11 Temmuz 2009

kamboçya işçi sınıfının günlük yaşamı


# beni huzursuz eden şey yükseklik değil; korkmuyorum, başım bile dönmüyor aksine çok hoşuma gidiyor yüksekten bakmak. uçağa binmek korkutuyor; ne uçağı, dönme dolap bile sinirimi bozuyor çünkü yüksekteyken, beni taşıyan şeyin dağılacağını düşünüyorum; dağılacak, parçalanacak, devrilecek; her an bunu düşünüyorum; şimdi, birazdan, diye, kasım kasım kasılıyorum. yer seçerken, pencere kenarı olsun ama kanat görmek istemiyorum, asla, dedim ve nedense, sanki, "pencere kenarı olsun ama sadece kanat görmek istiyorum" anladı dangalak(lar); gidişte de dönüşte de bu oldu. çok uzun ve detaylı küfürler savurdum kendilerine ama yolculuk bittikten sonra geçti öfkem. belki de özellikle öyle yapıyorlar; korkunun üzerine git, korkunla tatile çık, korkuna bira ısmarla... yahu, bu anlamsız bir korku, fobi işte, sana ne oluyor; hava alanına yakın yerde oturuyorum, günde seksen bin uçak geçiyor tepemden, daha bir tanesi bile düşmedi; ha yani ben içindeyken düşmesinden korkuyorum, evimin tepesine inecek diye değil... bir yandan da, gerçekten, bu bok riskli olsa, öyle evlerin, apartmanların üzerinden inmesine izin vermezler; bak gayet de mantıklı düşünebiliyorum, ama ne var ki öyle olmuyor işte: en ufak bir garip ses (garip ses ne demekse, sanki yıllarım uçaklar içinde geçti) en ufak bir sarsıntı, "işte, kopacak bir tarafı, açılacak tepesi" gibi saçma sapan korkuları tetikliyor. "e binme sen de, ne kafa şişiriyorsun" diyorum kendi kendime, hemen akabinde "ama o kadar yol saatlerce çekilmez, bir saatte gitmek var" diye bir laf geliyor, "evet yahu, o da var" diyorum. bilet ücretleri de, neredeyse otobüs ücretleri seviyesinde zaten. bir de "çoluk çocuk biniyor; yuh sana!" gibisinden gazlar var tabii...


(tam bu bölgede uçaklar yüzünden ve yoldaki araçlar yüzünden ölen/yaralanan insan sayısı nedir acaba? st. marteen'miş fotoğraftaki yer; videoları da ilginç)

# röyksopp konserinde bir dolu foto, video çekerim, en güzellerini buraya eklerim diyordum ama öyle olmadı; bir iki tane "ışık" fotoğrafı çekebildim sadece. müzisyenler çıkana kadar arkalarda kaldığımızdan, onlar çıktıktan sonra önlere geçmek olanaklı olmadı. ayrıca ses hem yetersiz düzeyde hem de kötüydü. mekanı da pek sevmedim. cart curt etmeyim; epey eğlendim...

