11 Ekim 2007

düşen adam

düşen adamın elinde bir elektrik faturası var. asla ödeyemeyeceği bir borç görünüyor. hata yapmışlar belli ki. itiraz etmeye kararlı zaten. faturayı pantolonunun arka cebine koyuyor ve cep telefonunu çıkarıyor. elektrik idaresinin numarasını tuşluyor. “ben düşüyorum yahu ne faturası şimdi böyle… olacak şey değil hani!” diyor elektrik idaresi baş müdürüne. “ama bakın şimdi de telefon idaresine borç yapıyorsunuz? demek ki siz bir şekilde devletin ya da özel teşebbüslerin hizmetlerinden yararlanabiliyorsunuz...” diyor baş müdür, telefonunun koyu yeşil kablosuyla oynarken. boş yere müdür yapmamışlar adamı. en basitinden düşmüyor: koltuğunda oturuyor; masasının başında… “benim elektrikli bir eşyam yok ki ama yok ki yok ki!” diyor düşen adam. “beyefendi fatura size ulaştırılmış işte… üstünde de sizin adınız yazıyordur… biz idare olarak elektriğin hangi yolla kullanılmış olmasıyla ilgilenmeyiz… bir şekilde kullanmışsınız işte…” diyor baş müdür.
bunlarla uğraşılmaz yahu diye düşünüyor düşen adam, koyuyor cebine telefonu. düşen adamın karısı bağırıyor yukardan o sıra: “seni hiç sevmiyorum! terk ediyorum seni! terk! teeeeerk!” yukarı bakıyor düşen adam şaşkınlıkla. hayatının en büyük parçası, biricik karısı? eh? ne saçmalıyor öyle? “yapamazsın bunu! nedeeeen!” diye haykırıyor. kadın, “sus! suuuss!” diye bağırıyor ve bir sarı vazo fırlatıyor düşen adamın üzerine. vazo adama yaklaşmak ister gibi ama yaklaşamıyor… adam açık ara önde ve vazonun yetişmesi hatta adamın kafasında patlaması çok zor. “onu ben sana hediye etmiştim! ama beni böyle bırakamazsııın!” diye bağırıyor ama kadın ilgilenmiyor: ortadan kayboluyor. küplere biniyor düşen adam, bir sigara yakıyor. sataşacak birilerini arıyor; kafası çok bozuk. “kim itti beni! kim ittiiii!” diye bağırıyor. karısına mesaj çekiyor: “hem sen ittin beni hem de terk ettin. allah da seni itip itip terk etsin:)” ama öfkesi dinmiyor. “düş ulan kafama düşsene!” diye bağırıyor sarı vazoya. vazoyla mı kavga edeceğim, hay allah belamı versin, diye söyleniyor sonra. “ben düşmüyorum yükseliyoruuuumm!” diye bağırıyor güya karısına. “bağırıp durmasana kardeşim!” diyor pencereden biri. pencere? “ipin var mı! ip atsana bana!” diye bağırıyor düşen adam. penceredeki, sigarasından bir nefes çekiyor ve vazoyu fark ediyor. “a ne güzel vazoymuş bu”. uzanıp yakalıyor vazoyu. “bırak onu, o benim! ip atsana bana!” diye bağırıyor düşen adam. “siktir düş!” diyor penceredeki, şöyle bir bakıp; sigarasının izmaritini fırlatıyor düşenin kafasına nişan alıp. “hanım bak vazo!” diye bir ses duyuluyor adam içeri girerken. “iiiiip!” diye haykırıyor düşen adam. izmarit havada sönüyor…
“düşüyorum. atladım mı, ayağım mı kaydı, biri mi itti beni, yoksa yer mi yok oldu birden? bilmiyorum… bildiğim: düştüğüm. ama mutluyum: düşüyorum… pozisyonum belli… bir tutarlılık var işte hayatımda…” diye kendini anlatıyor yıllar sonra bir kadına. “ne güzel… kendinden emin erkeklere bayılırım…” diyor kadın… bir lunaparkta dolanıyorlar. adam kadına pamuk şeker alıyor.
“ister etek giyerim ister pantolon neden karışıyorsun bana!” diye huysuzlanıyor kadın bir ay sonra. bir bankta oturuyorlar, adam sigara somuruyor. somurtuyor. kafasına bir izmarit düşüyor. çevresine bakınıyor. aklı dağılıyor ve kadına sarılıyor.
bank, park ve kent düşüyor...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme