23 Kasım 2009

arada kaynayanlar

uzun zamandır eskisi gibi resim, foto, video falan filan eklemiyorum; mutlaka fark etmişsindir. çünkü o türden şeyleri friendfeed ya da tumblr üzerinden paylaşıyorum. tumblr hadi neyse de friendfeed'de hem her şey kısa sürede tüketiliyor hem de friendfeed belli bir sayfadan sonra geçmişi göstermiyor yani bir anlamda kaybolup gidiyor eklenenler. bir de, "nerde çokluk orda bokluk" ilkesi gereği, ne kadar sakınsan da bir şekilde seni bulup huzurunu kaçıranlar çıkabiliyor (ki çok ama çok nadir gerçekleşen bir şeydir bu). ondan sonra bir sinirle "başlarım friend'ine de feed'ine de! ışınla beni skati!" deme noktasına gelebiliyor insan. işte bu yüzden, belirsiz aralıklarla, kafama estikçe friendfeed üzerinden paylaştığım ama arada kaynamasını istemediğim şeyleri topluca buraya ekleyeceğim. nasıl olacak işte aynen şöyle:

- özellikle müziğini beğendiğim bir scrabble reklamı: yoga. scrabble dedim de, şu lafacan ünlü olsa artık.
- post-it'lerle yapılmış keyifli bir stop-motion: deadline

- sirkte tanışan loretta ve geoffrey "loreffrey" isminde bir stüdyo açmışlar. "nipple non grata" başlıklı çalışmalarında kadınların göğüs uçlarını silmişler. eskiden gazetelerde göğüs uçları siyah bant ile (ya da neşeli bir gazete ise siyah bir yıldız ile) kapatılırdı. şimdi 21. yüzyılda yaşadığımız için şartlar değişti tabii, öyle saçma sapan siyah bantlar, yıldızlar falan kullanılmıyor çünkü artık gerek kalmıyor: uzunca bir zamandır artık gazeteler bu türden fotoğraf (hatta resim) bile basmıyorlar, basamıyorlar. her neyse, işte loretta ve geoffrey, siyah bant falan çekmektense fotoşopla göğüs uçlarını silelim bari demişler ve bir dizi fotoğraftan oluşan bir çalışma yapmışlar. loreffrey.com adresi üzerinden elbette "nipple non grata" başlığı altında bu çalışmayı bulabilirsin.
-aslında eski bir video bu: the car crash. derren brown denilen, geçenlerde ingiltere'de "sayısal loto sonucunu bileceğim" diyen ve bilen (aslında sadece öyle duydum, nedir ne değildir olayın aslı astarı bilmiyorum) şovmenin (çat diye bitirdim adamı... şovmen işte!) bir kadına oynadığı pis bir oyun! kurgusal olduğunu düşündüğüm bu "kamera şakası" tadındaki oyunu çok seviyorum, pek de umrumda değil kadın rol mü yapıyor, şu mu bu mu ama kesinlikle şahane bir fikir...

-psycho doll serisi. ilk bölümü ve ikinci bölümü .
- kısa ama çarpıcı bir reklam: hydro - train. öylesine, amatör kamera ile çekilmiş bu, ne olabilir ki gibi düşüncelerle izle ki iyice bir açılsın gözlerin...
- orson welles'in, 1938 yılında, "dünyalar savaşı" radyo oyunu ile halkı paniğe sürüklediğini belki duymuşsundur. işte o programın ses kaydı: american rhetoric: orson welles - the war of the worlds
- pendulum - slam bu bir müzik videosu. şairler bu eserlerinde gündelik yaşantının monotonluğunu çıldırma noktasında ama eğlenceli bir yolla kıran bireyi, tüm yarı çıplaklığıyla gözler önüne sermişler. bir de "böyle kısa film gibi olan müzik videolarını seviyorum", diyenlerdenim...
- amazing choir (perpetuum jazzile) uses their hands to stimulate storm başlığıyla youtube okyanusunda bir damla olan bu videodaki müzisyenler, hani şu enstruman sevmeyenler vardır ya, ben zaten ses çıkarabiliyorum daha ne, diyenler, işte onlardan... bir yerde "amazing" görünce, "hadi len" demeye alışmış olduğum halde, öyledir ama, ota boka "amazing" bir süre sonra tam ters etki yapıyor, her neyse, işte öyle olduğum halde, bu performansı oldukça etkileyici buldum hatta amazing!

-yandaki şu "yarım sandalye" ya da "yarım talaş yığını" diye isimlendirebileceğim çalışmayı steve haslip yapmış. bipolar chair demiş bu yaptığına hatta.

- yukarıda, yazının başında gördüğün kuş, macaristan'da, her dakika tek kare çekime ayarlanmış bir web kameranın önünde duruyor ya da kanat çırpıyor. tesadüf işte.

- corporate pandemonium : şahane bir görsel seri. "pandemonium : yunanca'daki pan ve demonium'dan gelir. pan tüm anlamında, demonium şeytan anlamındadır. zaten john milton'ın paradise lost'unda (kayıp cennet) başkent olarak geçmektedir. curcuna, keşmekeş anlamında da kullanılır." diyor ekşi sözlükte.

- costanza'nın kramer'e, fotoğrafçıdaki kızı etkileyebilmek için yarı çıplak poz verdiği bir bölüm vardır; siyah çorapları ve beyaz donuyla bir kanepede... işte bu ünlü poz bir dolu insana ilham vemiş, ben de bazılarını biraraya getirdim.







- hemen aşağıdaki iki görsel: ilki bir ağustos böceği (ağustos böceği mi?) onu nereden buldum hatırlamıyorum ama görür görmez hemen yanındaki görüntü aklıma geldi; hitman isimli bilgisayar oyunundan bir kare. yani bu konuda dişe dokunur bir şey söylemeye çalışsam en fazla arka plan benziyor diyebilirim sanırım. ama aslında şöyle bir şey düşündüm, saatlerce hitman oynamışım sonra uyumuşum ve işte o ilk kare benim rüyamdan bir görüntü. bilmiyorum, böyle de bir şey var işte hayatta...



-minimal ve en minimal dövme önerilerim: yıllardır "ben de dövme yaptıracağım" derim ama bir türlü "tamam da ne dövmesi?" sorusuna cevap bulamam. bu konuda uzun süredir düşündüğüm için olsa gerek bu "minimal dövme" fikri geldi aklıma. dövme ise, dövme işte!



- cousin emmy - turkey in the straw - bu video üzerine konuşmak istemiyorum...
- bir zamanların şahane dergisi hayalet geminin neredeyse tüm sayılarına ulaşabilmek güzel bir şey mi; elbette...
- good copy bad copy: telif hakları ve korsan satışlar, müzik şirketleri vs hakkında bir belgesel.
- mel brooks'un "history of the world - part 1" filminden "10 emir" sahnesi.

- human motions ilk bakışta bilgisayar işiymiş gibi görünse de hayır efendim, bunlar heykel çalışmaları. bir milyon yıl dursa, bir milyon yıl düşünecek rodin'i de hatırlayıp, bu "aksiyonu sabitlenmiş" heykellere hep beraber hayran kalalım isterim.
- özellikle marvel ve dc comics karakterlerinin, farklı çizim tarzlarına sahip insanlarca yorumlanmış olması kaçınılmaz. ben bile küçükken conan, kaptan amerika, hulk falan çizdim (hatta bazıları yayınlandı bile!) ama nedir, gördüğüm şeyi taklit etmeye çalışıyordum, bir de yetenek meselesi tabii, şimdi baktığımda çok komik görünürler bana. (çizimde pek ilerleme kaydedemedim bu arada) her neyse, dediğim gibi, farklı farklı çizerlerin, kendi tarzlarınca çizdikleri süper kahramanları bir başlık altında toplamaya başladım friendfeed'de. #cizgikarakterkoleksiyon etiketi işe bu derlemeye ulaşmanı sağlar...
- louis armstrong ve danny kaye'den eğlenceli bir şarkı. eğlenceli dediğime bakma, çok eğlenceli! özellikle danny kaye'in louis armstrong taklidi süper!
- natalie portman'dan rap: hiç unutmam, açıklama olarak şöyle yazmıştım: "bu harika şarkı, the lonely island'ın "incredibad" albümündenmiş."

-sıkıntıdan birşeyler karalamanın çeşitlerinden biri de gazetelerdeki fotoğraflara gözlük, bıyık, saç falan çizmekti eskiden ama şimdi photoshop var, çok daha acayip şeyler ortaya çıkabiliyor sıkıntıdan. yandaki gibi, "öncesi - sonrası" havasında üç çift daha var ama ben en çok bunu seviyorum. [http://ff.im/ayOCM]
- "monsieur cok" gayet başarılı bir animasyon, şiddetle tavsiye ederim.
- "çinlilerden 'çakma' presto" bir de biz yapalım, daha ucuza imal eder, daha ucuza satarız diyorlar her şeye ama animasyonlar için bile kasılmaz ki! çok şaşırdım ben bunu görünce.

- turgay turgut'un eytişim isimli kitabından birkaç sayfa. tasarımı (ve içeriği de) epey sıradışıdır bu kitabın.



- ohio ("ohio'dan adam çıkmaz")'da "superman'i koruma kanunu" vardır ve oralarda superman hakkında ileri geri konuşamazsın, pelerinini etek falan yapıp dalga geçer gibi sululuklar yapmana izin yoktur. oysa new york ("new york, new york")'da aklına gelen herkes hakkında her şeyi söyleyebilirsin. işte bu tamamen kıçımdan uydurduğum bilgiler ışığında, istediğin zaman amerika'da rahatça gezebilirsin... neyse, superman elbette süper biridir, kimsenin kuşkusu yok bundan, ama her süper şeyi sevmek zorunda değil insan, hatta "her yeri süper olsa ne olacak, o komik kostümle en fazla çocuk tiyatrosuna yakışır!" gibi laflar eden bile çıkacaktır. aşağıdaki üç görsel, işte bu türden kötü niyetlere hizmet ediyor. çok kısa aralıklarla bu üçü karşıma çıkınca, "yoksa bu bir işaret mi? yok ama lan, işaret olayı batman'de vardı" dedim kendi kendime...


devamını göster

11 Kasım 2009

ilk sayılar : mizah dergileri

toplam 12 mizah dergisinin ilk sayı kapakları ve bazılarının "amaç, neden, sunum vs" yazılarına yer veren bu yazıyı oluştururken onlarca bardak çay, kahve, bira, paketlerce sigara, kilowatlarca elektrik enerjisi, notalarca şarkı, bir iki bilgisayar oyunu, bir ankara yolculuğu ve bir dolu "the office" bölümü tükettim; bunu en baştan belirteyim.
gırgır, çarşaf, fırt ve limon dergilerinin (bildiklerim bu kadar) ilk sayılarına sahip olacak kadar şanslı (ve yaşlı) olmadığım için hıbır dergisi ile başlıyorum.
hıbır'ı, gırgır dergisinden olaylı ayrılan mizahçılar, 1989 yılında çıkarmaya başladılar. oldukça uzun süre sonra, bağımsız yayın yapma kararıyla beraber, isim hakları derdine "hbr maymun" ismiyle piyasaya çıktı. şu anda yayınlanmıyor.
öncelikle ilk sayı kadrosu: bülent arabacıoğlu, atilla atalay, gülay batur, latif demirci, uğur durak, abdulkadir elçioğlu (aptulica), cenk erdem, ramize erer, mehmet ersoy, soner günday, ergün gündüz, ufuk gürgenç, hasan kaçan, ahmet keskin, eda oral, sarkis paçacı, irfan sayar, abdulkadir tamer ve zafer temoçin.
oldukça uzun ve "alevli" bir "neden hıbır" yazısıyla çıktı dergi. şöyle:

merhaba, kısa bir aradan sonra, sizlerle yine birlikteyiz işte. bizleri gırgır'dan tanıyanlarla tekrar beraber, tanımayanlarla da yepyeni beraber, yani hep beraberiz artık.
eveet ... artık, bu dergiyi hep birlikte çıkaracağız, aramızda teklif yok yani. şimdi "ne oldu ya, gırgır'dan niye ayrıldınız? "neden hıbır?" filan gibi kafanızda birtakım sorular olacaktır elbette.
bir çoğunuz mizah okuru olduğunuza göre oğuz aral'ın gırgır'ın geçen sayısındaki yazdığı, asil nadir'e postalanmış ama her nedense hıbır'a ithaf edilmiş mektubu okumuşsunuzdur. (oğuz aral’ın bundan böyle mektuplarını karıştırmaması dileğiyle!) yani bu savaşımsı sürece, oğuz aral sizleri de soktu ... belki doğrusu da buydu zaten. kusura bakmayın, naapalım tatsız, tuzsuz bişey ama şimdi izin verirseniz oğuz aral'a cevap yazmak istiyoruz ...
sayın oğuz aral
gırgır'ın geçen sayısında yazdığınız mektubu okuduk, çok sevindik... hemen cevap yazıyoruz. burada havalar çok iyi, bahar geldi... paniklemenize, telaşlanmanıza filan hiç gerek yok, hepimiz çok iyiyiz... ergün biraz üşütmüştü ama şimdi iyi. sizler nasılsınız? haldun simavi beyle tekrar anlaşmışsınız galiba. erol simavi ile kurduğunuz aile şirketi ne alemde?. bizleri haberdar edin ... rahat olun (relax yani).
politik bilincimizi soracak olursanız hamdolsun yerinde, sizlerinkini sormalı... "dergilerin kaderlerini tayin hakkı"nı okudunuz mu? bayaa hoş bir kitaptı...
gırgır'ın tuvaletlerinde toplantı yapıp, sonrada apar topar kaçtığımız ihbarı size yanlış aktarılmış ... sizi kandırmışlar. doğrusunu isterseniz, toplantılarımızı, gırgır'daki çini mürekkebi şişelerinde yaptık! biz öyle kaka çocuklar deyiliz biraderler. işlerimizi yarım bırakıp kaçma meselesine gelince, ayıptır söylemesi ama 1 nisan'da size mektup bırakıp dergiden ayrıldıktan sonra 7 nisan'da çıkan gırgır dergisi bile bizim çizdiğimiz işlerle doluydu. biz bile şaşırdık, hala gırgır'damıyız acaba diye. yani ne demeli...
mektubunuzdan bizleri 6-7 kişi zannettiğiniz anlaşılıyor, lütfen derginin 15. sayfasındaki künyeyi okuyup, parmak hesabı da yapınca 24 kişi olduğumuzu göreceksiniz: ama siz yıllardır gırgır'a emek vermiş bu 24 insanı adam yerine koymuyorsanız, o başka. ama hem adam yerine koymayıp, hem de panikler içinde yazılar döşenmek, televizyonlara taşınıp, hürriyet’in pazar sohbetlerine koşmakta ne oluyor... ortada korkacak,telaşlanacak bir şey yok sadece hıbır diye bir mizah dergisi çıkarıyoruz müsaadenizle. gazetelere yirmi bilmem kaç imzalı düzmece! ilanı sokuşturmaya kalkmamız sizin gibi zeki biri tarafından anında çakıldı tabii. ama boş verin, affedin aramızda kalsın. okuyucu
anlamaz nasıl olsa! biz kimseye "gırgır'ı almayın ha, biz yokuz" demedik ama, hıbır alınmasın, hatta hatta hiç çıkmasın filan diye borazan çalmanız bize çok komik geldi... bi güldük, bi güldük. yani şöyle, madem hiç işe yaramaz üstelik politik bilinçleri olmayan, çoluk çocuk, kağıt yapıştırıcıları, getir götür işlerinde çalışan beş para etmez adamlarsak, ne bu şiddet, bu celal.. alt tarafı bi dergi çıkarıyoruz yani, bilmem anlatabildik mi? bu derginin ucu, aral biraderler a.ş. mizah tekeline dokunursa diye korkmayın birader ...
bu arada gırgır'da kalan 30-40! politik bilinçli! arkadaş, paniğinizden faydalanmaya çalışıp, sizden bir şeyler koparmaya çalışabilirler, aman dikkatli olun, sigorta, migorta yapmayın, kesenizin ağzını da kapayın. (sigorta dedik de, sizin ne kadar ilerici, sosyalist olduğunuzdan şüphemiz yok ama 16 yıllık yoğun çalışma ortamında dalgınlıkla işçilerinize sigorta, sosyal güvence filan yapmadınız, olur a dalgınlık işte ... )
yanınızda kalan, bazı politik kurnaz arkadaşlar da "bize de teklif geldi ama gitmedik komutanım" derlerse inanmayın, niyetleri kötü. bizden söylemesi gözleri cüzdanınızda. unutmadan hıbır'daki bazı arkadaşlar teklif ettiğiniz elli milyon için "ben karikatüre para kazanma aracı olarak bakmıyorum" diyor.
bizler de biliyoruz, gırgır'ı kimse satın alamaz, e tabii o kadar çok para isterseniz kimse satın alamaz. (ama o meşhur toplantınızda, gırgırımızı asil nadir'in istemediğini veya az para verdiğini, fakat en az onun kadar güçlü olan erol simavi'yle olacağınızı ağzınızdan kaçırdınız... ee bizim de ağzımız torba değil ki!)
eveet... ne diyorduk .. bir de şu, okuyucuların kafasını bulandırıp, sonra da "bir daha cevap yazmam, gırgır santimetrekare, zart zurt" diye yılbaşı dansözü gibi kıvırtmanız meselesi... bu arada aynı yazıyla fırt'ın santimetrekarelerini de çalmak, kardeşinize haksızlık olmuyor mu? zaten hap kadar dergi …
belki duydunuz ama yine de söyliyelim hıbır'ı almanya'da da basacaz. yazınızı almanca'ya çevirtip biran önce gırgır'ın almanya baskısına koymanız menfaatiniz icabıdır.
aman, şu anda içeri asil nadir ve generaller girdi mektubumuzu burada kesmek zorundayız... gırgır'daki (30-40-70) arkadaşa ve size bol bol selam eder kara kaş, kara gözlerinizden öperiz ... sayfa yapıştırıcıları, getir götürcü, çizgisini yıllardır koymadığınız, apolitik arkadaşlar da mahsus selam eder, kürkçü dükkanınızda bol kazançlı, bilinçli günler dileriz
önemli not: hiç merak etmeyin asil nadir'in diğer gazete ve dergilerinde çalışan işçi arkadaşlarınız alınganlık etmez.. böyle pestenkerane işlerle uğraşacak ne halleri, ne zamanları var ... siz işçileri gırgır'ın tırajı, karı filan çok mu fazla ilgilendiriyor zannediyorsunuz allaaşkına...