# geçenlerde bizim iti (goldie) yakınlardaki parka götürdüm. akşam saatleriydi. hem kısa süre önce kendini göstermeye başlayan göbeklenmenin önüne geçmeyi hem de hayvanın enerjisini atmasını amaçlıyordum. köpeğini salmış bir kadın vardı parkta; köpeği koşturuyor o da izliyordu. "sen de koşmak ister misin şu bücürle beraber?" diye sordum bizimkine. "serbest bırak beni, gerekirse koşarım, çekiştirip duruyorsun bir saattir, park burası, biraz serbestlik lazım bana" dedi utanmaz. serbest bıraktım ve o sırada yanımıza gelmiş olan ufaklıkla bir süre koklaştılar. bizimki pek de heyecan göstermeden, sağı solu koklamak için zırt pırt duraksayarak eğlenmeye başladı. köpekleri takip ederek kadına yaklaştım, iyi akşamlar diledim, işte çok güzel bir köpeğiniz var falan filan, bildik muhabbetler başladı; köpekler olmasa hayatta konuşmayız birbirimizle, bunu da biliyoruz hani. "havalar da çok sıcak" laf olsun zaman dolsun lafına, "evet, doğanın düzenini bozduk" diye cevap vermem kesmedi beni, "...üstelik bir iki sene sonra güneşte patlamalar olacakmış, çok korkunç ısınabilirmiş gezegen" gibi bir ekleme de yaptım; ne gereği varsa. kadın "güneşteki patlamalardan çok daha önemli şeyler olacak" diye gizemli bir laf etti. "marduk falan mı?" diye gülerek konuştum; "marduk ne ki?" diyecek şimdi diye hazırlık yaptım bir yandan da. "öyle de denilebilir" dedi; "başka bir boyut ve algı açılacak..." köpeklere baktım, bizimkinin keyfi yerindeydi, sağı solu koklamayı ihmal etmeden bir o yana bir bu yana koşuyordu yeni arkadaşıyla. "doğrudur..." dedim, kadını geçiştirmek için. "duyu organların kadar algılayabilirsin çevreni, burnun olmasaydı koku üzerine en ufak bir şey bilemezdin; işte kendilerini hazırlayanlar, zaten kendilerinde bulunan ama şu anda bilmedikleri duyu organlarıyla, şimdi hayal bile edemeyeceğin şeyleri algılayacaklar" dedi bir çırpıda. "oeh" dedim içimden, bu teyze de şu fotokopilere bağlayanlardan belli ki, diye de ekledim. "aslında haklısınız, bizde burun olmasa, hiç bir kokuyu algılayamayız ve aynen dediğiniz gibi kokular hakkında en ufak bir bilgimiz bile olamaz; tamam ama bir iki sene sonra ne olacak ki? yani biri bize yeni organlarımızı mı tanıtacak?" diye sordum. "seninki çok uzaklaştı" dedi kadın ve derhal gösterdiği yöne baktım. serseri goldie epey uzaktaki bir köpeğe doğru koşturuyordu. "hay aksi, iyi akşamlar" dedim ve itin peşine düştüm.

# michael jackson'ın ölümüyle beraber bilgisayarım da öldü ya, işte neredeyse tam bir karış boyutlarında bir diz üstü (diz üstü bile değil; oyuncak gibi bir) bilgisayarla idare etmeye başladım. asıl bilgisayarım servisten dönmedi hala ve bu eski, küçük üstelik ingilizce klavyeli (kardeşim çin'den almıştı üç beş sene önce) bilgisayar ile bir şeyler yazmak bana eziyet geliyor. (evet bir süre sonra alıştım, sonuçta tuşların üzerinde hangi simge var o kadar da önemli değil.) üstelik bu hafta içi bol cırcır böcekli, götü yana devirmeli, deniz ve güneş üzerine dağ taş soslu üç beş gün geçirdikten sonra nine inch nails ve santigold izlemeye gideceğim. işte bu nedenlerle temmuz 2009 ölü geçecek ters meditasyon için. ama boş da durmadım; tekrar : tersmeditasyon.tumblr.com ve elbette : friendfeed.com/obeca

devamını göster

02 Temmuz 2009

death of michael - michael'ın ölümü

michael'ın önce hastaneye kaldırıldığına, kısa süre sonra da hayatını kaybettiğine dair haberler, tartışmalar akarken o gece, içim oldukça sıkıldı, "bu adam da ölürse herkes de ölür ki, herkes neyse de, ben bile ölürüm yahu" diye... ölebileceğini düşünmeye başlayınca, için sıkılıyor, kan basıncın değişebiliyor, of diye temiz hava alma ihtiyacı hissedebiliyorsun. işte bir yandan haberleri takip ederken bir yandan da içime sıkıntılar basarken bilgisayarın ekranı dondu. fare imleci, ekrana çakıldı. renkler bir iki adım attıktan hemen sonra "bizde 32 bit dermanı kalmadı, yok olmuyor..." dedi ve renkler de uçtu. işte o an ne michael kaldı, ne varoluş buhranı, "ne oluyor! hop!" diye bilgisayarı resetledim. yeni bir başlangıç yapalım bebeğim, tüm hatalarımızı düzeltelim şeklindeki düşüncelerim, ekranın altıya bölünmüş olduğunu gördüğüm anda yok oldu: büyük olasılıkla ekran kartı nanaydı; michael'a yetişmeye çalışıyordu gökyüzünde. tüm gayretiyle açılan bilgisayar sanki her zamanki gibi devam etmemi bekliyordu ancak bana altı küçük masaüstü sunmakla kesinlikle iyi bir şey yapmıyordu. yalan söyleyecek değilim; gezegenin en etkili pop ikonlarından biri kayıp gitmişti ancak ben bilgisayarım için üzülüyordum.

