25 Ağustos 2011

assassin's creed: brotherhood - multiplayer

oyun oldukça uzun zaman önce yayınlandı, o yüzden bir tanıtım yapmaya gerek yok. iki oyun öncesinden başlayan öykü bu sene sonlarına doğru çıkacak "assassin's creed revelations" ile, hem de istanbul şehri merkezinde, devam edecek. gerçi ezio'nun öyküsü bitecekmiş ama tahminime göre, assassin's creed 3 ile desmond başka bir karakterle bütünleşecek. geçmişten günümüze doğru ilerleyen oyun, tabanca tüfek ile boka sarmasın yeter.
multiplayer oyunlarla aram aslında pek iyi değil. team fortress 2 ve call of duty gibi oyunları oynamayı denedim, "bi' saniye yahu neler oluyor bir anlayım!" bile diyemeden haklandım her seferinde. strateji oyunlarında (age of empires ve red alert denemiştik kardeşimle) zaten felaketim. ben üç beş asker ortaya çıkarana kadar karşımda ordu buldum! futbol, basketbol gibi spor oyunları desen, o da aynı; yeteneksizim! kısacası, bir iki oyun var: worms reloaded (özellikle "fort") gibi, dirt serisi (onun da rally ve trailblazer bölümleri sadece) gibi oyunları becerebiliyorum.
"assassin's creed: brotherhood" lafı açılacaksa da, epey bir konuşabilirim. bak işte bu tam bana göre. sessiz, sakin, sabırlı olanın genellikle kazandığı bir oyun! işin doğrusu bu, aynen öyle olmak gerekiyor ancak oyuncuların çok büyük bir bölümü ninja gibi damdan dama atlıyorlar, sokaklarda, meydanlarda kıçına nişadır sürülmüş eşek gibi koşturuyorlar genellikle ama elbette onlar yanılanlardandır, yenilenlerdendir!
dediğim gibi oyun çıkalı çok oldu ama benim derdim tanıtım yapmak falan değil zeten. bazı oyunları ve oyunlardan bazı enteresan şeyleri kaydetmiştim işte onları buraya eklemek istedim. yine de, olası bir "bu nasıl bir oyun, olay ne?" sorusuna yönelik kısa bir açıklama yapabilirim. aşağıdaki görüntü, "wanted" (multiplayer oyun seçenekleri arasında en popüler olanı) modundan.

1. peşindeki oyuncu sayısı. en fazla dört kişi olabiliyor. yukarıdaki örnekte, dörde bölünmüş alandan sadece biri kırmızı; bu da demektir ki peşimde bir kişi var. oyuncunun peşindeki kişinin sana yaklaştığını, fısıltı seslerinden anlıyorsun. düşmanın ne kadar yakınındaysa fısıltıların şiddeti de o kadar artıyor. hemen üstteki 1 rakamı oyundaki sıralamanı gösteriyor. bende genellikle 1 ya da 2'dir o; bazen 3 olur işte. (öyle!)
2. bir oyunda en fazla sekiz oyuncu yer alabiliyor ( ac: brotherhood'un senaryosu gereği, aslında bu oyuncular bir simülasyonun içindeler. çevrede benzer karakterlerden onlarcasının gezinmesinin, oyuncuların örümcek adam denli insanüstü hareketler yapabilmelerinin vs nedeni de bu) ve oyunlar 10 dakika sürüyor. kalan süreyi bu bölümden takip ediyorsun.
3. senin peşinde olduğun vatandaşın karakter resmi. bilgisayarın da yönettiği benzer karakterler arasından, rakip oyuncunun kontrol ettiği karakteri ayırt etmen ve onu haklaman gerekiyor. hedefi bulmak ve tespit etmek, tamamen hedefinin oyunu nasıl oynadığıyla ilgili. senin görüş alanındaysa ve gereğinden fazla hareketli ise zaten karakterin üzerinde bir "mause" simgesi çıkıyor. elbette senin peşinde olanlar da çok hızlı hareket ediyorlarsa onları da çok uzaktan fark edebiliyorsun çünkü onların da karakterlerinin üzerinde kırmızı bir simge oluşuyor.
görselde, üzerinde kilit simgesi olan karakter hedef olarak seçilmiş. çünkü biraz önce ya koşturmuştur, ya bilgisayarın kontrol ettiği (örneğin hemen yanında duran ve biraz öteden yürüyen karakterlerin) asla yapmayacağı bir şey yapmıştır ya da sadece içgüdülerin "bu o" demiştir. hedefini tespit ettikten sonra kilit simgesi ile ona odaklanabiliyorsun, kalabalığa dalsa bile ayırt edebiliyorsun böylelikle.
hedef karakterin resminin hemen yanındaki eğik çizgi, rakibinin seni fark edip etmediğini gösteriyor. zıpır gibi koşarsan ona doğru, o mavi eğri çizgi parlamaya, yanıp sönmeye (ya da öyle bir şeyler) yapmaya başlıyor. hedefin seni fark etmiş olması, az puan kazanmak demek.
yine aynı resmin diğer tarafındaki, dört bölümlü simge, rakibinin peşinde kaç kişi olduğunu anlamana yarıyor. örnek resimde tek bir bölüm mavi bu da demektir ki o elemanın peşinde sadece sen varsın!
4. o mavi yuvarlak hedefine ne kadar yakın olduğunu anlamana yarıyor. ne kadar mavi renk ile dolarsa, hedefine o kadar yakınsındır anlamına geliyor.

