22 Nisan 2009

kehanet (knowing)

bu gün geçen gün sinemaya* gittik. bir türlü kanımın ısınmadığı nicholas cage'in oynadığı, kehanet (knowing) isimli filme. nicholas cage'e ve yeteneksiz çocuk oyunculara rağmen, film ilgimi çekti. aslında unutulmaz, "arşivlik" diye bakılacak bir film değil. bazı özel efektler gerçekten etkileyici, bazı amerikanvari "duygusal" yakınlaşma / paylaşım sahneleri ise "tamam, peki, anladım" dedirtecek kadar uzun ya da gereksiz.

konusu kısaca şöyle: bir okulda, "elli sene sonra dünyamız nasıl olacak çocuklar, hadi çizerek anlatın" diyorlar. çocuklar da çatır çatır, işte füzedir, uçan arabadır bir şeyler çiziyorlar. tabii aralarında garip bir bebe var. o çizmiyor ve önündeki kağıdı rakamlarla dolduruyor. öğretmen, "süre doldu ki!" diye kağıdı önünden alana kadar, rakamları dizmeye devam ediyor kızcağız. elbette, elli sene geçiyor ve kızın rakamlarla doldurduğu kağıt john'un (n. cage) eline geçiyor ve tahmin edilebileceği gibi john bu rakamların bir anlamı olduğunu keşfediyor akabinde olaylar gelişiyor. olayların nasıl geliştiğiyle ilgili yazacaklarımı, filmi izlemeden (zira gösterimde bu aralar) okumamanı öneririm. siktir et, merak ettim, neymiş, diye hala okuyor göründüğüne göre şu an, son bir kez daha uyarayım, film güzel. iyi (ve ahlaklı) bir sinema salonunda izlemeye değer.

yazının, "bak okuma filmi izlemediysen" bölümü:

aslında john ölüymüş. ne oldu, mutlu oldun mu şimdi? bak, gerçekten okuma, filmi izlemiş olanların anlayabileceği şeyler de yazacağım, gerçi çok ilginç hem de çok acayip şeyler ama.. (yazıya böyle devam mı etsem acaba?) tamam yahu, karışmıyorum artık.

öncelikle 2012 yılının eylül ayında güzel gezegenimizin bir güneş fırtınasından oldukça kötü etkileneceğine dair iddiaları içeren habere göz atmakta yarar var.

bilim insanları 153 yıl önce hayatı felç eden güneş fırtınasının bir benzerinin kuzey amerika ve avrupa'yı 2012 eylül'ünde vuracağını tespit etti.
1859 yılının 1 eylül'ünde güneşten gelen anormal manyetik enerji nedeniyle telgraf sistemleri tamamen çökmüştü. ancak bu kez etki çok daha vahim olacak. uzmanlara göre benzer bir enerjinin dünyayı vurması durumunda tv, radyo yayınları tamamen kesilecek, elektrik sistemi tamamen devre dışı kalacak, cep telefon şebekeleri çökecek, sular kesilecek, gps sistemi çalışmayacak...
tüm bunların onarılması 20 yıl kadar sürecek bir yeniden inşa sürecini doğuracak. bu süreçte 100 bin avrupalı ve amerikalı hayatını kaybedecek. uzmanlara göre güneşten gelecek anormal enerji 1859 yılında gecenin saat 02:00'sinde gündüz gibi dünyanın aydınlanmasına sebep olmuştu.

kimmiş bu bilim adamları, bu haberin kaynağı neymiş, ne derece gerçekliğe isabet ediyormuş, tüm bunlar havada kalıyor malesef çünkü gazetelerde yazan bazı bebeler (ve amcalar, teyzeler) gerçekten "düdük" tipler... her neyse, beş dakikalığına "gerçekten de" bahsedildiği gibi, bir felaket gerçekleşecek diyelim. bir çok insan "din" kurumunun kapısını çalacaktır; bu hiç şaşırtıcı değil. aslına bakarsan, bireysel anlamda "ölüm"e (kendi ölümüne) yaklaşan bir çok insanda görülen bir şeydir bu.



john'un babası rahip, amerikan sinamasına özgü bir "denge kurma" çabası işte. baba rahip, oğul bilim adamı; eh dünya yok olacak, baba da ölecek oğul da, yapılacak bir şey yok. bilim adamı john önce, felaketten korunmak için rotamız "derin mağaralar" falan diyor ama sonuçta babasının kollarına gidiyor. "son anda hidayete erdi" düşüncesine ulaşmak yanlış ama. çünkü, "mağaralar", yanındaki insanları bir arada tutabilmek için ortaya attığı bir şey, felaketin boyutunun ve canlı kalmanın olanaksızlığının farkında. nihayetinde, uzun yıllar boyunca uzak kaldığı babasının yanında olmak istemesi de gayet insani...

filmin "din" propagandası yaptığını düşünmüyorum. en azından benim üzerimde öyle bir etkisi olmadı. "her şey tesedüfen başladı" ("shit happens" diyor john hatta), tamam böyle düşünüyorsun ve için rahat, peki "tesadüfen bitti" lafını neden aynı rahatlıkla söyleyemiyorsun? özlellikle bu "bitme" işi bu aralar olacaksa! yumurta göte dayandı ve "ehh... aslında bir güç var... tabii..." diye kıvıracaksın öyle mi? bak işte belki bu yüzden "filmde din propagandası var" diyorlardır. şunun şurasında (gazete haberi doğruysa) çok az bir zaman kaldı; belki filmle ilgili olarak "ben olsam..." cümlesini kurmak o kadar da fantastik değil?



filmin "dünya dışı varlık" faktörü çok daha isabetli verilebilirdi sanırım... "sağ gösterip sol vurma" derdine epeyce harcanmış zaten o faktör; işte "haaa... kötü, karanlık tipler değillermiş" kandırmacası, filmi gözümde ucuzlatıyor. gezegeni kontrol eden (izleyen ama müdahale de eden) ve "insanlığı" felaketten kurtaran bu varlıkların çabalarına karşılık, john'un babasının "kaderimde tanrı'nın emriyle ölmek varsa, bundan kaçacak değilim" tarzı teslimiyeti (ki ne yapsın adam, güneşten gelen bir felaket bu!) akla "insanların dünyadaki varlığında dünya dışı varlıkların müdahaleleri vardır" inancını hatırlatıyor. bana hatırlattı. hatta, bir ara moda olan, ortalıkta fasikülleri gezinen "uzay" kökenli garip "dini" akımları da hatırlattı.

bir gün (?) dünya cayır cayır yanmaya başladığında, herkes tarifi zor bir dehşet yaşayacaktır: öleceksin, herkes ölecek, akıl alır mı böyle bir şeyi? ama şimdi, şu an, yani pencereden hafif bir rüzgar eserken, çayını yudumlarken, asıl düşündürücü olan, milyonlarca insanı milyonlarca insanın "din" "toprak" vs nedenlerle çoktan öldürmüş olduğunu (ve öldürmeye devam ettiğini) bilmek. ağır mesaj kokuttum yine ortalığı ama gerçekten de, dünyaya göktaşı çarptı diye tüm insanların ölmesinden daha üzücü geliyor bana bu. sonuçta, "kader" ya da "şans" demek zorundasın doğal (ya da kozmik) felaketlere; belki bir ay sürer belki on yıl tüm canlıların yeryüzünden silinmesi, ama binlerce yıl boyunca "boşu boşuna" milyonlarca insan (ve canlı) zaten yok edildi bu gezegende...

aşağıdaki video, tam kaynağını bulamadığım, "bir göktaşı dünyamıza çarparsa etkisi ne olur?" temalı bir simülasyon. görüntüler zaten sinir bozucu ama çok daha düşündürücü olan, gezegenimizin bu duruma en az altı sefer düştüğüne yönelik kanıtlar olduğu iddiası.
her neyse, sonuçta bu simülasyon hakkında birileri "evet doğrudur, işte şu kurum, kişi falan filan hazırlamıştır" diyene kadar, "sadece bir animasyon" diye düşüneceğim, müziğin (pink floyd - the great gig in the sky) keyfini çıkaracağım ve görüntüleri pek ciddiye almayacağım.



not:) bu yazıda sanki eksik bir şeyler var, bana öyle geliyor? belki filmi tekrar izleyip bazı eklemeler yaparım daha sonra.

*şunu şiddetle söylemeliyim ki, dakikalarca reklam gösteren sinema salonlarından uzak durmalı! genellikle alışveriş merkezlerinde bulunan sinema salonları bu boka sardırıyorlar. araştır, mutlaka hem reklam göstermeyen hem de çok daha kaliteli (ses, salon büyüklüğü, koltuk rahatlığı vs) bir salon vardır yaşadığın şehirde. yoksa, evet, gitme sinemaya, indir internetten filmleri, hiç olmazsa tacize tecavüze uğramamış olursun. reklamını gördüğüm aklımda kalan tüm ürünlerin üzerlerine kocaman bir çarpı işareti koydum. örneğin, evreka sigorta mıdır nedir (özellikle düzgün yazmıyorum), hani şu braveheart filmine yamanmış reklam var ya... her izleyişimde midemi bulandırıyor. en çok aklımda o kaldı, aklıma geldikçe sinirimi bozuyor...

Share/Save/Bookmark

devamını göster

20 Nisan 2009

zidane: a 21th century portrait

bir arkadaşım bir dolu dvd gönderdi hafta sonu. diziler [carnivale, rome ve battlestar galactica'nın 1978 yıllarına ait bölümleri (ilk sezon oluyor sanırım) ] ile beraber, bir dolu da pink floyd videosu... [kendisinde roger waters ve david gilmour'da bile olmayan video kayıtları (roger waters'ın sünnet videosu, david gilmour p*rnosu vs) olduğunu düşünürüm bazen.] bütün bunların yanında, üzerinde "zidan" yazan bir dvd vardı. daha önce bahsi geçtiği için süpriz olmadı ama bir futbol özürlüsü olduğumdan, gelen şeylere şöyle bir bakma, kurcalama işleminin en sonuna attım onu. biraz orasına burasına bakınca oldukça ilgimi çekti ama. garip ve ilginç bir film yapmışlar.

23 nisan 2005 tarihinde, real madrid ile villareal maçını, douglas gordon ve philippe parreno isimli kişiler, 150 kişilik bir ekip ve 17 kamera ile belgeliyorlar. maç boyunca sedece zidan'a odaklanıyorlar ve "zidane, un portrait du 21e siècle" (zidane: a 21th century portrait) isimli bir belgeseli, sinema ve insanlık tarihine kazandırıyorlar. (aynı zamanda tüm zamanların en kötü jeneriğini de hazırlamışlar!)

doksan dakikalık (eh) bu belgesel, futbol ile ilgilenmesen bile (benim gibi), kendini izlettiriyor. fikir biraz sıkıcı gibi gelebilir, çünkü tüm film boyunca yürüyen, koşan, tüküren, "hey!" diyen bir futbolcuyu izliyorsun sonuçta. ama ilginç bir deneyim olduğu da kesin. mogwai'nin oldukça güzel müziği eşliğinde, bir an sonra "yalnız bir adamı" izlediğimi düşünmeye başladım açıkcası, futbol oyuncusu bir insanı...

görüntü ve ses şahane, amazon'dan ya da cangıldan bir şekilde elde edip izlenmeyi hak eden ilginç bir belgesel. on üzerinden yedi veririm gerekirse sekiz veririm ama illa ki güzel bir puan veririm bu filme...



not: bu da içinde "futbol" olan ilk (ve sanırım tek) yazıdır.

Share/Save/Bookmark

devamını göster

18 Nisan 2009

Harold's Planet

lisa swerling ve ralph lazar yaratmış "harold's planet"i. haroldsplanet.com isimli sitelerinden, yaptıkları animasyonlara kadar bir çok şeye ulaşılabiliyor. ancak benim ilgimi, harolds-planet.blogspot.com adresi daha çok çekti çünkü tonlarca karikatür var orada. neredeyse tüm sayfalara baktım, gayet eğlenceli, eğlenceli olduğu kadar düşündürücü, düşündürücü olduğu kadar sade, sade olduğu kadar... işte, bir ara bakarsın, gerekirse rss ile takip edersin, artık orası senin bileceğin iş.

asıl sorun şimdi ne yazacağım? bazen aklıma geliyor, şimdi yok şunu beğendim, yok bu şahaneymiş diye böyle yazıyorum, biraz da saçmalıyorum, üstelik uzun, devrik ve abur cubur cümleler kuruyorum ya, şimdi (olur ya!) google translate aracılığıyla lisa ya da ralph, "bak ya, türkçe bi'şeyler yazmış biri hakkımızda" diye düşünüp şu yazılanları anlamaya çalışsa, özellikle bu paragrafı örneğin, kullandıkları google translate dile gelip de, "arkadaşım, ben çeviriyorum kafama göre ama olasılıkla yaklaşamıyorum bile" demez ki? bir ara uyarı mı koymalıyım acaba bir köşeye "bu internet günlüğü google translate ile uyumlu değildir" diye?
neyse...
ha bir de unutmadan, eski mısırdan kalma bir tablette şöyle yazar: "şüphesiz üzerlerine tıkladığında başka bir tablette ve büyük olarak açılacaklardır..."











