31 Mayıs 2009

on : olay örgüsü

(ilk bölüm burada)

bay tansık’ın gözlerinden alev fışkırıyordu. canı kadar sevdiği kızı dudak uçuklatacak rezilliklere alet olmuştu.
“babamın internete olan düşkünlüğünü bilmiyor musun lanet karı!” diye bağırdı mevsimnormalleri.
“o sen değilsin!” diye bağırdı miralda, “o benim ve bu çok basitçe ispatlanabilir! hem baban kalkıp da sana böyle bir şey soramaz ya!” diye devam etti bağırmaya.
bu rezilliğin hesabını nasıl olup da o şıllık kızımdan soracağım peki, diye düşündü bay tansık. odasına dalıp da, seni gidi orospu, demek p*rnolarda oynuyorsun ha, diye haykıramam ya, diye düşünmeye devam etti.
“sormak mı? ağzıma sıçar be, sen neden bahsediyorsun!” diye bağırdı mevsimnormalleri.
bir marangoz olsaydım, elime geçirdiğim bir odun parçasıyla odasına dalar, eziverirdim kafasını, diye düşündü, dişlerini sıkan bay tansık...
“binlerce p*rno görüntü var nette... hem baban gibi bir adamın p*rno sitelerle ne işi olacak ki?” diye bağırdı miralda.
“saçmalama muayenehanesindeki bilgisayarı kullanırken gördüm; bir sürü p*rno siteye girmiş!” diye haykırdı mevsimnormalleri.
ama bir marangoz olsaydım asla internetle bir işim olamazdı; öff, saçmalıyorum, diye düşündü bay tansık.
“en kötü durumda, görünenin sen olmadığını ispatlayabilirsin!” diye bağırdı miralda.
“ah, bakın benim memelerim çok daha büyük, diye mi!miralda! saçmalama! ayrıca onun sen olduğunu da asla söyleyemem.” diye haykırdı mevsimnormalleri.
kızımı milyonlarca insan iğrenç bir rezaletin sürtük bir parçası olarak gördü; lanet olsun, bunu bana nasıl yapabilir, diye söylendi, dişetlerini kanatan bay tansık.
“söyleyemez misin? neden, neden söyleyemeyecekmişsin ha!” diye bağırdı miralda.
“senin gibi bir insanla arkadaş olduğumu bilmeleriyle o filmde gerçekten oynadığımı zannetmeleri aynı şey de onun için!” diye kükredi mevsimnormalleri.
“benim gibi mi! benimle sevişiyorsun be! benden utandığını mı söylüyorsun şimdi?” diye bağırdı miralda.
“saçmalama! saçmalama! onlar senin başarılı bir hukuk öğrencisi olduğunu sanıyorlar!” diye bağırdı mevsimnormalleri.
onu bu pisliğe kim itti, kim itti de benim kızım bu hallere düştü, diye düşündü, yumruklarını sıkan bay tansık.

(...devam edecek)

devamını göster

30 Mayıs 2009

"city of salt"



kahn ve selesnick'in sitesinden, "city of salt" başlıklı çalışmadan birkaç örnek aldım. başka başlıklarda daha bir dolu şey yapmışlar; hepsi de görülmelik... city of salt başlığı altında, her dijital işin öyküsü de var. yok, yapım aşamaları değil, bildiğin öykü... aslında aklımdan geçmedi değil; "ben de hariçten gazel okusam, kafama göre her birinin altına bir şey uydursam..." diye. belki arada sırada döner, aşağıdaki resimlerin altına bir şeyler uydururum? yapmadığım şey değil; bir şeyler ekleyip ekleyip öylece bırakmıyorum, arada sırada dönüp sağını solunu değiştiriyor, ak dediğimi kara yapabiliyorum... e tabii ne olacaktı, bildiğin oyuncak bu, (oyuncak mı bu?) maksat, zaman geçerken, sanki biraz yavaşlamış gibi hissedeyim... çok dokunaklı oldu bu cümle sanki? daha sonra silip yerine "maksat, hayat eğlenceli geçsin" yazar, sonra da bu cümleyi silerim...

(siteyle işin bittikten sonra, sayfanın altındaki "back to aeroplastics" bağlantısına tıklamanı da tavsiye ederim...)











Share/Save/Bookmark

devamını göster

29 Mayıs 2009

silversun pickups - growing old is getting old



silversun pickups'ın "growing old is getting old" isimli şahane şarkısını çok sık dinliyorum bu günlerde. videoları var mıdır, kimdirler necidirler diye merak etmemiştim de aslında ama denk geldi işte. meğer pek sempatiklermiş; basçı abla özellikle... şahane şarkılarını şahane bir performansla çaldıklarını gördükten sonra daha da bir sevdim kendilerini...



"sort of", "panic switch" ve "the royal we" şarkılarını da çalmışlar. onları da spinner.com üzerinden izleyebilirsin. ("royal we" de gayet güzel bir şarkı bu arada...)
ayrıca müzik videoları, grup hakkında bilgi için: silversunpickups.com

Share/Save/Bookmark

devamını göster

28 Mayıs 2009

dokuz : iyi halt ettin

(ilk bölüm burada)

haltettin bey, kısadalga’yla konuşmaktan çok büyük bir keyif alıyor olmasa da, onunla konuşulması gerektiğini düşünen, koca evde de çok sıkıldığından, bu düşüncesini gerçekleştiren geveze bir ihtiyar olduğundan... falan... falan...
“bu evde bir şeyler dönüyor evlat... benim yaşlı gözlerimden pek bir şey kaçmaz, bilirsin...”
kısadalga arada sırada konuşur ve çok nadir olarak, o da tesadüfen, anlamlı şeyler söylerdi. ancak bu gün her zamankinden daha suskun görünüyordu.
“cinson sersemini konuşturmayı denedim ama nafile... onun ağzından laf almak bir budist rahibini osurtmaktan daha zordur zaten...”
“balon... balon...”
“haklısın evlat; ama sana bir şeyler daha söyleyeceğim... söylemek de ne demek; sana bir görev vereceğim... bir görevin olsun ister misin evlat?”
“bomba... bom!”
“evet, çok büyük bir patlama gerçekleştireceğiz seninle... tabii.. bana şuradan bir bardak su verir misin?”
kısadalga bir süre büyükbabasına boş boş baktı. sonra oldukça ağır hareketlerle kalktı ve üzerinde bir bardağın ve sürahinin durduğu masaya yaklaştı. fakat daha başka bir şey yapmadı. gözlerini sürahiye dikti ve öylece beklemeye başladı.
“evet evlat, hadi al eline şu sürahiyi ve...”
oğlan durmaya devam ediyordu. sanki sürahinin kendisine anlattığı çok önemli bir şeyi, olanca dikkatiyle dinliyordu.
“...ya da bardağı al eline... anlıyor musun beni evladım, o boş bardağı...”
boş bardağın anlatacağı önemli bir şey yoktu galiba... kısadalga bardağı sıkı sıkı tutuyordu.
“tamam, aferin evlat! şimdi bardağa biraz su boşalt... sürahinin içinde su var, görüyorsun değil mi?”
bir bardağa en sıradan şekliyle, sürahiden su doldurmak diye, dünya çapında katılım gösterilen bir yarışma olsaydı, kısadalga değil ön elemeyi, mülakatı bile geçemezdi. ancak büyükbabasına, sadece ıslatabildiği bardağı sunarken yüzünde öyle bir başarılı insan ifadesi vardı ki, o yarışmanın birincisi bile olsa, madalya boynuna takılırken o şekilde bakmazdı insan...
“ne güzel...” diye söylendi haltettin bey.

(devamı burada)

devamını göster

27 Mayıs 2009

dino valls

1959 yılında ispanya, saragossa'da doğmuş dino valls amca. resimlerine de yansıdığı üzere, cerrahlık, tıp eğitimi almış. gerçekten de, tüm resimlerinde insan bedenini merkeze almış ve tüm o bedenler sanki birer "nesne" gibi... resimlerini "sanat eseri" yapan şey ise, onlara kattığı ruh olasılıkla. bak bazen ciddi ciddi de yazabiliyorum ama gerçekten de resimlerini çok sevdim dino amcanın; konuyu sulandırmama neden olacak beyin hücrelerimin yularını çekip, onları dizginlemeye çalışıyorum bu yüzden...

kişisel olarak, insan bedenine "gereksiz" müdahale fikrine çok sıcak bakmıyorum. yani, ameliyat, dikiş izi, protez vs gibi zorunluluktan şeyler bir yana, estetik ya da haz merkezli "gereksiz" şeylere özellikle... dövme ve pirsing en çok karşılaşılan müdahale çeşidi ve abartıldığı kesin olanları haricinde, bana hiç de itici vs gelmiyor; bazısına yakışıyor bazısına yakışmıyor işte. tıpkı elbise, takı, saç, kıl tüy gibi... bir de sadizmle ya da mazoşizmle bağlantılı bedene müdahale var ki işte benim sıcak bakmadığım o. demir kıskaçlar, mandallar, mum şu bu ve insan bedeni bir araya gelip de bir haz noktasını uyarıyor belli ki ancak eminim bende o nokta yok ya da üzeri kapalı?

dino amcada var bir sado mazo esintisi demek istemiyorum çünkü adam "insan bedenine dışarıdan müdahale" konusunda eğitim almış ve bunu bilerek resimlerine baktığımda, bazen sağdan soldan çekiştiren, bazen inceleyen, bir şeyler yapan eller - kollar daha anlamlı geldi bana: sanki biraz da kendisiyle mücadele etmiş resimlerinde? işte bu nedenle çok sevdim resimlerini...

















dinovalls.com adresinden bir çok resmine bakabilirsin. (burada gördüm: pasa la vida)

Share/Save/Bookmark

devamını göster

26 Mayıs 2009

meditasyon

google aracılığı ile bir çok insan "meditasyon" konusunda bilgi almak için bu internet güncesi formatındaki kişisel siteye geliyor ve merak ettikleri konuyla ilgili bir şeyle karşılaşmadıkları için en azından zaman kaybediyorlar. artık bu sorunu halletmenin zamanı geldi; biraz geç de olsa, ben elimden geleni yapmış olayım. hemen yandaki jim carrey'nin* ifadesinden de anlaşılabileceği gibi tüm ciddiyetimle(!) ve meditasyonla ilgili şaşırtıcı birikimimle(!) işte şimdi konuyu kendi adıma kapatmış olacağım ve üzerime düşeni yapmış olacağım...

meditasyon nedir?

meditasyon, kısaca dalınç demekmiş. ben de biraz önce öğrendim. peki dalınç (tersdalınç da ne garip oldu; neyse) ne demek: "kendinden geçercesine sessiz bir coşkuya dalma, istiğrak, meditasyon." bu "istiğrak" kelimesini de ilk defa duydum; biraz önce... peki istiğrak (tersistiğrak daha da garip oldu) ne demek: dalınç demek! buradan da anlıyoruz ki, bazı kelimelerin ne anlama geldiğini sözlüklerden bulmak oldukça güç. o halde en güzeli google'a bakmak. evet, işte sorun iyice büyüdü çünkü "meditasyon" yazdın; ilk sıralarda bu site çıktı! demek ki hayatta her şey bir döngüdür ve bizim bu döngüde kendimizi aramamıza da meditasyon denir. yok şaka yaptım; bu durumda iki sonuç çıkıyor: birincisi, demek ki bu internete çok güvenmemek lazım ve ikincisi biraz da dikkatli olmak lazım...

yine de kısa bir araştırma yaptım senin için:
meditasyon, latince meditatio kelimesinden türetilmiş, sözcük anlamıyla birçok batı dilinde "derin düşünme" anlamına gelmekte olan bir terim olup, mistik anlamıyla, sözlüklerde, "kişinin iç huzuru, sükûnet, değişik şuur halleri elde etmesine ve öz varlığına ulaşmasına olanak veren, zihnini denetleme teknikleri ve deneyimlerine verilen ad" olarak tanımlanır. meditasyon tekniklerine, ait oldukları, budizm (hindistan), taoizm (çin), bön (tibet) ve zen (japonya) gibi inanç sistemlerine göre ve izledikleri yöntemlere göre değişik adlar verilmiştir. ayrıca günümüzde mevcut farklı inanç sistemleri, mezhepler ve ekoller meditasyonu farklı olarak yorumlamakta ve farklı şekillerde uygulamaktadırlar. bu bakımdan standart ya da tekbiçimli bir meditasyondan söz etmek olanaksızdır.
yukarıdaki alıntı, wikipedia'dan ve konuyla ilgili daha fazla "ciddi" bilgi almak istiyorsan hemen oraya geçiş yapmanı tavsiye ederim. şimdi, tespit edebildiğim kadarıyla, meditasyon ile ilgili merak edilenlere değinmek istiyorum:

"meditasyon ile geçmişe yolculuk mümkün mü?"
geçmişe yolculuk olanaklı değildir. meditasyon ile ya da geçerli ayarlarla (default) geçmişi düşünmek ise elbette ki de olanaklıdır ve kabaca buna "hatırlamak", kibarca "hatıralarda gezinmek" denilebilir.

"meditasyon yapmak günah mı?"
meditasyon yapmak suretiyle (yani o esnada, bir yandan da) bazı haksızlıklar, hırsızlıklar, pislikler yapabiliyorsa insan, olasılıkla günahtır? inanılan kutsal kitaba ya da güvenilir din adamlarına sormakta yarar var bu soruyu...

"meditasyon müziği ve videoları nelerdir?"
bu "araba müziği" gibi bir şey mi acaba? bir kere büyük bir mantıksızlık var çünkü müzik olsun video olsun, onu ortaya koyan adamın benliğinin bir yansımasını (da) içerir. e sen kendi benliğini, huzurunu bulmaya çalışırken elin adamının benliği parazit yapmayacak mı? ama eğer meditasyon müziği ya da videosu dedikleri şey, bulutların(!), dalgaların, birbirine sürtünen çakıl taşlarının, böceklerin, kuşların, ağaçların şunun bunun ses ya da görüntü kayıtlarıysa bilemem... yine de ekşisözlük'e bakabilirsin...

"meditasyon yapmak beyni büyütür mü?"
evet büyütüyormuş. ama ne gerek var? daha büyük beyin daha çok soruna, gereksiz bilgiye alan sağlamaz mı? bence meditasyon beyni büyütmek yerine küçültmeli ki bir işe yarasın! gereksiz, rahatsız edici şeyleri silmeye ve boş alan yaratmaya yarasa daha iyi olmaz mı gerçekten de? (evet, haberi okudum, öyle bir büyümeden bahsetmiyor ve nasıl bir büyümeden bahsettiğini tam olarak anlamadım zaten...) bak, şimdi itiraf edeyim, benim meditasyon'la en ufak bir ilgim yok hatta "aman biri ciddi ciddi meditasyon, yoga, şakra falan filan demesin yanımda " diye düşünürüm. "şimdi mi söylüyorsun bir saattir okuyoruz!" diye kızacaksan; taa en baştaki jim carrey ifadesine bir daha bakmanı öneririm.

"meditasyon koltuğu", meditasyon oyuncağı", "meditasyon hangi şehirlerde var?", "evde meditasyon", "resimli meditasyon" gibi konular üzerine henüz bir çalışma(!) yapmadım. çok küçük bir olasılıkla, hiç sanmıyorum ama, belki o soru ve sorunlara da cevaplar ararım bir ara...

*"yes man" (bay evet) filminden bir kare...

Share/Save/Bookmark

devamını göster

25 Mayıs 2009

sekiz : bir başka başlık

(ilk bölüm burada)

“ama bu bana çok benziyor!” mevsimnormalleri kıpkırmızı olmuştu.
“ben bir makyaj dehasıyım kızım!”
“bunu... bunu nasıl yaparsın miralda! bunu bir gören olursa...”
“saçmalama!”
“manyak mısın sen!”
“sadece bir fantezi bebeğim... hoşuna gidebileceğini...”
“hayır hiç de hoşuma gitmedi!”
miralda mevsimnormalleri’nin yanından kalkıp koltuğa oturdu ve bir süre hiç konuşmadı.
“mevsim...”
“tanrım!”
“sana bir şey itiraf etmeliyim...”
“hayır! hayır, lütfen bana başka bir şey itiraf etme!”
“ama...”
“sen ne yaptığının farkında değilsin! çok utanç verici!”
“saçmalama sadece yüzün benziyor... baksana senin neredeyse benimkilerden iki kat büyük memelerin var!"
“ne!”
“üstelik boyun da benden oldukça...”
“yeter miralda! seni daha fazla dinlemek istemiyorum!”
“bu video internette yayınlanıyor...”
mevsimnormalleri donup kalmıştı.
“senin gibi görünmenin bende yarattığı bir aşağılık kompleksi galiba... bilemiyorum; müthiş bir performans göstermişim...”
mevsimnormalleri bir karabasanın içine düşmüş gibi parmağının ucunu bile hareket ettiremiyordu.
“aldığım en yüksek ücreti bu filme borçluyum... hem bak sana da bir hediye...”
“ah!”
“mevsim?”
“aah!”
“ne?”
“aaaaah!”
mevsimnormalleri sanki gırtlağını bir daha kullanmama kararı almış gibi çığlık atıyordu. miralda ne yapacağını şaşırmış, donup kalmış, mevsimnormalleri’ne bakıyordu: kızın bir şoka girdiğini düşünmeye başlayınca ona bir tokat atmaya karar verdi. tokadı yiyen mevsimnormalleri biraz kendine gelir gibi olmuştu; şimdi hüngür hüngür ağlıyordu. miralda bir tokat daha attı. işe yaradığını görünce, birkaç tokat daha...
mevsimnormalleri kendini kaybetmişti. baygın bir halde üçlü koltukta dağılmıştı. miralda kendine küfürler yağdırıyordu.

(devamı burada)

devamını göster

24 Mayıs 2009

the arrival - shaun tan

bunca zaman çizgi romanlar hakkında neredeyse hiç laf etmemiş olmam garip geldi bana. üzerimde çok büyük etkisi olmuştur çizgi romanların. conan, silver surfer, hulk, rom, red kit, tenten gibi şeyler okumayı severdim. maus, v for vendetta gibi, sürekli değil de "tek bir kitap" olarak yayınlanan çizgi romanlar ile eski düşkünlüğüm arada canlanıyor ama uzun zamandır çizgi romanlarla ilgilenmiyorum işin doğrusu. hatta çizgi romanların sinemaya yansımalarıyla bile...

