26 Mart 2009

farkettin paşa ve olmayacak şeyler

farkettin paşa, videoya kaydettirdiği görüntüleri izliyordu: haber bültenini sunan adam kontrolünü korumaya çalışarak öfkesini ve isyanını kusuyordu. gözleri televizyondaydı ama bir yandan da aklı, oturduğu koltuğun hemen sol tarafındaki balkon kapısının camından gördüğü, balkona düşmüş kurt köpeğindeydi. orda durmuş, sanki her hareketini izliyordu.

paşa cep telefonunu çıkardı ve yardımcısının (manuel) numarasını çevirdi. daha ne kadar ömrü kaldığını kestiremediği için seslenmekle ya da bağırmakla "nefes kontörünü" tüketmek istemediğinden, yardımcısı hemen yan odada, bir sandalyede oturduğu halde, onu telefonla çağırıyordu. cep telefonunu zaten elinde tutan manuel, çağrı melodisini duyar duymaz ani bir gerilim duygusu yaşadı. çağrıyı kabul ederse, kontör gitti diye, yok etmezse "sen nasıl benim aramama cevap vermezsin!" diye azar işitiyordu. bu duruma alışmıştı, aslında gerilim yaşamaması gerekirdi ancak paşanın emriyle ayarlamak zorunda kaldığı melodi (kırmızı alarm sireni) her defasında sinirini bozuyordu.

manuel, elinde çalan telefonuyla odaya girince paşa aramayı iptal etti, telefonunu sehpaya koydu, köpeğe sert bir bakış attı ve sehpada duran kitabı* alıp, yardımcısına doğru hafifçe attı. manuel kitabı yakaladı, yalandan ön kapağına, arka kapağına baktı hızlıca, bu arada paşa konuştu:

"derhal can tezcan'ı çağırın, onunla konuşmam gerek" dedi.
"can tezcan?"
"elindeki kitaptan yararlanabilirsin adamı bulmak için"

manuel kitabın giriş sayfalarına bakındı, kitabın yazarı olmadığına göre, editörü ya da öyle bir şeyiydi belki de bu can tezcan...

"yayınevinin telefonundan falan..."
"yahu ne yayınevi! adam o kitabın kahramanı, yayınevi ne bilecek!"
"yayınevinin bilemediğini ben nereden bilece'm paşam!"
"ban anlamam, bir şekilde buluncak o adam, önemli bir şey konuşacağım. bu arada daha önce saati 2073'e kur!"
"saati?"
"evet yahu! bu zamanda ararsan bulamazsın, adam 2073'de yaşamış..."
"yaşayacak..."
"düzeltme beni! bir de şu balkondaki köpeğe su, ekmek falan verin!"

manuel ayaklarının ucunda yükseldi, balkona baktı şaşkınlıkla.

"terlik ki o paşam?"

farkettin paşa, kendisinden beklenmeyecek bir hızla ayağındaki terliği çıkardı ve yardımcısının kafasına fırlattı. manuel, terlik kafasında patladığı anda sersemledi ve kitabı yere düşürdü. bu türden şeylere alışık olduğu için hemen kendini topladı ve yerden kitabı alırken sesini epeyce yükseltti:

"paşam uçtun sen ama iyice! terliğe ekmek su vermemi, saati, nasıl olacaksa, iki bin bilmem kaça ayarlamamı istiyorsun yahu benden! her şeyin ve herkesin bir sınırı var ama! roman karakteriyle görüşme yapmak ne demek yahu!"
"manuel, ayağım üşüdü. terliğimi getir, dediklerimi yap, çok da konuşma..."

paşa'yı, o istemediği sürece mantıklı düşünmeye yaklaştıramayacağını bilen manuel pes etmeden önce son bir kez şansını denedi.

"siz bu kitabı okudunuz mu paşam?"
"yok, henüz okumadım."
"belki de kitabı okuyarak can tezcan'ı tanıyabilir, hatta kitap üzerinden onun düşüncelerini öğrenebilirsiniz?"
"iyi diyorsun manuel, ama bizzat kendisiyle konuşmak varken neden kendimi yorayım?"
"bizzat kendisiyle nasıl konuşacaksın paşam; adam hayal ürünü!"
"sen nesin ulan, tarım ürünü müsün, sen de hayal ürünüsün!"

manuel bu konuşma üzerine, mutfağa kaçtı, telefona sarıldı ve yeğenini aradı. hızlıca yaptığı plana göre yeğeni kitabı okuyup can tezcan hakkında bilgi sahibi olacak, sonra paşanın huzuruna çıkıp, "beni emretmişsiniz paşam" diyecekti. ertesi gün, can tezcan kimliğiyle paşayı ziyarete gelen manuel'in yeğeni, kitabı okumamış, sadece internette biraz araştırma yapmıştı ve "ne olacak, aşağı yukarı anladım ben olayı" diye düşünmekteydi.