eveet. .. neyse bunları bir kenara bırakıp sizlerle şu elinizdeki dergiyi konuşalım biraz.
sahi biz' "neden hıbır?" diye söyleşecektik değil mi? ne yapalım ki, bu sorunun cevabını bizden önce vermeye çalışan oğuz aral, yanıtta da önceliği kaptı. ama biz, sizin hakkınız olan sohbet çalındı diye üzgünüz.
bizim dağarcığımız bir sıkımlık değil, o yüzden de yanıt grevi yapma zorunluluğumuz da yok.. yanı söyleşecek, tartışacak haftalarımız bol.
isterseniz şöyle bir şey yapalım.. siz şimdi hıbır’ı şöyle baştan aşağı bir okuyun, tekrar tekrar bakın, beğendiğiniz beğenmediğiniz yerleri mektupla, telefonla ne bilelim işte bir yolla bize iletin ve dergiyi birlikte çıkaralım... haftaya görüşmek üzere, sevgiyle...
oğuz aral daha öncesinde ne yazmış aşağı yukarı kestirilebiliyor ama sonrasında ne yazdı bilmiyorum. ancak aynı gün, hıbır'la beraber "dıgıl" dergisi de yayın hayatına başladı, belli ki hıbır oluşumunun etkisiyle. dıgıl, daha çok "çizgi roman" ağırlıklı bir dergiydi.

ilk sayısının kadrosu fikir verebilir: oğuz aral, tekin aral, behiç pek, serhat gürpınar, galip tekin, kemal aratan, ilban ertem ve nuri kurtcebe.

behiç pek ile latif demirci'nin "muhlis bey"i de dergide yer alıyor ancak latif demirci hıbır'a geçtiği için, onun çizgisini taklit eden, "ayhan" (yavuz taran mıydı acaba?) "muhlis beyğ" köşesini çiziyor. hiç de şık durmayan bir tavır ve işin acıklı yanı üç beş ay sonra "gırgır" dergisi oğuz aral'ın elinden çıktıktan sonra, bir çok eski iş veya karakter çok daha "çirkin" şekilde kullanıldı... karma işte!

yağdan yaktığı her halinden belli olan dıgıl'ın ilk sayısında "biz şu nedenlerle veya ihtiyaçtan yayın hayatımıza başladık" gibisinden bir yazı yer almadı. sırf hıbır'a gıcıklık olsun diye de dergi çıkarmış olamazlar: mizah dünyasına elbette etkileri oldu. (son iki sayfada uzun sarı saçlı, "delikanlı" avni tiplemesini gördüğümde çok şaşırmıştım, ama hiç sevmemiştim.) sadece ilk sayı için konuşsak bile: galip tekin'in yazdığı, kemal aratan'ın çizdiği "vah vahap vah" muhteşem bir çizgi romandı. "çok tuttu gerisi gelsin" muamelesi gördü.
(bak: vah vahap vah)



dıgıl, hıbır'ı pek etkilemedi. hıbır çok ciddi tirajlara ulaştı. bu arada gırgır satıldı, birçok insanın nazarında "bitti". aynı sene, 1989 yılında oğuz aral "avni"yi çıkarmaya başladı.

"onsekiz yıllık yeni mizah derginiz" sloganıyla çıktı avni. gırgır gibi, "sarı" bir dergi olarak... hemen aşağıya alıntıladığım, tekin aral'ın, süleyman yıldız'ın ve elbette en önemlisi oğuz aral'ın "halkın ağzındaki son gülücüğü çalmaya kalktılar" başlığı altında yazdıklarından da anlayabileceğin gibi, "gırgır" bitmişti. (böyle bitmişti, olmuştu, falandı filandı diye yazınca kendimi belgesel anlatıcısı gibi hissettim.)

avni'nin benim için en önemli özelliği, bir arkadaşımda neredeyse bütün sayılarının duruyor olması. fakat bunun, bu platformada kimseye bir yararı olmadığı için hemen ilk sayı kadrosunu yazıyorum: elbette oğuz aral, kemal aratan, zafer temoçin, birol bayram, vedat özdemiroğlu, bülent benli, ilban ertem, nuri kurtcebe, özden öğrük, serhat gürpınar, galip tekin, yavuz taran, bülent morgök... (zafer temoçin belli ki hıbır'dan dönmüş)

tamamen gırgır formatına sadık kalan avni dergisi 2006 yılına kadar yayında kaldı. gölge adam gazetesinin sahibi ertuğrul akbay'ın gırgır dergisini satın almasıyla beraber yaşanan olaylar ve bu olayların etkileri, avni'nin ilk sayısında ele alınmış:

tekin aral (eski fırt'ın yönetmeni)

önce, aramızdaki hatlarda peydahlanan bazı kopuklar, pardon, kopukluklar nedeniyle yayınımıza bir süre ara verdiğimiz için özür dileriz". şimdi haberler... 18 yıldır çevresinde soluklandığımız, sizlerle beraber çıkardığımız gırgır ve fırt dergilerinin başına gelenleri biliyorsunuz. önce, dergiler gasp edildi. beyinlerimizin ürünü, ellerimizin emeği olan binlerce karikatür orijinali ve avni gibi karikatür tipleri talan edildi. bunlar yapılırken de 15 araba dolusu polis kullanıldı sonra da bu gasp edilen ürünlerimizi kesip, biçip, parçalayıp sahte gırgır ve fırt’lar çıkarıldı. sanki biz orada çalışıyormuşuz gibi gösterilmeye uğraşarak okurun parası cebinden alındı.

öteden beridir bir "karanlık güçler" lafıdır söylenir gider. aslında çok yanlıştır. bunlar "karanlık" değil, öylesine aydınlık güçlerdir ki; kabak gibi apaçık ortada durmaktadırlar. her birinin ne mal olduğu ibretle seyredilmekledir. ama bunlara kimse dokunmadığı için de dehşetle izlenmektedir.

bizler 18 yıllık beraberlikten sonra, kısa da olsa bir süre sizlerden ayrı kalacağımızın üzüntüsünü göğüslemeye hazırlanırken yanıldığımızı anladık... tersine en içiçeliği ve birlikteliği bu dergisiz günlerde yaşadık, her satırı sevgi ve destek dolu binlerce mektup, yüzlerce telefon, telgraf üniversitelerde açılan imza kampanyaları. "böylesine bir birliktelik gerçekten inanılası değil ancak yaşayarak görülebilir...

şu anda piyasaya gırgır ve fırt adlı iki dergi çıkıyor... bu ülkede, sahte para basıp piyasaya sürmenin cezası var. ama, aynı yolla dergi basıp sürmenin cezası yok sanıyorlar...

oysa var!

çünkü, mahkemelerden önce en büyük cezayı siz okurlarımız verdi... ve vermekte de devam ediyor... gırgır ve fırt isimli dergiler (ki bunlar bizim gırgır ve fırt’ımız değildir) gazete bayii tezgahlarının altında dağlar tepeler gibi durmakta, fabrikaya gidip kağıt hamuru olmayı beklemektedirler. sonunda, görevi avni üstlendi. önce bu işlerin tezgahçılarına o ünlü pipisini göstermeye kalktı. güç bela önledik. sonra da işe koyuldu avni... ve bizler adına onlara bağırdı... lööm !!!
18 yıl sonraki ilk güne merhaba ...

"gölge etme, başka ihsan istemem" süleyman yıldız (eski gırgır ve fırt'ın yazı işleri müdürü)

ertuğrul akbay'ın gırgır ve fırt'ı satın aldığını öne sürüp, dergi koridorlarında "yeni patronunuz benimm!" diye volta atmasına bir diyeceğimiz yok! buyursun voltasına tek başına devam etsin. ancak dergilerin isimleriyle birlikte, satın aldığını zannettiği çalışanlarını yanına çağırtıp, gırgır ve fırt'ı naylon çorap haline getirmemiz, karşılığında da ev, otomobil, 15 milyon (ama brüt verecekmiş!) maaş teklifleri pek cazipti... hele hele "süleymancığım, asil nadir'le konuştum. aleyhinize açtığı 350 milyonluk tazminat davalarını halledeceğiz. turgut bey hakkında daha ağır karikatürler yapacağız tabii danışıklı olacak. hatta turgut bey'e söyleyeceğim, dava açtırıp sansasyon yaratacağız.

tirajları filan hiç düşünmeyin... dergiler isterse 20 bin satsın. devlet bankalarına bir telefon ederim, ayda 200 milyonluk ilan alırım" gibi dahiyane fikirleri reddedilir gibi değildi...

serhat'la birlikte düşünmek için süre isteyip arkadaşlarımıza durumu anlattığımızda epey güldük ve orijinallerimizi alıp dergiden çıkmaya çalıştık. fakat içeri doluşan polislerden orijinallerimizi kurtaramadık...
şimdii, gölge adam'ın tezgahı ortaya dökülünce, o güzelim tekliflerinden yan çizip "hayır, yalan söylüyorlar" diye gazetelere koşturmasına hiçbir anlam veremiyoruz. serhat gürpınar ve benimle karşılıklı yaptığı pazarlığı güzel güzel düşünüyorduk yahu! tekliflerinden vazgeçmekte bu kadar acele etmeyip bekleseydi, belki kabul eder, birer gölge adam da bizler oluverirdik!

"para mı döver avni mi döver? görecegiz bakalım"
oğuz aral (eski gırgır'ın yönetmeni)

ben hamburg'daki sergiyi kapatır ve bremen'deki gırgır karikatürcüleri sergisini açarken, kısacası türk mizahını dünyaya tanıtma işine devam ederken bu işler tezgahlanmış. bin bela ile birkaç uçak değiştirip türkiye'ye geldiğim zaman tezgah tamamlanmıştı. gırgır'ın kapısında polisler nöbet bekletiliyor, gırgır’ı onu yaratanlardan koruyorlardı.

ben de olanlara tekin aral gibi duygusal ve süleyman yıldız gibi mizah açısından bakıyorum. ama, olanların bu görüşlerin dışında da mutlaka değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. çünkü bu kadar ahmaklık, bu kadar ucuz kurnazlık ve de devlet katlarında böylesine etkinlik kolay kolay izah edilemez. dünyanın 3. büyük mizah dergisini ve onun kardeşi fırt'ı ve bu dergilerin kazandırdığı parayı bile bile yok etmek için avanak olmak yetmez. dünyaca büyük bu dergilerin içine etmek ve üstlerine ertuğrul adında bir tüy dikmek için aptallığın dışında bir sebep ve izah gerekiyor. bir telefonla, yirmi araba dolusu polisi bir anda bulmak ve işyerine getirebilmek becerikliliği izaha muhtaçtır. herhangi bir noter ihbarıyla, kanun dayanağı olmadan, televizyona verilmiş dergi ilanlarımızı durdurmaya çalışmak ve bir dereceye kadar etkili olmak da izah edilmesi gereken bir konudur. onca polisin ve gazetecinin önünde bana çaycıyı bulun der gibi, "bana cumhurbaşkanını bulun ... bana istanbul emniyet müdürünü; valiyi bulun!" diye uluorta bağırabilmesi de izaha muhtaçtır.. tabii bu höykürmeler, polis üstünde baskı kurmak için yapılan bir blöftür. biz devlet katında bu kadar önemli görevler üstlenmiş insanların Ertuğrul akbay gibi bir kişinin sözüyle hareket edeceklerine inanmak istemiyoruz. ama, ondan sonra olanlar da izaha muhtaçtır. örneğin bu kişi, bir mahkemeden tüm hukuk profesörlerini şaşkınlığa düşüren, hukuk içinde izahı çok zor bir dergi toplatma kararını bir dilekçeyle ve bir günde nasıl çıkarabilmiştir? trt’de yayınlanacak avni ilanlarını engelleyebilmek için trt içinde hiçbir kanunsal dayanağı olmadığı halde, nasıl patırtı koparabilmiştir?bunlar da izah edilmesi gereken konulardır.

olanların aslında çok çeşitli boyutları var. bu konuda sağlıklı değerlendirmeler yapmalıyız? çünkü olanlar sadece eski gırgır ve fırt çalışanlarını ilgilendirmiyor. önce bu olay, halkın haber alma, istek belirtmeıhatta hak arama görevleriyle yükümlü olan "basının olayıdır". gazetecilik mesleğini ilgilendirdiği için birinci derecede de halkı ilgilendirmesi gereken bir olaydır.

gırgır ve fırt çalışanları 16 yaşındaki posta görevlisine kadar gazete ve dergilerin birer mandıra olmadığını gösterdiler. gazete ve dergilerde çalışanların mandırayla birlikte alınıp satılabilecek birer büyükbaş hayvan olmadığını önce basma sonra da halka davranışlarıyla açıkladılar.
patronlar artık bir gazeteyi ve dergiyi alıp satarken, içerdeki gazetecilerin, sandalye, masa ve makinelerle birlikte satılamayacağını öğrendiler...

bundan sonra eski uygulamadan çaresiz vazgeçip çalışanların fikirlerini sormak zorunda kalacaklardır. yoksa çıkmakta olan bir gazeteyi satın aldığını sanan bir patron birden boş masalarla yüz yüze geliverir... artık basın tarihimizde bir gırgır ve fırt örneği var. bu konuyu vurgulayan "çağdaş gazeteciler derneği"nin gırgır ve fırt hakkındaki bildirisi nedendir bilinmez ki basınımızda pek yer almadı.

işin ikinci yönü de satıcı haldun simavi ile alıcı ertuğrul akbay arasındaki tuhaf bir alışveriştir. bir ay önce 500 bin ingiliz sterlinine, yani 1 milyar 800 milyon liraya gırgır ve fırt'a müşteri aradığını öğrendiğim Haldun simavi, aniden 1 milyar 200 milyon indirimi neden yaptı? ve 600 milyona satıldığı iddia edilen bu dergilerde, hala neden eski sahibi simavi'nin adı dergi sahibi olarak görünüyor? neden bu satış bir hafta öncesine kadar ticaret siciline kaydettirilmiyor?

daha bir sürü nedeni ve bu nedenlerin cevaplarını hemen sıralayıveririm. ama şu anda sayın haldun simavi'nin annesi vefat etmiştir. acısı büyüktür. anne yitirmenin ne olduğunu bilirim. bizim de acıya her insan gibi saygımız vardır. bu yüzden bu nedenleri ve cevaplarını ileriye bırakıyorum.

şu anda yeni bir dergi çıkarmak gibi çok mutlu bir işle uğraşıyoruz... uykusuz geçen üçüncü gün ve gecemizi devirdik,dördüncüye giriyoruz. mizah üretmek ve çizmek gibi asıl önemli işlerim beni bekliyor. sözümün gerisini haftaya tamamlayacağım. şimdi izninizle dergimizin ilk kapağını çizeceğim. kapakla sadece avni'nin değil, siz okurların ve halkın durumunu anlatmaya çalışacağım. çünkü ne zaman avni'yi düşünsem aklıma sizler gelirsiniz... ne zaman sizi düşünsem avni gelir.
nankör enteresan bir dergi. 1991 yılında, sadece dört sayı çıktı. iletişim yayınları gibi büyük bir yayınevi çatısı altında yayınlandı. hala geçerli olan haftalık mizah dergisi boyutlarında değildi; neredeyse kare şeklindeydi. "sarı" dergiler anlayışına gıcıktı ama yine de sarı renkli sayılırdı, fazladan "pembe" renk kullanılmıştı sadece. yine günümüzde de geçerli olan 16 sayfa alışkanlığına karşın 24 sayfa olarak yayınlandı. çizgiden çok yazı ağırlıklıydı.

kadrosu da oldukça zengindi: can barslan, cemil cahit, tuncer erdem, fatih kaan, kemal kenan ergen (kem-ken), ahmet keskin, gani müjde, nihat genç, ümit kıvanç, yılmaz okumuş, ender özkahraman, derya sayın, sencer, alp tamer, behzat taş, zafer temoçin (evet, burada da çizdi), tarık tolunay, erdal türkmen ve metin üstündağ. kadroda ayrıca mustafa kamil zorti (netekim), ceviz ali hududi, maho, ercüment menemen gibi "sanal" isimler de bulunuyordu.

nankör'ün ilk sayısındaki "pavarotti dinleyenlere hitap edelim" başlıklı sunuş yazısı:

(bir masanın çevresinde toplanmış bir takım adamlar konuşmaktadırlar)
-üff ya... böyle bir yazı yazmak zorunda mıyız? bayatlamadı mı artık "nasıl çıktık" yazıları yazmak.
- bence "nasıl çıktık" yerine "neden çıktık" desek... nasıl?
- bak bu çok değişik olur işte... "neden çıktık?" ileride bölünüp bir başka dergi daha çıkarmak için çıktık, deriz...
- ama yine de ilk sayıda söylememiz gereken bazı şeyler var ...
- saat gecenin on biri oldu, daha derginin yarısı eksik ...
-sadece okur değil, biz bile nankor'ün nasıl bişey olacağını bilmiyoruz... bütün bu ahval ve şerait içindeyken "nasıl çıktık" diye bir yazı yazmakla ben uğraşamam, çünkü henüz çıkabileceğimiz bile belli değil..
- o zaman cumartesi günkü gazetelere "neden çıkamadık" diye bir yazı yazarız. -
- gazeteler dediniz de... ben dergilerde çıkan röportajlar hakkında konuşmak istiyorum... yok güldürmek değil, düşündürmek istiyormuşuz, yok sarı dergileri alanlar bizi hiç almasınmış... yok çarliston biberin içleri boş oluyormuş... aslan'a neden dedirtiyorsunuz böyle şeyleri .
- bence nankor'ü o politikası kendi doğal gelişimi içinde bir yerlere varacak... ve bu da elli iki yıl gibi bir zaman dilimi içinde ...
- ohoo!.. ölme eşeğim ölme... kendi doğal gelişimini okuyucu bekleyecek mi bakalım... ne yapacaksak bu gece yapacağız işte ... bir sloganımız bile yok... kimler bizi alacak, hedef kitlemiz ne?
- dallas seyredenler bizi almasın...
- saat kaç? gece jimnastiği başladı mı?
- gece jimnastiği seyredenler bizde çalışmasın,
- pavarotti dinleyenlere hitap edelim...
- derginin rengi sarı olmasın ...
- sarı olacak, ama pembe ve mavi de var ...
- pembe ve mavi bence kötü.., bu haftalık böyle olsun ama ileride kendimize özgü ara bir renk bulalım...
-ahmet lacivert bey bunu not edin lütfen
- ettim canım ...
- bir de dergideki yazı oranı fazla oldu abi.. puntolar da çok küçük... okunmuyor... yani en azından hipermetroplar bizi alamazlar...
- miyoplara satarız... ben de miyop'um...
- şey... ilgisi yok ama, bende de basur var...
- neden yirmi dört sayfa olduk ben hala anlamadım. nasıl dolduracağız bu kadar yeri... ben, korkuyorum. çok korkuyorum... sanki kötü bir şeyler olacakmış gibi geliyor.
- bana güven hayatım... çok mutlu olacağız.
- amatör karikatürcüler sayfamız bile yok... mutluluktan bahsediyorsun... sen mutluluğun resmini çizebilir misin?
- yetersiz çizgilerle dolu koskoca bir sayfa gereksiz... amatör sayfası yerine, çizgi ve esprisi değerse bu karikatürleri iç sayfalarda basacağız .
- çabuk olsak, gece jimnastiğine az kaldı.
- ben de gene basur var... utüsü olan var mı?
- neden nankör?
- evet, evet... neden?
- (hep bir ağızdan) nedeen?
- gazete ve dergilerde de belirttiğimiz gibi bir takım kurumlara, tabulara vesairelere nankörlük edeceğiz... yani bu insanlara bizim yaptıklarımız nankörlük gibi gelebilir ve ...
- neden nankör?
-ne?
- yani neden adımızda "ı" harfi yok... diğer dergilerin çoğunda var ben, adımızın dırdır olmasını öneriyorum... ya da şırşır veya zırıl... öneriler çoğaltılabilir... hırıltı, tıkırtı, çıtır, bızır, hımbıl, ımbırtı, ınıı gibi... karışıklıktan faydalanıp şıkır şıkır satarız, tıkır tıkır paramızı alınz ...
- evet, bitirmeden başka önerisi olan var ıdı?.. bir dakka arkadaşım ... sen neden karşıdaki evi röntgenliyorsun ...
- gece jimnastiği başlıyor da... iki saat kaldı.
(içerki odadan canhıraş bir feryat gelir)
hiyaaaaaaah!..
yetişin... ütü yapıştı...
(kapı açılır, içeriye gaz maskeleri takmış adamlar girerler ve ellerindeki spreyleri odadaki nankör ekibine sıkmaya başlarlar. içlerinden birisi konuşur)
- iletişim yayınlarına ilk kez böyle adamlar giriyor ... ilaçlayalım da bir maraza çıkmasın, neme lazım.

çoğu eski limon (leman) yazar çizeri olan aynı kadro, dört sayı çıkan "ana muhalefet dergisi" nankör'den sonra aynı yıl (1991), ömrü yaklaşık 2 sene sürecek deli dergisini çıkardılar. belli ki bazı kalıpları kırmayı kafaya takmışlar o zamanlar çünkü deli dergisi de alışılmışın dışında özellikler taşıyordu. şimdiki lombak, l-manyak boyutlarındaydı ve beyaz kağıda renkli basılıyordu. (bir süre sonra klasik formata döndü)

eylül 1993'de (110. sayı) can barslan, gani müjde ve metin üstündağ deli dergisine veda ettiler. edebiyat, müzik vs konuları da içermeye başlamış olan deli dergisi daha sonra kaç sayı çıktı bilemiyorum.

ilk sayı kadrosu: metin üstündağ, gani müjde, can barslan, kemal kenan, cemil cahit, alp tamer, sencer, tan cemal, derya sayın ve tuncer erdem. ayrıca, cezmi ersöz, ender özkahraman, hakan karataş, hulki aktunç, küçük iskender, lamia karaali, memed erdener, selçuk erdem gibi isimler de deli'de yazıp çizdiler.

deli'yi çok severdim, üzülmüştüm ömrünü tamamladığında. delilarus ve cinsellarus eklerini de hatırlatıp, şahane kapaklar yaptıklarını da söylemek isterim.


