meditasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meditasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2017

li'l quinquin

li'l quinquin, fransız yönetmen bruno dumont'un bir eseri. film diye yapılmış ama sanırım sonra mini dizi diye sunulmuş. son yıllarda izlediğim en enteresan karakterlere, öykü anlatımına eh belki öyküye sahip yapımlardan biri. ancak bu yapımı tavsiye edemiyorum; bakın var böyle bir şey diyorum sadece. helikopter, mimik ve boşluk isimlerini koyduğum üç sahneyi ve bu sahneler üzerine bıtbıtlanmalarımı aşağıya bırakıyor ve esen kalın diyorum.



helikopter:

çocukken hiç helikopter görmedim; bizim oralardan geçmeleri için en ufak bir neden yoktu zaten. bizim oralara arada sırada dünya dışı uzay araçları uğruyordu sadece. sokaklara dökülüp izliyorduk; ki o zamanlar gezegende tek bir piksel bile yoktu, yanıp sönen ışıklar sadece yanıp sönen ışıklardı; kimse çözünürlük hesabı yapmazdı. zaten hiç bir şeyden emin değildik; günler günleri kovalarken, hariçten gazel çalan bir olaya, eğlence gözüyle bakıyorduk; zengin birinin düğününde fırlatılan havai fişekler misali; bambaşka bir dünya; bizle ilgisi olmayan...

ama bir helikopter yaklaşsaydı, pata pata, yine sokağa dökülürdük, tüm önemli işlerimizi erteleyerek. belki uzaklardan geçerdi ama ya süper şanslı bir günümüzdeysek; o zaman tam üzerimizden geçerdi; pata pata, eller kollar, toprağın tozunu kaldıran bir zıplama, hey hey hey, seni gördük!

daha da güzeli, olanaksızlığın parmakları saçlarımızın arasında gezinirken, hem de bizi sevimli bulmuşken gerçekleşebilirdi; bir hayal; bir düş; artık hiç bir gün o aptal günler gibi olmayacak: helikopter bizi görüp, yanımıza yaklaşırdı. tam o anda şu kaçık hayattan başka bir beklentimiz kalmazdı! helikopterin pervanesinin altında kendimizden geçerdik; acaba milyon yıl yaşasan bundan daha görkemli, daha önemli, daha güzel bir şey gerçekleşebilir mi? dört milyar yılın son on bin yılında bir kerecik bile kendini gösterme inceliğinde bulunmamış yüzlerce tanrıdan hangisi o aşağıda birikmiş küçücük kalabalığın üzerine eğilmiş bakan helikopterin yarattığı coşkuyla baş edebilir?

çünkü o anda saf bir merak, saf bir heyecan; hayranlık ve korkuyla,  saf bir lütuf gösterisine bakıyor. bu bir alış veriş; bir hesaplaşma. asla bir beklenti değil; sadece bir durum; eşsiz, benzersiz, heybetli... anlamsız ama çok da önemli, asla unutamayacağın bir karşılıklı fark ediş, beni gördüğünü gördüm ve işte şimdi sen de bana bakıyorsun; sadece bana; nihayetinde gereksiz, yararsız ama en azından tek bir taraf için muhteşem bir bakışma...




mimik:

insan her şeyi öğreniyor; afrayı tafrayı öğreniyor ve oturup kalkmasını, eğer ki aileden şanslı ise. o an geldiğinde, bir şey yapması gerektiğinde, öğrendiklerinden yola çıkarak bir şey yapıyor; bir ifade takınıyor ve diyor ki 'bu durumda ben böyle yaparım' ; davranışının kendine has olduğunu düşünüyor; zira kişiliğini dışa vuruyor ama aslında sadece daha önce öğrendiklerini sahipleniyor.

çok popüler olmuş bir reklam ya da bir televizyon dizisi bir dolu insanın hemence sahiplendiği, benimsediği mimikler, laflar yayıyor topluma. bir demet tiyatro'daki tirbüşon'un "şşş!" demesi örneğin; hala yeri geldiğinde kullanırım ve bir zaman sonra (çevremde) kimse hatırlamaz tirbüşon'u; artık benim yaptığım bir şeydir.

çok daha derinlere gizlenmiş, kaynağının belirlenmesi artık olanaksız bazı anlamsız ifadeler de var. örnek şu: bir yere varamıyorum; sıkıldım ve bunun anlaşılmasını istiyorum anlamlarına gelen; 'üf', 'püf'...

bu bir problem olabilir mi? yani, sıkıldın, bunaldın ve uğraşmak istemiyorsun artık; 'üf' ya da 'püf' diyorsun; hiç düşünmeden; hem neden düşüneceksin ki; bin yıldır 'üf püf' bunlar. buna bir seçenek getirmenin ya da 'bu da benim tarzım!' demenin bir anlamı var mı? bununla beraber aynı değerde bir soru: aynı durumda nasıl oluyor da hep aynı anlamsız, garip, saçma sapan şeyi yapıyoruz ve bu bize hiç garip gelmiyor?

ama farklı saçma bir şey yapıldığında garibimize gidiyor; çünkü bildiğimiz ve alıştığımız saçmalık değil diye mi?



boşluk:

...


devamını göster

26 Eylül 2012

tekere çomak

yandaki basit çizimi görünce akla derhal "tekere çomak sokmak" deyimi geliyor doğal olarak. ilk iki kare tam olarak örtüşüyor bu deyimle. üçüncü kare ile bütünlük sağlandığında şunu demiş oluyor bu çizim: "insan, acı çekeceğini görebileceği halde, kendi tekerine çomak sokar." 
bu çizimi karikatüre yaklaştıran şey, hiçbir aklı başında insanın bu çizimdeki gibi davranmayacağını düşünmemizle ortaya çıkar; "salak yahu!" deriz, jackass programına yakışır bir davranış!
yine de şöyle düşün: diyelim ki çizimdeki kişi sensin, bir yolda bisikletinle ilerliyorsun, yolun iki yanında uçsuz bucaksız yeşil tarlalar var. elbette bir elinde de tıpkı çizimdeki gibi bir sopa var. o bisikleti o yolda sürmekten başka da bir işin, ihtiyacın yok diyelim. tüm evren bu çizim olsun işte; sana da bir ömür, ortalama 60 sene...
kimse de seninle iddialaşmış olmasın, yani "o sopayı tekere sokmadan ne kadar süre ilerleyebilirsin?" temalı bir yarışmaya katılmış falan değilsin. öylece bisiklet sürüyorsun elinde sopayla, tüm ömür boyu!
er ya da geç, belki 3 gün sonra belki 15 yıl sonra ama mutlaka bir gün, en aklı başında insan bile kendi tekerine çomak sokacaktır diye düşünüyorum. 
akla geldiğinde "ne yapsam yahu şu sopayla da rahatlasam?" sorusu, "başına bir iş açmadan fırlat at sopayı tarlaya, olsun bitsin!" gibisinden cevaplanabilir. ama bu, insanın kendi içindeki düşmana karşı geliştirdiği bir savunma olur en fazla; eğer sopadan hemen kurtulmazsam, bir gün mutlaka tellerin arasına sokmayı deneyeceğim, demek olur. yoksa sopa denilen şeyin varoluş nedeni, bir tekere çomak olmak mı?
ben asla öyle bir şey yapmam, bin yıl o yolda elimde sopayla bisiklet sürsem de yapmam da diyebilir birisi. büyük yalan: kimse görmez nasıl olsa diye gecenin karanlığını bekler ama yine de yapar! çünkü binlerce yıldır milyon kere ispatlanmıştır ki, insan sonuçlarını üç aşağı beş yukarı tahmin edebildiği halde kendine anlamsızca güvenir ve aklı ona öyle bir oyun oynar ki, tekere çomak soktuğunda hiçbir şey olmayacağına, çok zevk alacağına, önemsiz bir şey olacağına, tanrı ile karşılaşacağına, sıkıntısının geçeceğine ya da bir kuş olup uçacağına ve bunlar gibi binlerce şeye inanabilir. 
ancak ilk akla gelen doğrudur: düşecektir ve belki de bir daha kalkamayacaktır.  