bir de 5 diye işaretlemediğim, sol alt köşedeki simgeler var. onlar da seçebildiğin ekstra özelliklerin. ben genellikle sis bombasını ve zehiri tercih ediyorum. bu özel güçleri her istediğinde kullanamıyorsun çünkü türüne ve özelliğine bağlı olarak her birinin belirli bir kullanma limiti var. örnek resimde, sis bombası yaklaşık 50 saniye önce kullanılmış ve birazdan tekrar kullanım için hazır olacak. kısacası, hedefine yaklaşıp onu zehirledin diyelim, zehirin tekrar kullanılabilmesi için belirli bir süre geçmesi gerekiyor.

seni öldürmekle görevlendirilmiş rakibinden kurtulmanın sadece dört yolu var:
- iyice yakınlaştığında, gerekirse özel güçleri kullanarak ama illa ki ondan önce davranarak, onu bayıltmak. (böylelikle görevi başarısızlıkla sonuçlanmış oluyor ve bayıltan 200 puan kazanıyor)
- rakibinin senin yerine bilgisayarın yönettiği bir karakteri öldürmesi.
- rakibini başka bir oyuncunun öldürmesi
- seni başka bir rakibinin öldürmesi.
bu açıklamalardan sonra aşağıdaki tam oyun videosundan keyif alacağını tahmin ediyorum.



ac: revelations yakında çıkacak ve onda da aşağı yukarı benzer kuralların geçerli olduğu multiplayer bölümler olacak. oyun mekanları istanbul merkezli olacak gibi. karakterlerden bazıları osmanlı havası estiriyor zaten. yani eğer videoda olup bitenleri beğendiysen, kasım ayı gibi çıkacak olan ac: revelations'ı beklemeni tavsiye ederim çünkü o oyun çıkar çıkmaz, brotherhood'un multiplayer oyuncuları yeni oyuna kayacak.

diğer iki video, oyunu bilenlere ilginç ya da komik gelebilir. oyun sistemi nadiren de olsa sapıtıyor işte. ilkinde büyük bir yalnızlık ikincisinde çok uzun süren bir kabus var!







devamını göster

23 Ağustos 2011

geleceğin dünyası

geleceğin dünyasının "şanslı" insanları, şimdiki zamanlarına geçmişin insanlarının gözüyle bakar gibi yapıp kendileriyle hesaplaşmışlar. sonuç komik olmuş: scott dikkers abinin yazıp yönettiği, "the astounding world of the future", bir kısa film. iki üç festivalde ödül de almış.
kısa bilgiden sonra olağan bıtbıtlanmama geçebilirim: neredeyse tüm çocukluğu boyunca, 2000'li yıllar lafı geçtiğinde heyecan dalgaları arasında serseme dönen ve kendini "şanslı" hisseden kuşağın bir temsilcisi olduğumu söyleyebilirim. ancak, "beklenen günler" gelip geçerken, ne değişti, neler oldu pek farkına varmıyor insan. zamanında, "gelecek" çok da abartıldığı için oldukça soğuk kanlıyız hatta umursamaz olduğumuz bile söylenebilir çünkü beklenen şeylerin bir kısmı (mesela ışınlanma!) gerçekleşmedi bir kısmına ise, onları duyduktan/gördükten bir iki gün sonra alışıverdik.
bu alışma durumu çok acayip aslında, geçenlerde eklediğim kabile insanları ile modern insan karşılaşması belgesellerini izlerken de benzer şeyler aklıma geldi. adam güç bela ateş yakıyor, sen ona zippo çakmak veriyorsun, "yorma kendini arkadaşım" diye, ertesi gün parmağını şıklatarak kapağını açıyor! yani belgesellerde öyle bir şey yok tabii, ama yapar hani! insanın alışma süreci ve ona bağlı "normal bu ya!" deme hızı yüksek değerlerde. yarın uzaylılar inse gezegene, en fazla iki gün sürecek şaşırma işimiz, ertesi gün atm sırasında önümüze geçmeye çalışan (kültür farkı!) uzaylıyı kolundan tutacağız, "hop kardeşim, sıra var burda!" diye.
"gelecek süper olacak!" diye düşünenlerin sayısı sanırım geçmişte (30 yıl önce örneğin) öyle düşünenlerden çok daha azdır şimdilerde. bin yıl öncesine de baksan bin yıl sonrasına da baksan, aslında hep az sayıda insan zamanının "süper" şeylerinden yararlanır ya; onca heyecan ne diye o halde? ışınlanmayı, kansere çareyi, ölümsüzlüğü, uçan arabayı, şunu bunu bulsalar, "ah canım yıllardır bekliyordun, al tepe tepe kullan!" demeyecek kimse. bak, uzaya yolculuk yapılabiliyor günümüzde ama milyonlarca insan "dolmuş seviyesine" inmesini (ya da çıkmasını?) bekliyor o olanağın, teknolojinin...
bir de şu var ki, "davulun sesi uzaktan hoş gelir" de demiş geçmişin insanları. aşağıdaki kısa filmi ve bu gelecek muhabbetini, geçmişin bilgece sözleriyle son dakikada ilişkilendirerek "ulan yazdım yazdım nasıl bağlasam da bitirsem şu yazıyı" sorununu da çözmüş olmanın rahatlığıyla, "beş dakikalık bir şey, izle bak, çok komik" diyor, sessizce uzaklaşıyorum.


