30 Nisan 2009

my neighbor totoro

my neighbor totoro (tonari no totoro), japon animasyoncu hayao miyazaki'nin ünlü filmlerinden biri. filmin en tanınan (hatta filmi görmediysen bile, bu görseli görmüş olabilirsin) çizimlerinden, yandaki otobüs durağı sahnesi, bir dolu insanda "ben de bu sahneyi çizmek istiyorum" hissi uyandırmış. daha önce bir iki versiyon görmüştüm ama bu kadar çok şey bulacağımı sanmazdım doğrusu...

bengi gençer'in, friendfeed gönderilerinde bu sahnenin bir versiyonunu (aşağıdaki ilk görsel) gördüm. bildiğim başka bir versiyon daha vardı ve google'da o versiyonu aradım, link eklemek için. bendeki versiyonu (aşağıda, ikinci) bulana kadar dört beş tane daha "otobüs durağı" versiyonu görünce "işte bir derleme daha" düşüncesi belirdi derhal.

bazıları oldukça büyük boyutlu bu görselleri daha rahat incelemek için üzerlerine tıklayabileceğin gibi, üşenmeyip bir araya getirdiğim zip dosyasını indirmek suretiyle hepsini birden daha rahatça inceleyebilirsin. en alttaki flash uygulamada çizim hızını ayarlayamadım, bulunduğu sitede ayarlanabiliyor...


(davidaja.com)


(moechan.ani.vn)


(gelbooru.com)


(desktopnexus.com)


(ah-kew.blogspot.com)


(katsumaru)


(kirozeng)


(x-hidden)


(yikwah)


(duss005)


(ericbdg)


(aragornbird)


(sleepar.blogspot.com)


(buschckah.blogspot.com)


(hammersound.blogspot.com)


(arnie00) (irise)


(jonias) . (woofiamadog)


(mbcoolness) (i-be-pandagirl)


(reversealchemist) (harleytheprodigy)


(ghibliworld.com / hlj.com) (mamafrog)



(ratemydrawings.com)

Share/Save/Bookmark

devamını göster

29 Nisan 2009

üç : sabah dersleri

(...öncesi var)

bayan tomella, kahvaltılarını yapmış olan çocukları büyükçe masaya oturtmuş, ders öncesi hazırlık diyaloglarına girmeye çalışıyordu. ders öncesi hazırlık diyalogları, çocukların derslerden tiksinmemesi için bulduğu yöntemlerden biriydi. bayan tomella, işini oldukça ciddiye alan bir eğitmen olmakla da övünürdü.

“evet çocuklar, rahat bir uyudunuz mu bu gece?”
“hıı...” dedi molar; bayan tomella kaşlarını çatınca isteksizce konuştu.
“evet bayan tomella.”
“ya sen dirhem?”
“ben bu gece korkunç bir düş gördüm bayan tomella...”
“demek korkunç bir rüya gördün. nasıldı anlatır mısın lütfen?”
“kocaman bir kuş gelip benim etlerimi koparıyordu...”
“vay canına!” diye bağırdı molar; ablasının düşü ilgisini çekmişti.
“molar!” diye uyardı bayan tomella.
“ama bu çok ilginç!”
“lütfen bırak da ablan devam etsin... devam et dirhem...”
“işte; etlerimi koparıyordu. bu kadar.”
“nasıl bir kuştu?” diye sordu molar, heyecanla...
“kocamandı. papağan gibiydi ve ıslık çalıyordu...”
“ıslık mı! vay canına!”
“molar, biliyorsun ki ıslık çalmak terbiyesizce bir davranıştır. serseriler ve kötü niyetli insanlar ıslık çalar sadece...”

bayan tomella, mevsimnormalleri’nin ıslıkla bir aşk şarkısının melodisini çıkarmaya çalıştığını elbette ki bilmiyordu. mevsimnormalleri kediyi kucağından atmış, aynanın karşısına geçmiş makyaj yapıyordu. kapısına vurulunca ıslık çalmayı kesip hüzünlü ve dalgın bir ifade takındı.