Share/Save/Bookmark

devamını göster

08 Nisan 2009

jindrich streit

jindrich streit (jindřich štreit) amca, 1946 yılında doğmuş; o zamanlar ismi çekoslavakya olan ülkede.

gayet sıradan insanların fotoğraflarını çekmiş sanırım genellikle. ama nedense uzun uzun incelenebiliyor fotoğrafları. bende öyle bir etkisi oldu.

bazen (genellikle edebiyat dergilerinde) olur ya, bir fotoğraf verilir, o fotoğraftan yola çıkarak öykü oluşturulması istenir. bu fotoğraflar da öyle sanki. anlamıyorum fotoğrafçılık işinden, ışık renk kadraj şu bu şeyler konusunda işe yarar bir şey bildiğim yok ama insani durumları yansıtan fotoğrafları seviyorum. üzgün bakan kötü durumdaki çocuklar ya da felaket yaşlanmış insanların portreleri gibi şeyler değil de, öyle bir an bir şey olurken fotoğrafçının yakaladığı görüntüler; işte onlar daha çok ilgimi çekiyor.

kendi sitesinden (jindrichstreit.cz) bir dolu fotoğrafına bakabilirsin. birazcık bilgi de burada var: amber online

(fotoğrafların üzerine tıkla, hayretler içinde göreceksin ki kocaman açılacaklar)























Share/Save/Bookmark

devamını göster

07 Nisan 2009

en bilmem ne listelerinde en sinir bozan "n" şey

küçükken, dikkat çekici bir liste hazırlamanın 10 sırrı başlığıyla, liste hazırlayan her insan kişisinin başvurması gereken önemli(!) bir kaynak hazırlamıştım. şimdi de, yayınlanmış bir listede en sinir bozan şeyler hakkında bıtbıt'layıp, "neler yapmamak gerekir?" sorusuna muhtemelen muhteşem cevaplar bulacağım...  

"yahu ölmeden önce bir kendime çeki düzen vereyim, şöyle belli başlı filmleri (müzikleri, kitapları, resimleri, şunları bunları) elden geçireyim de öyle öleyim" desem, biri de (örneğin yahoo) bedene kavuşup karşıma çıksa, "işteee! ölmeden önce izlemen gereken yüz film listesi hazırladım sana!" dese ve hemen birkaç satır yukarıda, "yahoo" yazan yere tıkladığında açılacak olan sayfadaki listeyi elime tutuştursa, aman efendim bir internet deviymiş falan demeyip, "defol git görüş açımdan dingil!" diye kovarım onu yanımdan. benim sinirimi bozan şey, bir çok listede karşıma çıkıyor: "saygı duruşunda bulunma" (ya da kendi engin bilgisini gösterme?) derdine insanlar, bir milyar yıllık yapımları ya da tek özelliği, bir ilke imza atmak olan şeyleri listelerine tıkıştırıyorlar. yetmiyor, ya en tepeye ya da ilk üçe yerleştiriyorlar. yahu, bak, öleceğim ben, neden bana "toy story" izlettiriyorsun? wall-e varken, nemo varken kim ne yapsın toy story'i? tamam, ilk uzun metrajlı bilgisayar destekli animasyon filmi falan diyeceksin, evet güzel film, hatta ben, pixar 45 dakika boyunca zıplayan jölemsi bir top animasyonu yapsa, onu bile izlerim, vardır bir bildikleri diye, ama senin bu yaptığın ne? hem sen bana gider ayak bir david fincher bir coen kardeşler filmi önermeyeceksen ben ne anladım senin kılavuzluğundan? 

al bak şu listeye; sanki tüm güzel filmler 70'lerden önce çekilmiş; time'a göre de öyle... yine time'ın tüm zamanların 100 müzik albümü listesi; 2000'li yıllara bile elvis sıkıştırmayı başarmışlar! yine tüm olan biten altmışlarda yetmişlerde olmuş; üstelik pink floyd'suz! e ben ne yapacağım o listeyi? 