devamını göster

18 Ağustos 2011

1947 yılında kitaplar nasıl basılırmış?

sorunun cevabını aslında tahmin edebiliyorsun kabaca da olsa ama detaylıca öğrenince "ne zahmetliymiş eskiden her şey" diye düşünmeden edemiyorsun. ayrıca onca zorluktan sonra ortaya çıkan kitap illa ki değerli olacak sanki. ne bileyim, onca uğraşı, emek, değsin bari? e tabii ki duygusal hatta salakça bir yaklaşım bu, bir dolu boktan kitap basıldı durdu çok daha eskilerden beri. öyle değil mi; hitler'in kavgam kitabı örneğin, 1925 yılında yayınlanmış, aşağıdaki video 1947 yılına ait, demek ki çok daha fazla emek harcanmış o kitap için.
kitap denilen şeyin ve kitap okumanın abartılması garip gelir bana. yani bir adamın, kadının sözleridir altı üstü, her adam ya da kadın da değerli, güzel, övülesi şeyler söylemez hatta söyleyeni çok da azdır. ama ta o zamanlardan insanın kalıtımsal kodları neredeyse işte oraya yapışmış demek ki; basımı, yayımı zor olduğu için (de) baştacı edilmiş kitap. bununla beraber, zamansal ya da mekansal nedenlerle asla ulaşamayacağın akıllı, ilginç insanların sözlerine kitaplar aracılığıyla ulaşma şansını tepmek de bir çeşit merkeplik tabii.
çok değişik bir çağda, mekaniğin neredeyse sıfıra indiği ama elektroniğin tepeye yerleştiği şartlar altında, şimdi, tam da şu anda, bir şeyler yazıyor olmam, bu yazdıklarımı birazdan yayınlayacak olmam ve "düğmeye basar basmaz" dünyanın herhangi bir noktasından bu yazdıklarıma ulaşılabileceğini biliyor olmam garip geldi bana, aşağıdaki filmde olan bitenleri, onca çalışan çabalayan insanı düşününce. ne şanslıyız! ama belki de o kadar şanslı değilizdir? çünkü hükümetlerin aldıkları kararlarla ya da servis sağlayanların "kapattık biz dükkanı" kararlarıyla veya teknik bazı olumsuzluklarla, ağ üzerinde ya da sabit disklerde bulunan tüm dijital kitaplar, yayınlar ve yazılar, belki tek bir kopyası bile kalmamacasına buhar olup uçabilir oysa benim küçük kitaplığımda bile 1940'lı yıllardan kalma birkaç kitap var.
hay aksi, konuyu dijital yayın ile geleneksel yayın farklarına getirmek istemezdim, kaptırdım kendimi. daha fazla uzatmadan konuyu tatlıya bağlayım: yazı, kağıt üzerinde çok daha güzeldir!



kaynak: how a book is made: ad 400 vs. 1947 vs. 1961 vs. 2011

devamını göster

17 Ağustos 2011

şule gürbüz - zamanın farkında

(...)
şimdi suyun içinde bir işe girdiğini düşündü; düşünürken fena oldu. çalışmak, bir şeyin, bir yerin parçası olmak düşüncesi içini allak bullak etti. bastı istifayı. evlendiğini düşündü, hoş bir kız, sakince bir hayat hayal etti azıcık rahatlar gibi oldu. ama kız daha dün bir bugün iki; kültür turları, mavi yolculuk, fotoğraf kulübü falan gibi cansın'ın duyunca ya ölüm uykusu şeklinde duyduğunu unutma uykusuna ya da sinir krizi geçirip neft yağı sürülmüş amok koşucusuna döndüğü şeyleri söylemeye başladı. cansın karısından utanıyordu. derken çocuk yüzünden de kızla tartışmaya başladı. karısı çocuk olsun, adı da cansın'ınki gibi bir şey olsun istiyordu. üstelik cansın'ı adı yüzünden beğendiğini de ağzından kaçırmıştı. arkadaşları "kocan amerikalı mı, ingiliz mi?" diyorlar, o da "aman canım ne fark eder," cevabını veriyordu. koşarak adliyeye gitti, boşanma dilekçesini de kapıda oturan daktilolu ihtiyara yazdırdı. "cansın benim karım..." diyor, ihtiyar arzuhalci "şiddetli geçimsizlik yazalım, hakim anlamaz," diyordu. usandı cansın. annesi "damat kayınpeder toprağından, gelin kayınvalide toprağından halk edilmiştir, bizimki de tam öyle oldu değil mi sweatheart," diyordu. cansın kaşıntıdan boğulacak gibi oldu. o da ne? üsteklik kız boşanmıyor onu perişan ediyordu; mahkemeler kadından yanaydı. çıldıracak gibi oldu. çocuğunu hayal etti elinde psp ile gece gündüz oynayan bir oğlan, çocuğun saçına bile dokunmamaya karar verdi; iyice sıkıldı. açılmak, gördüğünü unutmak ve bu korkunç hayal dönmeze gitsin diye gözlerini kocaman açtı. su sanki daha da ısınmış, nerdeyse onu haşlayacak kıvama gelmişti. ağır bir cinnet duygusu her yerini sardı. bir karımla, bir oğlum olsaydı, bari şu an onları keserdim de rahatlardım diye düşündü. kendini elinde bir satırla ya da elektrikli bir testere ile hayal etti. testereyi karton bir kutudan çıkarıyor ağır ağır salona ilerliyordu. boşanmak istemeyen kadın kanepede yanlanmış, oğlan hem avaz avaz çizgi film seyrediyor hem halıya yüzükoyun uzanmış psp oynuyordu. sağda solda adamın ayağına batan pis pis irili ufaklı oyuncaklar vardı. cam sehpanın üzerinde kenarları simli, püsküllü, iki ucu ve ortası bükülmüş dağınık mı az evvel biri mi boğulmuş da hemen gelişigüzel oraya bürülüp dürülüp konmuş belli olmayan ortasına vazo yerleştirilmiş bir örtü gördü. ani bir mide bulantısı duydu ama katlini kolaylaştıracak bir sancak gibi algıladı bu gördüğünü. örtüyü de lime lime kesip sonra kadınla oğlanın üzerine serpeyim diye düşündü. karton kutuyu hızla alıp içindekini çıkarmaya çalıştı, anlaşılan henüz hiç kullanılmamıştı. her yerinden plastik bir şeyler, kâğıtlar fışkırıyordu. kalın bir kâğıt tomarı testereyi çıkarmasına mani idi. elini atıp kâğıtları hızlıca çekti. kalın bir kullanma talimatı olduğunu gördü, hem de ingilizce. içine yeni bir cinnet daha doğdu. abuk sabuk resimler, şemalar, üstelik hiçbirinde kafa nasıl kesilir gösteren bir şema yok. okumaya çalıştı "please do not..." ama ne, neyi yapmayayım derken, derken sayfaların bir ikisini yırttı, attı. ardiyeden el yapımı hafifçe paslanmış kullanma talimatı, ingilizcesi olmayan babasının bursa işi baltasını koşup getirdi. elektrikli testerenin üstüne, altına, sağına, soluna vurmaya başladı. kadınla çocuk onu görmüş gülüyorlardı. hedefini şaşırmış, yorgun kaldı. zaman zaman olduğu gibi aşırı sinirlenip taşlaştığı hallerden birinde kaldı. su sanki cehennem sıcağına ulaşmıştı. işin tuhafı sudan çıkamıyordu. çıkamıyordu işte, yapışmış, mıhlanmış gibiydi. kendini kaybetmek üzere olduğunu sezdi. buharlar her yeri kaplamış göz gözü görmez olmuştu. dayanılmaz sıcak suyun içinde cansın kıpırdayamıyordu.
(...)

[yukarıdaki alıntı, şule gürbüz'ün "zamanın farkında" isimli öykü kitabının, "cansın" başlıklı öyküsünden. ]

devamını göster

16 Ağustos 2011

en kahraman rıdvan : "robotlar"

bülent arabacıoğlu'nun "en kahraman rıdvan" serisinin ikinci kitabını okudum bugün. 1980 yılında gırgır'da yayınlanmış. çizgi roman, 12 eylül darbesi ile dört hafta ara vermek zorunda kalmış; hikayeyi öylece okuyup giderken bu bilgi ile yutkunuyor insan bir an.
"robotlar", onca yıl önce yazılmış olmasına rağmen hoş sürprizlerle dolu. despicable me animasyonunu, matrix'i, g.o.r.a.'yı anımsatan şeyler var. onları geçtim, fallout'un eyebot'una (çok ama çok benzeyen bir robota) rastlamak pek bir hoşuma gitti.
ilk kitap gibi özenilerek hazırlanmış, fıstık gibi bir kalitede basılmış ikinci kitap da. yakışır tabii. ama beni şaşırtan bir şey var. bu kitabı ben geçen günlerde, internet üzerinden aldım, bugün elime geçti. çıkalı epey zaman oluyor ama ben zaten alsam mı almasam mı diye düşünmedim hiç, alışveriş listeme ekledim, zamanı gelince diğer kitaplarla beraber siparişi verdim. şaşıracak bir şey var dedin ama hala şaşıracak bir şey anlatmadın deme de bir dinle. anlatıyorum daha. neyse işte, okudum bitti, sonra incelemeye başladım kitabı. nisan 2011'de ilk baskısı yapılmış ve sadece 3000 adet basılmış. tekrar edeyim de, daha etkili olsun: 3000 adet basılmış! işte buna çok şaşırdım. e ben bu kitabı geçen gün aldım, yani ikinci baskısı ya yeni yapılmıştır ya yapılmamıştır anlamına gelmez mi bu? çizgi roman bu yahu! gırgır zamanının 500 bin satan dergisiymiş. zamanının okuyucularının 300 bini ölmüş olsa (yani zihnen de), 100 bini nefret etmiş olsa zamanında en kahraman rıdvan öykülerinden, 50 binini uzaylılar kaçırmış olsa, hesap aptallığa kaydığında bile yani, 3000 adet basılmış bir kitabın ikinci baskıyı 3 aydır yapmamış olması bana garip geldi, şaşırdım işte! belki sabahtan beri şaşıracak bir şey görmedim, zihnen hassaslaştım ve "hah buna şaşırayım!" diye atladım, bilemiyorum?
ama belki de birçok insan benim gibi "nasıl olsa alacağım ben bunu, kesin alacağım" diye düşünüp, erteliyordur; bir ara alacaktır?

devamını göster

15 Ağustos 2011

toulambi kabilesi ve amazon kabileleri

toulambi kabilesi, papua yeni gine'deki kabilelerden biri. onların "beyaz adam" ile karşılaşması, 1993 yılında olmuş. jean-pierre dutilleux, bu karşılaşmayı kayıt altına almış ve (youtube üzerinden de izlenebilen, yazı sonunda bağlantılarını verdiğim) bir belgesel hazırlamış.
toulambi kabilesinin yiğitleri ile jean-pierre abinin karşılaşması şu hayatta görülebilecek en etkileyici şeylerden biri olabilir. insansa hepsi insan ama işte, biri hayvana daha yakın insanlar görürken, diğerleri tanrıya daha yakın bir insan görüyor. okları, baltaları hazır tutuyorlar ama korkuyorlar da. tam o anda jean-pierre abinin ayağı kayıyor, kayanın üzerinde sendeleniyor, düşecek gibi oluyor. "işte o zaman benim bir ruh, tanrısal bir şey olmadığımı anlar gibi oldular" diyor.
toulambi'nin yiğitlerinin beyaz adam ile "temas kurması" kelimenin ilk anlamıyla gerçekleşiyor: uzun uzun dokunuyorlar beyaz adama. jean-pierre abi de onlara dokunuyor. bir kutu kibrit, bir küçük cep aynası ile bu temas daha yüksek boyutlara taşınıyor. böylelikle uzay çağı ile taş devri hoş bir kaynaşmayla iç içe geçer gibi oluyor.
amazon kabileleri ile ise günümüzde bile temas sağlanmış değil. hatta garip ve sinir bozucu bir durum var: jose carlos morales adında bir amca (bilim adamıdır sanırım) hükümetlere, amazonlarda yaşayan, beyaz adamla henüz tanışmamış kabilelerin varlığnı ispatlamaya çalışıyor. çünkü, diyor, bu insanlarla yasadışı odunculuk ve madencilik yapanlar [güncelleme: daha da önemlisi: hükümetler] karşılaşırsa, sonuç çok kanlı olur ve bu insanlara yazık olur...
"human planet" ekibiyle, çok özel kameralar kullanarak, çok uzaktan (onları rahatsız etmemek için, ama görüntülere bakılırsa, yerliler uçağı fark ediyor) bu kabilelerin görüntülerini almayı başarıyorlar. görüntüler, human planet belgeselinin, "jungles" başlıklı dördüncü bölümünde yayınlanıyor. bir de kampanya başlatıyorlar, bu kabileleri koruma adına...

tribal journeys the toulambi belgeseli:
bölüm 1, bölüm 2*, bölüm 3, bölüm 4, bölüm 5
jean-pierre dutilleux

amazon kabilesi
uncontacted tribes

*ikinci bölüm: youtube yorumlarında, 136 beğeni almış bir yorum var, şu ayna meselesiyle ilgili.

devamını göster

12 Ağustos 2011

"1979"

navid khonsari, "grand theft auto" serilerinin birçoğunun yönetmenliğini, senaristliğini ve hatta seslendirmenliğini yapmış bir isim. iran doğumlu bu abinin son projesi, iran devrimini çeşitli bakış açılarıyla konu edinen, gta gibi "açık dünya" özellikli bir oyun. "1979: the game" isimli bu oyunda, oyuncu farklı taraflardan farklı kişileri kontrol edecek. hossein mohmad jafari isimli bir humeyni taraftarı, laleh vaygani isimli demokrasi taraftarı bir öğrenci ve karim "kam" naraghi isimli, amerikalı rehineleri kurtarmak için gelen askerler arasında tercüman olarak görev yapan bir asker, oyunun ana karakterleri gibi görünüyor. oyuncu, bu karakterler arasında geçişler yaparak ilerleyecek oyunda.
söylendiğine göre oyuncu oyuna iran asıllı amerikan askerle başlayacak ve iran'a üç yoldan birini kullanarak girecek: ya özel timleri taşıyan helikopterlerle veya saddam hüseyin'in ordu desteği ile ırak sınırından ya da taliban desteğiyle afganistan sınırından. daha sonra şah karşıtı, demokrasi taraftarı kız öğrenci ile, klasik vurdu kırdı başlayan oyun, çok farklı bir oynanışa bürünecek. kısacası her karakter ile, oynanış tarzında değişiklikler olacak.
navid abi herkesi memnun edemeyeceğinin farkında. "amerikalıların da iranlıların da kötü olduğunu söylemiyorum; kötü olan, olup bitenler" gibi şeyler söylüyor. o ne derse desin, kendisi de oyun da, hem amerikalılar tarafından hem de iranlılar tarafından epeyce eleştirilecektir. öyle de güzel konu seçmiş üzerine oyun yapacak.
video oyunlarının tarihsel olayların bir simülasyonu olarak da piyasada yer alması güzel tabii ancak tıpkı filmlerde olduğu gibi kıyısından köşesinden propaganda kokacağı şüphesi cebimde duruyor. oyun yayınlandıktan sonra epey tartışılacaktır zaten. yine de cesaretli ve olumlu bir girişim bu. umarım artıları eksilerinden fazla olur.

-oyunun şimdilik kısa bir tanıtım videosu var sadece; neredeyse tamamı gerçek görüntüler kullanılarak yapılmış. bir de röportaj var navid abi ile...






cnn haberi
g4tv haberi
proje sitesi : ink stories

devamını göster

11 Ağustos 2011

zamanda yolculuk planları iptal

hong kong'da bilim adamları ölçmüşler, biçmişler, hiçbir şeyin ışıktan hızlı hareket edemeyeceğini, einstein'ın "trafik yasası(?)"nın doğru olduğunu dolayısıyla zamanda yolculuk yapmanın olanaksız olduğunu ispatlamışlar. bilim işte böyle sinir bozucu da olabiliyor. zamanda yolculuk yapılamayacağını ispatladın arkadaşlarınla, diyelim, neden tüm dünyaya haykırıyorsun bunu? ara telefonla konuyla ilgili araştırma yapan tanıdıklarını, "böyle böyle, boşuna uğraşmayın abi, olmuyormuş" de, sonra geç başka bir araştırmaya, artık ne yapacaksan! zaten sıkıcı dünya, bari insanların hayallerine balta vurma!
çok değil bundan 150 - 200 yıl önce gezegen ne kadar güzelmiş. enteresan, garip şeyler bakımından özellikle. sonra fotoğraf makinesi, kamera, ses kayıt cihazları ortaya çıkmış ve pırt diye kaybolmuş tüm olağanüstü varlıklar, olaylar, şeyler... gerçi daha da sonra fotoşop gibi görüntü, ses değiştirme naneleriyle az biraz tekrar "görünür" olmaya başlamış o olağanüstü şeyler ama ne yaparsın, büyü bir kere bozulursa, asla eski heyecan duygusu ortaya çıkmaz. kısacası diyorum ki, bari elde avuçta üç beş gizemli şey kalsın!
şimdi böyle dan dun konuşunca, sanki üzerine bir dolu hesap, formül vs karalanmış bir tomar kağıdı "orrrsspuçocuklarıı!" diye sinirden gözlerimden yaşlar boşanarak yırttığım ve ellerim titreyerek daktilonun başına geçtiğim sanılmasın; zamanda yolculuk yapmak ile ilgili bir çalışmam ya da beklentim hiç olmadı. geyik muhabbetlerinde bile "zamanda yolculuk yapsak, kesin gittiğimiz yerde kısa süre içinde gebeririz; ya kafamızı taşla ezerler ya da bir hastalık bizi langadanak yere serer; en güzeli bir film izler gibi o zamanları izleyebilmek olurdu heralde?" gibi, temkinli, mantıklı ve sağlıklı yaklaşımlar gösteren bir anlayış hakimdir, bende de arkadaşlarımda da.
işin doğrusu, geçmiş zamanlara yolculuk etme fikri bana hiçbir zaman inandırıcı da gelmedi. ancak, konudan biraz sapacağım ama, geçmişte olan biten bazı şeyleri izleyebilmenin olanaklı olduğunu düşünüyorum. peki nasıl olacak bu? 1000 yıl, 2000 yıl öncesini izleyebilmek olanaklı mı? oh, ne güzel sorular attım ortaya, keyifliymiş doğrusu.
öncelikle geçmişi izleyebilmek için, anlayabileceğimiz ya da anlayamayacağımız bir "teknikle", geçmişte olup bitmiş olayların tümünün ya da bazılarının kaydedilmiş olması gerekir. bu kaydetme işini kimin ya da neyin yaptığı konusunda elbette pek fikrim yok. uzaylılar olabilir? uzaylılar ne işe yarar ki, başın sıkışınca sorumluluğu attığın varlıklar işte! ya da bir hayvan türü olabilir; gördüğü her şeyi, anüsünden ya da başka bir yerinden salgıladığı şeyin içine data olarak ekliyordur; eh binlerce yıl önce dağ bayır gezip, pisletmiştir taşı kayayı ve belki de iz bırakmıştır? ya da çok özel taşlar vardır, çevrelerinde olup bitenleri -doğaları gereği, bir özellik olarak- kaydediyorlardır?
o halde aşılması gereken öncelikli sorun bu kayıtları bulabilmek. buldun diyelim, o kayıtlar nasıl "okunacak"? o halde aşılması gereken öncelikli sorun, bir okuyucu yapabilmektir? tam bu noktada kafam karıştı aslında, önce okuyucuyu mu yoksa materyali mi keşfetmek gerekir?
şöyle düşün; diyelim 2000 sene sonrasında yaşıyoruz. 1500 yıl önce klişe tanrıları dünyayı bir felakete sürüklemiş ve çok az insan kurtulmuş olsun. birgün, tesadüf eseri bir sığınak keşfediliyor ve o sığınakta bir vhs video kaset var. üzerindeki etikette de, "acda peggan porrosu" yazıyor diyelim. o zamanın insanı için çok anlamsız bir nesne değil midir o kaset? evirir çevirir dururlar ellerinde; "ne bu, bu ne yahu?"