“evet?”
bayan müessir, mevsimnormalleri’nin odasına girer girmez çevreyi gözleriyle kolaçan etti. her zaman olduğu gibi kızının odası dağınıktı. ancak bununla ilgili olarak konuşmadı.
“nasılsın güzel kızım? benimle konuşmak mı istiyordun?”
mevsimnormalleri başını önüne eğdi ve bir süre konuşmadı.
“anne...”
“efendim kızım?”
asla istediği gibi olmuyordu. yaratmak istediği havayı bir türlü yaratamıyordu.
“anne, sen kaç yaşındayken evlenmiştin?”
“kaç yaşındayken mi evlendim? Ee ,sanırım on sekiz yaşındaydım...”
“demek on sekiz yaşındaydın...” dedi mevsimnormalleri; düşünceli bir edayla...
“neden merak ettin bunu güzel kızım?”
“ben… ben şu anda yirmi üç yaşındayım ve...”
“ah, evlilik zamanının geldiğini mi düşünüyorsun? tanrım, kızım kocaman olmuş da...”
“anne, lütfen...”
“bak mevsimnormalleri, zaman hep değişir. benim evlendiğim zamanlarda öyleydi ancak devir çok değişti. evlilik çok ciddi ve saygın bir kurumdur. çok ince düşünüp en doğru kararı vermek gerekir. geçmişi temiz, saygın bir aile çevresi olan, iyi tahsilli, yakışıklı...”
“bunları ben de biliyorum anne...” diyerek annesinin sözünü kesen mevsimnormalleri, açtığı konunun, anlatmak istediği şeyi uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramadığını fark etmişti. buna rağmen tüm cesaretini topladı.
“anne ben...”

uşak cinson kapıdaydı. bayan müessir’den ve mevsimnormalleri’nden özür diliyordu ancak bir sorun vardı.

“ne sorunu?” diye sordu bayan müessir.
“sifon efendim...”
“evet?”
“sifonun içinden bir şey çıktı... o şey sıkışmış... eee...”
“cinson, geveleyip duracağına çıkarsana ağzındakini!”
uşak cinson, küçükhanımın yanında konuşamam, der gibi mevsimnormalleri’ne bakınca, bayan müessir iyice meraklandı.
“sonra devam edelim canım...” dedi ve uşak cinson’la beraber odadan çıktı.
“nedir problem cinson?”
“efendim sifona sıkışan şey...”
“evet?”
“buymuş…”
cinson’un iki parmağının arasında ıslak ve buruşuk bir prezervatif vardı.

(...devamı var)

devamını göster

28 Nisan 2009

On S'Embrasse?

pierre-olivier mornas, gayet yetenekli iki (aslında üç tabii) oyuncu bulmuş, 2000 yılında insanlığa kazandırmış bu kısa filmi. youtube bağlantısını aylar önce firefox yer imlerine eklemişim, bir ara izlerim diye. biraz önce, bir karmaşaya dönmüş yer imleri listesini düzenlerken "neymiş bu?" diye açtım ve film başlar başlamaz elim sekmeyi kapatma isteğiyle titredi. "altı dakikaymış, boşver" demek üzereydim ki, aylar önce de "altı dakikaymış, boşver" diyerek ve hemen ardından "sonra izlerim" diye düşünerek bu videoyu ertelemiş olabileceğim aklıma geldi. insanın, nasıl bir işlem yapma yeteneğiyle düşündüğünü biraz olsun bilmesi güzel elbette... "salak, bak ta o zaman da sallamışsın, eğer aptalca bir şey olsaydı buraya eklemezdin" dedim kendime ve buna benzer karmaşık duygularla izlemeye başladım. "artık ipin ucu kaçtı iyice video günlüğüne döndü bu sayfalar" diye düşündüğüm halde ekliyorum aşağıya.



On S'Embrasse? (can we kiss?)
yazan ve yöneten: pierre-olivier mornas
oyuncular: jean-luc abel, alice carel, marie parouty

youtube sorunu için

Share/Save/Bookmark

devamını göster

25 Nisan 2009

iki dakika süren bir an

bir adaya düşecek olsam(*) yanıma almak isteyeceğim üç süper yetenekten biri de "zamanı durdurma"dır.(**) "adada zamanı durdurup ne yapacaksın?" diye soracak olursan sana bir dolu cevap verebilirim. örneğin, gemi gördün ufukta. hemen zamanı durdurursun böylece en uygun yere en uygun yardım ateşini yakabilirsin. ya da bir yırtıcı çıktı aniden karşına, çat diye (evet çat) zamanı durdurursun, tehlikeyi atlatırsın. falan filan, mutlaka işe yarar, süper gücün olsun da adada olsun!