"yayın hayatında artık bir 'deli' var" başlıklı yazıdan:
tırnak içinde bir delilik bizimkisi... ama yapmaya kalktığımız iş için gerçekten deli olmak gerektiğini anladık. türkiye'de belki de ilk defa kendi yazar ve çizerleri tarafından bir dergi finanse ediliyor. evet bu dergi, çalışanlarının kurduğu parantez limited şirketi tarafından finanse edilmekte. arkamızda dev basın yayın kuruluşları yok. metin üstündağ, gani müjde, can barslan, kemal kenan, cemil cahit, alp tamer, sencer, tan cemal, derya sayın, tuncer erdem tarafından kurulan deli sizlere her hafta kaliteli dürüst, bağımsız bir dergi hazırlamayı vaad ediyor.
büyük zorluklar içinde hazırladık deli'yi. bu güne kadar adını bile duymadığımız teminat mektubu, akreditif, virman gibi terimler içinde boğulduk zaman zaman.


delilarus'tan:
ansiklopedi: meydan larus, büyük larus, avarel larus... (larus çeşitleri)
demokrasi: halkın kendi kendine kendini getirmesi.
limon: çalınınca, leman olan ekşi bir meyve.
289: matematikte bir sayı.
sarıyer - ankaragücü: futbolda bir karşılaşma. (bkz: top yuvarlaktır)

1992 yılında kağıt kalitesi ve kadrosuyla bomba gibi bir dergi çıkmaya başladı. şimdiki l-manyak ve lombak dergilerinin atası diyebileceğim bu dergi, tam da o dergilerin boyutlarında, 36 sayfa ve haftalık yayınlanan joker çizgiroman dergisiydi.

öncelikle kadro: atilla atalay, bahadır baruter, latif demirci, hasan kaçan, ergün gündüz, kemal can, fatih solmaz, musa gümüş, sedat özen, erdil yaşaroğlu, erdal belenlioğlu, ramize erer, fatih kaçan, hakan çelik, abdulkadir elçioğlu, serdar anlağan, yalçın didman, uğur aktaş, galip tekin, uğur durak, meral durak, ahmet keskin, necdet şen, ilban ertem ve akın cavdarlı. ayrıca fransız alex varenne...

neden uzun ömürlü olmadı bilemiyorum; joker mart 1993 yılında ömrünü tamamlamış. aslında düşündüm de, bende de tüm sayıları falan yok bu derginin... kağıt kalitesi, yazar çizeri ve renkli sayfalarına rağmen nasıl oldu da üzerinde titrememişim bu derginin? galiba nedeni şu: o zamanlar heyecanlı bir aşk yaşıyordum, olasılıkla o yüzden ilgilenmemişimdir... arkadaşlarımla bile ilgilenmiyordum, ortalıktan kaybolmuştum, aşkın ve şehvetin büyüsüyle başka bir dünyada yaşıyordum sanki... (blog ya, kişisel muhabbet de yapayım!)

her neyse joker dergisinin ilk sayısında yer alan "çocuğun adını koyalım" başlıklı yazı hem "neden joker?" sorusuna hem de o zamanların (1992) basın yayın ortamına dair bazı cevaplar veriyor:

joker size bulunmuş bir şeyi, bir ekolü sunmuyor, ama en azından yeni bir ekol bulmayı istiyor, vaad ediyor.eskiden yeşilçam'da seks filmleri furyası vardı. bunların çoğu da komedi ağırlıklı seks filmleriydi. "yorgan gitti, civciv çıkacak kuş çıkacak, parçala Behçet, kaymak tabağı, yarma şeftali, ah deme oh de...”
şimdi de basın aleminde bir mizahi seks dergileri furyası başladı. tabii seks filmleri nasıl gelip geçtiyse bunlar da öyle gelip geçecektir. bu tür dergilerin peş peşe çıkmasındaki mantık da "ne vurursak o kardır." düşüncesi üzerine kurulu.
bizim kıl olduğumuz, aynı sex filmlerinde olduğu gibi mizahın kadın sunarken arkasına sığınılan sevimlilik unsuru olması. eşşek kadar bir çıplak kadın resmi, altında minicik bir adam karikatürü ve bir başlık "spor sayfası". tabii yerseniz. neyse, sonuçta kimsenin elini tutamazsınız… herkes dilediğini yazıp çizecektir. ama gene de insan azıcık dürüstlük bekliyor. yani çocuğun adını koymak lazım. erkek dergisiyse erkek dergisi, mizah dergisiyse mizah dergisi, gençlik dergisiyse gençlik dergisi, haber dergisiyse haber dergisi…
haaa, haber dergisi dedik de... bir de bunlar var, doğru ya… haftalık haber dergileri, hele bunların içinde çok aktüel olan bir tanesi var ki, o da çocuğun adını koymuyor mahsuscuktan.
o da haber dergisi kisvesi altında çıkan bir sosyete dergisi. açın sayfalarını bakın, bir tane sağlıksız insan resmi göremezsiniz… memlekette herkes zengin, herkes her gece bir bara gidebilir veya havuza atlayabilir… bütün dert acaba nereye gitsek?! millette para çuvalladır çünkü… esmer insanlara içinde sarı sarı insan suretleri kaynayan dergiler satarlar. dergileri alan gariban da kendi genlerini eksik zannedip maykıl ceksın gibi renk değiştirmeye çalışır.
tabii tek haber dergileri değil, gazeteler, kadın dergileri, özel tv kanalları, 24 saat gavurca yayın yapan özel radyo kanalları da çocuğun adını koymuyor mahsuscuktan…
şimdi biz bir dergi çıkardık, adını koyduk, oldu sana joker! her işe yarar. istediğin yerde kullan. haber dergisi, gençlik dergisi, kadın dergisi, gazete, mizah dergisi, resimli roman dergisi, mimarlık ve dekorasyon dergisi, kıl dergisi, tüy dergisi…

1996 yılının ocak ayında l-manyak dergisinin ilk sayısı yayınlandı. 64 sayfa, bildiğin boyutlarda, saman kağıda yer yer renkli basılan bu dergi (yanılmıyorsam) özellikle bahadır baruter ve selçuk erdem'in çabaları ile ortaya çıktı. "oha lan, süper!" reaksiyonuyla sarıldığım l-manyak'ı, "lombak" dergisi çıkana kadar neredeyse her ay aldım, keyifle okudum.
şöyle bir kadro ile çıktı l-manyak: mehmet çağçağ, yasin adıyeke, selçuk erdem, can barslan, tuncay akgün, metin üstündağ, uğur durak, kadir yılmaz, suat özkan, fatih solmaz, bahadır baruter, metin fidan, kaan ertem, bahadır boysal, bülent üstün, kemal kenan ergen, gökhan dabak, nihat genç, feyhan güver ve erdil yaşaroğlu... kesinlikle harika bir kadro!
halen yayınlanmakta olan l-manyak'ın yazar çizer kadrosu yıllar içinde elbette bir dolu değişiklik geçirdi. "konumuz 'ilk sayılar', o yüzden bir dolu isimden bahsetmiyorum" diyorum ve işin kolayına kaçıyorum ama şunu da biliyorsun ki, l-manyak'da daha onlarca şahane yazar çizer emek harcadı, biz de kimini bayıla bayıla kimini "neyse artık" diye diye ama bir şekilde okuduk. öyledir ama, sevdiklerini okursun, dergiyi bir kenara atarsın ama öyle bir an gelir ki, aradan uzun zaman geçmiş ve dergiyi defalarca okumuşsundur, konuya hakimsindir ama acilen tuvalete girmen gerekiyordur ve çok kısıtlı bir zamanın olduğu için ve en yakında o dergi olduğu için, onu kapıp girersin tuvalete. sevdiğin şeyleri defalarca okuduğun için es geçtiklerini okumaya karar verirsin. işte, dönüp dolaşıp karşına gelmiştir mem-coş ya da robinson (kendi adıma konuşuyorum), okursun, her satırını hem de...