- bir ansiklopedi olsaydı bakardık şimdi...
- ne olsaydı?
- ee, yok bi' şey, tanrılar söyletti her'alde, ben de bilmiyorum ne dediğimi...

çok çok, bu şeyin, üzerinde küçük manyetik parçacıkların olduğu çok uzun bir şeriti içeren bir kutu olduğunu ve bu manyetik şeylerin bir mesaj taşıdığını bulabilirler, gibi geliyor bana. ama orada kalırlar, vhs oynatıcı diye bir şeyden haberleri yoksa, işleri çok zor!
tam bu noktada başta hong kong'lu bilim adamları olmak üzere tüm bilim adamlarından "geçmişe yolculuk" defterini tamamen kapamamalarını rica etmek istiyorum. tamam, ışıktan hızlı hareket edemeyeceğiz, canımız sağolsun ama geçmişte olan bitenleri olduğu gibi izlemek, görmek isteyen milyonlarca insan var. azıcık dikkatli bakın, bir dolu çok acayip çok eskiden kalma şey var etrafta, koca koca taşlar, piramitler hatta ay! ne işe yarıyor o ay örneğin? omzundaki kamerayla ünlünün çevresinde gece gündüz dolanan paparazzi gibi!
benim diyeceklerim bu kadar, gerisi bilim adamlarına kalmış.

devamını göster

10 Ağustos 2011

commodore 64

ben çok küçükken, bir tanıdıktan, o tanıdığın almanya'dan getirdiği bir televizyon satın almıştık. küçük ekran, siyah-beyaz (zaten o zamanlar renkli tv yoktu piyasada), ahşap kaplama bir şeydi. onu diğer televizyonlardan farklı kılan bir özelliği vardı ama: dünyanın en ilkel video oyunu kabul edilebilecek pong'u oynayabiliyordun. üst yüzeyinde üç beş düğme vardı; televizyon ya da oyun ekranı seçme, oyuncu sayısı (1 ya da 2) belirleme gibi şeyleri ayarlamak için. iki de çok basit joystik'i vardı, üzerinde sağa sola çevirdiğin tek bir koca düğmesi bulunan... video oyun zehirini çok küçükken almıştım yani!
yıllar sonra, seksenlerin ikinci yarısı falan olabilir, commodore 64 manyaklığı başladı çevrede. "bizde neden yok!" diye zırlıyorduk ama almıyorlardı. ilk çıkan (ve bu sıralar tekrar piyasaya sürülen) yuvarlak hatlı olanı değil, daha sivri kenarlı olan bir modeli aldırmayı başardık sonunda. tabii karneler falan alındı, vallaha billaha ders çalışacaz biz onunla, dersler için çok önemli, diye motivasyon soslu yeminler edildi...
gittik bir dolu ders kaseti doldurttuk; fizik, matematik, geometri... bir düzlem üzerinde pıt pıt ilerleyen yuvarlak cismin hızını bulmaya çalışmaktan çok o basitin basiti animasyona takıldı gözlerimiz, zihinlerimiz. elbette bu arada bir dolu da oyun kaseti almıştık ve elbette asıl zamanı onlara ayırıyorduk.
ilk bahsettiğim siyah beyaz televizyon yitti gitti bir yerlere ama commodore 64 hala duruyor; kaset okuyucusu bozulmuştu sanırım sadece. çocukluk yıllarında kalmış önemli bir nesne commodore 64 ama işte kalsın o yerde; bir düşkünlüğüm yok kısacası. öte yandan, aletin hatırı sayılır bir hayran kitlesi var, o bir efsaneydi falan diye heyecanlananlar, eh olacak tabii, olmasın mı?
madem öyle al sana commodore 64 hem de görünüş bakımından neredeyse aynısı! hortlatmışlar ama olabildiğince de günümüz ekipman ve ihtiyaçlarına uygun hale getirmişler. dvd okuyucu, yeni nesil televizyonlara uyumluluk, usb girişleri, bellekse bellek, disk alanıysa disk alanı!
dediğim gibi, benim için bir arzu nesnesi değil, vay ilginçmiş, deyip geçeceğim bir ürün. ancak geçerken söylenmesem olmaz. şöyle ki, commodore 64'ü commodere 64 yapan şey oyunları yüklerken beklemek değil miydi? o renkli şeritlerin ekranda hızla hareket etmelerini izlemek? belki de oyunlar için öyle bir seçenek koymuşlardır; oyun yüklenirken laf olsun diye 3 dakika kadar şeritli bir animasyon izleyebiliyorsundur? e tamam bu kolay ama çok daha önemli bir şey var: kafa ayarı yapmak! bunu arada sırada yapmazsan gerçekçi olmaz ki? dvd player için öyle bir "eziyet" nasıl sözkonusu olur peki? ona da uyduruk bir giriş yaparsın, bir de saatçi tornavidası verirsin, sen birazcık orayı kurcalamadıkça dvd player çalışmaz? çok da güzel olurdu bence...