"zamanı durdurmak mümkün mü?" sorusunun "evet tabii, sadece yeterli teknolojimiz yok, gelecekte insanlık zamanı da durdurmayı başaracaktır" gibi bir cevabı olsun isterdim doğrusu. ama olanaksız çünkü zaman hareket eden "bir şey" değil. şeylerin, bir yerden bir yere hareketini anlamlandırmak için götümüzden uydurduğumuz bir kavram. zaman için kuantum fiziği ne diyor bilmiyorum, bilmeye çalışsam da kafam almıyor! ama "durmuş zaman içinde zaman harcama" eminim kuantum fiziğinden anlayan insanlara da saçma geliyordur. adam berg kişisinin philips için çektiği reklam filminde olduğu gibi: zaman'dan arındırılmış mekanda iki dakika geziniyor kamera. ama şöyle de düşünebiliriz miyiz acaba: kamera "bir an" tüm mekanı dolaştı ve çektiği görüntü iki dakikaya yayıldığında sanki herşeyi duruyormuş gibi algıladık? yani demek istiyorum ki, ne bileyim belki ışık hızıyla hareket (ve kayıt) edebilen bir kamera bir anda orada burada gezindi? çok saçma değil mi? öyle bir kameranın saniyede çektiği görüntü sayısını düşünmek bile zor yahu!

fps denilen şey, saniye başına görüntü sayısı demek. normal bir sinema filmi, televizyon görüntüleri 20 ile 30 fps arasında, zira insan algılamasına uygun değerler onlar. philips videosundan önce, saniyede 1000 (bin) kare görüntü çekebilen özel bir kamerayla kaydedilmiş aşağıdaki videoya dikkatleri sündürmek istiyorum. vimeo adresinde, "etkisini daha iyi görmek için filmi indirip izleyin" deniyor. iki bağlantı vermişler, yaklaşık 90 mb boyutlu versiyonu yanında, 3,7 gb (doğru yazdım, gb) boyutlu başka bir versiyonu daha var.(***)


-
saniyede aldığı kare sayısı arttıkça görüntü yavaşladığına göre**** çok yüksek (artık kaç oluyorsa) bir değerle kayıt yapabilen "fantastik" bir kamera bize "donmuş" zaman görüntüsü verecektir diye düşünüyorum. bir yandan da, "o fantastik kameraya, (eğer ki kamera hareket etmiyorsa) yıllardır fotoğraf makinesi diyorlar" gibisinden bir cümle kafamı karıştırıyor.

bu bilgiler ne işe yarar sorusu da önemli tabii... şu işe yarar: bir gün bir süper kahraman (karakter, neyse) olmak yolunda çalışmalar yapmaya başlarsan ve "hımm, zamanı durdurayım ben" gibisinden bir branşlaşma derdine düşersen, boşu boşuna zaman'la uğraşma. yapman gereken tek şey, algılama eşiğinden hızlı hareket etme yeteneğini(!) geliştirmek. tabii öyle kıçı yanmış sinek gibi anlamsızcasına değil, amaçlarına uygun hareketler yapabilmen ve bu arada çok (ama çoook) hızlı düşünebilmen gerekecek.

muhteşem olduğunu düşündüğüm asıl video, philips "carousel" televizyonları için çekilmiş.***** 21:9 ölçülerindeki bu tv güzel mi, güzel. bana durduk yere reklamlarını yaptırtıyorlar mı, bal gibi de yaptırtıyorlar. böyle filmler hazırlasınlar siyasi partilerin bile propagandalarına alet olur muyum; yok artık!



görsel: hiç bilmiyorum ki nerden?

* dünya tarihinde adaya düşmeden önce "üç şey" almış biri var mıdır acaba? adaya düşebilmek için bir ulaşım aracında bulunmak şart belli ki ve yine belli ki uzun bir yolculuğa çıkmış olmak da şart. gemi ya da uçak personeli olmadığını düşünürsek, yanına "yok şu lazım olur, yok aman bunsuz yola çıkmam" diye en azından birkaç şey alır her insan ama acaba "adaya düşersem hadi?" deyip de iki üç şey de ona göre almış biri var mıdır acaba? hadi var diyelim, bunun bana, sana bir yararı var mı? gerçekten çok boş bir merak bu ama yazmış bulundum...
**diğer ikisi "kısa süre sonra olacak şeyleri hissetmek" ve "görünmez olmak". çok sinsice şeyler istiyorum evet...
*** 90mb olan versiyonu vlc player ile açılıyor, kocabaş olanı indirmedim ama uzantısı (.mov), muhtemelen quicktime ya da gom player ile izlenebilir? bir şey indirmediğim ve "boş kalma çalış köpek!" psikolojisiyle internet hattıma eziyet etmeyi düşündüğüm bir gün indirir ve sonucu yazarım buralara bir yere...
****ki geçen yüzyılın (1900'ler) başında çekilmiş filmlerde insanların "hızlı" gibi hareket etmesi de saniye başına kare miktarıyla ilgilidir
***** cinema.philips.com (fare aracılığıyla, görüntü üzerinden, sahneleri daha kontrollü inceleyebilirsin)

Share/Save/Bookmark

devamını göster

24 Nisan 2009

iki: yine sabah

(birinci bölüm)


famodinlerin en küçük çocuğu molar, büyüklerinin yanında terbiyeli ancak özünde çok haşarı bir oğlandı. mod isimli siyamın aşırı derecede korkak bir psikolojiye sahip olmasındaki en büyük etkendi. bayan tomella siyamı arayan çocuğu bulmaya çalışıyordu şimdi.

