23 Eylül 2009

paralel hat

gazı kökledim çünkü bir an önce eve varmak istiyordum. saate baktım, arabanın cd player'ı takıldı, cep telefonum çalmaya başladı ve bu tek bir aynı ana, karşıdan gelen araba da eklendi. hepsi bir yana, aslında bu anı karşıdan gelen araba taçlandırdı. burun buruna çarpışma! olanca hızla!

o anda bölündü her şey. hayır parçalanmadı: binlerce, milyonlarca oldu. zaman mı durdu hayat mı anlamak güç. cam parçaları havada asılı kaldı ve fırlayan, parçalanan şeyler de... her şey (ben dahil) sonsuz sayıdaydı(k); öyleyse hangi birimiz benim? kim konuşuyor?

öylece boşlukta dolanmaya başladım, toz gibi ya da duman gibi? bir sürü ben arasında... her şey sadece duruyordu. “her şey” deyince insan, alış veriş torbasındakilerin hepsi gibi düşünüyor. hayır; bizim "her şey"imiz, hep bildiğimiz ve hiç bilmediğimiz her şey; sonsuz...

tüm bu sonsuz sayıdaki kopyalarım (elbette ben orijinalim. onlar araçlarında kaza yapıyorlar şu geçmek bilmeyen şimdi'de… sadece ben bir buhar dalgası gibi dolanıyorum ama hepsinden önemlisi konuşabiliyorum!) işte tüm bu sonsuz sayıdaki kaza yapanlar bana çok benziyorlardı, ya da hiç benzemiyorlardı ve o sonsuz sayıda kaza yapan ve aynı ifadeye bürünmüş milyonarları, milyarları tüm benliğimle hissettim. hissediyordum. nerden baksam ben'dim bunlar!

prematüre görünümlü olanın yanına gittim; şirin görünüyordu.
"ne zaman gerçekleşti tüm bunlar?" diye sordum.
"hiç hatırlamıyorum, çok sıkıldım ne bu be!" dedi, dudaklarını bile kımıldatmadan. evet şirin görünüyordum; çocuksu ve komik… yüzüme dokundum, küçük burnuma...
"sırf çocuksu göründüğün için bir dolu dikenli yol tezgahladın değil mi?" diye sordum.
"hiç havamda değilim, şu kaza bitse diye bekliyorum, istersen beni sinirlendirme" dedi.
"canın cehenneme" dedim ve başka bir arabaya yaklaştım. bu da bana çok benziyordu, hatta fazla benziyordu. bir farklılık aradım, torpido gözüne bile baktım.
"ne aranıyorsun?" diye sordu.
"seninle benim aramda bir fark olmalı?" dedim; huzursuz olmuştum.
“belli ki var” dedi. takılan cd sinir bozuyordu. çalan telefon da.
“belli mi?”
“baksana: cevap bekliyorsun benden?” dedi. yıllar önce, bir sabah, yüzümü yıkadıktan sonra aynadaki aksime “ne bakıyorsun göt!” dediğim günü hatırladım. bundan ona bahsetmek istemedim.
“peki” dedim.
“sensin göt” dedi. gözlerimi kıstım ya da gözlerim doldu. daha önce hiç şu anki kadar üzgün hissetmemiştim kendimi. o bana çok benzeyenin saçını okşadım, alnına girmek üzereyken havada donup kalmış metal parçasını almaya çalıştım ama her şey gibi o da donmuştu; kımıldamıyordu. sivri ucunu eğmeye çalıştım, beceremedim.

sonraki dört bin yıl boyunca kendimin milyonlarca versiyonu ile konuştum. görünüşte aslında hepimiz aşağı yukarı aynıydık, ama her birinin yanına gidip, biraz konuşunca farklılıklar ortaya çıkıyordu. bu dediğimi dümdüz anlamamak gerekiyor ama: bazı ben’ler kertenkele gibi görünüyordu, bazıları yosun gibi, ne bileyim bazısı su gibi, bazısı ışık… ama kendini nerde olsa tanırsın ya; kendini bazen tanıyamazsın ya; galiba öyle bir şey…

onlarla (onlarla mı!) konuşmak, cennetin tuvaletinde, bir yandan ucuz bir şeyler okuyup eğlenirken ama aslında sıçmanın zorunluluğunu ve elbette hazzını yaşamak gibiydi. olan bitenler cehenneminin sıhhi tesisatı bozuktu ve günler kafama şıp şıp damlıyordu: kanalizasyon ya da doğrusu: psikanalizasyon!

kendim, yıllardır iradi ya da tesadüfi oluşturmaya çalıştığım, oluşturmak zorunda kaldığım o adam, milyonlarca vagonu olan, içinden geçtiği "zaman ve mekan tüneli"ni kirleten, yıpratan bir tren olmuştu; hızla geçen vagonları anlamlandırmaya, tanımaya çalışıyordum.

daha bir dolu benzetme yapabilirdim. çünkü birbiriyle neredeyse aynı olan şeyleri başka şeylere benzetmek, huzur sonucu verecek hesaplamaları yapmayı kolaylaştırıyordu. elimde avucumda, sadece şey’ler kalmıştı; ben olan şey’ler… her birini kendimden ayıramasam da onları artık özüme dair hissetmiyordum ve onlara "ben" diyemediğimden “şey” demek zorunda kalıyordum. kendilerine özgü isim veremiyordum çünkü, tüm zamanları şimdi denilen o anda görme yeteneğim yoktu.

her neyse, işte dört bin yıl sonra metal parçası alnıma saplandı. o kozmik anda milyonlarca "şimdi" tek bir an oldu; tüm evren kafamda açılan yarığa, ait olduğu yere giriverdi.

3 yorum:

  1. Sabah kafanı yastıktan kaldırdığın anda oluşan gerçeklik aslında hangi parçanla oyuna devam edeceksin kararıdır bir anlamda.
    Kararsızlık gitgide çok sık yaşanır ve tabiki bıkkınlık bir şekilde yerleşmiştir artık hayatına.
    O günkü tehditkar tepki (ne bakıyorsun göt) aslında bir nevi silkiniş ve uyanış olmuştur sende...heheh...yahu binlere bölünmek epey sadeleştirir adamı!
    Bir de saçlar belindeyken anzorot gibi bakanlara karşı gösterseydin şu tepkini...

    YanıtlaSil