nun biraz daha karikatürünü bulacaksın aşağıda. küçük ve karma karışık gibi görünüyorlar ama üzerlerine tıklarsan kocaman açılacaklar; öyle ayarladım...

Sí... cariño



Sí... cariño



potentes, prepotentes e impotentes

potentes, prepotentes e impotentes


potentes, prepotentes e impotentes

potentes, prepotentes e impotentes

gente en su sitio

gente en su sitio


gente en su sitio

mundo si, carino

prepotentes e impotentes gente en su sitio

(karikatürlerin dosya isimleri, alındıkları albümü belirtir. albüm görselleri amazon.com'a gönderir )

Share/Save/Bookmark

devamını göster

09 Ocak 2009

"don't worry be happy"

there's probably no godingiltere'de dini gruplar hristiyanlık propagandası yapmak amacıyla belediye otobüslerine ilanlar veriyorlarmış. komedi yazarı ariene sherine, otobüslere verilen bu ilanlarda yer alan siteye baktığında, hristiyan olmayanların sonsuz acılar çekeceğiden, cehennemde çıtır çıtır yanacaklarından bahsedildiğini görmüş. bunun üzerine "ben de onların söylediklerinin tam tersini söyleyeceğim üstelik hiç de korkunç şeylerden bahsetmeden" demiş ve belediye otobüslerine "there's probably no god. now stop worrying and enjoy your life" (bu fikri türkiye'de uygulamaya geçirmek isteyebilecek intihara meyilli arkadaşlar için: "muhtemelen tanrı yok. üzülmeyi bırakın ve hayatın tadını çıkarmaya bakın") diye bir ilan vermiş. tabii önce, maddi destek almak için bir kampanya başlatmış: beş bin beş yüz sterlin'e ihtiyaç varmış ancak o da ne, o kadar yoğun ilgi görmüş ki kampanya, toplanan para yüz otuz bin sterlin'i geçmiş...

ilanda yer alan "muhtemelen" ibaresi, hristiyan grupların hoşuna gitmiş anlaşılan çünkü bunun tartışmaya açık kapı bıraktığını eh bunun da olumlu bir şey olduğunu düşünmüşler.

yukarıdaki bilgileri bbc turkish.com ve radikal'den aldım; ikisini de aynı kişi yazmış sanırım. radikal'de ayrıca bir çok yorum* yapılmış haber üzerine. heyecanlı ve ilgi çekici bir konu ne de olsa! "tanrı var mı?" sorusuna cevap arayan bir çok insan var. bununla beraber bu soruya cevap vermek isteyen insan sayısı çok daha fazla ve bana ilginç gelen , cevap vermek isteyenlerin bir kısmının, düşüncelerini hep "çok** ateşli" savunmaları!

koskoca evrene*** bir an için yoğunlaşmaya çalışan her insan kişisine, şu gezegende yaklaşık iki-üç bin yıldır didişen (gerçekten çok kısa bir süre ve bir o kadar da çok uzun bir süre) ve "din" derdine birbirini katletmekten/üzmekten hiç vazgeçmeyen "ateşli insan eylemleri" çok anlamsız gelecektir sanırım. kendi başınayken inancıyla (ya da inançsızlığıyla) bulduğu huzuru, "öteki"nin inancı (ya da inançsızlığı) yüzünden bozan insanda bir sorun vardır bence.

jesus said

o halde günün haberine devam: topladıkları paraya bakılırsa, çok daha fazla otobüse çok daha uzun sürelerle ilan verebilecek ingiliz ateistler. bir sene sonra "hristiyan ilanlı otobüslerin kaza yapma oranı, ateist ilanlı otobüslerden daha fazla oldu" gibi bir haber duyarsa ne yapacak acaba ingiltere'deki şüpheciler? kolay kolay işin içinden çıkamazlar sanırım.

"yook ben o otobüse binmem; bir sonrakini bekleyeceğim" diyenler olacak mıdır ya da gün boyu huzursuzca direksiyon sallayan otobüs sürücüleri?

her iki ilan da "yahu emin değilim..." diyen insanlara yönelik. ariene sherine, hristiyan grubunun umut ve sevgi yerine korku ve tehdit yolunu seçmesine karşılık, "her şeyi düzeltecek bir tanrı yok ve dünyanın şu haline bakılırsa cehennemde acı çekmek için ölmene gerek kalmayacak!" gibi saldırgan ve iç karartıcı bir "karşı saldırı" da yapabilirdi. ancak bunu seçmemiş: "belki de tanrı yok ama üzülmeyi bırak ve hayatın tadını çıkar" önerisi, sıradan bir hristiyanı hiç de rahatsız etmeyecek bir öneri; çünkü "kötü" bir şey söylemiyor ve tüm büyük dinler bir yana, en "hazırlık aşamasında" bulunan dinlerde bile ilk karşı çıkılan şey kötülüktür...