selçuk erdem'in "karikatür öyküleri" köşesinden:

"aslında hayat bir labirenttir ama peynir her zaman peynirdir"
bu karikatürün öyküsünü, bilimadamının deney raporlarından izleyelim:
1. gün: fare, uzun süre labirentin içinde dolandı, ama peyniri bulamadı. içgüdüleri zayıf ve zekası yok.
3. gün: negatif. sadece labirenti değil, odanın hemen her yerini aradı; tüm dolapları, çekmeceleri, kavanozları karıştırdı. hatta bir tablonun arkasına ve ceplerime bile baktı. bu fare tam bir salak!
7. gün: en ufak bir ilerleme yok. artık arama isteğini bile kaybetti, telefonla köşedeki büfeden iki karışık tost, bir ayran istemiş. zekadan böylesine yoksun oluşu, deneylerimde yol almamı önlüyor.
18. gün: zamanla becerilerini geliştirmesi lazımdı, ama sıfır! bursa'dan aradı, "kaygılanmamamı, peyniri bulacağını" söyledi. ona, gittikçe peynirden uzaklaştığını anlatmaya çalıştım ama dinlemedi. ciddi zeka problemi!
74. gün: umutsuzluğa kapılıyorum; fare, henüz bir zeka belirtisi göstermedi. en son tibet'ten aradı, hayatın anlamı gibisinden bir şey bulduğunu söyledi. ama peyniri bulamamış ve artık umrunda da değilmiş. aptal hayvan! hayallerimden ve kariyerimden geriye sadece küflü peynirler kaldı.

aynı yıl (1996) -yine yanılmıyorsam- bu sefer metin üstündağ'ın gayretleriyle öküz dergisi yayın hayatına başladı. şimdi diyeceksin ki, "öküz mizah dergisi değildi ki?" bunun üzerine ben de : "evet ama birazdan 'öküze saman ve su verenler'i görünce bana hak vereceksin, hem nereden baksan mizahçıların çıkardığı bir dergiydi ve hepsinden önemlisi bende ilk sayısı (ve daha dolu sayısı) var ve çok da severim!" diyeceğim. yok öyleydi yok böyleydi derken bir de bakmışsın bu satırları okurken bulacaksın kendini. o yüzden gereksiz tartışmaları bir kenara bırakıp "öküz"e bakalım:
öküz şahane, muhteşem, harika bir dergiydi. çok acayip adamlar (ve evet, ciddi ciddi) yazardı bu dergide. derhal ilk sayıda ismi geçenler: musa kart, orhan pamuk, can yücel, mesut kara, atilla atalay, tuncer erdem, metin üstündağ, cezmi ersöz, tuncel kurtiz, derya sayın, muhsin kızılkaya, vedat özdemiroğlu, ümit kıvanç, can barslan, nihat genç, yasin adıyeke, kutlu esendemir, ercan akyol, altay martı, kemal gökhan gürses, sunay akın, lütfü oflaz, murathan mungan, haydar ergülen, halil turhanlı, zafer temoçin, yılmaz erdoğan, aslan özdemir, bahadır baruter, bahadır boysal, devrim sevimay, ender özkahraman, ferhan şensoy, gani müjde, gürcan türeci, mehmet çağçağ, orhan koçak, ömer laçiner, sezai sarıoğlu ve yavuz taran. böyle bir kadroyu bir araya getirmek hiç de kolay bir şey değildir heralde.
öküz 2001 yılında kapandı. metin üstündağ ile radikal gazetesinde yapılan röportajdan:
-ayda 20 bin basılan dergiyi kapatmak da nereden çıktı?
-biraz da, sonradan çıkaracağımız dergilerin hayatından yememek için kapatıyoruz. bir de örnek olsun diye yapıyoruz. biten birçok parti, şair, yazar var. bırakıp gitmenin bir erdem olduğunu, felsefi ve edebi yanı bulunduğunu düşünüyoruz. 10 yıl sonra anlaşılacak, belki öküz'ün heykeli dikilecek.
-tek neden bu mu?
-öküz'ü dört kişilik bir kadro hazırlıyor: metin üstündağ, hatice meryem, cebrail okçu ve oylum gölbaşı. neden ekonomik kriz değil. tirajı, dergiyi kurtarıyor. biz yapacaklarımızı yaptık. 'edebiyat dergisi çıkaralım, kariyer yapalım' derdimiz olmadı. 'kültür sanat dergisi iyi yapılırsa okunur' tezini savunduk. dergi değil de parti kurmuşuz, yarın devrim yapacakmışız gibi talep oldu. ilk sayısından itibaren çölde bir vaha gibiydi, şaşırdık. ilk 31 sayısını haftalık çıkardık sonra aylık oldu. burada geceliyorduk. uyurgezer olmuştum. biraz mecbur kaldık. yorulduk ama, yorulduk demek istemiyorum.
-bu karar zor olmadı mı?
-kolay olmadı. tekrar lise sonu okumak diye bir şey olmaz. öyle buruk bir hal. dışarıdan aldığımız arkadaşlar, tempoya ayak uyduramadı. kültür sanat ve haber dergilerinin içeriği, mizah dergisi pratiğiyle harmanlanırsa, ortaya iyi bir şey çıkar diye düşündük ve yaptık.
-okurlar bunu haksızlık olarak algılamayacak mı?
-'bizi siz var ettiniz' gibi okur yalakalığı yapmak istemiyorum. okuyucuya karşı tek sorumluluğum işimi iyi yapmaktır. bitmesi gereken bir ilişkide, 'biraz daha sevişiriz' diye düşünmek olmaz. okuyucuyu hep arkadaş gibi gördüğümüz için, bizi anlayacaklarını düşünüyorum. bu kadar sevildiğimizi de açıkçası bilmiyorduk.

bay bahadır baruter'in önayak olduğu lombak mayıs 2001 yılında yayınlanmaya başladı. kötü kedi şerafettin'in "lombak hayvanı"nı tokatladığı kapağı bile bir kendine güven gösterisi gibi. çünkü lombak'ın çıkışı da, yine bir ayrılık nedeniyle... derginin ilk sayısında bahadır baruter'in "kahraman barut" ve "lombak" başlıklı köşelerinde çizdiklerinden başka, konuyla ilgili bir açıklama yok. bahadır baruter, bu sayfalarda kendine özgü şahane tarzıyla, hem gayet duygusal hem de mizahi dokundurmalarda bulunmakla yetinmiş; şöyle oldu, böyle oldu diye anlatmamış... hemen aşağıdaki üç kare daha netleştirecektir anlatmak istediğimi.
lombak da halen yayınına devam ediyor. elbette bir dolu yazar çizer geldi geçti.
ilk sayıda emeği geçen muhteremler: bahadır baruter, bülent üstün, kenan yarar, göxel, alpay erdem, cengiz üstün, andaç gürsoy, oky, behiç pek, faruken bayraktare, memo tembelçizer.
pek güçlü görünmüyor kadro, yani sayısal anlamda; yoksa bir çoğu muhteşem! işte dediğim gibi, nasıl bir kopuş oldu l-manyak'tan (ve dolayısıyla leman'dan) bilmiyorum. ama lombak her sayı biraz daha coştu, gittikçe kaliteyi yükseltti. ne zamana kadar? bak işte onu net söyleyemiyorum çünkü işin doğrusu epeydir almıyorum lombak'ı.
lombak dergisinin çıkışıyla ilgili radikal gazetesinde yayınlanan bahadır baruter röportajından:
-nereden icap etti ayrılmak?
-aslında bu birdenbire olmadı. çok derin ve eski bir süreç. vesileler hiç önemli değil. güzel, muhabbetli bir ortamımız vardı. 14 kişiydik. ortamımız güzeldi fakat kurumla da çok kaynaşmamıştık. bülent üstün, cengiz üstün, memo ve oky, pişmiş kelle ve hıbır kökenliydi. bu arkadaşların hiçbiri leman'da yetişmemişti. ben aslanlar gibi leman kökenli bir adamım. bu daha önce de yaşanmış doğal bir çoğalma.