“günaydın bay cinson; molar’ı gördünüz mü?”

uşak cinson telefonun yanındaki rehberden su tesisatçılarının numaralarını arıyordu çünkü bozuk sifonu onaramayacağını biliyordu.

“molar mı? hayır ama siyamı gördüm galiba...”
“dışarı mı çıktı acaba?”
“kim, kedi mi; hayır bayan tomella, yukarı kata çıkıyordu...” uşak cinson, bayan tomella’nın kendisine anlamsız anlamsız baktığının farkında değildi çünkü iyiden iyiye rehbere dalmıştı. buna rağmen doğru söylüyordu; gerçekten de kedi üst kattaydı. mevsimnormalleri’nin odasında, pencereden dışarı oldukça düşünceli bakan kızın kucağında huzur içindeydi.

“bayan tomella...”

seslenen çocukların büyükbabası haltettin’di. molar ve ablası dirhem’in ellerinden tutmuş, girişte duruyordu.

“günaydın efendim; ne kadar da sıkıcı bir gün öyle değil mi?” dedi bayan tomella. çocukları büyükbabalarından aldı ve sabah eğitimiyle ilgili olarak ne yapacağını düşünmeye başladı.
“evet evet... sen ne halt karıştırıyorsun orada cinson?”
“ee, günaydın efendim; berbat bir gün daha başladı öyle değil mi? sifon bozulmuş...”
bayan tomella çocukları götürürken uşak cinson da aradığı numarayı bulmuş, telefon açmaya hazırlanıyordu.

“sifonu telefon ile mi tamir edebileceğini mi sanıyorsun? gün geçtikçe sersemleştiğini düşünüyorum cinson!”
“hayır efendim; bir su tesisatçısı çağıracağım...”
“su tesisatçısı mı? senin elinden bir bok gelmez tabii...”

uşak cinson, büyükbaba haltettin’in huysuzluklarına alışkın olduğundan bir tepki vermiyordu ancak adam konuşup durduğundan, saygısızlık etmemek için, bir türlü de numarayı çeviremiyordu.

“hangi banyonun sifonu?”
“ehem, bay tansık ve bayan müessir’in kişisel tuvaletleri efendim...”
“hah! kişisel tuvaletmiş!” söylenerek bir koltuğa oturan haltettin,uşak cinson’a telefon açabilme olanağı sağlamış görünüyordu.
“söyle o sersemlere, diğer sifonları da kontrol etsinler!” diye haykırdı büyük baba haltettin, kişisel tuvalet üzerine bininci söylevini vermeden önce.

(...devamı var)

devamını göster

22 Nisan 2009

kehanet (knowing)

bu gün geçen gün sinemaya* gittik. bir türlü kanımın ısınmadığı nicholas cage'in oynadığı, kehanet (knowing) isimli filme. nicholas cage'e ve yeteneksiz çocuk oyunculara rağmen, film ilgimi çekti. aslında unutulmaz, "arşivlik" diye bakılacak bir film değil. bazı özel efektler gerçekten etkileyici, bazı amerikanvari "duygusal" yakınlaşma / paylaşım sahneleri ise "tamam, peki, anladım" dedirtecek kadar uzun ya da gereksiz.

konusu kısaca şöyle: bir okulda, "elli sene sonra dünyamız nasıl olacak çocuklar, hadi çizerek anlatın" diyorlar. çocuklar da çatır çatır, işte füzedir, uçan arabadır bir şeyler çiziyorlar. tabii aralarında garip bir bebe var. o çizmiyor ve önündeki kağıdı rakamlarla dolduruyor. öğretmen, "süre doldu ki!" diye kağıdı önünden alana kadar, rakamları dizmeye devam ediyor kızcağız. elbette, elli sene geçiyor ve kızın rakamlarla doldurduğu kağıt john'un (n. cage) eline geçiyor ve tahmin edilebileceği gibi john bu rakamların bir anlamı olduğunu keşfediyor akabinde olaylar gelişiyor. olayların nasıl geliştiğiyle ilgili yazacaklarımı, filmi izlemeden (zira gösterimde bu aralar) okumamanı öneririm. siktir et, merak ettim, neymiş, diye hala okuyor göründüğüne göre şu an, son bir kez daha uyarayım, film güzel. iyi (ve ahlaklı) bir sinema salonunda izlemeye değer.

yazının, "bak okuma filmi izlemediysen" bölümü:

aslında john ölüymüş. ne oldu, mutlu oldun mu şimdi? bak, gerçekten okuma, filmi izlemiş olanların anlayabileceği şeyler de yazacağım, gerçi çok ilginç hem de çok acayip şeyler ama.. (yazıya böyle devam mı etsem acaba?) tamam yahu, karışmıyorum artık.

öncelikle 2012 yılının eylül ayında güzel gezegenimizin bir güneş fırtınasından oldukça kötü etkileneceğine dair iddiaları içeren habere göz atmakta yarar var.

bilim insanları 153 yıl önce hayatı felç eden güneş fırtınasının bir benzerinin kuzey amerika ve avrupa'yı 2012 eylül'ünde vuracağını tespit etti.
1859 yılının 1 eylül'ünde güneşten gelen anormal manyetik enerji nedeniyle telgraf sistemleri tamamen çökmüştü. ancak bu kez etki çok daha vahim olacak. uzmanlara göre benzer bir enerjinin dünyayı vurması durumunda tv, radyo yayınları tamamen kesilecek, elektrik sistemi tamamen devre dışı kalacak, cep telefon şebekeleri çökecek, sular kesilecek, gps sistemi çalışmayacak...
tüm bunların onarılması 20 yıl kadar sürecek bir yeniden inşa sürecini doğuracak. bu süreçte 100 bin avrupalı ve amerikalı hayatını kaybedecek. uzmanlara göre güneşten gelecek anormal enerji 1859 yılında gecenin saat 02:00'sinde gündüz gibi dünyanın aydınlanmasına sebep olmuştu.

kimmiş bu bilim adamları, bu haberin kaynağı neymiş, ne derece gerçekliğe isabet ediyormuş, tüm bunlar havada kalıyor malesef çünkü gazetelerde yazan bazı bebeler (ve amcalar, teyzeler) gerçekten "düdük" tipler... her neyse, beş dakikalığına "gerçekten de" bahsedildiği gibi, bir felaket gerçekleşecek diyelim. bir çok insan "din" kurumunun kapısını çalacaktır; bu hiç şaşırtıcı değil. aslına bakarsan, bireysel anlamda "ölüm"e (kendi ölümüne) yaklaşan bir çok insanda görülen bir şeydir bu.



john'un babası rahip, amerikan sinamasına özgü bir "denge kurma" çabası işte. baba rahip, oğul bilim adamı; eh dünya yok olacak, baba da ölecek oğul da, yapılacak bir şey yok. bilim adamı john önce, felaketten korunmak için rotamız "derin mağaralar" falan diyor ama sonuçta babasının kollarına gidiyor. "son anda hidayete erdi" düşüncesine ulaşmak yanlış ama. çünkü, "mağaralar", yanındaki insanları bir arada tutabilmek için ortaya attığı bir şey, felaketin boyutunun ve canlı kalmanın olanaksızlığının farkında. nihayetinde, uzun yıllar boyunca uzak kaldığı babasının yanında olmak istemesi de gayet insani...

filmin "din" propagandası yaptığını düşünmüyorum. en azından benim üzerimde öyle bir etkisi olmadı. "her şey tesedüfen başladı" ("shit happens" diyor john hatta), tamam böyle düşünüyorsun ve için rahat, peki "tesadüfen bitti" lafını neden aynı rahatlıkla söyleyemiyorsun? özlellikle bu "bitme" işi bu aralar olacaksa! yumurta göte dayandı ve "ehh... aslında bir güç var... tabii..." diye kıvıracaksın öyle mi? bak işte belki bu yüzden "filmde din propagandası var" diyorlardır. şunun şurasında (gazete haberi doğruysa) çok az bir zaman kaldı; belki filmle ilgili olarak "ben olsam..." cümlesini kurmak o kadar da fantastik değil?



filmin "dünya dışı varlık" faktörü çok daha isabetli verilebilirdi sanırım... "sağ gösterip sol vurma" derdine epeyce harcanmış zaten o faktör; işte "haaa... kötü, karanlık tipler değillermiş" kandırmacası, filmi gözümde ucuzlatıyor. gezegeni kontrol eden (izleyen ama müdahale de eden) ve "insanlığı" felaketten kurtaran bu varlıkların çabalarına karşılık, john'un babasının "kaderimde tanrı'nın emriyle ölmek varsa, bundan kaçacak değilim" tarzı teslimiyeti (ki ne yapsın adam, güneşten gelen bir felaket bu!) akla "insanların dünyadaki varlığında dünya dışı varlıkların müdahaleleri vardır" inancını hatırlatıyor. bana hatırlattı. hatta, bir ara moda olan, ortalıkta fasikülleri gezinen "uzay" kökenli garip "dini" akımları da hatırlattı.

bir gün (?) dünya cayır cayır yanmaya başladığında, herkes tarifi zor bir dehşet yaşayacaktır: öleceksin, herkes ölecek, akıl alır mı böyle bir şeyi? ama şimdi, şu an, yani pencereden hafif bir rüzgar eserken, çayını yudumlarken, asıl düşündürücü olan, milyonlarca insanı milyonlarca insanın "din" "toprak" vs nedenlerle çoktan öldürmüş olduğunu (ve öldürmeye devam ettiğini) bilmek. ağır mesaj kokuttum yine ortalığı ama gerçekten de, dünyaya göktaşı çarptı diye tüm insanların ölmesinden daha üzücü geliyor bana bu. sonuçta, "kader" ya da "şans" demek zorundasın doğal (ya da kozmik) felaketlere; belki bir ay sürer belki on yıl tüm canlıların yeryüzünden silinmesi, ama binlerce yıl boyunca "boşu boşuna" milyonlarca insan (ve canlı) zaten yok edildi bu gezegende...

aşağıdaki video, tam kaynağını bulamadığım, "bir göktaşı dünyamıza çarparsa etkisi ne olur?" temalı bir simülasyon. görüntüler zaten sinir bozucu ama çok daha düşündürücü olan, gezegenimizin bu duruma en az altı sefer düştüğüne yönelik kanıtlar olduğu iddiası.
her neyse, sonuçta bu simülasyon hakkında birileri "evet doğrudur, işte şu kurum, kişi falan filan hazırlamıştır" diyene kadar, "sadece bir animasyon" diye düşüneceğim, müziğin (pink floyd - the great gig in the sky) keyfini çıkaracağım ve görüntüleri pek ciddiye almayacağım.



not:) bu yazıda sanki eksik bir şeyler var, bana öyle geliyor? belki filmi tekrar izleyip bazı eklemeler yaparım daha sonra.

*şunu şiddetle söylemeliyim ki, dakikalarca reklam gösteren sinema salonlarından uzak durmalı! genellikle alışveriş merkezlerinde bulunan sinema salonları bu boka sardırıyorlar. araştır, mutlaka hem reklam göstermeyen hem de çok daha kaliteli (ses, salon büyüklüğü, koltuk rahatlığı vs) bir salon vardır yaşadığın şehirde. yoksa, evet, gitme sinemaya, indir internetten filmleri, hiç olmazsa tacize tecavüze uğramamış olursun. reklamını gördüğüm aklımda kalan tüm ürünlerin üzerlerine kocaman bir çarpı işareti koydum. örneğin, evreka sigorta mıdır nedir (özellikle düzgün yazmıyorum), hani şu braveheart filmine yamanmış reklam var ya... her izleyişimde midemi bulandırıyor. en çok aklımda o kaldı, aklıma geldikçe sinirimi bozuyor...

Share/Save/Bookmark

devamını göster

21 Nisan 2009

famodinlerin bir günü - bir: sabah

bayan müessir’in en büyük kızı; ailesinin bilmediği üzere, semtin birçok delikanlısıyla düşüp kalkmış biriydi. bay tansık ve bayan müessir ise oldukça muhafazakar görünürlerdi; kızları mevsimnormalleri’ni de muhafaza edebildiklerini zannederlerdi.

famodin ailesi, kalabalık bir aile olmasa da, maddi durumlarıyla paralel olarak, modern ya da çekirdek aile denilen, karı-koca ve ortalama iki çocuk olarak demografik izahatı yapılabilen, popüler aile modelinden elbette ki farklı bir yapıya sahipti. dört çocukları, bir büyük babaları (büyükanne yıllar önce ölmüştü...) ve oldukça korkak yetiştirilmiş bir siyamları vardı. ayrıca neredeyse ailenin bir üyesi olmuş uşakları cinson; aşçı firez ve çocukların eğitimiyle uğraşan bayan tomella da famodinler denilince akla gelen isimlerdi.

