06 Aralık 2010

at kafası

sabah, yatağın içindeki bir ıslaklıkla uyanmak, belli bir yaştan sonra pek karşılaşılmayan bir durumdur. ha, insanlık hali, belki olur öyle şeyler arada sırada ama en kötüsü, utanç verici bir şeydir ya da ne bileyim belki bir sağlık problemi vardır, diye endişelenir insan. çok daha nadir, belki sadece filmlerde görebileceğin bir şey ise, o ıslaklığın kan olmasıdır ki bunu fark ettiğin anda utanma duygusu değil, dehşete kapılma duygusu bangır bangır çalışacaktır. daha da fenası, yorganın altında, çarşafa yayılmış kan gölünün kıyısında, hemen ayak ucunda bir at kafası ile karşılaşmak olur. kapıldığın dehşet ve nöronlarına kazınmış "her şeyin ait olduğu bir yer vardır" bilgisinin esaslı bir darbe yemiş olması, seni serseme çevirir. gırtlağın tahriş olana kadar bağırmaktan başka bir şey gelmeyecektir aklına. hele bir de at, senin atınsa...
bu çok ünlü ve sinema tarihinde kendine sağlam bir yer edinmiş sahne, godfather filminden, bilindiği gibi. öyküye göre, johnny fontane, bir yandan kamyon şoförlüğü yaparken, geceleri de sahneye çıkıp şarkı söyleyen bir delikanlıdır. onu diğer zor şartlarda türkücülük, şarkıcılık yapanlardan farklı kılan şey ise, don corleone'nin vaftiz oğlu olmasıdır. işte, kanatlarım var ama uçamıyorum, zalim patron beni filminde oynatmıyor, sıkıntısını bir türlü çözemeyince, vaftiz babasının elini öpmeye gider. don corneole, vaftiz oğlunun sorununu önce konuşarak halletmek ister ancak yapımcı inatçıdır: johnny fontane'i filminde istemiyordur. bunun üzerine, bir gece yapımcının sevgili atlarından birinin kafasını keser (birileri) ve gizlice üstelik sinsice adamın yatağına sokarlar kanlı at kafasını.

olan biten şeyler ve bütün bu olup bitenlerde rol alan karakterler kurgusal elbette ancak ilgi çekici şeyler de var: her ne kadar ailesi ve yakınları söylenenleri kabul etmeseler de, johnny fontane'in, frank sinatra'dan esinlenilerek yaratıldığını iddia edenler var. anthony summers ile robbyn swan'ın yazdığı "sinatra: hayat" isimli kitapta, sinatra'nın mafya için kuryelik bile yaptığı iddia edilmiş. (radikal) martin scorsese de, yapım aşamasında olan "sinatra" filminde, sinatra'nın mafya bağlantılarını ele alacakmış ama filmin yapımcıları arasında da yer alan tina sinatra (evet kızı), babasının "olumsuz" gösterilmesini istemiyormuş.
johnny fontane ile frank sinatra arasındaki ilişkiyle ilgili daha detaylı bilgilerin yer aldığı bir alıntı tam bu noktada pek yakışıklı durur:
(...)işte o johnny fontane'nin 1952'de ses tellerindeki kanama nedeniyle şarkıcılığa ara vermek zorunda kalınca umudunu hollywood'a, oyunculuğa bağlamış frank sinatra olduğu söylenir durur. (yönetmen francis ford coppola, baba'da sinatra'ya vito corleone rolünü önermişti. "hatta" demişti, "istersen senaryodan fontane bölümünü çıkarabiliriz. çünkü senin isteğinle veya telkininle orası filme eklenmiş gibi bir izlenim doğabilir.'' sinatra teklifi reddetmişti. ve coppola çaresiz marlon brando'nun kapısını çalmak zorunda kalmıştı. tabii o bölüm de senaryoda olduğu gibi bırakılmıştı.) gerçekten de o sıralar, yani 1952'de -ilk görüşte vurulduğu- ikinci eşi ava gardner'le bir yıldır ikinci baharını yaşamakta olan sinatra, columbia'nın fred zinneman yönetiminde müthiş bir film çevirmeye hazırlandığını duymuştu: "from here to eternity", yani "insanlar yaşadıkça". o filmde mutlaka oynamalıydı. ne var ki ava gardner'i columbia'nın patronunun elinden -yoksa koynundan mı dememiz gerekiyor- çekip almıştı. üstelik ondan da eskiye giden kapanmamış bir hesapları daha vardı: sinatra şarkıcılığının ilk yıllarında columbia ile sözleşme imzalamıştı ama ünü artınca bir çalımla capitol'e geçivermişti. filmde don vito corleone'nin ürkütücü tehditleri sayesinde rolü kaptı johnny fontane. gerçek hayatta ise frank sinatra'nın kimin sayesinde "insanlar yaşadıkça"da "asker maggio" rolünü koparmayı başardığı konusunda rivayet muhtelif. kimi joe costellano diyor, kimi gambino ailesinin danışmanı joseph gallo, kimi lucky luciano, kimi de - en güçlü olasılık- sam giancana. hepsi de birbirinden ünlü, birbirinden dehşet mafya babası... sinatra tüm karizmasını çizen bir ücret (sadece 8 bin dolar) karşılığı oynadığı o filmde öyle müthiş performans sergiledi ki ertesi yıl en başarılı yardımcı aktör dalında oscar ödülüne layık görüldü. (eksisozluk/the day as heaven wept)
asıl konuya (at kafasına) döneyim: bu sahneye ciddi bir filmde göndermede bulunulmuş mu bilmiyorum; zamanla daha da çeşitlendireceğimi düşündüğüm, şimdilik az sayıdaki malzemenin hepsinde, sahne mizahi olarak yorumlanmış. hem benzersiz hem de dehşet dolu olmasından sanırım...

horsehead (6)
at kafası yastık 1

horsehead (1)
at kafası yastık 2

2567773704_d3afc3cdbe
sevensheaven

2101
eğer yönetmen david lynch olsaydı konulu çiziktirmece

72dpiEvanimal_Retribution21x27inch
mario

the young ones oil godfather
ingiliz kaçık komedi dizisi "the young ones"dan...


audi reklamı (sanırım baba'daki oyuncu oynamış yine)


king of queens


grounded for life


arrested development


despicable me

diğer görseller:
en üstteki sevimli at kafası
lego at kafası

ayrıca bak:
"you talkin' to me?"
american gothic
death of marat (marat'ın ölümü) - david
my neighbor totoro
bedroom in arles - van gogh
nighthawks - edward hopper
lunchtime atop a skyscraper - charles c. ebbets
tiananmen meydanı 1989
alice

devamını göster

19 Kasım 2010

tam karanlık, tam sessizlik

üç beş gün öncesinden saklıkent'e (fethiye-kaş arasında olana) gitmeye karar verdik, sonra günler geçti ve yola çıktık. eric clapton eşliğinde ilerlerken "karain mağarası, 12 km" tabelası, varoluş nedenine uygun olaraktan dikkatimizi çekti; haydi hazır yola çıkmışken şu mağarayı da görelim dedik.
epeyce yol aldıktan sonra -ki bir yanlışlık yoksa 12 km falandır; "buyrun buyrun, hoşgeldiniz " diyen bir görevlinin sıcak ve samimi tavırlarıyla karşılandık. biletlerimizle beraber bir broşür verdi görevli ve "buradan buyrun" diyerek bizi binaya davet etti. binada kemik ve taş parçaları sergileniyor, fil kemikleri falan var. bak ne diyorlar: "mağara paleolitik, neololitik, kalkolitik, eski tunç gibi protohistorik çağlarda ve klasik çağda insanlar tarafından sürekli bir biçimde iskan edilmiştir." 50 bin yıl önceye dayanan bir yerleşim merkezi burası. coğrafi durum düşünüldüğünde, hani o kadar değişmiş olsa, zaten bir anlamı kalmayacak ya, mağara mı kalacak yani, fil hayvanı o coğrafyada kaç saat yaşamış acaba diye merak etmemek güç. belki de rüzgarla falan gelmiştir kemikleri(!).
çünkü bölge kayalık, hem de nasıl, üstelik mağara oldukça yüksekte. o kadar yol geldikten sonra illa ki göreceğiz mağarayı diyerek, "ne! fil mi! keçidir, faredir o!" tespitleri "hönk hönk" seslerine karışır durumda basamakları çıkmaya başladık. sağa sola savrulmuş, irili ufaklı basamakları aşarken, "kesin değecek bunca yorgunluğa" diye düşünerek motive ettim kendimi.
eh değdi onca yorgunluğa. elbette benim yorgunluğum, binlerce yıl önce buralarda yaşayan insanların, bu mağara bölgesini bulma ve sonrasında bu bölgede hayatta kalma becerisi ve zorluğu karşısında, oralarda uçuşan bir sineğin osuruğundan bile daha önemsiz.
iniş yolunun daha yarısında, güvenlik şirketinden gelen telefon tüm günümüzün içine etti. bir ay içinde göt kadar apartmanda iki hırsızlık vakası birden olduğundan dolayı savunma kalkanlarını güçlendirmeye karar vermiştik. işte, taktırdığımız alarm nanesinin, bir elektrik probleminden dolayı car car öttüğünü söyledi adam. koşturduk tabii; mağaradan medeniyete doğru hızla uzaklaştık. (dolayısıyla yalan oldu saklıkent)
şudur budur, sonuç olarak, yüksek kayalıklardaki karain mağarasını görmek bir yandan da düşündürdü beni:
- onca taşı kayayı aşıp yemek bulmak ve bulduğun yemeği diğerlerine götürmek takdir edilesi.
- ama en fazla sekiz saat sonra acıkıyor herkes, tekrar "yemek bulmaya" gitmek gerek ve bu iş çok değil(!) üç bin yıl tekrarlansa, "şu sıçtığımın şeylerini biriktirmeye başlasak çok iyi olacak", gibi "şahane bir fikir" illa ki ortaya çıkacaktır. tabii keçi için, kurt, aslan için öyle olmadı. neden olmadı sorusuna cevap da, daha girişteki o mini müzede sergilenen, insana ilk bakışta anlamsız gelen, taş parçaları: parmakların kavradığı ve şekil verdiği küçük taş parçaları.
- toplamaktan biriktirmeye geçiş, iklimsel ve coğrafi şartlarla ilgili gibi görünüyor, evet, gittim yerinde gördüm ama daha önemlisi var: "bakkala git" lafına karşı duyulan o büyük korku tam 50 bin yıllık!

devamını göster

03 Kasım 2010

zihin, nöron ve ayna

vilayanur s. ramachandran amca bir nöroloji uzmanı. "vilayanur ramachandran'dan zihnimiz üzerine" ve "medeniyetlere şekil veren nöronlar" başlıkları altında iki konuşmasını izledim bugün.
"önümüzde pelte gibi bir kütle var; yaklaşık 1,5 kg'lık, iki avucuna sığabilecek bir pelte ve o pelte yıldızlar arası mesafeyi düşünebilir, sonsuzluğun anlamını düşünebilir ve kendisinin sonsuzluğun anlamını nasıl düşündüğünü düşünebilir." diyerek başlıyor her iki konuşmasına. anlaşıldığı gibi, insan beynini anlatıyor.
ilk konuşmada, "insan beyninin işlevlerini anlayabilmek için çeşitli çalışma metodları var. metodlardan ilki, bizim de en çok kullandığımız olan, beyninin küçük bir bölgesinde kalıcı hasar olan hastaları incelemektir." diyor ve üç örnek "kalıcı beyin hasarı" konuşmanın merkezine alınıyor. insanın, ayna karşısına geçip, kendi yansımasına baktığını bildiği halde, kendi yüzünü tanıyamamasını ya da annesini karşısında görüp, "anneme çok benziyor ama o değil" diye düşünüp, annesine karşı en ufak bir yakınlık bile hissetmemesini; hayalet uzuv sendromu adı verilen, kolu ya da bacağı kesilmiş insanlarda sıklıkla görülen, duyu organı yerinde olmadığı halde sanki yerindeymiş gibi hissetmeye neden olan beyin hasarlarını ve son olarak, "sinestezi" yani kabaca, duyuları karıştırma denilebilecek anormalliği ve tüm bu sorunların çözümüne yönelik çalışmaları, eğlenceli bir üslupla anlatıyor.

[kendine bir bardak çay ya da kahve hazırla istersen: ]


(türkçe altyazı: "view subtitles" menüsünde. *hata veriyorsa, ted.com site güncellemesindendir; daha sonra tekrar deneyiniz...)

ikinci konuşma, ilkine göre çok daha kısa sürüyor ancak beni ilkinden daha çok etkiledi diyebilirim. "hayalet uzuv sendromu" konusunu cepte tutarak nöronların medeniyete nasıl şekil verdiğini anlatıyor.



insanı allak bullak edebilecek şeyler söylemiyor mu? insanı ve/ya bireyi evrenin merkezine koyan görüşlerin hem yanlış hem de tehlikeli olduğuna yönelik düşünceleri de doğrular gibi ramachandran'ın sözleri. 'bilme' ve 'bilgi' ile kendi varlığını yüceltebildiğince yücelten insanın, daha kafasının nasıl çalıştığını bile çok az (çok çok az) bilmesi, kozmik boyutlarda bir saçmalık, evrensel ölçeklerde bir aşağılanma nedeni: düşünsene, sen kendini ayrı bir yere koymak istedikçe, daha çok içine giriyorsun; kopmak istediğin ne varsa onunla daha çok birleşiyorsun!

ayrıca: rupert sheldrake isimli bir biyolog şöyle diyor: "zihin beyinle sınırlı değil, doğada dört bir yana yayılmış olan etki alanları aracılığıyla işlev görüyor." onun ne demek istediğini daha net anlamak için "biri beni gözetliyor" isimli kitabını okumak gerekiyor sanırım. (ne kötü bir kitap ismi yine de okuyacağım bir ara)

ayrıca:
ayna nöronları
morfogenetik alan.
yüzbirinci maymun

çağrışımsal bonus: 1968'de hazırlanmış bir kısa belgesel: powers of ten insanı merkeze alıyor teknik olarak; tamamen ölçüsel anlamda:


devamını göster

01 Kasım 2010

fallout : new vegas

new vegas wallpaper
"fallout: new vegas", yaklaşık 10 gün önce piyasaya çıktı. steam üzerinden, çıkmadan dört beş gün önce alıp, dosyaları bilgisayara indirmiştim bile. fallout 3 bilgisayarda zaten yüklüydü: dördüncü defa oynuyordum. bu oyunu da üç beş kere elden geçireceğim kesinse, hiç uğraşmayım kopyasıyla, güncellemeleriyle diye düşünmüştüm. çok da iyi yapmışım, şimdilik 55 saat geride kaldı, haritada bulunan noktaların yarısından fazlasını daha görmedim bile ve steam'in 50 achievement'inden sadece 18 tanesi açıldı şimdilik. tahminime göre en az bir 50 saat daha devam edecek macera...
1997 yılında çıkan ilk fallout'u ve 1998'de çıkan fallout 2'yi oynamadığımı daha önce de söylemiştim. o senelerde benim bilgisayarla bile ilgim yoktu doğrusu. fallout 2'yi oynayım dedim, geçen aylardan bir gün, biraz dolandırdım karakteri ve "aman yahu eksik olsun!" duygularıyla kapattım eski fallout'lar defterini. demem o ki, benim için fallout, üçüncü oyundan itibaren bir anlam ifade ediyor.
hatta, yapımcılar için de, grafikler bakımından, aynen öyle bir anlam ifade ediyor sanırım çünkü "fallout: new vegas", "fallout 3" ile neredeyse aynı görüntü kalitesinde. kötü mü, yok değil; bir sonraki oyun bir öncekinden görüntü bakımından iyidir diye düşünürsün, genellikle de öyle olur ya; işte o, "zaman geçiyor, tıp hergün ilerliyor" kabulünden kaynaklanan bir beklentinin etkisidir. 1900'lü çözünürlüklerde, ultra ayarlarda sistemim ve ekran kartım "oeh, yeter, canım çıktı" diyorsa, vızıldamam saçma olur zaten...
sırf bu görüntü kalitesi aşağı yukarı aynı diye, "bu ayrı bir oyun değil, bir çeşit genişleme paketi" gibi birşey iddia etmek saçmalık: new vegas gerçekten de çok farklı; hem atmosferi hem konusunun işlenişi hem de yeni eklenen özellikleriyle. o bakımdan, fallout 3'e göre daha iyi ya da daha kötü diyebilmek bana zor geliyor.

new vegas art

en başta gökyüzünün maviliği, temiz su kaynaklarının çokluğu ve yer yer yeşillere bürünmüş mekanlar new vegas'a çok şey katmış: bu başka bir dünya, başka bir zaman, başka bir bakış açısı diyor sana. gökyüzü, dediğim gibi genellikle masmavi, işte bulutlar geçiyor ama pırıl pırıl bir hava. belirli bazı yerlerde iklimsel farklılıklar oluyor ama: bir bölgede, birazdan fırtına kopacakmış gibi kararabiliyor etraf, gökgürültüleri eşliğinde rüzgar kendini gösterebiliyor; başka bir yerde çok şiddetli bir kum fırtınasının içinde bulabiliyorsun kendini ya da bazı yerler fazlasıyla puslu olabiliyor. iklim değişikliklerinin mekanlara göre farklılık göstermesi bir yer hariç (çünkü oradaki iklim değişikliği tamamen yapay; neyse, spoiler vermeyim) belki yüksekliklerle, coğrafi farklılıklarla falan açıklanabilir ancak yine de insanın dikkatini çekiyor; "hiç mi gün ışığı görmüyorsunuz ne bu pis, puslu, sarı hava kardeşim" denilebilecek bölgeler var.

maria
( maria )

insanların "gökyüzü açık, su da var, eh hadi hemen gruplar oluşturup işimize gücümüze bakalım" deyip, çok sayıda grup oluşturmuş olmaları ve bu grupların birbirleriyle çıkar ya da güç çatışmaları yaşamaları, oyunda bir çok olanağa neden olurken aynı zamanda "herkes beni sevsin, saysın" derdi yüzünden, bir şey yapmadan önce, büyük kararsızlıklara da neden oluyor. bu ilişkiler bazen o kadar karışıklaşıyor ki, iki grubu ilgilendirdiğini düşündüğün bir davranışından üçüncü bir grup etkilenebiliyor. görevler biriktikçe (zaten neredeyse selam verdiğin herkes sana bir görev veriyor) bu seçim yapma işi daha da bir belirgin bir sorun haline gelebiliyor.
insanların yanında yaratık ve hayvan çeşitliliği de dikkat çekici oranda fazla. gruplar halinde karşına çıkabiliyorlar; çoluğu çocuğu, genci yaşlısı bir anda hayatı cehenneme çeviriyorlar. aslında hemen herşey oldukça çeşitlenmiş: en başta görevler (fallout 3, quest sayısı: 100. new vegas'ta: 163) olmak üzere, mekansal özellikler (fallout 3: 200 civarında mekan; new vegas: 400 civarında), silahlar, yiyecek içecekler, yol arkadaşları...

yoldaşlar

toplamda iki yol arkadaşına izin veriliyor oyunda. ama örneğin, (bacak sayısına göre) dörtte üçü mekanik olan cyber köpek (rex) eşlik ediyorsa, en alttaki tanıtım videosunun başında, bienzer modeli vurulan, uçan gözleme robotu (ed-e) sana eşlik edemiyor; ya o ya ben diyor. bu arkadaşlara çok işlevsel bir menü ile komutlar verebiliyor, gerekirse taşımaları için bir dolu şey emanet edebiliyorsun. tüm bunların yanında, eşlik eden yoldaş, eşlik ettiği sürece, şahsına münhasır bir perk'i de paylaşmanı sağlıyor. örneğin, zavallı köpek rex, kısa süre için (zoom yapıldığında) işe yarayabilecek naneleri ya da onları barındıran şeyleri (cesetleri, dolapları vs) daha parlak görmeni sağlıyor.
bunca değişikliğe rağmen, özellikle yol arkadaşlarının, zaman zaman, ota boka, basamağa kapıya, havada süzülen hidrojen atomuna ama illa ki bir şeye takılmaları, bir türlü o kahrolası piksel belasından kurtulamamaları sorunu aynen devam ediyor. kaptırmış gidiyorken, geri dönüp elemanları topluyorsun, gerekirse kıçından itiyorsun. bu takılma muhabbetinden daha sinir bozucu olanı ise, örneğin köpeğin ya da kendisini ana karakterin ninesi sanan lily'nin, bir kapı eşiğinde dikilmesi ve itilmedikçe hareket etmemesi. belki bir yama ile çözerler ilerde bu sorunu? [evet, yama ile çözüldü]

FNV

kısa notlar (ve spoiler içerebilir):
* tüm mekanlar haritanın merkezinde toplanmış, diğer bölgelerde çok büyük boşluklar var. new vegas'ın, fallout 3 gibi ana görev bittikten sonra da oynanabilir özellikte olmadığını söylemiş yapımcılar. bu nedenle ek görev paketleri yayınlamayı düşünmüyorlarmış. ancak fallout 3 de, ilk önce ana görevin sonuçlanmasıyla bitiyordu, yayınlanan ek paketle ayar verildi ve "haa, ölmemiş meğer" gibisinden devam etti oyun. daha önceki yolun aynısını izlemeleri saçma olur ama neden o kadar boş ki harita?
* fallout 3 dünyası, her bakımdan dağılmış, yaralanmış ve saldırgan bir havadaydı. (ve elbette on numaraydı). mojave çölleri ve nevada ise havasından suyuna, börtü böceğinden tüm canlılarına kadar, kendini toplama aşamasında; insanlar belirli gruplar altında birleşmişler ve hemen hemen hepsiyle öncelikle diyalog kurmak olanaklı. başta da dediğim gibi, çok başka bir dünya.
* beklemeye yönelik görevler çok hoşuma gitti; çadırdan malzeme çalan askeri iş üstünde yakalamak için, gecenin bir vakti, fısıltılar duyulan bir mezarlığın yakınında beklemek ya da bir silah dükkanının kapısında mesai harcayıp, gelip giden müşterilerle ilgilenmek gibi...
* şimdi bu adam kayalara tırmanabiliyor mu tırmanamıyor mu? eh, işin doğrusu çok da dik değilse, taşı, kayayı aşıp, tepelere çıkabildiği kadar çıkıyor ancak bir noktadan sonra, daha önce aştıklarıyla kıysalandığında neredeyse düz diyebileceğim yerlerde takılıp kalıyor. haritanın dışına çıkmaya çalışmaktan falan bahsetmiyorum elbette! küçük ve önemsiz bir detaymış gibi gelebilir insana bu durum, ama "gerçekçilik" adında çok basit bir ayarlama yapılmalıydı: çıkabileceğin eğimde, yükseklikte taş - kaya var, çıkamayacağın var; bu kadar basit.
* mekanlar beklediğim kadar "dolu" değil; hatta bazıları sadece öylesine konulmuş sanki, bir gazoz kapağı bile yok! (çeşitli grupların güvenli evlerinden bahsetmiyorum)
* şu ne yapacağına karar verme işi gerçekten de zorlayabiliyor insanı. "çelişen" iki görevden hangisini yapacağıma karar vermek için tüm gün boyunca düşündüğüm oldu.
* özellikle freeside bölgesi haritada görev yeri bulma bakımından çok karışık geldi bana. gerçi bende yön duygusu zayıftır, belki de sorun bendedir ama haritada gösterilen görev noktası bir mekanın ya içindedir ya dışındadır yahu; bölgeye giriyorsun, dışarda; dışarı çıkıyorsun bu sefer içeride; e yürü git, yoldan geçen birine sor daha iyi!

güncelleme (101110):
* caravan diye bir oyun var, sağda solda karşılaşılan insanlarla oynanabilen, oldukça kolay bir kağıt oyunu. yani kolaymış! caravan oyunu nasıl oynanıyor, ne bu oyun diye google amcaya sordum, yardımcı oldu sağ olsun.
öncelikle, kart biriktirmek gerekiyor. ticaret yapılan herkesin listesinde üç beş tane de olsa iskambil kağıdı var; tek tek toplamak gerek yani.
toplam üç deste ile oynanan caravan, dediğim gibi basit bir oyun; amaç, rakipten önce, üç bloktan en az ikisinde, kart numaraları toplamı bakımından, 21 ile 26 arası bir sayı değerine ulaşmak. [ha bazen ulaşıyorsun, üç blok da 26 oluyor hatta. ama oyun bitmiyor. bilmediğim şeyler var sanırım oyun kurallarıyla ilgili.] ama elbette langır lungur kartları art arda sallayıp, basit toplama yeteneği yetmiyor kazanmak için: bir iki kolay kural var:
- as dahil tüm numaralı kartların sadece sayısal değeri var. masaya koyulan ilk kart konusunda keyfi davranılabilse de, sonraki kartlar, bir önceki karta göre yerleştirilebiliyor. diyelim karo 5 ile başladın oyuna, ya 4 veya daha düşük değerde bir kartı ; ya 6 veya daha yüksek değerde bir kartı ya da simgesi aynı olan bir kartı (bu örnekte karo) atmak zorundasın. kısacası üçüncü karttan itibaren ya sürekli yükselteceksin, ya da sürekli düşüreceksin; özel kartlarla ya da benzer kart simgeleriyle değiştirene dek.
- özel kartların oyuna etkisi ise şöyle:
kız : kartların ilerleme yönünü değiştiriyor ( 5 + 8 + kız + 6)
vale: istediğin kartı diziden çıkarabiliyorsun. yukarıdaki örnek dizilimde örneğin, karo sekizin yanına koyarsan, karo sekiz şutlanıyor. tabii, giden karta eklenmiş bir özel kart varsa, o da şutlanmış oluyor.
papaz: dizide hangi kartın üzerine koyarsan, onun değerini iki katına çıkarıyor. ama ikinci bir papaz eklersen, bir önceki papazın oluşturduğu puan iki katına çıkıyor. şöyle ki: 4 + papaz = 8. 4+papaz+papaz= 16
joker: eğer asın yanına koyulursa, asın simgesi neyse, masadaki tüm o simgeye sahip numaralı kartlar oyun dışına çıkarılıyor. eğer numaralı kartların birinin yanına koyulursa, aynı numaralı tüm kartlar oyun dışı kalıyor.
(tüm bu özel kartları, rakip üzerinde de kullanmak olanaklı)
bir iki örnekle tüm bu oyunun anlatıldığı video da yardımcı olacaktır: fallout: new vegas caravan tutorial

güncelleme (221110):
* rex şahane hayvan ama bazen kıçını yere değdirdi mi, öylece kalıyor. bir güncelleme ile, eşlik eden vatandaşları harita üzerinde görmek olanaklı oldu gerçi; itin eksikliğini fark edince, nerede düşüncelere daldığını bulmak zor olmuyor. eh o da haklı ama, beyni problemli ne de olsa...
* oyunun başlarında alınabilen "wild wasteland" perki arada sırada enteresan abuk sabukluklarla karşılaşılmasını sağlıyor. dört yaşlı kadın ellerinde merdanelerle saldırabiliyor örneğin. [ cerulan robotics binasından çıktıktan sonra. bu dört yaşlı kadın muhabbeti de bir monty pyton göndermesi. ] bir başka monty pyton göndermesi ise, camp searchlight'ın güneyindeki kilise harabesinin mahzeninde bulunan 3 holy frag grenade. [daha fazla bilgi için: wild westeland ]
* oyun için ek paket çıkmayacağı söylenmiş olsa da, sadece xbox için "dead money" isminde bir paket yayınlanacakmış. bu ek paketi, başka platformlar için beklemeyin demişler.
* level atlama işi, oyunun en keyifli yanlarından biri ve aslında 30 level mantıklı bir sınırlama. ancak çok da hızlı ilerlenmiyorsa, ne bileyim daha yapılabilecek bir kamyon şey varken 30 level tamamlanmışsa, sanki biraz tadı kaçıyor oyunun. bu derde derman olsun diye, kullanıcıların çıkardığı, level cap 100 isminde bir eklenti var. gerçi denemedim daha; ikinci oyundayım ve daha 30 level tamamlanmadı ama ilk seferkine göre çok daha fazla zaman geçmiş olmasına rağmen çok daha az görev tamamladım. kesin denerim o naneyi gibi geliyor bana.
* fallout 3 - operation: anchorage eklentisiyle gelen chinese stealth armor, harika bir icattı ve kullanmayı çok severdim. aşağıdaki videoda, kellesi istenen driver nephi'ye ve saz arkadaşlarına yönelik, sniper timi destekli (gerçi bir işe yaramıyorlar bu videoda) bir saldırı yer alıyor. zor ya da püf noktaları olan bir görev olduğundan değil, eğlence olsun diye hazırladım. hazırladım diyorum çünkü istediğim gibi olsun diye en az on kere baştan başladım; uygun gün ışığı için sabahın ilk ışıklarına kadar beklettim koskoca timi, işte bir dolu teknik şey. öyle izleyip geçiyoruz ama çok emek harcanıyor bu tür şeylerde. meh meh...



* "heartache by the number" görevinde, cass'in suçsuzluğunu kanıtlayan belgelerden biri, "lazer, ışın, plazma merkezi" diyebileceğim [lazerci geldi abla, plazmalarım var] silver rush'ın kilitli kapılar ardında tuttuğu kasa içinde güvende. ilk oynayışımda, mekandaki silah ve cephanenin iştah kabartıcı bolluğunun da etkisiyle, kasadaki belgeyi ele geçirme uğruna kan gövdeyi götürmüştü. bu şiddet dolu çözümde, jean-baptiste cutting denilen hıyarın antipatik bir karakter olmasının da etkisi var şüphesiz.
ikinci oynayışta, daha "olgunca" ve şiddetten uzak bir çözüm düşündüm. sinsilikle (evet, yine stealth boy) sorun çözerken, bir yandan da güpegündüz bir soygun gerçekleştirmek keyifli oldu. tam da şöyle:



güncelleme (201210):
* new vegas'ın en sinir bozucu, iğrenç yaratığı cazador denilen şerefsiz dev arı(lar). "tarantula hawk" eşek arısının devleştirilmiş ve dolayısıyla güçlendirilmiş bir mutasyonuymuş. hızlılar, grup halinde takılıyorlar, öldürülmeleri mesele ve bir de zehirliler ki antivenom yoksa el altında, illa ki öldürüyorlar. daha da kötüsü, yol arkadaşlarını da öldürebiliyorlar; hardcore modunda elbette, yoksa elemanlar bayılıyor sadece. işte tam bu noktada en boktan durum, örneğin aslan gibi bir delikanlı olan boone zehirlenmişse bu pislikler yüzünden, ne yapacağını şaşırıyorsun, elinden bir bok gelmiyor zehirlenen arkadaşı kurtarabilmek için. elbette çözümü var(mış). (google sağolsun). ama önce durumun saçmalığını ya da sıkıcılığını anlatayım:
stimpak falan işe yaramıyor, taşıdığı şeyler arasına antivenom koyuyorsun, hayır efendim, kullanmıyor. "bak oğlum zehirlendin, antivenom kullan, ölüyorsun lan!" diyebilmek amacıyla diyalog kurmaya çalışlıyorsun, o da olmuyor, herif ölmek üzere ama seninle konuşabileceği şeyler arasında bu konu yok. şu sıçtığımın cazadorlarıyla karşılaşlmadan hemen önceki kayıt noktasına dönmek bir opsiyon elbette tabii en son iki saat önce kayıt yapmamışsan! hemen önüne antivenom atıp, anla artık ulan, ne kaz kafalısın diye sinirleri bozmaya kadar varır bu dramatik durum.
işte bu noktadaysan, zehirlenen vatandaşı "lucky 38"e gönderiyorsun. ne hikmetse yolda iyileşiyor! senin peşinde dağ bayır koşturmaktansa, lüks bir otelde ense yaparım daha iyi, gibisinden bir motivasyonla hayata tutunuyorlar sanırım!
* new vegas'ta "keşke olsaydı" dediğim bir şey var; belli ki bu oyunu sevenler tekrar tekrar oynuyorlar ve zaten "tüm görevleri" görebilmek için en az üç kere oynamak gerek. (galiba üç kere de yetmez). yanlış hatırlamıyorsam sims serisinin birinde vardı, oyunla ilgili istatistiksel şeyleri, görsel malzemeleri vs. web sayfası haline getirebiliyordun. ha işte, örneğin ben new vegas'ta üçüncü turu oynuyorum. ilk seferde "mr. house", ikincide "yes man" kazandı. bir de hardcore oynamalı, ekmeğe suya talim etmeli deyip, üçüncü tura başladım. ilk iki oyun için diyorum, üyelik sistemli bir site kursalardı, karakterin resimli falan bir tanıtımı, tüm istatistiksel veriler, oyun sonu bilgileri (karakterler anlatıyor ya yok şöyle oldu yok böyle oldu diye) ve işte bunlara benzer şeyleri oyun sonunda oraya gönderebilseydik? çok da iyi, şahane de güzel olurdu.

dead money poster

dead money: gerilim dozu yüksek, ilginç karakterler içeren bu ek pakette tek can sıkıcı olan şey, villa civarındaki, bitmek bilmeyen von von devam eden ses efektleri. bir noktadan sonra ses ayarlarında değişiklik yapmak zorunda hissediyor insan.
çift kişilikli bir süper mutant (dog/god); ciddi biçimde kesilip biçilmiş, konuşamayan kadın (christine royce) ve bir pislik ghoul (dean domino) bu maceranın yoldaşları: ana karakter dahil hepsinin boynunda her an patlayabilecek bir düzenek var, işte tam da bu nedenle birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için duygusuna ister istemez kapılıyorlar.
christine ile uzun uzun konuşmak çok keyifliydi; çok büyük bir bölümünde o tek bir kelime etmeden sadece işaretlerle iletişim kurmak zorunda olsa bile...
dean martin'den esinlenerek yaratıldığı konusunda dedikodular olan dean domino'nun gizlenmiş bavullarını bulmak epey zamanımı aldı. son iki - üç bavulu bulmak için internete baktım hatta. ama sierra madre kumarhanesine girmeden önce villanın altını üstüne getirmenin, silah, caphane ve diğer malzeme edinme bakımından kesinlikle büyük getirisi var.
bu paket ile level kapasitesi 5 birim artıyor. the villa'ya ve dolayısıyla sierra madre'ye girmeden önce bir uyarı geliyor. işte buradaki işin bitmeden buradan çıkamazsın gibi şeyler. bir de deniliyor ki, en az 20. level olun öyle girin buraya. bir zorunluluk değil sanırım sadece tavsiye ve kesinlikle dikkate alınması gerekiyor.

fallout new vegas screenshot 1 (1)
fallout new vegas screenshot 1 (2)
fallout new vegas screenshot 1 (5)
fallout new vegas screenshot 1 (4)
fallout new vegas screenshot 1 (6)
fallout new vegas screenshot 1 (7)
fallout new vegas screenshot 1 (3)
fallout new vegas screenshot 1 (8)



ayrıca bak: fallout 3
görseller:
new vegas logo
new vegas geniş manzara
tabanca: maria
yoldaşlar
robot polis

devamını göster

15 Ekim 2010

blog action day 2010: bol bol su için!

pis insanlar
fırsat buldukça su içmeliymiş insan, öyle çay kahve, kola bira içince bünyenin "sıvı ihtiyacı" karşılanmıyormuş. tamam, bol bol su içmek gerek ama içilecek suyu bulmak, korumak, milyonlarca insan için o kadar da kolay değil. o bakımdan bir süre ciddi olayım:
blog action day 2010'un teması, anlaşıldığı üzere, su. bugün, afrika'daki yoksunluklardan, doğal kaynakların insan eliyle hızla yok edilmesinden, bir dolu istatistikten, yüze ya da göte çarpılan suyu idareli kullanmanın öneminden, yakın bir gelecekte su savaşları çıkacağından, genellikle insanı karamsarlığa düşürecek bir dolu şeyden bahseden yazılarla dolu bloglar. gerçi o kadar da yoğun bir ilgi olduğunu sanmıyorum; sıkılıyouz bu tür şeylerden; konuşmayı da dinlemeyi de sevmiyoruz; bayatladı, sıktı artık gibi şeyler düşünüyoruz.
bireysel ya da örgütlü çalışmalarla dünyanın değiştirilebileceğine inanmak insana zor gelebilir. ama dünyayı, koca dünyayı karşıya almanın ne gereği var ki? dünya barışı, küresel ısınma falan, devasa büyüklükte ejderhalar ve karşısında ne var, mini mini birkaç tip! daha başlangıçta masal gibi görünüyor. önce birlik olalım, güçlerimizi birleştirelim ve biz de devleşelim, sonra savaşalım! bu gezegenin ordulara değil, çevresine zarar vermeyen, "akıllı" insanlara ihtiyacı var. eh, akıllı bir insan göz göre göre yarın ihtiyaç duyacağı şeyi yok etmez. basit bir örnek: su tasarrufu kampanyası varmış, artık daha dikkatli kullanıyorum suyu diyen insan o kadar da akıllı değildir. sen 15 dakika diş fırçalarken şarıl şarıl akan su beyninde en ufak bir elektriklenme yaratmıyorsa, böyle bir elektriklenme için "kampanya" falan gerekiyorsa, üzgünüm senin için.
demem o ki, suyu ticari bir nesne haline getirme alçaklığını gerçekleştirmiş insanlığa gram güvenim yok. her kaynağı gerçekten hırsla ve hızla tüketirken geberip gideceğiz ve bir dolu masum canlıyı da yanımızda götüreceğiz, kesin! çünkü bizler, golgafrincham'dan "işe yaramazlar" diye uzayın derinliklerine sürülmüş ve kazara bu gezegene düşmüş yaratıkların torunlarıyız. kafalarının işleyişi tanıdık gelecektir:

"(...) birkaç hafta önce, yaprağı geçerli para birimimiz olarak kabul ettiğimizden beri, pek doğaldır ki, hepimiz müthiş zenginleştik."
ford kulaklarına inanamayarak kalabalığa baktı, herkes memnuniyet içinde mırıldanıyor ve koşu eşorfmanlarını tıka basa doldurdukları yaprak banknotları ihtirasla avuçluyordu.
"bununla birlikte," diye devam etti danışman, "yaprağın elde edilebilirlik seviyesindeki rahatlıktan kaynaklanan minik bir enflasyon sorunuyla da karşılaştık. yani sanırım, şu anki piyasa değeri üzerinden, yapraklarını döken mevsimlik ağaçlardan oluşmuş üç orman ancak bir gemi dolusu fıstık satın alabilmekte."
kalabalıktan panik mırıltıları yükselmeye başladı. idari danışman bu mırıltıları elinin bir işaretiyle bastırdı.
"o halde bu sorunu ortadan kaldırmak için," diye devam etti, "ve yaprağın değerlendirilmesini etkin bir şekilde yeniden yaratabilmek için yoğun bir yaprak düşürme kampanyası ve... eee, bütün ormanları yakma kampanyasını başlatmak üzereyiz. sanırım mevcut koşullar altında hepimiz bunun mantıklı bir atılım olduğu konusunda hemfikiriz."
kalabalık bir iki saniye süreyle, yani aralarından biri çıkıp da bunun ceplerindeki yaprakların değerini ne kadar yükselteceğine dikkat çekene kadar bu konudan pek emin olamadı. sonra memnuniyet ıslıkları etrafı sardı ve hepsi ayağa kalkarak idari danışmanı alkışladılar. aralarında bulunan muhasebeciler bolca kâr edecekleri bir sonbahar beklentisine girdiler.
"siz hepiniz çıldırmışsınız," diye açıkladı ford prefect.
"siz tam anlamıyla sersemsiniz," diye haykırdı.
"siz bir yığın keçileri kaçırmış çatlaksınız," diye öfkeyle söylendi.
[douglas adams - evrenin sonundaki restoran]

görsel: betteo

devamını göster

28 Eylül 2010

"shitty bum"




1. lack of afro - when the sun goes down
2. skeewiff - mucho mambo
3. smoove - revolution will be televised
4. fdel - let the beat kick
5. smoove - i'm a man
6. kraak & smaak - one of these days (feat. u-gene)
7. telesfor - twos (busy bees boogie mix by slope)
8. c-mon & kypski - shitty bum
9. skeewiff - light the fuse
10. flow dynamics - at the speakeasy

*hangisi nerede başlıyor gibi şeyleri merak edersen, yürütücünün sağ alt köşesindeki, üzerine çizik atılmış konuşma balonuna tıklaman yeterli.

(parçaları mixmeister programıyla birleştirdim. eğlenceli ve kullanımı kolay bir program.)

not: başlığın içerikle tek ilgisi, parçalardan birinin ismi olması.

devamını göster

27 Eylül 2010

"bizi liderinize götürün"

birleşmiş milletler, gezegene gelip etrafa şaşkın şaşkın bakınacak ya da kararlılıkla "doğal kaynaklarınızı sömürmeye geldik, kim bakıyor buralara?" diye soracak dünya dışı varlıklarla (uzaylılarla işte) ilk "resmi" iletişimi kuracak insanı belirlemiş. buna göre, bu insan, bir devlet başkanı ya da bir dini lider ya da albümleri çok satan bir rock yıldızı değil; birleşmiş milletler'in "dış uzay ofisi" yöneticisi, malezyalı astrofizikçi (ve astronot) mazlan othman (ya da mazlan osman).
önce stephen hawkins "bakın uyarıyorum" dedi. daha sonra "gün geçmiyor ki yeni bir gezegen keşfetmeyelim" gibisinden açıklamalar geldi. şimdi böyle bir görevlendirme haberi ile, "uzaylı arkadaşlar"ımızın yakında gezegene varacakları düşüncesinin yeşil ışığı yanıp sönmeye başlıyor ister istemez. temas sağlandığında şoke olmayalım diye alıştırıyorlar zihinleri ha?
uzaylıların ve aslında tanrıların, hayvanların, bitkilerin, doğanın, kısacası, insanın nesne edindiği her şeyin, "insan gibi" davrandığı/davranması gerektiği sanrısı karşısında şaşırmamak zor. her şeyin ardında insan aklı var sanki. öyle ya, uzaylılar gelecekler ve derhal diplomatik kurallara uygun, bin yıllık insan gibi davranışlarda bulunacaklar; lider soracaklar, krallarla görüşecekler, gerekirse savaş çıkacak, bir dolu acı, kan, kusmuk, televizyon yayını ve sefalet galaksiye yayılacak!
insanların estetik anlayışları değiştikçe hem biyolojik hem de araç - gereç formları değişen uzaylı arkadaşlarımızın, mazlan teyze'nin kalabalıklar arasından "çekilin yahu, ben konuşacağım, bana verildi görev, açsanıza yolu be!" çığlıkları karşısında bir bruce willis gülümsemesi ile "tiplere bakın hehe" diyeceklerini düşünüyorum. hayalimdeki uzaylılar öyle tipler işte. sonra tüm lazer silahları kızartmaya ayarlanacak ve mazlan teyze toz ve gaz olmadan hemen önce "piramitleri göstertecektik size, ıhlara vadisini gezdirecektik, ne hayallerimiz vardı, uranyum anlaşmaları imzalayacaktık, zamanlar - mekanlar arası tüneller inşa edecektik, burp" gibi şeyler söyleyecek. bence işte tam da böyle olacak, çünkü "öyle" ya da "şöyle" olmasından daha mantıksız değil gibi?

güncelleme (280810) : haber bm tarafından yalanlanmış, "çok saçma" denmiş, teyzenin wikipedia sayfasında da açıklama bulunuyor.

haber: uzaylılara "hoşgeldiniz" diyecek
görsel: walterkrudop.com

devamını göster

24 Eylül 2010

en kahraman rıdvan - "pislik"

en kahraman rıdvan sonunda piyasaya çıktı. bülent arabacıoğlu'nun yarattığı bu şahane karakterin ilk macerasının ismi "pislik". kitapta öykünün nerede ve ne zaman yayınlandığına dair doğrudan bir bilgi yok. ( elbette gırgır'da ve kitap sonunda bulunan, bülent arabacıoğlu'nun hayat öyküsüne göre 1980 yılında...)
ilban ertem'in vicdan'ı gibi, "pislik" de özenilerek hazırlanmış, pırıl pırıl kağıda basılmış ve neredeyse klasik mizah dergisi boyutlarında.
bu ilk macera ile "saçlı" rıdvan'ın "kahraman" olmaya karar vermesini, bu karara neden olan şeyleri, kendisine örnek aldığı çizgiroman karakterlerini, gözlerinin neden ve nasıl bozulduğunu ve istanbul'a nasıl geldiğini öğreniyoruz.
bu seri yıllardır oldukça çok sayıda "en kahraman rıdvan" ya da bülent arabacıoğlu hayranı tarafından "umutsuzca" bekleniyordu sanırım. en azından benim pek umudum yoktu. hele böyle ilk maceradan itibaren yayınlanması gerçekten heyecan verici. uykusuz ve mürekkep yayıncılık takdir edilesi bir iş yapıyor, umarım hıbır'da yayınlanan öyküler de dahil olmak üzere tüm "en kahraman rıdvan" maceralarını yayınlarlar.

tarama0001

en kahraman rıdvan - pislik
bülent arabacıoğlu
mürekkep basın yayın / uykusuz çizgi dizisi

devamını göster

18 Eylül 2010

müzik: 2 eklenti 1 liste

* extensionFM : bu eklenti tarayıcına yuvalandıktan sonra (sanırım uyumlu sitelerde) "embed" edilmiş parçaları rahatlıkla dinlemeni sağlıyor. aslında çok kullanmadım, "aha süper!" deyip yükledim. arada sırada epey işe yarıyor ama. en şahane özelliği, parçayı başlattıktan sonra web sitesinde başka sayfalara geçebiliyorsun, o çalmaya devam ediyor parçayı. hatta sanırım parçanın bulunduğu sayfayı kapasan bile kendi oynatıcısında işine devam ediyor.
* last.fm free music player : bu şahane icat, bir chrome eklentisi. normalde ücretli olan sistemde hatırı sayılır bir delik denilebilir bu eklenti için. diyelim metallica diye bir grup keşfettin, işte seek and destroy'u duydun ve çok beğendin diyelim. hemen açıyorsun last.fm'de metallica şarkılarını ve şarkı isimlerinin yanındaki mavi "play" düğmelerini sınırsızca, utanmadan, sıkılmadan kullanıyorsun; istediğin şarkıyı "tam" olarak dinleyebiliyorsun. ya da bir kullanıcının örneğin "popüler parçalar" listesini de dinleyebiliyorsun. bomba gibi bir şey yani, bu da demektir ki kısa zaman içinde patlatırlar, ben de bu kadar şeyi boşa yazmış olurum!
* liste: yakın zamanda afacan ülkemizde yasaklanan (engellenen) grooveshark.com aracılığıyla hazırladım. şimdilik 70 civarı parça var kısa zamanda 100'e tamamlayacağım ve aklıma geldikçe şarkı ekleyip çıkaracağım. yapacağım, edeceğim. zımbırtıyı yan tarafa da ekledim ama sağım solum belli olmaz, tema değiştirim, şu olur bu olur kaldırırım; burada da dursun:


(zımbırtı sevmeyenler için: 100)

devamını göster

16 Eylül 2010

the echo park : zamanda yolculuk marketi

"the echo park" öğrencilere destek amacıyla satışlar yapan, los angeles'ta bulunan bir market. burada satılan şeyler, genellikle zaman yolcularının ihtiyaç duyabileceği, eğlenceli etiketlere sahip, garip ürünler:
viktorian tarzı ipod'lar, realizm, nihilizm, sosyalizm şurupları (şurup galiba, öyle birşey işte), 1985 yılında üretilmiş, taze ve lezzetli çörekler, robotlar için duygu kitleri...
bir ürün kapıp "bunun son kullanım tarihi geçmiş!" diye karşılarına dikilme şansın yok hani; "altı ay önce gel madem öyle!" diyeceklerdir! eh, tamam o zaman.
bir gazete haberi okumuştum yıllar önce; dolandırıcılık muhabbeti. şu kadar para ver, seni listemize alalım, zaman makinesi icat edildiğinde seni kendi zamanından alıp istediğin bir zamana aktaralım, diye para toplayan birilerinin "yakalandığı" haberi. ironik tabii.
marketin fotoğraflarını scott beale çekmiş; flickr üzerinden fotoğraf setine bakabilirsin, pek eğlenceli ve ilginç şeyler var dediğim gibi. şahsen kötü robotların belleklerini temizleyen zımbırtıyı almak isterdim.

Echo Park Time Travel Mart
Echo Park Time Travel Mart
Echo Park Time Travel Mart
Echo Park Time Travel Mart
Echo Park Time Travel Mart
Echo Park Time Travel Mart
Echo Park Time Travel Mart
Echo Park Time Travel Mart
kaynak: laughingsquid.com

devamını göster

yüksek be!

daha önce söylemiştim, bende yükseklik korkusu var. aslında bir güvende hissetmeme duygusu, kopacak, parçalanacak, patlayacak endişesi neden oluyor buna. araba, otobüs, tren de sıkıntı yaratır bende. bir de yüksekteysem bu sıkıntı yükseklikle orantılı artıyor. eşyaya, alete güvenmiyorum sonuç olarak: bin yıl bekler bozulmayı, kırılmayı, parçalanmayı ve sen yaklaştığın anda "evet zamanım doldu!" der ve hayatına irili ufaklı bokluk katar bu eşya, alet milleti!
yandaki foto, aşağıdaki videodan [heh!]. iki abi, yaklaşık 550 metre yüksekliğinde, verici istasyonu gibi bir şeye tırmanıyorlar. bu 550 metreyi asfalta yatırsan, ne bu afra tafra dersin ancak gökyüzüne doğru yükseldiğinde karşısında saygıyla eğilmek zorunda hissediyorsun. öyledir; hepitopu üç metrelik biri çıksa karşına, "dileyim senden ne dilersem?" diye sorsa, şüphesiz, "en az üç şey dile abi" dersin ya, dersin, düşün, bu 550 metre!
[ağızdan çıktığında basit gibi gelen şeylerdir şu ölçü birimleri, yaşadığın yerde yedi metrelik bir uzunluk tespit edebilirsen (salona geç salona) gözyaşları içinde hak vereceksin kalecilere!]
şimdi şöyle bir şey var, sorumlulukların ve ihtiyaçların karşılanamadığında zorunlu olarak çevreye bakınırsın ve sana "olanaklar" sunulur ya, işte, prensesi güldür akşama arkasına geç, şu bok çukurunu temizle bi' şarap parası falan filan... yani yapılması gereken [daha kötüsü hiç de gerekmeyen] [neyse] bir iş mutlaka vardır ve o işi yapmaya hazır onlarca insan kuyruktadır.
- selam, eve bi' şeyler götürmem gerek.
- bir kule dikeceğiz, 550 metre!
- [hıms, 1000 metre değilmiş en azından. heh!] dikelim abi?
- yarın sabah altıda gel. aslında dokuzda ya da on birde gelsen de olur ama çağ az uyumanı gerektiriyor.
- önemli değil baba, hiç hatırlamam zaten düşlerimi.
neyse, abartmayım; insanlık için iyidir mutlaka, o kulenin dikilmesi. yüzlerce kilometre uzaktaki insanların hayatını kolaylaştırıyordur, şudur budur. demek isterken uzattım ama demek istiyorum ki, insanlık çok şaşırtıcı şeyler yapıyor. 550 metre yüksekte somun-civata işi yapıyor; o da yetmiyor, hani yaptın bitti, orda dursun değil, arada sırada bunların bakıma, tamire ihtiyaçları oluyor.
haydi çık ta ebesinin...
belki de adrenalin manyaklarıdır, üzerine para verebilecekleri bir şey için deli para alıyorlardır, bilmiyorum ama, şu video, evet, kan basıncımı oynattı! daha yarısında "eh yeter, hadi inin, yeter, lütfen!" dedirtti bana.

video

devamını göster

26 Ağustos 2010

worms reloaded

capsule_616x353

bilgisayar oyunlarıyla hiç ilgilenmeyenlerin bile bayıla bayıla oynadığı bir oyundur worms. bulaşıp da seven için illa ki özel bir yeri vardır. ta ilk çağlardan beri insanlar, kurtçuk takımlarını karşı karşıya getirmekten, bu sevimli pisliklerin ölüm çığlıklarını duyarak coşmaktan hiç vazgeçmediler. öyle.
daha önce "3 boyutlu yapalım biz bu oyunu, çağa ayak uyduralım" gibi saçma şeyler düşünen ve hatta bu düşüncelerini hayata geçiren yapımcı firma çalışanları, "yok abi eskisi çok daha eğlenceliydi, worms bitti abi, nerde o eskinin wormsları!" diye özetleyebileceğim olumsuz eleştiriler karşısında geri adım atmak zorunda kaldılar ve worms reloaded 2 boyutlu, enfes tasarımıyla piyasaya çıktı.
elbette daha çıkmadan gaza gelip oyunu satın aldım. bana da bu yakışırdı zaten. o kadar zamandır çeşitli web servislerinde ve sitelerinde kullandığım profil resminin baskısı vardı(!) bir yandan da üzerimde. bazı şeyler üzerine yapışıyor insanın; oysa umrunda değildir ya!
worms diyordum, evet, işte bu worms denilen oyun, bilindiği gibi (ya da öyle biline) eş dostla ya da internet üzerinden başka kullanıcılarla oynandığında keyif verir. yani tek başına oynarsan da keyiflidir ama her ne kadar dört dörtlük yapay zekaya sahip olsalar da sinirlenen, intikam ateşiyle kuduran ya da abuk sabuk komik şeyler yapan "canlı" düşmanlar kadar keyif vermez rakip kurtçuklar. kısacası, "oaaah geber it!" diye bağırabilirsin bilgisayara karşı ama bilgisayar "şimdi sıçtım çarkına!" diye cevap vermez, veremez, hep sakin duru o icat.
oyun (sanırım şimdilik) steam üzerinden satılıyor. steam küçük bir program aynı zamanda. bu programı hangi bilgisayara kurarsan, o bilgisayara satın aldığın oyunu indirebiliyorsun (dolayısıyla, birden fazla bilgisayarda oynayabiliyorsun oyunu). zaten dosya boyutu oldukça küçük, pırt diye iniyor.

video, toplam 35 görev içeren "campaign" bölümünden, 31. görev:


[kapışmak isteyen olursa, steam kullanıcı ismim: obeca.]

devamını göster

24 Ağustos 2010

geçilmesi zor yer ve iki düşman asker

eh
1. asker: alaaarm!
2. asker: yuh! atladığı yere bak! yapışırsın yere öyle işte! hah ha!
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: o-ha! oradan atlanır mı be! yazık oldu elemana.
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: oof of of! çok pis düştü be!
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: yuh! atladığı yere bak! yapışırsın yere öyle işte! hah ha!
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: ben sanki bu anı daha önce yaşamıştım biliyor musun? çok garip.
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: heyt be koçuma bak; bir an atlamayı başaracak sandım!
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: ben sanki bu anı daha önce yaşamıştım biliyor musun? hatta sonra da böyle demiştim, yani bu dediğimi demiştim.
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: yavaş ya! ne bağırıyorsun ödüm koptu! düştü geberdi, sakin ol!
*
1. asker: dejavuu!
2. asker: hah ha! hakkatten ha! bazen sana da oluyor mu bu anı daha önce yaşamışız gibi? neyse, sigaran var mı?
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: o kolay da, neden biz burada dikiliyoz hep o atlıyor? biz de atlayalım! ben kesin ilk denememde atlarım!
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: erdim lan ben! sanırım? şimdi öldü ya, birazdan bir daha atlayacak ve sen yine "alaarm!" diye kıçını yırtacaksın. ne biçim bir hayat be bu?
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: bir de şu var, bu atlamayı becerirse, inip bizi öldürecek, sonra devam edecek yoluna. bu atlayamadıkça ömrümüz uzuyor yani. gerçi çok monoton, özellikle seninleyken ama, en azından, ne bileyim, bu da bir şeydir.
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: ikimizin tıpatıp aynı olması ne garip değil mi? bak sana ilginç bir soru: buraya gelmeden önce ne yaptığını hatırlıyor musun? hah ha! evet, sanki hayat burada başladı değil mi?
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: yuuuh! bu kaçıncı denemen hıyar!
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: oğlum senden nefret ediyorum. ondan da nefret ediyorum, çok beceriksiz olduğu için ama senden ayrıca bir nefret ediyorum.
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: öf, içme fenalık geldi. içime fenalık bastı mı denirdi yoksa? aman neyse yahu!
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: ya siktiret alarmı falan, akşam bize gelsene, beraber film falan izleriz?
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: alaaarm! öf!

devamını göster

19 Ağustos 2010

lucky louie

"lucky louie" benzersiz bir komedi dizisi. tek çocuklu bir aile ve onların enteresan akraba ve arkadaşlarının başından geçen komik şeyler seyirci kahkahalarıyla desteklenerek izleyiciye sunuluyor. "bana yarım saat ver, anlattığına benzer en az 3 dizi getireyim" demek geliyor olabilir içinden ama dur bi' dur!
ingiliz dizilerini bir kenara koyarsam, çünkü amerikan dizileriyle kıyaslandığında çok daha özgür ve sivridir dilleri, lucky louie, gördüğüm en samimi (açık sözlü, dobra vs), edepsiz ve gerçekçi komedi dizisi diyebilirim. içerikte sahici olduğu kadar, teknik olarak da sahici: bir tiyatro havasında. dizi, seyirci huzurunda çekilmiş, yani her kahkaha canlı ve benzersiz; sürekli aynı aygır teyzenin ya da abinin böğürerek gülmesi kulağı tırmalamıyor.
kendisi gibi stand-up gösterileri yapan iki arkadaşını (jim norton ve rick shapiro) da yanına alan louis c.k. (evli ve iki çocuk babası), bu şahane dizinin yaratıcısı ve merkezindeki adam. oto tamircisi. kendisi gibi küfürbaz karısı (pamela adlon) ile fırlamalıkta sınır tanımaz bir kızı var. bir de tabii, dediğim gibi eş dost, bir dolu "kırık" ama sahici tip!
komedi dizilerinde gözüme, kulağıma, aklıma batan şeyler vardır: gülme efektleri, evet, çok kişi sevmez, zaten modası da geçti. bir karakterin her bölümde "tahmin edilebilir" şeyleri yapması ya da tekrar tekrar aynı şeyleri yapması. herkesin espri yapmaktan başka bir derdi, sıkıntısı olmaması; bir cennet havası! çocuksu bir cinsellik ya da cinselliğin (hem eylem olarak hem de sözel olarak) geçiştirilmesi. mesaj kaygısı ya da "işte herşeye rağmen en doğruyu gösterme" derdi. bakımlı ve zengin evler, kıyafetler; "nerden buldun lan o kadar parayı?" sorusuna/sorununa hiç girmeden bir dolu zengin olanağa kolayca erişebilmeleri.
lucky louie, yukarıda mızmızlandığım klişelerden oldukça uzak, tam değil elbette, oldukça işte... daha ilk bölümden itibaren kendine bağlıyor insanı. ilaç gibi geliyor! evli bir çift elbette böyle şeyler konuşur, diyorsun, bir çocukla yaşamak zor lan, diyorsun, hah-ha! yürü be! diyorsun.

işte tam da şöyle başlıyor dizi:



[eğer izleyeceksen, dizi bitti diye kapatmamalı: yazılar geçtikten sonra da bombalar var.]

not: dizi, hbo kanalında, tek sezon yayınlandı. belki böylesi daha iyi oldu (bkz: bir karakterin her bölümde "tahmin edilebilir" şeyleri yapması] bununla beraber, louie isminde başka bir dizi var. izlemedim ama sağlammış. [220810: izledim, şahane. tekrar tekrar izlenecek cinsten. hatta diyebilirim ki, lucky louie yanında fazlasıyla sönük kalıyor.]

devamını göster

27 Temmuz 2010

140 yepyeni gezegen...

...bulunmuş, son 6 hafta içinde. gazete haberi şöyle: "astronom dimitar sasselov, oxford’da bir bilimsel konferansta yaptığı açıklamada, geçen yıl ocak ayında yörüngeye yerleştirilen kepler uzay teleskobu ile yapılan gözlemlerde, dünya’nın ölçülerine yakın 140 değişik gezegen keşfedildiğini belirtti."
samanyolu galaksisinde, yaşam koşullarına sahip olabilecek 100 milyon civarında gezegen olduğunu düşünüyormuş uzman abiler. iki yıla kadar dünya gezegeni benzeri yaşam olanaklarına sahip 60 tanesini belirlemeyi umuyorlarmış. yavaş yavaş bavulları hazırlamaya başlamalı, ıvır zıvırı kolilere tıkmalı...
bu haberler heyecan verici. "bir kamyon 'uzaylı' varlık keşfedilebilir, vay be!" gibi heyecanların yanında, "işte yeni yuvalarımız!" gibisinden heyecanlar var. eski dert: ilk biz gördük, o halde bizim!
sanki 140 elma, portakal, dut bahçesi keşfetti adamlar! garip bir kendine güven duygusu. şu gök, deniz, masmavi gökyüzü hepsi bizim için, öten kuşlar, geçen kedi falan, hepsi bizim için, duygusu. ah 140 yeni gezegen, gezegenlerimiz!
geçen gün bir türlü öldürmeyi başaramadığım karasineğe, "ey pislik! karasineklik uygarlığında gelebileceğiniz en üst nokta, seni öldürmeye çalışanın kafasına konmamak olacak; tamam ama kaç bin yıl bekleyeceğiz lan bunun için!" diye haykırdım. o... çocuğu anlamadı bi' bok tabii, derdi neyse, iki gözüm ile burnum arasına çizdiği hayali üçgeni hedefleyen dalışlar yapmaya devam etti.
sadece karasinekler için geçerli değil, tüm canlılar için "gerekli olan" tek uygarlık seviyesi, kendilerini insanlardan korumaya yetecek kadar olmalı; fazlasına gerek yok; gerek olsa kurarlardı zaten!
iki yıl ya da 50 yıl sonra, tüm araştırmalar, testler, gönderilen astronot maymunların raporları sonucunda, 300 adet, dünya gezegeni benzeri şartlara sahip gezegen keşfettiler ve oralara gitmeye karar verdiler diyelim. inandırıcılıktan uzak değil: 100 milyon gezegen içinde 300 tanesinde de yaşam olsun hani; yoksa ne anladım o zaman ben bu evrenden! bunların da 250 tanesi birilerinin dalmasını öylece, sahipsiz bahçe gibi bekliyor olsun; silahlı birileri koruyor olmasın yani, işte günahsız bitkiler, hayvanlar, temiz bir hava falan... insanlığın, galaksinin geleceği ve mutluluğu için yapması gereken bir iki şey var işte tam bu aşamada. öncelikle dünya gezegenini tamamen terk etmek gerekiyor, en azından üç beş bin yıl bir havalansın, kendine gelsin börtü böcek. dünyadan da öyle hurra gemilere, laylaylom diye ayrılmamalı insanlar. 250 gezegenin hepsinin de dünya gezegeninin bir benzeri olması gerçekten galaksi için tehlike oluşturur! o yüzden yola çıkmadan önce sınıflandırmalar yapılmalı. ırklara, dinlere, ülkelere, hayat görüşlerine, ekonomik sistemlere, saç rengine, boya, kiloya, müzik zevkine, internet tarayıcısı tercihine, akla ne geliyorsa artık; işte ona göre gemilere binmeli insanlar* ve bu 250 gezegene öyle dağılmalılar. hem şuyum, hem buyum diyenler olacaktır, eh, bir karar versinler onlar da. baktı olmuyor, öbür gezegene geçer, ya da altı ay orada altı ay diğerinde yaşar, koskoca 250 gezegen, mutlaka birinde rahat edecektir!
hem böylelikle, alman gezegeni, budist gezegeni, metalci gezegeni, sarışınlar gezegeni gibi gezegenlerin renklendirdiği samanyolu galaksisi, çok uzak galaksilerden gelen turist uzaylılar için de unutulmaz bir keyif bölgesi olacaktır.
*olur mu olur!

devamını göster

01 Temmuz 2010

sonisphere festival - istanbul 2010

sonisphere seyirci

hem yolculuğun verdiği yorgunluktan dolayı hem de "daha üç gün ayaktayız, erkenden koşturmayalım" düşüncesinin eş dost arasında yaygın görüş olmasından, ilk gün pentagram sahneye çıkmadan hemen önce girebildik sahaya. yıllar sonra ilk defa izlediğim pentagram'ın solisti murat ilkan, ayakta durmakta güçlük çekmesine rağmen sahneye çıkıp bir dolu parçaya vokal yaptı. daha sonra "alice in chains" çıktı sahneye. çok sağlam grup ancak yıllardır hep aynı şey olur, bir iki parçasını bildiğim bu grupla ilgili olarak; ya bir telefon gelir, ya acil bir işim çıkar, ne bileyim tam o sırada elektrikler kesilir! bir de tim burton'ın "ed wood" filminde var bu kara büyü; yıllardır ne zaman "eh artık izleyim şu filmi" desem, ya dünyaya istilacı uzaylı gemileri yaklaşır, ya zombi saldırısı olur, illa bir şey engeller! benden kaynaklanmıyor yani bu türden şeyler hakkındaki bilgisizliğim, öyle.
öyle, böyle derken, sahneyi kapadılar kocaman siyah bir perdeyle. yaklaşık bir saat bekledik. bir dolu alevli sahne gösterisi bekliyorduk, herkes bekliyordu, bir de sahnenin hemen kenarına botu koydular; "seeman"ı çalacaklarını düşündüm doğal olarak. kısacası, aksiyon dolu sahneler göreceğimizden emindik.
"herkesin telefonunda kamera var, hatta öyle bir çağdayız ki, azıcık 'fokuslansak' beyin gücümüzle bile görüntü kaydedebileceğiz neredeyse; şeyini sallasan kameraya çarpıyor!" diye düşünsem de, ilk gün kamerayı yanıma almaya cesaret edemedim; işte böyle küçük pişmanlıklarla dolu hayat. alice in chains'de bir türlü istediğim kalitede fotoğraflar çekemediğim için ve bununla beraber kardeşimin kısacık bir süre içinde benden kat kat yetenekli olduğu ortaya çıkınca, fotoğraf çekme işini ona devretmek durumunda kaldım ve zaman zaman ağzım açık şekilde ve genel olarak hareketlerini kontrol edemeyen bir beyinsiz gibi izledim konseri.
dediğim gibi, alevleri bekliyordum ama sahnede adam yakacak kadar abarttılar; havai fişekler illa ki olacaktı ama fişekler seyircilerin üzerini yalayarak geçti, neredeyse sahnede patladılar; sahnede bir dolu aksiyon olacaktı, mutlaka, ancak her bir şarkıda sahne neredeyse tamamen değişti, patladı, yükseldi, dibe girdi, titredi... botu da görmüştük, seaman'ı çalacakları kesindi ama hayır, bu sefer başka şarkıda "yüzdü" bot.

DSCN2076

DSCN2091

DSCN2097

DSCN2106

DSCN2142

DSCN2145



ikinci gün özellikle kardeşimin isteğiyle volbeat'i izlemek için erken gitmeye karar verdik. kolay bir karar değil, h.cepkin'den kaçmak olanaksızlaşıyor böylece çünkü. işte öyle de güzel grup volbeat, uğruna fedakarlık yapmaya değer! tabii ki fıstık gibi çaldılar. genellikle anlam veremediğim ve hiç de ilginç, estetik, şu ya da bu bulmadığım çığlık çığlığa geçen bir saat sonrasında, yere oturup enerjimizi ve sinirimizi boşalttık ve manowar'ın sahneye çıkmasını bekledik.
manowar, kurulduğu gün nasıl kafadaysa şimdi de aynı kafada sanırım. elbette çok yaşlı amcalar bu sahnedeki "krallar"; hem de bir çok ülkede "orduları" var! bu oyunun eğlencesi yeter aslında. umarım onlar da bizim kadar eğlenceli buluyorlardır tavırlarını, yani ne bileyim, joey demaio'nun çocuğu, annesine "babam sefere mi gitti anne?" gibi bir şey sormuyordur! çünkü çok ciddi görünüyor amcalar tavırlarında, amerikan güreşçileri kadar en fazla belki, ama ciddi gibi işte.
joey demaio gitarı bir kenara bırakıp, eline mikrofonu alıp, türkçe konuşmaya başladığında sanırım kimse bu konuşmanın neredeyse beş dakika süreceğini tahmin etmiyordu. dio'nun ölümü, türk seyircisi ve istanbul üzerine konuşan amcamız, "big four"a laf etmeden de geri durmadı; boru mu: "kings of metal!"

DSCN2245

DSCN2275

DSCN2266

üçüncü ve son günün uzun ve yoğun geçtiği kesin. çok da yorucuydu benim için; önceki iki gün, gündüz konserler, gece "bi' bira içer kalkarız" diye başlayan ama sabaha kadar süren muhabbetler yüzünden. bu tür nedenlerle anthrax'a ucu ucuna yetiştik. slayer hariç diğerlerini doksanlardan beri pek takip etmediğim için "umarım çalıştığım yerlerden sorarlar" gibi bir ruh hali içindeydim.
anthrax sahneye çıktığında, "şaka gibi" görünen festival programının tamamen sahici ve gerçek olduğu kafalara dank etti sanırım. yıllar önce sadece teyp kasetlerinden bildiğim, parçalarını tekrar tekrar dinlediğim grupları canlı izleyeceğim gerçeğinden bahsediyorum. posterlerini asardık ya duvarlarımıza: paraları birleştirip alabildiğimiz, çok zor bulunan yabancı dergilerden çıkma, arkalı önlü posterleri asarken, arkada kalan fotoğraf da aklımızda kalırdı. [öyle valla, duygu seli!]
her neyse, anthrax tam da beklediğim gibi, eğlenceli, enerjik ve kendine özgü havasındaydı. indians ve antisocial özellikle beklediğim parçalardı ve ikisini de çaldılar; gerisi zaten güzeldi.

DSCN2496

DSCN2504



dave mustaine'in konserlerdeki vokalleri üzerine "bi' arkadaşı" sinir etmeye yönelik bir kamyon geyik çevirdikten ve tüm bunların karşılığı olarak irili ufaklı darp eylemleriyle karşılaştıktan sonra durum ciddiye bindi, adamlar sahneye çıktı. her ne kadar "peace sells..." parçasının, daha önce taklit ettiğim [eskiden gibson gitar sesini de taklit edebiliyordum(!)] mustaine vokali girişinin, evet aynen taklit ettiğim gibi olması biraz gülme etkisi yaratsa da, yıllardır beklediğim, keşke dediğim bir şeyle karşı karşıya olduğumun ciddiyeti, hazzı ve bilinciyle izledim bu efsane grubu.
zamanında bıraktığım megadeth'in iki sevdiğim elemanı (nick menza ve marty friedman) ortalıkta olmasa da, ses sistemi kötü olsa da (ki biz "sosyete" bölümünde olduğumuzdan, ses kalitesi bakımından zaten dezavantajlı durumdaydık; öyledir ya, biraz uzakta olmak gerek daha güzel ses alabilmek için) ve dave musteine her zamanki gibi soğuk nevale olsa da, sadece "hangar 18"i canlı dinlemek bile yetti bana.

DSCN2646

DSCN2581



en az rammstein kadar slayer'ı da bekleyen biri olarak, asıl olaya geldiğimizde gerçekten heyecanlandım, yani onlar sahneye çıktıkları anda. sahne de, belki de tüm festivalin en sade sahnesiydi; sadece slayer!
her biri ayrı ayrı canavar olsalar da, hani metallica'yı belki iki nedenle ayrıca dışarda tutabilirim (çünkü daha önce 1.16 kere izlemiştim ve '91 sonrası yaptıkları müzik hakkında gerçekten pek ilgisizdim) slayer ya da slayeaaaaaaaar, her zaman takip ettiğim, ne bileyim çok daha önem verdiğim bir grup oldu benim için. kısacası, en az rammstein kadar slayer'ı da bekleyen biri olarak, asıl olay budur benim için. gevezeliğe gerek yok aslında: çıktılar, çaldırlar; o kadar!

DSCN2726

DSCN2734





james, lars, kirk ve arkadaşlarına sıra geldiğinde pilim bitmek üzereydi. yere baktığımda ayaklarımdan yayılan kırmızı ışığı oldukça net görebiliyordum. neredeyse "semtin çocuğu" samimiyetine ve sıcaklığına bürünmüş james hetfield her ne kadar enerji verse de konserin son beş altı parçasını uzak, köşe tribünde izledim.
başta basçıya laf soktum sanılmasın, iyi biridir, hiç şüphem yok ama "arkadaşlar" derken, evet, bas gitarist ve seyirciler demek istedim. tüm gün boyunca on numara olan seyirci, metallica'da coştu. tıpkı anthrax'ın yaptığı gibi, metallica da seyirci ile hatıra fotoğrafı çektirdi. cep telefonları ve kamera/fotoğraf makineleri ile galaksi gibi görünen saha içi, james hetfield'ın özel isteğiyle sahanın her tarafı aydınlatıldığında, tribünlerle birleşerek, yüz bin kollu tek bir canlı gibi görünmeye başladı; gerçekten muhteşemdi.





ilk foto: ersin
diğer tüm fotolar ve anthrax, slayer (raining blood) ve megadeth videoları: mr.ming
sonisphere istanbul

devamını göster