30 Ocak 2009

ipler

benim de canıma tak etmişti ama bir türlü gururuma yediremiyordum: sadece korkaklar intihar eder! doğrusunu söylemek gerekirse bir kadına aşıktım ve bu beni hayata bağlıyordu. haftada bir iki gün görebiliyordum onun yüzünü; evet benim varlığımın farkında bile değildi ama böylesi yetiyordu bana. onun varlığıyla kendimi avuturken çevremde ve ülkemde olan biteni görmezden geliyordum. insanların kendilerini asmalarından bahsediyorum... hem de sağda solda, buldukları ilk fırsatta! nereye baksan birinin sallandığını görüyordun. bu, insanları yıpratıyor ve evlerine kapatıyordu. öyle zamanlar gelmişti ki artık polis bile sallanan ölü bedenleri görmeye tahammül edemez olmuştu.

bir işe daha doğrusu paraya ihtiyacım olduğu için bu ölü bedenleri ortalıktan kaldırmakla görevlendirilmiş devlet biriminde yerimi aldım. bizlere özel kıyafetler uydurmuşlardı ve hepimize çok önemli bir iş yaptığımıza dair söylevler çekmişlerdi. hiçbirimizin umurunda değildi; tek derdimiz paraydı.

işimiz kolaydı, üç beş kişilik gruplar halinde kamyonet-minibüs arası araçlarımıza atlayıp şehirde dolanıyorduk. gözümüzü dört açıyorduk çünkü toplanan ceset başına ayrıca primimiz vardı ve aslında kazandıran da buydu.

kendi canına kıymış zavallıyı görür görmez araçtan atlayıp bir şeyle onu ipten kurtarıyor ve kahverengi - mor sert plastikten ceset torbalarına sokuveriyorduk. her zaman kolay olmuyordu tabii, bazen merdivenlerde cambazlıklar gerektiriyordu bu iş. öyle ipi kesip adamı (ya da kadını her neyse) pat diye yere düşürmek yoktu bu işte; insana, ölüyse bile saygı göstermeli!

garip adamlar tanıdım bu işte. en çok iplerle ilgileneniyorlardı; kimi bir parçasını hatıra olarak almak istiyor, kimi ölü indirildikten sonra bir fitili ateşler gibi çakmağıyla ipin ucunu yakıyordu. hiç konuşmayan biri vardı; fotoğraf çekiyordu. yüzlerce ölünün fotoğrafını almıştır her halde! ben? kendini asanların bazıları mektup gibi bir şeyler bırakıyorlar ya (pek sık karşılaşmıyorduk ama) işte o yazılı kağıtları toplamak istedim ama işe benden önce girmiş biri böyle bir koleksiyon yaptığını ve onları kendisin alması gerektiğini sert bir dille söyleyince, ona bıraktım. çok da istekli değildim ve zaten aklımda genellikle aşık olduğum kadının görüntüsü vardı; dünyada başka bir şey ilgimi çekemiyordu…

uzunca sayılabilecek bir süre bu işi yaptım. çalışmak iyi gelmişti bana, kendimi yorgun hissetmek hoşuma gidiyordu. ama bir gün, sanırım işe gireli yedi ay falan olmuştu, onu çürümüş ama düşememiş bir armut gibi bulunca, anladığınız gibi aşık olduğum kadından bahsediyorum, kendimi paramparça hissettim. anlamlı tek bir şey bile kalmamıştı ama başta da dediğim gibi ; bir korkak olmaya cesaretim yoktu! çok kısa bir süre sonra da ülkeyi terk ettim…

yurt dışından bakılınca olaylar bir korku filmi gibi geliyordu. dış dünya ülkemdeki duruma müdahale etmek istediyse de bu intiharları azdırmaktan başka bir işe yaramadı. birkaç yıl içinde haritalarda kara bir leke olarak gösterilmeye başlanan ülkeyi, benim gibi yurt dışına kaçan bir avuç insandan başkası gözünün önüne getiremiyordu…

iplerin ucunda rüzgar estikçe sallanan iskeletlerin, o topraklara adımını atanlara intihar hastalığı bulaştırdığı yönündeki inanışa ise diyecek tek şeyim var: bunu anlamlı ama gerçek dışı buluyorum…

2 yorum: