21 Ekim 2011

robok

kelime oyunu benim de içime sinmedi ama bok toplayan robot için aklıma gelen ilk isim o oldu. robotlar sanki insan hayatının bir parçası olup çıkmış da bok toplayanını yapmak kalmış geriye diye düşündüm bahsi geçen robotu görünce. aslında aklımda yapılacak işler bakımından bir önem sırası yok. zaten robot teknolojisi karşısında, konuya bunca kilometre uzaktan, sadece tanık olmak falan geliyor elimden. kısacası, şunu yapan, bunu yapan robotlar doldurmaya başlıyor gezegeni ve işte bu da bok toplayanı: "poop scoop"
bok dediysem de, sen tuvaletteyken pat diye içeri girip, "bitti mi! dur sifonu çekme, alırım ben bokunu" diyen bir robot değil poop scoop. bu zavallı (ki bence bir gün robotlar örgütlenip insanlara isyan etmeye başladıklarında tüm robotlar onu hüzünle anacaktır) bahtsız robot, parklarda, yollarda köpeklerin boklarını temizlemeye programlanmış gibi görünüyor. pek teknolojik, ne bileyim zamane robotu gibi bir görünüşü var ama eline bir plastik kova verip tüm havasını sıfırlamışlar. biri de çıkıp "şu kovayı alüminyum folyoyla bari kaplayalım abi, ne bu ya!" dememiş!
karizması bozuk da olsa işini oldukça iyi yapıyor gibi. videodan anladığım kadarıyla sadece kurumuş* bokları temizliyor. kafasını eğiyor, yere bakıyor, boka benzeyen şeyleri topluyor. teknoloji biraz daha ilerleyince, görsel algılayıcılar yerine koku algılayıcılarına sahip olunca, aşağıya bir yere kocaman bir burun eklenebilir. böylece hem daha hızlı çalışır hem de arada yere düşmüş çörekleri, tahta parçalarını falan toplamaz. çünkü yine videodan anladığım kadarıyla işi bittikten sonra biri (amir) geliyor ve kovadaki bokları sayıyor! ("sana bok topla dedik aptal teneke! günde 80 bok toplamazsan başın belada!") eh, böyle bir işle görevlendirilmiş bir robot işten kaytarmak için yolda bulduğu her boka benzeyen şeyi kovasına atabilir.





*yani öyledir umarım yoksa birinin ya da bir robotun da bu robotu temizlemesi gerekecek.

devamını göster

19 Ekim 2011

konuşmak

bir robotla konuşabilirim. yanına gitmem ama o yanıma gelir de bir şeyler anlatmaya başlarsa dinlerim. baktık muhabbet güzel, bu konuşma gittiği yere kadar gider, sıkılmam, bir robotla ne konuşulur, demem. robotça dertlerini, robotluğu falan anlamaya çalışırım; gücüm ve aklım yetiyorsa ona yardım etmek maksadıyla önerilerde falan bulunabilirim.
bir çocukla da konuşabilirim. kaç yaşında olursa olsun. genellikle çocuklar boş konuşurlar, çok soru sorarlar, insanı sıkarlar ve hepsinden önemlisi hava basabileceğin varlıklar değillerdir. ama her çocuk da bir değildir elbette. muhabbeti, kafa yapısı güzelse, oturur saatlerce dinlerim onu; hiç de kendimi kasmadan konuşurum onunla.
bir kedi ya da köpek gelse yanıma, becerebilse iki kelam etmeyi, ilk şaşkınlığı ve yabancılığı kısa süre içinde atlatır -ve tabii kafa dengiyse- konuşmaya başlarım. zaten benim soracak bir dolu sorum vardır; onların merak ettiklerini de içtenlikle, bildiğim kadarıyla anlatırım. havadan sudan da konuşabilirim, illa kedilik, köpeklik, insanlık hakkında konuşmalıyız diye düşünmem.
"üzerine hoş bir açıyla gün ışığı vurmuş bir dilim peynirle" de konuşabilirim. onun bir şey söylemesini, bir şeyler anlatmasını beklemeden, öylece konuşabilirim. ancak diğerlerinden farklı olarak sanırım benim ona yaklaşmam ve konuşmayı başlatmam gerekir çünkü yüzyıllar içinde dikkatlerden kaçmamıştır, peynirlerin ağızları, onlara bir ifade verecek gözleri yoktur. bir peynir asla insana yaklaşmaz.
tanrılarla, şeytanlarla, ruhlarla konuşmam. eğer onlar yaklaşmışlarsa bana ve konuşmaya çalışmışlarsa, gözlerimi kapar, her şeyin normale dönmesini beklerim.

devamını göster

17 Ekim 2011

"bana ay taşı getir!"

işte öyle demiştir astronotun karısı ya da sevgilisi, "bana ay taşı getir." kendisi koca bir taş kaya kütlesi olan bir yerden başka ne isteyeceksin ki? "bana muz getir!" hah işte bunu da çarli'nin sevgilisi söylemiştir. ama çarli'nin ağzı epey bir bozuktu, getire getire yakası açılmadık bir küfür getirmiştir garibim.
aya gitmiş bir astronot, dünyayı kimsesin göremediği büyüklükte (ve küçüklükte) gören bir insandır artık, yanına yaklaşmak bile zor olmalı. savaşlardan çıkmış bir dede gibi, kıvrıl yanına, o anlatsın sen dinle, hayranlıkla gözlerinin içine bakarken bir yandan da anlatılanları hayal etmeye çalış.
ama hayat zor, ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş, sonunda geri döndüğünde en azından üç beş imza atman gerekebiliyor. "daha geçen gün ay üzerinde yürüyordum yahu, gelir gelmez bu kağıt kürek ne saçmalıktır!" diye düşünmüşlerdir mutlaka.
aşağıdaki belgenin gerçek olduğunu söylüyorlar, aydan dönen astronotlar gümrükten geçmişler, yanlarında getirdikleri şeyler kayıt altına alınmış ve uzaklardan mikrop, hastalık getirmişler mi diye gözlem altına alınmışlar. ama gümrük? daha önce kaç kişi gelip gitmiş ve daha sonra kaç kişi gelip gidecek ki? zaten bu adamlar tarihe isimlerini yazdırmış insanlar. biri "yaav şu aydan gelenlerin gümrük belgeleri nerede; ne zaman giriş yapmışlar, yanlarında ne getirmişler?" diye sorsa, "aç ansiklopediye bak lavuk!" gibisinden bir cevap hiç ağır gelmez!

ay gümrük belgesi

o astronotlardan biri, tüm bu dertlerden kurtulup evine dönerken arabasını yol kenarında durdurmuş, yol kenarından irice bir taş parçası bulmuş ve öyle karısının karşısına çıkmıştır. "al hayatım sana aydan taş getirdim." televizyonun hemen üzerine koymalı, belki zararlı dalgaları, sağdan soldan fışkıran radyasyonu falan emer. yoksa çok çirkin şeyler yaşanabilir akşam:

"tüü! aya gittin de bir taş parçası bile getiremedin mi!"
"gümrüğe takıldı lan!"
"mary'nin kocası martin japonya'dan dönüşte karısına kıyafetler getirmişti!"

bir astronotun yavaş ölümü böyle gerçekleşir işte.

kaynak: space.com

devamını göster