"the arrival" bir çizgi roman; "roman"dan çok "çizgi"nin öne çıktığı, tek bir konuşma balonunun, yazılı açıklamanın bulunmadığı şahane bir eser. 120 sayfalık bu çizgiromanı hayranlıkla "okudum". şahane çizimler, etkileyici bir hayal gücüyle oluşturulmuş ilginç bir öykü ve anlatım...

hemen aşağıda, kitaptan alınmış örneklerin yaratıcısı shaun tan, 1974 yılında, avustralya'da doğmıuş. yayınlanmış yedi kitabı var. bunların arasından, "the lost thing" kısa animasyon olarak hazırlanıyormuş ve ağustos 2009 gibi tamamlanacakmış.









shaun tan
amazon.com: arrival

Share/Save/Bookmark

devamını göster

23 Mayıs 2009

wwf posterleri

dünya doğayı koruma vakfı'nın (wwf - world wide fund for nature) temel amacı, dünyanın doğal ortamının bozulmasını durdurmak ve insanın doğayla uyumlu bir şekilde yaşadığı bir gelecek oluşturmak.* dünya bizim oyun sahamız ama dünyayı dünya yapan tüm canlıların da oyun sahası. insan, "insan" "dünya" hayvan" gibi binlerce kavram oluşturabildiğinden, "hepsi benim için" diye düşünüyor ama sırf gak guk edebildin, şehirler kurabildin ve her şeyi isimlendirebildin diye sana ait olmuyor gezegen. şu (o bu şu) hayvana "kedi" dedin ama yok ki evrende kedi diye bir şey? en azından senin türünün haricindekiler için: götünden uydurduğun bir kelime o sadece, sana benzeyenlerle rahat anlaşabilmek adına... tabii ki ayrımlar, sınıflandırmalar yapabilmek muhteşem bir yetenek, ama bu yetenek seni diğer canlılardan, onların efendisiymiş gibi hissetmeni gerektirerecek kadar üstün kılmıyor. şüphesiz evren (tüm evren) senin tek bir kavramını, kelimeni anlamıyor. zira anlamak dediğin şey de tamamen götünden uydurduğun bir şey... yani balkonuna konan götü boklu güvercinle senin aranda, evrensel açıdan bakıldıkta (kim bakacaksa?) pek bir fark yok...

bedenindeki ortalama 100 trilyon hücrenin sadece %10'unun sana ait olduğunu, geri kalanların sahiplerinin bakteriler, mantarlar ve diğer mikroplar olduğunu biliyor muydun?**

çoğu zaman vücudumuzu 90 trilyondan fazla mikropla, kavgasız gürültüsüz paylaşıyoruz. ama bazen kan emen tahrakurusu, bit, pire gibi hayvanlar vücudumuza girdiğinde, herpes simplex ya da insan papilloma virüsü dış deride siğil ya da sivilcelere yol açtığında, bu ahenk karmaşaya dönüşür. böyle durumlarda antibiyotik kullanmaksa, hastalık yapan organizmalarla birlikte, lactobacillus acidophilus gibi yararlı bakterileri de öldürdüğü için ekosisteme de zarar verir.
mikroplarla yaşamak biyolojik bir denge yasası gerektiriyor. bununla birlikte, çoğu zaman üzerimizde taşıdığımız mikroskopik yaşamdan habersiz, mutlu bir şekilde yaşıyoruz.
evet, şuraya getirmek istiyorum, dünya bir organizma ve insan bu organizmanın gerçekten de çok küçük bir parçası. hatta daha da abartmak istiyorum, samanyolu galaksisi bir organizma ve dünya onun çok küçük bir parçası. galaksiler ve evren de işin içine girerse "abartma" işinin sonu gelmez... peki insanın, bu denli sikindirik ölçülerde küçük olan insanın, kendini abartması hangi akla hizmet? yoksa koca dünyanın, keneleri, pireleri, siğilleri, sivilceleri miyiz biz; koca dünyayı kocaman bir sivilce haline getirmeden işini bitirmeyecek?





















(güncelleme 040609) :









(posterlerin büyük halleri için üzerine: tık!)

wwf international
wwf türkiye
posterler kaynak: 2photo.ru
tüm posterler (41 adet) : rapidshare

*wikipedia
** "vücudumuzdaki ekosistem" bilim ve teknik, sayı: 483, şubat 2008

Share/Save/Bookmark

devamını göster