"nasıldı yolculuk?" diye sordu farkettin paşa.
"yolculuk?"
"yardımcım olacak şapşal saati 2037 yılına ayarlayamamış, sizi ta oralardan buraya getirtmiş ya?"
"ha evet... evet yolculuk denilemez ama, bir anda kendimi burda buldum desem daha doğru olur."
"neyse, hoşgeldin..."
"hoşbulduk. ne konuşmak istiyordunuz benimle?"
"dün bir şey izledim, pek etkilendim. bağımsızlığı ve tarafsızlığı asla tartışma konusu yapılamaması gereken bir kurum olan yargı kurumu hakkında şüpheler düşürüyordu insanın içine... sonra, en kötüsü ne olabilir ki dedim ve aklıma neredeyse uçuk kaçık şeyler geldi: her şey özelleştirilebiliyor, sağlık, eğitim, iletişim... yargı da acaba bir gün özelleştirilir mi? kısa bir araştırma yaptım, bir de ne göreyim, siz böyle bir şeyin gerçekleştirildiği bir düzen kurmuşsunuz! böyle saçmalık olur mu?"
"ee... sadece kurgusal şeylerde olur sanırım. gerçek hayatta olacak şey değil tabii... zaten yazarım tahsin yücel'in amacı, hayatta karşılaştığı şeylere ironik bir yaklaşımda bulunmak, insanları düşünmeye sevk etmek... bakın şurada anlatmış**, buyrun okuyun, gazeteden kestim..."
"benim gözlerim iyi olsa senin ciğerini bile okurum ama malesef... neyse daha sonra manuel okur bana... yani diyorsun ki, hayatta olmaz böyle bir şey, öyle uykularımı falan kaçırmama gerek yok?"
"yok paşam olacak şey mi, yargı mevcut yasalardan başka hiç bir şeye bağımlı olamaz... çivisi çıkar yoksa her şeyin!"
"çivisi çıktıktan sonra da uğraş dur tekrar toplamak için dağılan şeyi... neyse, tamam o zaman, hadi, sağol, git kendi dünyana..."

manuel'in yeğeni çıkarken üst komşunun çocuğu gelmişti. "hah şu köpek sorununu da halledelim" dedi içinden manuel.

"paşam, müsaadenizle, balkondaki terliği almaya üst kat komşumuzun çocuğu gelmiş, balkon kapısını açacağım bir süre..." diye izin istedi manuel.
"o köpeği de gezdir biraz, hayvan iki gündür orada, ekmeğe de suya da dokunmadı zavallı" dedi farkettin paşa, çok eski zamanlarda yapılmış bir konuşmanın videosunu izlemeye hazırlanırken.

görsel: tony hnojcik'in bir fotoğrafından...

*gökdelen - tahsin yücel
**-neden yargının özelleştirmesini seçtiniz odak noktası olarak?
-zaman zaman yargıya dışarıdan el atılmak istendiğine tanık oluyoruz. özel mahkemeler yahut neredeyse özel diyebileceğimiz mahkemeler kuruluyor ki bizim tarihimizin değişik dönemlerinde de rastladık buna. bana kalırsa elbette yargı en son özelleştirilmesi ya da hiç özelleştirilmemesi gereken kurumların başında geliyor. ama son yıllarda türkiye'de her şey, hiç özelleştirilmesini düşünemeyeceğimiz kurumlar bile aynı kadere uğruyor. örneğin telekom ki güvenlik nedenleriyle özelleştirilmesi sakıncalı olabilirdi. ya da bir zamanlar ulusal başarı kabul edilmiş birtakım büyük kuruluşlar yok pahasına satıldı. böyle olunca günün birinde adalet de özelleştirilebir diye düşünüyorsunuz.
-bugünden esinlendiğinize göre günümüzde de yargının bağımsızlığını kaybetiğini düşünüyorsunuz?
-hükümetler bir özel mahkeme oluşturabiliyor. bu tip uygulamalara sık sık şahit oluyoruz. yargı türkiye'de bugün yine de en çok güvenebileceğimiz kurumların başında. hem de tüm toplumsal bozulmalara karşın. elbette el atıldığı oluyor. birtakım belirtilerini açık açık gördük. neyse ki sonuca ulaşamadılar. ulaşılamadı. bu da yargının hâlâ güçlü olduğunu gösteriyor.

1 yorum:

  1. olmayacak şeyler:olur olur herşey mümkün:))

    zevkle okudum,okurken düşündüm.Yazının iki boyutlu tartışmaya açık açıları mevcut:birinci ayağı yargının bağımsızlığı,ikincisi ise özelleştirme faaliyetleri...kitaba gelince kurgusu oldukça iyi bir kitaptı ama anlatımı pek güçlü bulamamıştım...toplumsal erozyonları kurgusal bir yaklaşımla anlatımda ülkemizdeki en özel denemelerden biri olsa da ben Saramago'nun anlatımı gibi daha içeriği vurgulu bir kitap beklemiştim:))
    YanıtlaSil