 "ne yapacağım o listeyi?" konusu önemli çünkü ben listelere, hele bir de "ölmeden önce...", "alzaymıra kapılmadan..." falan filan gibi, iddialı olanlara, bir şey öğrenebilmek için, "evet yahu, bak bunu bilmiyordum" deyip, biraz olsun vitamin almak için yaklaşıyorum. tüm zamanların en çok satış yapmış müzik albümleri listesi beni ilgilendirmiyor, tamamen bilimsel, istatistiki veriler yani... gezegende en çok satan kitaplar listesini ne yapayım ki? durduk yere, (kem-ken'e saygılarla) eşdinsel mi olacağım? uzmanların (eleştirmenlerin ya da eleştirmen gruplarının ya da eleştirmen havasına bürünenlerin) listeleri de pek çekici gelmiyor; belli ki saygı duruşu yapmak ile bilgi göstermek arasındaki çekişme sonucu "saygıda kusur edilmeyecek" ama çok daha önemli (güzel, etkileyici, şahane) eserin hakkını gasp eden şeyleri listelerine eklemek zorunda hissediyorlar kendilerini. galiba en işe yarar listeler, çemberi olabildiğince daraltmayı başarabilmiş olanlar. yoksa tüm zamanlarla güreşeceksen, emin ol çok şey üretildi ve her zaman, yaptığın liste eksik kalacak. şöyle listeler olabilir örneğin: "en fazla patlama sahnesi olan 100 film" ya da, "finali çok şaşırtıcı, ters köşeye yatırıyor abi diyebileceğin 50 film" (ki bu listeden uzak durmak gerektiği de açıktır) "hayvanların konuştuğu 25 film" (animasyonlar hariç), "ayak masajının soruna neden olduğu 10 film"... gayet rahatlıkla görülüyor ki, çemberi ne kadar daraltırsan film listen de o kadar kısalıyor, senin hakkında "dangalak bu" lafını sarf etmek zorlaşıyor ve hiç şüphesiz bir derde derman olabilme şansı yükseliyor. çok somut görebilmek mümkün: tüm zamanların yenilik getirmiş 10 video oyunu listesine tetris'i almazsan ayıp edersin ama "insanlık tarihinin en iyi 10 video oyunu" listesinde, hele bir de birinci olarak tetris'i gösterirsen, işte o zaman da ayıp edersin... 

  not: "ayak masajının soruna neden olduğu 10 film" listesinin, kalan dokuz filmi hakkında hiç fikrim yok...

devamını göster

05 Nisan 2009

quid est veritas?