çizimi şurada gördüm: twentytwowords.com

devamını göster

19 Ekim 2011

konuşmak

bir robotla konuşabilirim. yanına gitmem ama o yanıma gelir de bir şeyler anlatmaya başlarsa dinlerim. baktık muhabbet güzel, bu konuşma gittiği yere kadar gider, sıkılmam, bir robotla ne konuşulur, demem. robotça dertlerini, robotluğu falan anlamaya çalışırım; gücüm ve aklım yetiyorsa ona yardım etmek maksadıyla önerilerde falan bulunabilirim.
bir çocukla da konuşabilirim. kaç yaşında olursa olsun. genellikle çocuklar boş konuşurlar, çok soru sorarlar, insanı sıkarlar ve hepsinden önemlisi hava basabileceğin varlıklar değillerdir. ama her çocuk da bir değildir elbette. muhabbeti, kafa yapısı güzelse, oturur saatlerce dinlerim onu; hiç de kendimi kasmadan konuşurum onunla.
bir kedi ya da köpek gelse yanıma, becerebilse iki kelam etmeyi, ilk şaşkınlığı ve yabancılığı kısa süre içinde atlatır -ve tabii kafa dengiyse- konuşmaya başlarım. zaten benim soracak bir dolu sorum vardır; onların merak ettiklerini de içtenlikle, bildiğim kadarıyla anlatırım. havadan sudan da konuşabilirim, illa kedilik, köpeklik, insanlık hakkında konuşmalıyız diye düşünmem.
"üzerine hoş bir açıyla gün ışığı vurmuş bir dilim peynirle" de konuşabilirim. onun bir şey söylemesini, bir şeyler anlatmasını beklemeden, öylece konuşabilirim. ancak diğerlerinden farklı olarak sanırım benim ona yaklaşmam ve konuşmayı başlatmam gerekir çünkü yüzyıllar içinde dikkatlerden kaçmamıştır, peynirlerin ağızları, onlara bir ifade verecek gözleri yoktur. bir peynir asla insana yaklaşmaz.
tanrılarla, şeytanlarla, ruhlarla konuşmam. eğer onlar yaklaşmışlarsa bana ve konuşmaya çalışmışlarsa, gözlerimi kapar, her şeyin normale dönmesini beklerim.

devamını göster

09 Nisan 2011

şimdi benim...

* bir uzay gemim olsa, tüm mürettebata sakin olmasını emrederim. en düşük hıza alın gemiyi, derim. pencerenin önüne geçer, buz gibi bir kutu efes açar, saatlerce sonsuz boşluğu seyrederim. nejla (geminin garsonlarından) gelir dizime oturur, saçma sapan bir şeyler anlatır, on dakika sonra, "bacağım uyuştu güzelim yan koltuğa geç" derim.
* bir zaman mekinem olsa, bol bol zaman üretirim. çeşit çeşit, renk renk zaman yaparım. sonra bunları yüksek bir binanın tepesinden insanlara dağıtırım. üç beş gün sonra muhabbeti geçtiğinde bu olayın, şaşırmış gibi yaparım.
* bir orkestram osla, tam teşekküllü, 150 kişilik falan, angel heart'ın harry'sinin ıslıkla çaldığı melodiyi icra ederiz. biz; ben ve orkestram. yarım saat çalsak yeter.
* bir lazer silahım olsa onu kızartmaya ayarlarım. tüm insanlığı yok edecek bir düğme tam da önümde olsa, "the assassination of jesse james by the coward robert ford" filmini bir kere daha izler, bir iki bira içer, sevdiğim insanlarla kısa telefon görüşmeleri yapar, bir koşu parka gidip çimenlere yatar, yakın iki arkadaşımın bebeklerinin fotoğraflarına bakar, üst üste dört kere star guitar dinler ve düğmeyi boş bir konserve kutusuyla kapatırım.
* bir pelerinim olsa, hiç de fena olmaz, bir de silindir şapka. bir de baston. geceleri parke taşlı, sisli sokaklarda gezinir, milleti huzursuz ederim.
* çişim olsa, gidip de lavaboya işemem. herşeyin bir zamanı, yeri var.
* üç tane koyunum olsa, bunların yaşlarının toplamı 14 olsa, ilki ile ikincisinin arasında da 4 yaş fark olsa, beni hiç rahatsız etmez; düşünmem bile. uygun zaman gelince keser yeriz; kürklerini de giysi yaparız, diye düşünürüm en fazla.
* "michael jordan!" diye bağıran bir kedim olsa, çok korkarım. öyle bağırarak, bir de üstüme falan gelirse, onca zaman beraberdik, acı tatlı günlerimiz oldu falan demem, tekmeyi basarım suratına.
* bir kaldıracım olsa, ne bileyim, "al senin bu!" diye önüme atıp kaçsalar örneğin, asla sahiplenmem, basar giderim yoluma; kaldıraçsız.

devamını göster

24 Ağustos 2010

geçilmesi zor yer ve iki düşman asker

eh
1. asker: alaaarm!
2. asker: yuh! atladığı yere bak! yapışırsın yere öyle işte! hah ha!
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: o-ha! oradan atlanır mı be! yazık oldu elemana.
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: oof of of! çok pis düştü be!
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: yuh! atladığı yere bak! yapışırsın yere öyle işte! hah ha!
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: ben sanki bu anı daha önce yaşamıştım biliyor musun? çok garip.
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: heyt be koçuma bak; bir an atlamayı başaracak sandım!
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: ben sanki bu anı daha önce yaşamıştım biliyor musun? hatta sonra da böyle demiştim, yani bu dediğimi demiştim.
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: yavaş ya! ne bağırıyorsun ödüm koptu! düştü geberdi, sakin ol!
*
1. asker: dejavuu!
2. asker: hah ha! hakkatten ha! bazen sana da oluyor mu bu anı daha önce yaşamışız gibi? neyse, sigaran var mı?
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: o kolay da, neden biz burada dikiliyoz hep o atlıyor? biz de atlayalım! ben kesin ilk denememde atlarım!
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: erdim lan ben! sanırım? şimdi öldü ya, birazdan bir daha atlayacak ve sen yine "alaarm!" diye kıçını yırtacaksın. ne biçim bir hayat be bu?
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: bir de şu var, bu atlamayı becerirse, inip bizi öldürecek, sonra devam edecek yoluna. bu atlayamadıkça ömrümüz uzuyor yani. gerçi çok monoton, özellikle seninleyken ama, en azından, ne bileyim, bu da bir şeydir.
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: ikimizin tıpatıp aynı olması ne garip değil mi? bak sana ilginç bir soru: buraya gelmeden önce ne yaptığını hatırlıyor musun? hah ha! evet, sanki hayat burada başladı değil mi?
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: yuuuh! bu kaçıncı denemen hıyar!
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: oğlum senden nefret ediyorum. ondan da nefret ediyorum, çok beceriksiz olduğu için ama senden ayrıca bir nefret ediyorum.
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: öf, içme fenalık geldi. içime fenalık bastı mı denirdi yoksa? aman neyse yahu!
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: ya siktiret alarmı falan, akşam bize gelsene, beraber film falan izleriz?
*
1. asker: alaaarm!
2. asker: alaaarm! öf!

devamını göster

13 Nisan 2010

gerçekten mi?

kobayaşi odaya girdiğinde, keyser soze'yi görünce çok şaşırdı.
"senin öldüğünü sanıyordum!" dedi.
keyser soze, "hayır ölmedim, bir an için ölüler diyarına geçtim sanırım ama dönmeyi başardım" dedi.
"yahu bırak şimdi şakayı, öldüğüne dair haberler aldık, gerçek olamaz bu!" dedi kobayaşi.
keyser soze, sakince, "ölmedim işte." dedi.
"yaşlı bill söyledi öldüğünü, bilirsin ona güvenim sonsuzdur." dedi kobayaşi.
keyser soze soluklandı, gözlerini kapadı, konsantre olmaya çalıştı ve tüm gücüyle yüzünde bir ciddiyet ifadesi oluşturdu, "hiç şüphen olmasın, ölmedim." dedi.
"inanılacak şey değil, herkes öldüğünden bahsediyordu oysa kaç gündür." dedi kobayaşi.
keyser soze, kobayaşi'yi oracıkta boğazlamak istediyse de, yatak odasına yöneldi, dağınık odada karısının makyaj çantasını buldu, ayna karşısına geçti, kaşlarını kalınlaştırıp kobayaşi'nin yanına döndü.
"çok ciddiyim, ölmedim." dedi.
"ne bileyim, öldün diye duyduk? hatta buraya da senin cenaze işlemlerin için gerekli evrakları almaya gelmiştim. bu gün öğleden sonra üçte cenaze töreni yapılacak..."
keyser soze aceleyle makyajını sildi, çalışma odasından bir resmi gazete buldu, babasının eski siyah çerçeveli gözlüklerini ve piposunu kutuların diplerinden çıkardı, üzerine kalın ropdöşambırını geçirdi ve kendini koltuğa attı. gazeteyi açtı, bir süre okuyormuş gibi bekledi sonra gazeteyi indirip, kobayaşi'nin yüzüne yaklaşık beş saniye baktıktan sonra, "ölmedim ben." dedi.
"yok, yani, insanın kafası karışıyor, arabanın yanmış enkazını sen ortadan kaybolduktan 15 gün sonra buldular uçurumun dibinde ve zaten ümitlerimiz tükenmişti, öldü gitti dağ gibi adam diye düşündük doğal olarak."
kısa süren bir sessizlikten sonra keyser soze yerinden fırladı, "bekle burada!" diyerek kendini sokağa attı. ilk otobüsle tibet'e gitti. yaklaşık 5 sene tek bir insanla konuşmadı, dibinde bağdaş kurduğu ağaçtan on metre bile uzaklaşmadı. en büyük tibetli rahip yanına yaklaşıp "baba çok ciddi bakıyosun sen ya, bi' problem mi var?" diye sorunca, "işte budur!" diye düşündü ve olanca hızıyla eve döndü. kobayaşi televizyon izliyordu, beş yıldır yaptığı tek şey buydu. keyser soze'yi bir anda karşısında görünce "senin öldüğünü sanıyordum!" diye bağırdı.
bir an bocalayan keyser soze yine de dikkatini evrendeki o tek noktada (keyser soze noktası diyordu ona) toplayıp, "ölmedim ben." dedi.
"dün yaşlı bill geldi, tibet'te hırsızlar kayalardan aşağı atıp öldürmüşler keyser'i dedi. bir saat ağlaştık burada. öldüğünden iyice emin oldum ben de, hatta şu program bitsin de evime barkıma gideyim dedim kendi kendime."
keyser soze'nin gözlerinden yaşlar boşalıyordu.
"ölmedim, gerçekten, cidden" dedi hıçkırarak.
"çok garip..." dedi kobayaşi, "...herkese de keyser soze öldü diye haber saldık, beş yıldır haber alamayınca insanın aklına her türlü şey geliyor. öyle yani, tüm bildiklerimiz senin ölmüş olduğun yönündeydi, aklım almıyor doğrusu "
keyser soze, gözyaşlarını sildi, paçavraya dönmüş ropdöşambırını çıkardı, kalın çerçeveli gözlüğü, pipoyu ve resmi gazeteyi bir kenara attı. "canın cehenneme!" dedi kobayaşi'ye ve kendini pencereden aşağı bıraktı. aklı çıkan kobayaşi basamakları uçarcasına aşarak sokağa koştu. keyser soze ortalıkta görünmüyordu. "öldü galiba" diye söylendi kobayaşi. keyser soze ölmemişti, evi ikinci kattaydı ve hemen aşağıdaki pastanenin tentesine takılmıştı. "yardım et bana!" diye bağırdı kobayaşi'ye.
güç bela indirilen keyser soze'nin burnu bile kanamamıştı.
"öldüğünü sandım, çok korktum!" dedi kobayaşi.
keyser soze hemen yandaki manavdan yarım deste pırasa satın aldı. olanca gücüyle kobayaşi'nin kafasına vuruyor, bir yandan da "ölmedim ben! yaşıyorum, ölmedim!" diye bağırarak sinir krizi geçiriyordu. derhal ambülans geldi, neredeyse bayılmak üzere olan keyser soze'yi en yakın hastaneye yetiştirdiler.
üç gün komada kalan keyser soze, sonunda kendine gelmeye başlıyordu. zorlanarak göz kapaklarını araladı, burnunun dibinde kobayaşi'yi gördü.
"tanrıya şükür! gerçekten yaşıyor musun keyser, söylesene kurtuldun mu ölümün pençesinden?" dedi, sevgiyle gülümseyerek.
keyser soze, yeni bir komaya girmeden hemen önce şunları söyleyebildi, binbir güçlükle: "tüm sevdiklerinle beraber öldürece'm seni... seni tanıyanları da öldürece'm... sana borcu olanları, senin borçlu olduklarını bile öldürece'm..."

devamını göster

27 Mart 2010

doktor, barmen, biyolog, terzi, kara lahana ve hayali arkadaşlar

* bu ikisinin dolap çevirmeyi seven tipler olduğu sanılabilir. zararsız tipler ama. kendi dünyalarında yaşıyorlar, çevreyi pek takmıyorlar. çocukluk yaşları geçmiş ama çocukluk devam ediyor işte. şapkalı olan sanki bir köpek yavrusuyla uğraşıyor, ya da dalgın bir insanla; iki gülüp geçecekler başka bir konuya.
arka tarafında oturdukları tahta araba onlara ait değil. biraz kaynatmak için göze çarpan ve değerlendirilen bir yer sadece.
şapkasız olan o günün akşamı doktor, şapkalı olan barmen olmaya karar verecek olduysa da, şapkalı kuzeninin (evet kuzen bunlar) "kaliforniya'ya gidelim, buralarda yaşanmaz" diye özetlenebilecek, bol güneşli ve umut dolu sözlerinin etkisiyle, kendilerini bambaşka yerlerde hayal ettiler. ancak hiçbir zaman ayrılamadılar küçük italya'dan çünkü onlar konuşurken günlerin ruhu da konuşuyordu ve asıl yapılacakları o belirliyordu. çok da kötü bir hayat geçirmediler ama: işte, derler ya, yuvarlanıp gittiler ya da şey derler, kendi yağlarında kavruldular veya şöyle de derler, iyi kötü geçti günler... (bir ara öksürük şurubu sattılar, bunu da belirtmek gerek. yarım yamalak da olsa tatmin ettiler isteklerini, en azından bir ukte kalmadı.)
***
adamın laf anlamaz ve sert ifadesine kanmamak gerek, bu aileyi kadın yönetiyordu. bir yandan da, karısı hariç tüm dünyaya karşı laf anlamaz ve sert bir insan gibi görünmeyi de başarıyordu adam; karısının isteğiyle bırakmak zorunda kaldığı bıyıkları olmasa, böyle bir karışıklık da olmayacaktı elbette fakat karısı, ailenin güvenliği ve huzuru için erkeğin sert ve laf anlamaz görünmesi gerektiğini, hayat şartlarının zor olduğunu, zaten iki bebenin sorunlarıyla beraber bir dolu sorunun üstesinden gelmeye çalıştığını söylüyor, "yetmezmiş gibi bir de herifimin sorumluluklarını yükleniyorum, gerektiğinde eve ekmek getiriyorum, tamam şikayetçi değilim ama en azından laf söz gelmesin, herkesinki gibi bir ailemiz olduğu düşünülsün, dedikodularla başım ağrımasın" diye de ekliyordu.
tüm sorunların nedeni şuydu: adam hayatını biyolojiye adamıştı ve gerçekten çok zor şartlar altında, kısıtlı ekipmanlarla bilgi üretmeye çalışıyordu. sağdan soldan küflenmiş, mantarlaşmış şeyler buluyor, onları kendince sınıflandırıyor, sarı yapraklı defterlere, insanlığa gram yararı dokunmayacak saçma sapan notlar alıyor ve fakat tüm bunları çok büyük bir ciddiyetle gerçekleştiriyordu. kadın adama aşıktı, adam da kadına aşıktı ama iki çocuğa yemek, üst baş gerekiyordu, bir şekilde hayata tutunmaları şarttı.
her şeye rağmen başarılı oldular. çocukları büyütüp, sağ salim gönderdiler yuvalarından. ama adam onlarca defter doldurup tek bir sonuca bile varamadı.
***
o adam tam üç gün boyunca balkonda durdu. pencereden bakan adamın verdiği bir cezaydı bu. olay şöyle gerçekleşti:
bu ikisi bir öğle vakti sıkıntı atmak amacıyla, sokaktan topladıkları gazoz kapaklarını fiş yapıp poker oynamaya başladılar. daha sonra bir alışkanlık oldu bu. ortaklaşa açtıkları dükkanda ne zaman işler dursa (terzidir bu ikisi) poker oynadılar. gazoz kapaklarıyla. ancak, penceredeki sürekli kazanıyordu, günlerdir sokaktan gazoz kapağı toplamamıştı çünkü torbalarcası vardı zaten elinde.
fotoğrafın çekildiği günden bir gün önce, balkonda görünen adam, "gazoz kapağı toplaya toplaya kendimi mahalleye rezil ettim! bu böyle gitmez! sürekli yeniliyor olmamın nedeni, gazoz kapağı gibi saçma sapan bir şeye karşılık oynuyor olmamız; belli ki istesem de ciddiye alamıyorum oyunu ve sürekli kaybediyorum; oysa gerçekten önemsediğim şeyler üzerine oynarsak, daha dikkatli olur ve onu yenebilirim! o aşağılayıcı bakışlarından tiksindim artık, benim de kazanmam gerek!" diye düşündü ve düşüncelerini ortağına açtı. ortağı, "saçmalama, bu eğlence olarak kalmalı, biz kumarbaz falan değiliz, terziyiz, sökmek değil dikmek isteriz!" diye karşı çıktı. ancak adam günlerdir oyunda yeniliyor olmanın hırsıyla kulaklarını kapadı ve meydan okudu. sonunda gazoz kapaklarını paraya eşitlediler ve oynamaya başladılar. o gün sonunda, güneş battıktan hemen sonra, hep kazanan adam yine kazanmıştı. balkonda görünen adam tüm birikimini kaptırmıştı ortağına. "her şeyimi kaybettim, bir tek ortaklığımız kaldı onun üzerine oynuyorum, kısacası rest çekiyorum; yenilen diğerinin yardımıcısı olacak!" dedi. bir türlü akıllanmıyordu. oynadılar ve adam yine kaybetti.
artık elinde bir şeyi kalmayınca hüzünlenen ve nihayet çok aptalca davrandığını fark eden adam gözyaşlarıyla dükkandan çıkmak üzereyken, ortağı onu durdurdu. "her şey eskisi gibi olsun, ben seninle ortak olmaktan da, arkadaşlığından da çok memnundum, hepsini unutalım" dedi. ancak adam gururuna yediremiyordu, kabul etmedi ve gitmek istedi. bunun üzerine ortağı, "o halde, tüm kaybettiklerin yerine, üç gün boyunca balkonda duracaksın! sadece tuvalet ihtiyacın için içeri girmene izin vereceğim, orayı hiç terk etmeyeceksin. bir daha da poker diye bir şey olmayacak hayatımızda!" dedi. adam bunu düşündü ve kabul etti. gerçekten de tüm kaybettiklerinin karşılığı olabilecek bir cezaydı bu.
***
bu adamın taşıdığı pakette kara lahana var. öylesine görüp almış, salata için. her zaman gerilerde duran biri: okullarda en arka sırada oturuyordu; askerliğini berber olarak yaptı; söylenmesi gereken sözleri zamanında söylemedi, genellikle öylece baktı, düşünceli; çok geç evlendi, çok genç öldü. yine de, neredeyse tam da merkezinde kalıyordu olan bitenin, belki zaman meselesiydi belki de tercih? önemsiz biri değildi yani, tamamen senin nereye, kime baktığınla ilgiliydi varlığı, kısacası...
hızlı adımlarla yolunda ilerleyip gitmek yerine bir an için öylece durup tam da gözün içine bakması, bir erdeme ya da hikmete denk gelebilir, bu da yorum meselesi...
her neyse, evine gitti, lahanayı buzdolabına koydu. oturma odasına geçti ve haberleri izledi. biraz geçmiş günleri düşündü. bir iki şeye güldü, o sırada konuşulan; sonra uyudu.
buzdolabına onlarca şey girip çıktı, hatta her öğün için salata hazırlandı, ama kara lahanaya kimse dokunmadı. günler geçip gitti. buzdolabının beyaz pürüzsüz yüzeyine yapıştırılmış çıkartmalar eskidi; kapının iç tarafında, yumurtalıkların hemen altındaki küçük kapaklar yerlerinden çıktı, buzdolabının kapısını her açtığında o küçük kapaklar da açıldı, bazen içindeki kabartma tozu paketleri yere düştü. ara sıra buzluğun altındaki su haznesi boşaltıldı, arka taraftaki siyah teller nadiren silindi temizlendi. başka bir eve taşınıldı, hamallar buzdolabının altında sessiz küfürler savurdular basamakları çıkarken. işte onca zaman sonra, artık bir bakışın, duruşun hayali zihinlerden silindikten sonra bile, o kara lahana buzdolabındaki yerini, bir ur gibi korudu.
bir gün bir çocuk kola içme derdine, buzdolabının kapısını tüm bedeniyle çekerekten açıp, dolabın içine göz attı. görür görmaz kara lahanayı avuçladı ve kendini sokağa attı. toz toprakla beraber, bir oyuna top olan kara lahana parçalandıkça buzdolabı sallandı, titredi ve son bir şut denemesiyle eşzamanlı olarak çalışmayı durdurdu, derin bir sessizliğe büründü.
***
"hayatımın sonuna kadar fasülye mi satacağım!" diye somurtan kız, iç dengesini koruyabilmek için hayali arkadaşlar yaratmıştı kendine. bir arkadaşı bahsetmişti, "hayali bir arkadaşım var, bunaldığımda onunla konuşuyorum" demişti, tuhaf bir gülümsemeyle. fasülyeci kız çok aptalca bulmuştu bu durumu ilk başta ancak daha sonra konu üzerine düşünmüş, biraz geliştirilirse aslında hiç de fena fikir değil, demişti kendi kendine. geliştirilmeliydi çünkü onun hayali bir arkadaşla çene çalmak gibi bir isteği yoktu. konuşmak istemiyorum ben, sadece dinlemek istiyorum, demişti kendi kendine. "ama tek bir kişinin ya da tek bir anlayışın ifade edilip durması sıkıcı olabilir." işte böyle demişti, "o yüzden en az üç hayali arkadaşa ihtiyacım var benim, birbirlerinden tamamen farklı görüşlere sahip" böylece, üç adam yaratmıştı fasülyeci kız. onların konuşmalarını dinliyor, tartışmalarını değerlendiriyor ve akıl sağlığını korumaya çalışıyordu.
kimsenin fasülye almak istemediği üstelik kimseye fasülye falan satmak istemediği o gün, ki hep böyleydi günler, bu üç hayali arkadaş onu ziyarete gelmişlerdi. biri hoşlandığı adamdı, çok sevimliydi. ikincisi onu etkilemeye çalışan, sürekli peşinde koşan adamdı, her fırsatta kendini göstermeye, ona sahip olmaya çalışıyordu. sonuncusu ve en sessiz olanı, kendisine aşık olan adamdı. pek konuşmuyor, genellikle izliyor ve diğer ikisinden nefret ediyordu. ve işte, o gün, hepsi birden gelmişti yanına, tüm o uzun geceler boyu süren tartışmalar, kavgalar, sözler, kelimeler bir yana bırakılmış ve tüm hayali arkadaşları gerçeklikte boy göstermişlerdi; hemen arkasında duruyordu, hayatın tüm sorunlarını silebilecek seçenekler...
ama fasülyeci kız gününde değildi, sıkkındı canı...
***
başkaları da var:
little italy
fotoğrafa çok büyük ölçülerde bakmalı : little italy: 1900
ayrıca: renklendirilmiş versiyonu

devamını göster

06 Mart 2010

tam bilmediklerim

şeyler, şu ortalıkta gördüğün, ayağına dolanan veya kucakladığın, güzel haberler, kayboldu sanılmışken kapının ardında buluverdiklerin, sabah seni uyandıran alarm, birinin omzundan itmesi, çakmağın rengi, kulağına çarpan müzik, burnundaki sümük, aklına ne geliyorsa artık, en başta aklın, beynin, eldivenlerin, durduk yere ortada hiçbir şey yokken başlayan yağmur, sabahın köründe uyanır uyanmaz göğsüne oturan, seni gün boyunca kovalayan geçmişinden bir gün, işte bir şeyler...
çoğunlukla en büyük insani yeterlilik bakmak; parmaklara bakmak ya da tırnaklara, yere, duvara, birinin kımıldayıp duran yüzüne, hep aynı bir kelimeye, bir kumaş parçasına ya da belki sadece akan suya bakmak. tam da o anda beliren bir ilkokul arkadaşı konuşur, bakmak ve görmek der, ya da öyle bir şey. doğru: boş konuşma, anlamsız, evet görmek ya da bakmak dersin, gönlünü kırmamak için onun, çünkü ne yapsa ne söylese bakılacak bir şeydir kendisi, iyi ki bunu bilmez. çünkü çoğunlukla en büyük yeterlilik, bakmaktır, diğer her şey bakılacak şey olmanın dışında bir anlam ifade etmediğinden...
***
günü tüyle okşayabilirsin, belki gıdıklanır, biraz gün ışığı yansır. güne tekme tokat da girişebilirsin, günü bir kenara çekip tehdit edebilirsin, güne balta sallayabileceğin gibi günü anasından doğduğuna pişman edebilirsin. gün tüm yapabileceklerine hazırlıklıdır. sabah erkenden kalkar, saçlarını tarar, aynanın karşısında kaşlarını tükürüğüyle ıslattığı parmaklarıyla düzleştirir. günün kaşları uzundur çünkü gün yaşlıdır, gözleri küçüktür ve parmakları titrer.
çoğunlukla en büyük insani yeterlilik suya parmakları daldırmaktır. suya parmaklarını daldırmakla suyla beraber akmayacağın kesindir. zaten kimse istemez akıp gitmeyi; sadece akıp gidene bir şekilde dokunmak ister: bir pazar günü süzülür parmaklarının arasından, ağaçların altında bol kahkahalı bir kahvaltıdır, asfaltta sürüklenen bir motorsikletli bile daha sonra katılmıştır çay muhabbetine, kolları bacakları kan içinde. bir cumartesi gecesi çarpar parmaklara, bir dolu tahta merdiven bir dolu taş merivene karışır. daha sonra alkol, bolca içki, sigara parmaklarının arasından geçer. çünkü çoğunlukla en büyük yeterlilik, parmakları suya daldırmaktır, tüm günler geçip giderken...
***
durmanın bin şekli var. ve evet, durmak yorar. durdun diye iterler seni, içinden geçmeyi beceremediklerinden. oysa tam o doğru zamanda durmayı seçersin, durup bakarsın geçenlere. belki bir tek adım daha atmaya gerek kalmamıştır çünkü sen yürüdükçe ardından geçip gittiğini bildiğin taş devri pencereleri sen durduğunda da geçip gidiyordur. çok basit bir zihinsel işlem sana sonucu verecektir: sürekli ayaklarımı hareket ettiriyorum oysa olan biten belli: arkamdan pencereler geçip duruyor!
çoğunlukla en büyük insani yeterlilik öylece durmaktır. yürürken öylesine durabilirsin, ya da yatağından çıkmazsın ya da kapısı önünde açılıveren asansöre kayıtsız kalırsın ama en güzeli asfalta yatmaktır. durup yıldızlara ya da gece lambasına bakarsın, günler üzerinden geçmeye başlar, gülen dostların kollarına yapışır, seni kaldırmak ve yatağına uzanan yola sokmak isterler ama sen asfalttan ayrılmak istemezsin. daha fazla huzur veren bir şey olmadı bana, dersin, yüzünde bir gülümsemeyle, siz de yatın lan! çünkü çoğunlukla en büyük yeterlilik, günler tepelerden aşağı koşan vahşi atlar misali geçip giderken asfaltta öylece yatmaktır.
***
hep bir şeyi beklersin, günün güzel geçmesini, onun sana gülmesini, suyun kaynamasını, şarkının bitmesini, ölümünün üzüntü vermemesini ("birinin ölümüne üzülmek, onun için farklı (başka) bir ölüm tasarlamandandır" gibi bir şey demişti kambur), askerliğin bitmesini, ömründen saatler geçmesini, saçlarının dökülmesini, kulaklarının, burnunun ve penisinin uzamasını, cümlenin bitmesini...
çoğunlukla en büyük insani yeterlilik, beklerken bakmak, olduğun yerde biraz olsun durmak, parmaklarını suya daldırmaktır. çünkü evren senin ya gözyaşı dökmeni ya da kahkaha atmanı bekler, başka da bir şey değil! çünkü evren biraz önce omzuna dokunan ama hızla arkanı döndüğünde tıpkı bir duvar saati ya da boktan ucuz bir dağ orman manzarası fotoğrafından ibaret bir duvar kağıdı gibi görünen bir fırlamadır.
tüm araştırmalar ve deneyler gösterir ki insan da az fırlama değildir. ama her şeyi unutur.

tüm görseller: daniel arsham

devamını göster

18 Aralık 2009

kozmik kahve