famodinlerin gerçek hayatla isim ya da olay benzerlikleri yok denecek kadar az olduğundan, gerçek hayatın karakterleriyle ya da kurumlarıyla en ufak bir çakışmaları ya da çatışmaları yoktu. famodinleri doğrusu kimse sallamıyordu; onlar ne yaparlarsa kendilerine yapıyorlardı. tabii ki bu onların kimseyle alakaları yok anlamına gelmiyordu; onların da acı tatlı olayları paylaştıkları tanıdıkları, ilişkileri vardı.

işte, zaten mevsimnormalleri de tam bu ilişkilerle alakalı olarak öncelikle bayan müessir’in başını ağrıtacak gibiydi. babası muayenehanesine zamanında gitmiş olmakla övünen bir doktor olmakla annesini yatak odasında yalnız bırakmış olmalıydı. mevsimnormalleri, yatak odası kapısının önünde derin bir nefes aldı ve kapıyı çaldı. oldukça heyecanlıydı ve odadan bir ses gelip gelmediğini anlayamamasını bu heyecanına yordu. kapıyı bir kere daha çaldı. annesi uyuyor olamazdı çünkü bayan müessir on dokuz yıldır, neredeyse istisnasız, saat sekizde uyanırdı. mevsimnormalleri, acaba olumsuz bir durum mu var diye tam içeri dalacaktı ki banyonun kapısı açıldı.

“ne yapıyorsun güzel kızım?” banyodan sifonun sesi geliyordu. mevsimnormalleri sesin tamamen kesilmesini bekledi.

“iyi misin? neden konuşmuyorsun benimle?”

mevsimnormalleri annesine o kadar anlamsız bakıyordu ki, bayan müessir kızıyla alakalı olarak endişelenmeye başlamıştı. mevsimnormalleri, bir türlü kesilmek bilmeyen sifonun sesiyle gerildikçe geriliyor, hiçbir şey söyleyemiyordu. konuşamamasının nedeninin sifonun sesi olduğunu da anlatamıyordu çünkü bu, anlatmak istediği konuyla alakalı olarak berbat bir giriş olurdu. ne yapacağını bilememesi onu paniğe sevk ediyor ancak aptalca bir şey yapma endişesiyle hiçbir şey yapamıyordu.

“ee...” evet berbat bir davranış işte; “...yok bir şey anne...”
“tanrım...”
“ben odamdayım...”

mevsimnormalleri’nin ardından bakakalan bayan müessir “gençlik...” diye mırıldandıktan sonra merdiven aralığına ilerledi.

“cinson! cinson!”

uşak cinson mutfakta aşçı firez ile laflıyordu. firez’le laflamak onun için en eğlenceli şeylerden biriydi çünkü bayan firez oldukça nükteli, hoş sohbet biriydi.

“neden sustun?” diye sordu cinson.
“duymuyor musun; bayan famodin sana sesleniyor...” patates soyduğu bıçakla yukarıyı gösteriyordu.
“bayan famodin mi! hay allah...” diyerek sandalyesinden kalkıp sesin geldiği tarafa yöneldi cinson.
“efendim bayan famodin? geliyorum efendim!”
“nerelerdesin tanrı aşkına cinson! bir saattir sana sesleniyorum!”
“mutfaktaydım bayan famodin... firez’le...”
“sifon bozuldu galiba; bak bir şuna...” dedi bayan müessir; oflaya pofluya merdivenleri çıkmış olan cinson’a. uşak banyoya kulak kabartırken bayan müessir odasına girmişti bile.
“sifon mu?” diye söylendi cinson.

(iki: yine sabah)

devamını göster

20 Nisan 2009

zidane: a 21th century portrait

bir arkadaşım bir dolu dvd gönderdi hafta sonu. diziler [carnivale, rome ve battlestar galactica'nın 1978 yıllarına ait bölümleri (ilk sezon oluyor sanırım) ] ile beraber, bir dolu da pink floyd videosu... [kendisinde roger waters ve david gilmour'da bile olmayan video kayıtları (roger waters'ın sünnet videosu, david gilmour p*rnosu vs) olduğunu düşünürüm bazen.] bütün bunların yanında, üzerinde "zidan" yazan bir dvd vardı. daha önce bahsi geçtiği için süpriz olmadı ama bir futbol özürlüsü olduğumdan, gelen şeylere şöyle bir bakma, kurcalama işleminin en sonuna attım onu. biraz orasına burasına bakınca oldukça ilgimi çekti ama. garip ve ilginç bir film yapmışlar.