"sanırım yazarımız şunu öne sürüyor. keops piramidi'nin yüksekliği, yan yüzeylerinin toplam alanının kare köküne eşittir. ölçüler 'metre' olarak değil, mısır ve ibran arışına en yakın ölçü birimi olan 'ayak' olarak alınmalıdır. çünkü 'metre' modern çağda icat edilmiş soyut bir ölçüdür. bir mısır arışı, 1,728 ayak eder. kesin yüksekliği bilmiyorsak, pirimidion'dan, büyük piramidin üstüne konmuş, onun uç noktasını oluşturan küçük piramitten yararlanabiliriz. güneşte pırıl pırıl parlayan altın ya da başka bir madenden yapılmıştı bu küçük piramit. şimdi, küçük piramidin yüksekliğini, tüm piramidin yüksekliği ile çarpar, elde ettiğimiz toplamı da onun beşinci kuvveti ile çarparsak, yeryüzünün çevresini buluruz. dahası, tabanın çevresini yirmi dördün üçüncü kuvveti ile çarpıp ikiye bölersek, yerkürenin çapını elde ederiz. sonra, piramidin tabanının alanını 96'yla, onu da on'un sekizinci kuvvetiyle çarparsak, doksan altı milyon sekiz yüz on bin mil kare eder ki, bu da yeryüzünün alanına eşittir. doğru mu?"
(...)
"demek," diye duraksadı belbo, "bu bay, kesinleşmiş gerçekleri yinelemekten başka bir şey yapmıyor?"
"gerçekler mi?" diye güldü aglie, eğri büğrü, ama hoş bir tadı olan purolarından sunmak için puro kutusunu bir kez daha açtı. "yıllar önce bir tanıdığımın dediği gibi, quid est veritas*. bir yığın saçmalık. her şeyden önce, piramidin tabanını, yüksekliğin tam iki katına bölerseniz, kesirleri de hesaba katarsanız, pi sayısını değil, 3,1417254 sayısını bulursunuz. küçük bir fark ama önemli. (...) beyler, lütfen benimle pencerenin yanına kadar gelir misiniz?"
gösterişli bir biçimde pencere kanatlarını ardına dek açtı, dışarıya bakmamızı söyledi; uzakta, dar bir sokakla caddenin kesiştiği köşede, piyango biletlerinin satıldığı anlaşılan, tahtadan yapılmış küçük bir kulübeyi gösterdi bize.
"beyler," dedi, "gidip şu kulübeyi ölçmenizi rica ediyorum. tezgahın uzunluğunun 149 santimetre olduğunu göreceksiniz, yani dünya ile güneş arasındaki uzaklığın yüz milyarda biri. kulübenin arka tarafının yüksekliğini, pencerenin genişliğine bölerseniz: 176:56=3,14 çıkar. ön tarafın yüksekliği 19 desimetredir; bu da, yunan aydönümü yıllarının sayısına eşittir. iki ön köşenin yüksekliği ile, iki arka köşenin yüksekliğinin toplamı ise: (190x2)+(176x2)=732'dir; bu da poitiners zaferinin tarihidir. tezgahın kalınlığı 3,10 santimetre, pencere kornişinin genişliği ise 8,8 santimetredir. tam sayıların yerine onlara denk düşen alfabe harflerini (3 yerine c, 8 yerine h) koyarsak, c10h8'i elde ederiz. bu da naftalinin formülüdür."
"olağanüstü!" dedim, "bütün bu ölçümleri yaptınız mı?"
"hayır," dedi aglie, "jean-pierre adam diye biri, başka bir kulübe üstünde yaptı. sanırım, piyango biletleri satılan bütün kulübelerin boyutları az çok aynıdır. sayılarla ne isterseniz yapabilirsiniz.(...)"

[foucault sarkacı, umberto eco. can yayınları, 1992, sayfa 276-277]

*çevirmen şadan karadeniz'in notlar kısmından: "gerçek nedir?" isa'yı çarmıha gerdiren pontius pilatus'un ünlü sorusu. [gerçek değil de, hakikat nedir, doğrusu sanırım]

devamını göster

04 Nisan 2009

şu hayat neden güzel?

derhal cevaplamalı bu soruyu: boş işler yapanlar yüzünden ve onlarla güzel. bak, her boş iş, senin tarafından doldurulmaya olanak tanır. biraz zevk almak istiyorsan hayattan, şu kısacık ömründe, tamamen içi dolmuş şeylerden uzak durmalısın. benden söylemesi. tam şu anda sanat hakkında düşünebilirsin örneğin; ya da boş yollar üzerine...

hiç ilgilenmediğim bir şey şu kaykay... izlemesini sevdiğim, ne manyaklar var dediğim bir şey işte. durduk yerde ilgimi çekmesi, spike jonze'un çektiği "unkle" müzik videosu sayesinde oldu. heaven isimli şahane şarkının videosu olarak daha fazla tanınan bu video, lakai (kaykaycılar için ayakkabı üretiyor) firmasının pek etkileyici fully flared filminin açılış bölümünden derlenmiş aslında. şimdi şu saatte unkle ve spike jonze hakkında ahkam kesmenin anlamı yok; belli ki muhterem kişiler... merak ettiğim için filmi indirdim ve kesinlikle çok beğendim. dediğim gibi, hiç de ilgilendiğim bir şey olmasa da, film "vay bee" ifadesini insanın yüzünde sabit tutmayı şahane çekimleriyle, "işte şimdi kıracak bir yerini" diye insanı "yaşlandım mı ben yahu?" diye düşündürten hareketler yapan kaykaycılarıyla ve bence gayet isabetli müzik seçimleriyle oldukça etkiliyor. bir şekilde bulun izleyin derim.

önce unkle - heaven:



lakai - fully flared giriş:



fully flared - jesus fernandez (müzik: calexico - alone again or)


Share/Save/Bookmark

devamını göster