*
"yıl 2009! binlerce yıllık sonu gelmez sanılan tartışma, bir yorumla sona erdi" gibi bir cümlenin gerçekliğe isabet etmediğini düşünüyorum.
** çok: gereğinden fazla
*** "manual" kullan, yavaş yavaş...

devamını göster

08 Ocak 2009

kaçamak

yakınlarda bir istasyon olmadığı halde trenin durması yolcularla beraber kondüktörleri de şaşırttı; ama onlar yolcular gibi pencerelere değil kapılara yöneldiler. makinist rayların üzerindeki aracın sahibine trenin varlığını ve koskocamanlığını düdük sesinden başka nasıl anlatabileceğini düşünüyordu. ancak kimse anlamış gibi görünmediğinden aşağı inmek zorunda kaldı. yardımcısı ve ikinci makinistle beraber araca yaklaşmaya; yaklaştıkça da şaşırmaya, korkmaya başlamışlardı. çünkü bu araç ne bir dolmuşa, kamyonete, arabaya ne de başka bir şeye benziyordu. rayların üzerinde büyük bir başarıyla, olabildiğince uygun bir şekilde duruyordu: tekerlekli ama yüksek bir teknoloji ürünü olduğu belli, sessiz bir araçtı bu...

beş metrenin, yabancı ve garip görünen bir araca en uygun durma mesafesi olduğuna dair bir yasa varmış ve kimse de bu yasaya karşı gelmek istemiyormuş gibi, şaşkınca kala kalmışlardı. birinci makinist ikinci makiniste, gidip motoru durdurmasını ve telsizle bilgi vermesini söyledi. ikinci makinist itaat etti. çok iyi eğitim görmüş bir devlet memuruydu. namusuna düşkün bir karısı ve kendisi gibi olmaları için özenerek yetiştirdiği iki evladı vardı. saygılı, derslerinde başarılı, terbiyeli iki delikanlı! onlarla övünürdü.

meraklanan yolcular da kısa süre sonra trenden inmişlerdi ve beş metre sınırında dizilmiş meraklarını gidermeye yönelik varsayımlar üretiyorlardı. cesur ve meraklı bir genç araca yaklaştığında birinci makinist, ondan daha önce davranmanın, statüsü adına gerekli olup olmadığı konusunda bir iç çatışma yaşadı. delikanlı kapıyı kurcalamış, bir şekilde açmayı da başarmıştı. yaşlıların, “aman evladım girme, başına bir şey gelir” uyarıları ile yaşıtlarının, “gireceksen gir bakalım da öğrenelim, kimin aracıymış bu, neymiş” dolduruşları arasında kalan delikanlı, gerekirse kendini cesurca feda edebileceğini, aslında korkulacak bir şey olmadığını söyleyerek içeri dalmıştı. yıllar önce de, büyük bir depremden sonra, yıkıldı yıkılacak denen bir binaya dalmış ve bir yaralıyı kurtarmıştı. gerçekten de yardımsever ve cesur bir delikanlıydı ve yaptıklarıyla ilgili olarak övünmekten hiç hoşlanmazdı.

delikanlı gördüklerini sabırla, tekrarlaya tekrarlaya anlattı. bunun bir uzay aracına benzediği kesindi. bununla beraber, tekerlekli olduğu ve tekerleklerinin tam olarak raylara uygun imal edildiği de bir o kadar kesindi. hiçbir demir yolu, dedi orta yaşlı, gözlüklü ve daha sonra doktor olduğu anlaşılan iyi yürekli adam, hiçbir demir yolu dünya dışına doğru uzanamaz. o halde, diye sürdürdü akıl yürütmesini, bu bir uzay aracı olamaz! neden olamazmış, dedi emekli bir subay, belki gökten gelip raylara inmiştir? saçma, dedi doktor, demiryolu en ilkel mekanik ulaşım aracıdır ve uzay araçları en yüksek teknolojiyi kullanmak zorundadırlar! belki onlar hem en yükseğini hem en düşüğünü kullanmaktan hoşlanıyorlardır, diye fikir yürüttü fen lisesinde başarılı bir öğrenci olan genç kız. demiryolu ile ulaşım en güvenli olanıdır, dedi kondüktörlerden biri. genç kız ile kondüktörün düşünceleri fazla ciddiye alınmadı ama araca giren delikanlının sorusu oldukça merak uyandırdı: “bu aracı kullananlar nerede?”