eylül 2002 tarihinde penguen çıktı, uçmaya çalışan kararlı bir penguenin ve "vay bee" diyebileceğin isimlerin dizildiği bir kapakla. kökleri gırgır ve elbette limon ve hıbır'a dayanan ama nasıl bir enerji ve kuvvetse yepyeniliği hissettiren bir çıkış oldu.
öncelikle isimler: metin üstündağ, bülent üstün, erdil yaşaroğlu, cengiz üstün, memo tembelçizer, gani müjde, hakan karataş, oky, selçuk erdem, bahadır baruter, fatih solmaz, doğan güneş, suat gönülay, emrah ablak, deniz ensari ve "yumurta" kıvamında serkan altuniğne.
(bu arada ilk sayıdaki "yumurtalar" bölümü, usta karikatürcülerin "amatörlük" zamanlarında gırgır, limon, deli, hıbır, pişmiş kelle gibi dergilerde yayınlanmış karikatürlerine ayrılmıştır) (ayrıca bak: gereksiz tarama)
penguen bir çok usta mizahçı için şu anda son durak olarak kabul edilebilir. "uykusuz" kopuşu ile kan kaybettiği bir gerçek ancak hala oldukça etkili bir mizah dergisi.
yine de itiraf etmeliyim ki, bazı sayfalarını asla okuyamıyorum. "hangi sayfalarmış onlar?" sorusuna, cart diye cevap veririm...
metin üstündağ'ın, penguen'in ilk sayısında, "biz'im cızzıktırdığımız bu karikatür bir nedir?" başlıklı yazısı:

biz'im cızzıktırdığımız bu karikatür, sanat kaygısı taşımaz... kalıcı olmayı düşünmez... bir 'happening' olayıdır... bir, 'cinnet vakası'... hafif ve buruk bir tad bırakır... işlenmemişlik duygusu bırakır... işlevsel'dir... hayatın yanında yer alır... hayatın bir an'ında... okunduktan sonra üzerinde domates, peynir yenmesine pek aldırmaz... aksine sevinir... hem hayatın günaşırı buram buram kanadığı bu coğrafya'da mizah'ın ve özellikle biz'im cızzıktırdığımız bu karikatürün demlenmeye pek tahammülü yoktur... o'nun antolojileri ve müzeleri okuyucularıdır...
biz'im cızzıktırdığımız bu karikatür, kendini ucuzdan satar, en adi kağıda basılır, en adi araç gereçlerle oluşturulur...
biz'im cızzıktırdığımız bu karikatür, ne diyecekse hemen der... traşı sevmez...
antolojilere değil, yüreklere girmeyi, okul kitaplarına değil okul kırmalarında varolmayı seçmiştir... toplumsal bir dürtü gibidir... dürter durur... eline ne geçer... hiç... hiç olmak, az şey midir...

öküz dergisinin devamı diye nitelendirebilirim rahatlıkla hayvan'ı; zaten hemen tepede kendini belli ediyor! elbette metin üstündağ'ın yayın yönetmenliğinde bir dergi oldu hayvan. şubat 2003'de ilk sayısı yayınlandı. oğuz aral ile yaşar kemal'i görüyoruz kapakta; içeride ikisinin üç sayfalık bir sohbeti var.

yazar çizer kadrosu yine canavar gibi: bahadır baruter, eşber yağmurdereli, ihsan oktay anar, aziz gültekin, metin üstündağ, hatice meryem, sencer, feza kürkçüoğlu, oktay çetinkaya, nil pınar arın, ahmet erhan, yılmaz erdoğan, ömer uluç, rewhat, halil turhanlı, şerko bakes ("kuzey ıraklı bir şair"), hürkat nazaroğlu, arif damar ve ferzende kaya ilk sayıda hayvan'ı beslemişler. (elbette sonraki sayılarda bir çok yazar çizerin emeği geçti hayvan'a: doğan güneş, ahmet ümit, yiğit özgür vs vs...)

hayvan çıktığında, "bundan sonra 'canlı' diye bir dergi çıkar galiba ama ondan da sonra 'varlık' ismiyle dergi çıkaramazlar" demiştim. hayvan artık yayınlanmıyor ve "canlı" diye de bir dergi çıkaran olmadı manituya şükür... tamam kötü espri üzerimde kalsın ama "hayvan", herhangi bir isimle ve öküz ruhuyla devam etse keşke...

milliyet gazetesinde yer alan, hatice meryem ile yapılmış bir röportajdan:

-öküz dergisinin genel yayın koordinatörüydünüz. öküz kapandı. şimdi yeni bir dergi projeniz var mı?
-var tabii. dergiyi edebiyatın sahnesi gibi düşünüyorum ben. hani tiyatrocular ‘bir kez sahne tozu yuttun mu bırakamazsın’ derler ya, dergicilik de öyle. yeni projemiz hayvan! bir aksilik olmazsa, 1 şubat’ta piyasada olacak. öküz’ün anafikri her katmandan insanın yazı yazabileceğiydi. hayvan’da da her kesimden insan yer alacak.

2007 yılında uykusuz koptu penguen'den. format olarak (kağıt, sayfa düzeni vs) nereden baksan gırgır anlayışının devam ettiği söylenebilir. "gelen kutusu" başlığı altında bir okuyucu mektubu (ya da kurmaca?) şöyle diyor: "(...) bölüne bölüne bir hal oldunuz. yeter yahu bölünmeyin artık hah hah hah yeter be yeter bi sürü dergi mi alacağız sizin yüzünüzden aşşağılık adamlar hah hah hah böyle şey görmedim yahu çok iyi yaa... vallahi böyle şey görmedim yav... çok hoş... ...bölünmeyin" (fikret)
eh, hıbır'dan başlayan bu uzun yazı sadece bölünmeler üzerine sanki; "böyle bir şey görmedim" diyemem. aksine "bu işin doğası böyle galiba?" gibi bir şey söyleyebilirim...
penguen için met-üst'ün yazdıklarını da cepte tutarak, bir okuyucu olarak "daha fazla mizah dergisi daha iyidir elbette" diyorum ama bir yandan da örneğin, "şu penguen ile uykusuz'un birleşmesinden kusursuz bir dergi çıkar be!" gibi şeyler de düşünüyorum. çünkü bana her şeyin bitmiş hali ulaşıyor; ben onu sağa sola atabiliyorum, katlayıp cebime koyabiliyorum ya da istifleyip özenle saklıyorum ama illa ki hep "sonucu" görüyorum. hiç umursmıyorum örneğin, bunları çizenler insan mı, birbirleriyle ilişkilerinde sorunlar var mı, her hafta her hafta nasıl buluyorlar onca espiriyi! hah!
o halde uykusuz'un ilk sayı kadrosu: oky, yiğit özgür, uğur gürsoy, ender yıldızhan, ersin karabulut, yılmaz aslantürk, umut sarıkaya (sarıkaya gıda), yavuz öztürk, barış uygur, deniz ensari, fırat budacı, engin günaydın, vedat özdemiroğlu ve memo tembelçizer.

not 1: sadece elimdeki dergileri kullanabildiğim için birçok mizah dergisinden bahsedemedim doğal olarak. elbette tamamen "kişisel" değerlendirmelerdir bunlar; bir dolu hata, aşırı yorum, algı eksikliği yer almış olabilir yazıda: iş ki biri doğrusunu söylesin (hemen aşağıda e-posta adresi var) ben de eşek değilsem (öyle biliyorum) düzeltirim.
not 2: dolu mizah dergisi yayınlandı ama ne bileyim, örneğin "kelaynak" dergisinin de ilk sayısı var bende, ancak onu araya bir yere sıkıştırmak istemedim çünkü bu yazı belli olduğu üzere "gırgır ekolü" çizgisinde "limon/leman" eksikliğine rağmen ortaya çıktı.
not 3: "hangi mizahçılarmış onlar; okuyamadıkların?" sorusuna bu platformda yazılı cevap vermem, evet yukarıda yalan söyledim...
not 4: bu ilk sayıların şu anda yayınlanmayanlarını, tam olarak, pdf formatıyla ekleyeceğim en yakın zamanda... güncellemeden haberdar olmak için : twitter/tersmeditasyon

tüm kapak görselleri (yüksek çözünürlüklü)

Share/Save/Bookmark

devamını göster