23 nisan 2005 tarihinde, real madrid ile villareal maçını, douglas gordon ve philippe parreno isimli kişiler, 150 kişilik bir ekip ve 17 kamera ile belgeliyorlar. maç boyunca sedece zidan'a odaklanıyorlar ve "zidane, un portrait du 21e siècle" (zidane: a 21th century portrait) isimli bir belgeseli, sinema ve insanlık tarihine kazandırıyorlar. (aynı zamanda tüm zamanların en kötü jeneriğini de hazırlamışlar!)

doksan dakikalık (eh) bu belgesel, futbol ile ilgilenmesen bile (benim gibi), kendini izlettiriyor. fikir biraz sıkıcı gibi gelebilir, çünkü tüm film boyunca yürüyen, koşan, tüküren, "hey!" diyen bir futbolcuyu izliyorsun sonuçta. ama ilginç bir deneyim olduğu da kesin. mogwai'nin oldukça güzel müziği eşliğinde, bir an sonra "yalnız bir adamı" izlediğimi düşünmeye başladım açıkcası, futbol oyuncusu bir insanı...

görüntü ve ses şahane, amazon'dan ya da cangıldan bir şekilde elde edip izlenmeyi hak eden ilginç bir belgesel. on üzerinden yedi veririm gerekirse sekiz veririm ama illa ki güzel bir puan veririm bu filme...

video

not: bu da içinde "futbol" olan ilk (ve sanırım tek) yazıdır.

Share/Save/Bookmark

devamını göster

18 Nisan 2009

Harold's Planet

lisa swerling ve ralph lazar yaratmış "harold's planet"i. haroldsplanet.com isimli sitelerinden, yaptıkları animasyonlara kadar bir çok şeye ulaşılabiliyor. ancak benim ilgimi, harolds-planet.blogspot.com adresi daha çok çekti çünkü tonlarca karikatür var orada. neredeyse tüm sayfalara baktım, gayet eğlenceli, eğlenceli olduğu kadar düşündürücü, düşündürücü olduğu kadar sade, sade olduğu kadar... işte, bir ara bakarsın, gerekirse rss ile takip edersin, artık orası senin bileceğin iş.

asıl sorun şimdi ne yazacağım? bazen aklıma geliyor, şimdi yok şunu beğendim, yok bu şahaneymiş diye böyle yazıyorum, biraz da saçmalıyorum, üstelik uzun, devrik ve abur cubur cümleler kuruyorum ya, şimdi (olur ya!) google translate aracılığıyla lisa ya da ralph, "bak ya, türkçe bi'şeyler yazmış biri hakkımızda" diye düşünüp şu yazılanları anlamaya çalışsa, özellikle bu paragrafı örneğin, kullandıkları google translate dile gelip de, "arkadaşım, ben çeviriyorum kafama göre ama olasılıkla yaklaşamıyorum bile" demez ki? bir ara uyarı mı koymalıyım acaba bir köşeye "bu internet günlüğü google translate ile uyumlu değildir" diye?
neyse...
ha bir de unutmadan, eski mısırdan kalma bir tablette şöyle yazar: "şüphesiz üzerlerine tıkladığında başka bir tablette ve büyük olarak açılacaklardır..."











Share/Save/Bookmark

devamını göster

10 Nisan 2009

kulak

laf olsun diye bir "karışık kaset" hazırladım, sekiz on bin kere falan dinleyip, "fena da olmamış yahu" diye kendi kendimi gaza getirince, belki seven biri olur diye eklemeye karar verdim. tamamına "elektronik müzik" diyebileceğim, farklı farklı alt türlerden, tamamen keyfi, rastlantısal seçtiğim, geneli oldukça "sert" parçalar bunlar. mixmeister programını kullanarak şarkıları birleştirdim. öyle odun gibi tek bir dosya olmasın istedim; işte bu yüzden parçalar arasında çeyrek saniyelik (ölçtüm!) (yok artık!) (bir anlık işte...) kıpırdanmalar olabiliyor dinlerken...
bu fazla enerjik naneyi, tam buraya tıklayarak indirebilirsin.

olaylar aşağıdaki gibi gelişiyor:
001 - gorillaz - dare (dfa remix)
002 - justice - stress (autoremix)
003 - röyksopp - what else is there (vitalic remix)
004 - the doors - riders on the storm (deep dish remix)
005 - the prodigy - omen (noisia remix)
006 - basement jaxx - plug it in (armand van helden dub)
007 - groove armada - i see you baby (fatboy slim)
008 - harry thumann - underwater (mischief brew edit)
009 - roisin murphy - overpowered (seamus haji remix)
010 - lustral - the price we pay for love (flash brothers remix)
011 - the chemical brothers - star guitar (pete heller expanded mix)
012 - plej - you (plej 12 mix)
013 - underworld - beautiful burnout (mark knight remix)
014 - mirwais - i can't wait (shakedown remix)

devamını göster