uyanan merak hareket etmek ister; aracı kullananlar buralarda bir yerlerdeyseler, onları bulmak gerektiğine karar verildi. gruplaşan gençler çevreye yayıldılar. bu arada, birinci makinist, tüm tecrübesi ve bilgi birikimini kullanarak aracın her iki tarafındaki rayları, aracın tekerleklerini incelemiş, ancak kendini rahatlatacak bir sonuca varamamıştı. aracın tekerlekleri, garip bir maddeyle ve kıskandırıcı bir teknolojiyle yapılmıştı ve raylar ile tekerlekler, tencere ve kapağı denli uyumluydu. yıllarını trenlerde, rayların üzerinde, istasyonlarda geçirmişti ve geçen yıllar ona çok şey öğretmişti. aracın nereden geldiğinden çok nasıl geldiği ilgilendiriyordu onu. gökten inmediyse rayların üzerinde ilerleyerek gelmiş demektir, dedi kendi kendine, burası da birbirinden atmış kilometre uzaklıktaki iki istasyon arasında bir hat olduğuna ve bu hatta bir makas olmadığına ve bu araç iki istasyona da uğramadığına göre... gerisini getiremiyordu.

ağaçlık alandan araçlarına doğru yürüyen iki kişi önemli bir konuyu açıklığa kavuşturmaya çalışıyorlardı. daha sivri burunlu olanı diğerine kızıyordu: onu çok ciddiye alıyorsun... seni hiç de önemsemediğini anlayamayacak kadar gözün bağlanmış senin! bu kadar korkak olmanı anlayamıyorum doğrusu! diğeri kendini savunuyordu: "korkuyor muyum? neden korkayım ki?" sesleri duyuluyordu ancak konuşmaları anlaşılır gibi değildi. "ondan ayrı yaşamak düşüncesinden korkuyorsun... biraz önce seviştin işte benimle; beni sevdiğini söyledin! ben de seni seviyorum ve artık ondan tamamen ayrılman gerektiğini düşünüyorum!” araçlarının çevresindeki insanlar onlara şaşkınlık ve korku ifadeleriyle yol açıyorlardı.. bunu düşüneceğim, dedi daha büyük gözlü olanı, bunu düşüneceğim ve en doğru kararı vereceğim. bu arada bunlar neden bize böyle şaşkın şaşkın bakıyorlar? yanlış bir şey mi yaptık yoksa? diğeri insanlara şöyle bir baktı, saçmalama, dedi, kim bilir ne diye bakıyorlar, beni hiç ilgilendirmiyor doğrusu, beni sadece sen ilgilendiriyorsun, seni seviyorum, anlıyor musun, bunun doğrusu yanlışı yok!

insanlara gülümsediler ve kendilerine bakanlar kadar olmasa da, şaşkınca, başlarıyla selam verdiler. yaşlı bir kadın da gayri ihtiyari karşılık verdi selamlarına. sakince araçlarına girdiler. büyük gözlü olan, kapı kapanmadan insanlara el salladı. aracın çalışmaya başlamasıyla insanlar geri çekildiler. araç rayların üzerinde ilerlemeye başladı ve yirmi otuz metre sonra dağlara doğru havalanır gibi kayboldu. birinci makinist, göğe doğru yol ayıran bir makas olabileceğini düşündü.

ne garip sesler çıkarıyorlardı, dedi fen lisesinde okuyan kız, miyavlıyorlardı sanki...

devamını göster

07 Ocak 2009

francisco perez (pac)

pac panda 1francisco'nun çok güzel çizimleri var; ben sadece pandalı olanları aldım. "çünkü pandaları çok severim hep bir pandam olsun isterim" gibi bir şey yok ama! ayı işte nedir yani, uzaktan sevimli görünüyor, yakından hiç görmedim.

aslında francisco'nun gerçekten çok etkileyici, renkli çizimleri var, bazıları bu pandalılardan çok daha güzel! asıl onlar olmalıydı burada; sanırım çok yanlış bir tercih yaptım.

neyse sen yukardaki bağlantıyı takip ederek ayrıca incelersin o şeyleri, şimdi bunları kaldırıp o daha güzel olanları yerleştirmeye çok üşeniyorum...

bu arada "falanca çizerin işleri" başlığıyla eklediğim bu türden şeylere, saçmalama pahasına üç beş satır eklemeye çalışmam acaba gram takdire şayan bir iş midir? hadi diyelim ki üç bin yıl sonrasına, şimdiki insanlık kültüründen, bir francisco'nun pandalı resimleri bir de bu güncenin sadece bu "yazısı" kaldı... "işte yüce francisco'nun çizimleriyle alakalı kutsal belgeye ulaştım sonunda!" diye sevinecek adama yazık değil mi; "ne ki şimdi bu?" diye yutkunacak ve hemen arkasından küfürü basacak bana...
o halde üzerime düşen, şu notu bırakmaktır: sevgili üç bin yıl sonra yaşayan arkadaşım; üzgünüm ama, francisco'nun bu pandalılardan çok daha güzel resimleri var(dı)...

pac panda 2

pac panda 3


pac panda 4
pac panda 5


pac panda 6

devamını göster