elbette bilgisayar, "garanti" kapsamında olduğundan, servise gitti, bir ara düzeltip gönderirler, eskisi gibi devam eder çalışmaya, ancak, buraya dikkat, michael her ne kadar ölmemek için çok çalışmış olsa da, bir servise falan gönderilmedi. doğru mudur bilmiyorum, çok da umursamıyorum ama, michael'ın öldükten sonra bedeninin dondurulmasını istediğini duymuştum sanki, işte, teknoloji gelişince canlandırsınlar diye; ölmeyi hiç istemiyordu rahmetli, en azından bir ara öyle haberler çıkardı gazetelerde, mecmualarda; belki sonra sonra "koy götüne gitsin, michael jackson'ım ama yine de mutlu değilim, lanet olsun bu hayata" gibisinden düşüncelere kapılmıştır? [bilgisayarımın bozulmasıyla michael'ın ölüm haberini almamın benzer saatlere denk gelmesinden kaynaklanan; kurulabilecek benzerlik ve ilişkiler üzerine daha fazla şey okumak istemediğini fark ettim birden.]

içimde kalmasın söyleyim, ben michael jackson mı prince ( O(+> ) mi diye sorsalar, kendimi biliyorum, "ne bakımdan, hangisi ölsün gibi mi?" diye, soruya soruyla karşılık verir, "yuh! insan ol biraz, hangisini daha çok seviyorsun?" diye soruyu netleştirdikleri takdirde, "prince..." diye cevap verirdim ama "...michael ölse daha çok üzülürüm" diye de eklerdim. işte böyle hayat, slayer'ı daha çok seviyorum ama metallica ölse (ölse evet...) daha çok üzülürüm. işte tam bu noktada, kendimle mücadeleye giriyorum: "aslında çok daha iyisinin var olduğunu bildiğin halde, üstelik onları da sevdiğin halde, bazılarıyla çok daha duygusal bir bağ kuruyorsun; sence nedir bu?" diye soruıyorum kendime. "aşk gibi mi?" diye, yine soruyla karşılık veriyorum ve "yok, muhtemelen ilk gördüğün olduğu için" diye mantıklı bir cevapla kendimi savuşturuyorum ancak "o zaman ilk görüşte aşk!" diye konuyu dağıtıyorum...

michael jackson'ın en sevdiğim şarkısı "billie jean"; bir çok şarkısını çok seviyorum aslında ama billie jean en sık dinlediğim şarkısı. hayatının büyük bölümünde "başkası" olmaya çalışmış michael jackson isimli muhterem ve muhteşem karakterin bu şarkısının bir çok yorumunu bulacaksın şimdi. daha da fazlası için de "daha fazlası" bağlantısına tıklaman yeterli. (10 cover 5 remix toplam 18 şarkı)

cover listesi:
berk & the virtual band - billie jean
chris cornell - billie jean
chris cornell - billie jean (live)
david cook - billie jean
ian brown - billie jean
jamie lancaster & karen souza - billie jean
josh & anand - billie jean
neil finn - billie jean
shinehead - billie jean
sly & robbie - billie jean
the bates - billie jean

(remix versiyonlar üzerinde fazla durmadım açıkcası, ciddi baksan onlarca vardır...)

-chris cornell - billie jean (live)


-jamie lancaster & karen souza - billie jean


-the bates - billie jean


-berk & the virtual band - billie jean


-david cook - billie jean

laf: newsweek türkiye, 36. sayı, nihal bengisu karaca'nın yazısından - ama tüm yazıyı beğenmiş, evet işte budur, demiş değilim- kısacık bir hakikat: "billie jean'in büyüsüne kapılmamış olana, neşeden ve ritim duygusundan nasibini almamış bir zavallı olarak bakmak mümkündür (...)"
görsel: colectiva.tv

devamını göster