devamını göster

09 Ağustos 2011

jazzradio

jazzradio.com internette karşıma çıkan en güzel şeylerden biri. yaklaşık 30 kanal bulunuyor sitede. tarayıcı üzerinden ya da müzik oynatıcılar aracılığıyla dinlenebiliyor. geçen seneden beri ara ara açıp dinliyordum bir şeyler sonra iyiden iyiye sevmeye başladım ve "alt tarafı iki ekmek, dört yumurta, bir günaydın, bir de maltepe parası" diyerek (bu kalıp bize aile büyüklerimizden kaldığı için değiştirmedim, "günaydın" dediğim, gazetedir...) evet işte öyle diyerek abone oldum bu servise. alın, dedim, param size helal olsun, yeter ki cd kalitesinde dinleyim ben şu müziği ya!
öyle de oldu, pırıl pırıl, şırıl şırıl akmaya başladı müzik zihnime. normalde müzik eşliğinde uyuyamam. eskiden uyurdum, en dambır dumbur speed - thrash şarkılar eşliğinde uyurdum. hatta bebekken radyo açık değilse uyuyamazmışım! ama insan eskiyor, gün geçtikçe daha kullanışsız bir varlık oluyor. neyse, işte bu sefer, radyo çalışırken uyuyakalmışım. görgüsüzlük işte; para verdim hepsini dinleyecem, hep dinleyecem derdi.
sabah olup da uyandığımda radyonun çalmadığını fark etmedim. gündelik şeyleri yaptıktan sonra, telefonu elime aldım ve hatırladım, kendi kendine kapanmış demek, diye düşündüm, şöyle bir caz patlatayım da günüm neşeli geçsin, dedim ve uygulamayı çalıştırmak istedim. hayır efendim, uygulama çalışmıyordu. "siktir, bir gecede bitirdim mi lan tüm radyoyu?" diye eleştirel ve alaycı bir gülümseme gönderdim uzayın derinliklerine.
gün içerisinde biraz araştırma falan yaptım ancak, yok hayır çalışmıyordu radyo. ne yani ben abone oldum ve o günün ertesinde dükkanı mı kapadılar? yok artık daha neler. ben de y. arkadaşımın da yardımlarıyla bir e-posta döşedim, gönderdim jazzradio.com yetkililerine. web sitesinden, üyelik bilgilerimle giriş yaptıktan sonra rahatlıkla kullanabildiğim radyo, telefonda çalışmıyordu, buna bir açıklama getirilsindi, falan fıstık.
kısa süre içinde cevap geldi. kullanıcı şifresinde sadece rakam ve harf kullanmak gerekiyormuş, simge kullanılırsa telefon uygulaması çalışmıyormuş meğer. şifreyi değiştirdim ve sorun çözüldü.
hayat güzel falan derken, ertesi gün cart yine gitti radyo. üstelik bu sefer web üzerinden de çalışmıyor! sırf bana gıcıklık olsun diye, sırf bir yandan da metal, elektronik falan dinliyorum diye böyle oluyor, gibi anlamsız şeyler düşünmeye başlamak üzereydim! demo'nun da yardımıyla bu sefer daha etkili (yani uzun ve dataylı) bir e-posta yazdık. efendiler, diye haykırdım, hal böyleyken o rahat yataklarınızda nasıl yatabiliyorsunuz!
yine çok kısa süre içinde cevap verdiler; IP, ip, iplik bir dolu teknik şeyi andıktan sonra, sorunun genel olduğunu ve kısa süre içinde çözeceklerini, özür dilediklerini ve gönlümü almak amacıyla, bir hafta ücretsiz abonelik verdiklerini söylediler. gerçekten de kısa süre içinde çözüldü tüm sorunlar. sonrasında ise çatır çatır çalıştı radyo.
öyle işte, "böyle böyle bir radyo var, çok güzel" diye kısacık yazmak istemedim...

not: telefon uygulaması (ben iphone için olanını kullanıyorum) çok başarılı. uygulama ücretsiz ve ayrıca 30 gün tüm özellikleriyle deneme şansı da var. arada sırada açın bir kenarda dingildesin...

not 2: jazzradio'nun kardeşleri sky.fm ve digitally imported radyoları da çok başarılı. birine abone olunduğunda, aynı hesap bilgileriyle diğer ikisine de bağlanılabiliyor. özellikle premium hesap almayı düşünenler için bu bilgi...

devamını göster