1959 yılının 16 nisan günü, tarlasındaki mısırları izlemekte olan bay bill ding, kendisinden yaklaşık otuz metre ilerdeki yaşlı meşe ağacının dibine ışıklar saçan bir kürenin yavaşça konduğunu görür. sessizce yaklaşır, izlemeye başlar. küçük bir uzay aracından bir yaratık çıkar, yaşlı meşeye işemeye başlar. bill ding arkadan saldırır, yaratığı etkisiz hale getirir. üstüne başına parlak yeşil uzaylı sidiği bulaşmıştır ama bill ding bunu umursamaz.
uzaylı yaratığı ahıra taşır. ortadaki tahta sütuna sıkıca bağlar. akşam yemeği zamanı geldiğinden dolayı hemen bitişikteki evine gider ama karısına hiçbir şey anlatmaz, günlük şeylerden bahsederek yemek yerler. her zaman olduğu gibi yaşlı bill yemekten hemen sonra radyo dinler. yine her zaman olduğu gibi, radyonun önünden zırt pırt geçiyor diye karısına laf eder. bir süre sonra koltuğunda uyuklamaya başlar ve karısının sekizinci kez uyandırıp, "haydi yatağına geç" demesiyle homurdanarak uyumaya gider.
ertesi sabah erkenden kalkan bay bill, bir süre tavuklarla ilgilenir, üç beş parça odun kırar, kamyonetiyle kasaba bakkalına gidip ekmek ve gazete alıp eve döner. kahvaltıdan hemen sonra tekrar kamyonetine atlar, kasabaya gider, öğleden sonrasına kadar kahvede okey oynar. kahveden çıkmadan hemen önce, öğleden sonra saat iki gibi, askerlik arkadaşı oliver turner'a yaklaşır ve bir uzaylı kaçırdığını söyler. oliver, üç sene önce, kendisini uzaylıların kaçırdığını iddia etmiş, önce gazetelere haber, kısa süre sonra da kasabalıya alay konusu olmuş biridir. yaşlı bill'in kendisiyle alay ettiğini düşünür, "git kendini becer dingo!" diye çıkışır. bay bill, oliver ile iddialaşır: bir av tüfeğine bahise tutuşurlar. yanlarına şahit olarak kasabanın berberi rufus'u alarak bill'in çiftliğine yollanırlar.
yaşlı bill kamyoneti doğrudan ahırın önünde durdurur, hep birlikte araçtan inerler. ahıra girdiklerinde donup kalırlar. iki at ve üç inek aklın sınırlarını zorlayacak bir biçimde bir araya getirilmiş, birbirlerine karıştırılmıştır. çok daha korkuncu bu bulamaca bill ding'in karısı da karışmıştır. tüm bunların ötesinde asıl şaşırtıcı olan ise, karısı dahil, o ucube karışımın tüm parçalarının canlı olmasıdır; karısı ağlamakta, inekler ve atlar sağa sola bakınmaktadır....
bill ding 17 nisan 1956 tarihinde, abuk sabuk işler yapmaktan tutuklanır. kalan ömrünü hapishanede geçirir ve 48 aralık 1973 tarihinde (o sene aralık ayı 53 gün sürmüştür) ölür.
1983 yılında, stewart (stu) pidd isimli emekli ayı oynatıcı kendisini uzaylıların kaçırdığını iddia eder. hükümet "hadi lan, bu sefer ciddiye alalım şu işi!" der, böylece stewart yoğun bir sorguya alınır. 1987 yılının kasım ayında biten sorgu korkunç bir gerçeği ortaya çıkarır.
1959 yılında gençliğinin verdiği delilikle evden kaçan stewart, 16 nisan günü, öğleden sonra, bill ding'in ahırına gizlice girmiş, geceyi orada geçirmeye karar vermiştir. samanların arasında saklanırken bill ding'in garip bir yaratığı kucağında taşıyarak ahıra girdiğini, yaratığı ortadaki tahta sütuna bağladığını ve çekip gittiğini görür. kimsenin gelip gitmediğinden emin olduktan sonra stewart saklandığı yerden çıkar, yaratığa yaklaşır. yaratık kendine gelmiştir ve etrafa şaşkınca bakmaktadır. ne yapacağını bilemez ve korkmuş durumdaki stewart panikler, neredeyse şuursuzca yaratığı serbest bırakır. yaratık bu iyiliği karşılıksız bırakmak istemez ve kurtarıcısına bir hediye vermek ister. kendi kültürüne uygun şekilde üzeri parlak yıldız çizimleriyle dolu üç kutu çıkarır cebinden ve stewart'a birini seçmesini söyler. stewart tek kelime bile anlamamış olmasına rağmen, olayı kavramıştır; ortadaki kutuyu seçer. yaratık kutuyu stewart'a verir ve koşarak uzaklaşır.
kutudan kalem gibi bir cihaz çıkar; tek bir düğme vardır üzerinde. steward sabaha kadar uğraşsa da aletin ne işe yaradığını kavrayamaz. uzaylının verdiği alet, bir canlı birleştiricidir. stewart düğmesine basıp aleti çalıştırdığında, aletin ucundan çıkan, insan gözünün göremeyeceği bir ışın, temas ettiği her canlıyı, bir önce temas ettiği canlıyla birleştirmektedir. stewart büyük bir şanssızlıkla, minik saman çöplerininin arasında gezinen bir iki küçük böceği birleştirmiş ancak karanlıkta onları göremediği için aletin ne işe yaradığını anlayamamıştır.
sabahın erken saatlerinde yola çıkmaya hazırlanan stewart, kapıdan çıkarken aleti yere atmış, ancak farkında olmadan açık bırakmıştır. bundan sonrası tahmin edilebilir; süt sağmaya gelen bill'in karısı yerde aleti bulmuş, "ne ki bu?" derken inekle atı birleştirmiş, belli ki bir kaza sonucu tüm hayvanları birleştirdikten sonra aleti kendine doğru tutmuştur? nasıl olduğunun pek önemi yok aslında, önemli olan tek şey var: bill ding masumdu.

devamını göster

13 Aralık 2009

oturma grubu

bazen tüm evren beyazımsı bir ipe bağlanır; fizikçi, astronom ne derse desin evrenin büyüklüğü hakkında, yeşil bir balon oldu dedi diye adamın biri, yeşil bir balon olur evren, ipi "sen anlamazsın"a bağlanan...
gezegenin en büyük tren istasyonunda bir bankta oturuyor. her şeyi güncelleyelim, çağa uyduralım demişler, yakıp yıkmışlar ama bu istasyona dokunamamışlar, son model trenler bile ilk tünelden lokomotif olarak çıkıp geliyor bu istasyona çünkü dediğim gibi, bazen evren yeşil bir balon olabiliyor, bazen ben ne dersem o.
"biliyor musun en zoru diyalog yazmaktır" diyerek yaklaşıyor bir adam, öylesine birinin bilinçaltından fırlamış biraz önce, piyango biletleri gibi tuttuğu kürdanları uzatıyor, "size de çıkabilir?" diyor sonra. bankta oturan gülümsüyor, "tüm seriyi ver" diyor, bir deste yeşil para saçıyor. "biliyor musun bazen söyleyecek tek bir söz bulamıyorum daha önce hiç karşılaşmadığım, kim olduklarını merak bile etmediğim insanların bana böyle garip ama bir yandan da keyif verici sözler söylemeleri üzerine..." diyor ve elindeki tüm kürdanları veriyor. "bari yeni yemek yemiş olsaydınız?" diye ekliyor, gülümsüyor ve dişlerinin arasına sıkışmış, çok sıkıcı bir çarşamba günü, banktaki adamın gözüne batıyor; işte bu yüzden yüzünü ekşitiyor, sağ elinin işaret parmağıyla kendi dişlerini işaret ediyor, kaba olmamaya çalışarak. kürdancı derhal çakıyor durumu, "ah, hayır, benim çocuğum olur kendisi, yediğim değil..." diyor. bunun üzerine, sol eliyle uzattığı kürdanı geri çekiyor banktaki adam.
"ilk iki çocuğunuz?" diye soruyor; "beni ilgilendirmiyorsa yüzüme kürekle vurun" der gibi bakıyor, yine, kaba görünememe derdinde...
"oo! onlar yuvadan uçtu amcası," diyor kürdancı, "pazartesi gelin oldu, dokuz beş çalışan embesiller, her hafta başı mıymıylanarak sikiyor şimdi onu... salı'yı sormayın, astılar, sırf bayat bir espri olsun diye..."
banktaki adam dişerini gösteriyor, hepsini! sırıtttığında görünmeyecek gibi olanları daha önce çektirip cüzdanında taşımaya başlamıştı, işte böyle zamanlarda lazım oluyor, çıkarıyor cüzdanından, alıyor avuç içine, gösteriyor kürdancıya.
"maşşallah" diyor kürdancı, "hiç birini kaybetmemişsiniz!" üçüncü perona giren trene doğru koşuyor sonra, banktaki adama başka bir şey söylemeden.
zaman geçiyor, vagonlar insanlarla doluyor, vagonlardan insanlar fışkırıyor.
"düş görmek, ormanda koşarken kırık dallara takılmaktır..." diyor karşı bankta oturan teyzeye, bankta oturan adam.
"...gün, dalları kırmakla geçer." diye cevap veriyor teyze.

devamını göster

12 Aralık 2009

otobüs bu, arıza yapar...

otobüs arızalanınca ormanın ortasından geçen dağ yolunda kaldık. aramızda daha önce hiç dağ görmemiş olanlar vardı; televizyonu kapatıp yola çıkmışlardı, biraz otobüsün o küçük ekran televizyonunda macera filmi izleyip hemen uyumuşlardı. otobüs arızalanınca uyandılar, sigara tiryakileri kendilerini dışarı attılar. büyük bir gizlilikle ve incelikle akıllarından geçeni okudum: “oh be, iyi ki oldu şu arıza, sigarasızlıktan ölmüşüm!” ama büyük bir incelikle ve gizlilikle şunu demedim onlara: “ah sizin öldürücü düşkünlükleriniz! boktan durumları görememeniz, boktan şeylere düşkünlüğünüzden!”
ben de sigara içmeye çıktım ancak tamamen bilincindeydim otobüsün arızalanmasının ne kadar kötü olduğunun. kimse benimle konuşmasın (çünkü severler, zor durumda kaldık hemen kaynaşalım isterler, ben istemem) diye kulaklıkları tıktım kulağıma ve otobüsten uzaklaştım. “abi, birazdan hareket edecez, böyle sorunlar arada sırada oluyor, kısa sürede hallediyoruz, fazla uzaklaşma!” diye seslendi arkamdan, ondan hiç su, kola, ıslak mendil istemediğim için kanı bana kaynamış olan muavin. duymamış gibi yaptım (çünkü dinlediğim şarkının ilk üç dakikasında hafif bir gitar arpeji vardı) ve içimden “senin vereceğin suyu da kolayı da sikeyim!” dedim. çok şaşırdım, neden böyle dediğime. sanki otobüsü o bozdu!
tamam bozmadı ama, yola çıkmadan otobüsü bir bakımdan geçirmeniz gerekmez mi? lan muavin mi bakım yapacak, o da çalışıyor işte, artisliğin kime? bana ne ya, muavin falan anlamam, onlardan işte!
dağa baktım, kurtlar vardır şimdi, ayılar da tabii, yeseler şunlardan birini, heyecan olur, diye düşündüm. ne boktan şeyler düşünüyorum; oysa tek isteğim şu siktiğimin yolculuğu bitse de eve varsam, hemen iki yumurta kırsam, arkasından çay sigara içsem ve dalgama baksam…

(bu otobüsün şu otobüsle doğrudan bir ilgisi var elbette)

devamını göster

23 Mart 2009

kurtlar

birinci kurt:
yatağına oturdu. daha öncesinde, ayakkabılarını giyip, perdeleri çekip, kapısını kapatmıştı. hemen yanında, altı karton sigara ve onlarca kutu kibrit duruyordu.

ikinci kurt:
karısı odaya girdi sessizce, onun uyuduğunu zannetmişti. yatakta öylece durup sigara içtiğini görünce şaşırdı kadın. gözlerini ayakkabılarına dikmiş adama bir şeyler söyledi ama adam en ufak bir tepki vermedi. kadın adamın yanına oturdu ve ona sarılmak istedi. tepki yoktu. birazcık sarstı, yine de adamın bakışlarını ayakkabılardan alamadı. bir anlam bulamadı kadın. üzüldü.

üçüncü kurt:
bir sürü insan odaya girip çıkıyordu. perdeler, pencereler açılmıştı. yatakla elbise dolabı arasında, sırtını duvara yaslamış, bacaklarını uzatıp oturmuş bir erkek çocuğu, diz kapaklarını birbirine çarptırıp, bir şarkının sadece nakarat kısmını söylüyordu. odadakiler konuşup duruyorlardı, şundan bundan bahsediyorlardı: hayat pahalı, mercimek hanımın kızı orospu, havalar düzelmedi, falan filan... adam ayakkabılarına bakıyor ve sigara içiyordu.

dördüncü kurt:
üçüncü gece, kadın adamın yanında üç saat kadar hiç kımıldamadan oturdu, ona eşlik etti. adamın hemen yanına kıvrılıp uyumadan önce, tatlı tatlı konuştu onunla, başını okşadı, normale dönmesini istedi ondan.

beşinci kurt:
kadın yalnız uyanacaktı.. sevinçle fırlayacaktı yataktan ve adama seslenecekti, evin içinde gezinerek. evde yalnız olduğunu fark edince, iyice yıkılacaktı ama. komşular, kolonya ile ensesini silerlerdi.

altıncı kurt:
oturduğu yerden, sağa sola koşturan, elindeki tahta parçasını duvarlara sürten, çöp kutularına vuran çocuğu izliyordu. trenin gelmesine daha bir buçuk saat vardı. bir yük treni yaklaşıyordu. ayağa kalktı ve çocuğu durdurdu. bankta oturan annesi dikkat kesildi. çocuğa bir şeyler söyledi, çocuk güldü. tren yaklaşıyordu. çocuğu kucağına aldı. çocuk annesine el salladı. annesi gülümsedi, ama huzursuz olmuştu. güneş tam tepedeydi ve hiç sigarası kalmamıştı. tren yaklaştı. çocuğu rayların ortasına attı. annesinin çığlığıyla kendine geldi. "çok eskimiş bunlar" dedi ve başını kaldırdı.

yedinci kurt:
kadın uyandığında adam kendisine bakıyordu. "kahvaltı mı yapsak?" dedi kadına.

devamını göster

18 Mart 2009

pis koku

tavandaki tahtalar ilk defa gıcırdamaya başladığında yukarda bir farenin gezindiği şüphesine kapılmıştı. günler ve gıcırdamalardan sonra sesin hep aynı yerden geldiğini fark edince, fare tahtakurusu oldu. bu değişim onu rahatlattı. bir ilaç alma kararıyla birlikte tahtakurusuna alıştı ve onu umursamamaya başladı. oysa yukarıda tahtakurusu falan yoktu; sadece kısa bir süre sonra evi başına yıkılacaktı. o bunu elbette bilemezdi.

tamir etmeye çalıştığı bir cep saati vardı, aylardır uğraştığı halde bir türlü çalıştırmayı başaramamıştı. oysa saat ölmüştü.

sabah beş gibi uyandı. kara perdesinin yırtık yerlerinden içeri girmeye hazırlanan gün ışığının altında, neden uyandığını soruyordu kendisine.

pencereyi açtı, çalışma masasına geçti. tamir edemediği saat orada, diğer bozuk saatlerin arasında duruyordu. birkaç gündür ona dokunmamıştı. uzun uzun saatin akrep ve yelkovanına baktı. saati masanın üstüne koydu, çekmeceden bir çekiç çıkardı. son bir kez baktı saate ve çekici kaldırdı.

ev başına yıkıldı; sabahın beşinde.

devamını göster

14 Mart 2009

yarasını özleyen dudak

bedenimin büyük bir bölümünü kaplayan su, kendini dışarı atmak istiyor. çok sıcak... bir de kötü, rahatsız edici kokular...

yetmezmiş gibi dünya tuhaflaşıverdi. evren amuda kalktı sanki. apartmanımız yarasa gibi asıldı dünyaya. tüm eşyalar tavana fırladılar. düştüler mi havalandılar mı belli değil. havalandık sandım.

en üst katta oturuyorduk. balkondaydım o sırada. önce bir sarsıntı oldu ve kendimi tavana yapışmış buldum. tutunabilecek bir yer bulamadım: gökyüzüne düştüm. ama öyle ipini koparmış bir düşme değildi bu. sabit bir hızla, sakince uçuyordum işte. üstümdeki (ya da altımdaki?) otobüsle baş başa gidiyorduk. olanca gücümle otobüsten destek aldım ve kendimi dünyaya doğru ittim. yeryüzünden bir sürü şey yaklaşıyordu. eşyalar, araçlar, taşlar, hayvanlar, insanlar, madeni paralar... her şey üstüme geliyordu. tek başıma mücadele ediyordum onlarla.

iri cisimlerden güç alarak eşya toplamaya başladım. birkaç kaset buldum; ne oldukları hakkında bir fikrimin bulunmadığı caz kasetleri... üç beş kitap, dergi falan geçti elime. en iyisi bir yatak bulmuş olmamdı. küçük bir kasetçalar ya da walkman ne güzel olurdu... eşyalarımla yatağa geçtim; yüzüstü uzandım.

dünya evrene dağılıyordu ve ben oldukça başarılı bir avcıydım. bir yatağım ve biraz eşyam bile vardı. uzun bir sopayla evreni gezmeye başladım.

devamını göster

11 Mart 2009

ağacın ismi

birkaç gün önce sahilde, değil dünyanın belki de evrenin en alelade taşını bulmuş; o günün akşamında taşı bir yerlerde düşürmüş ve kaybetmişti. alelade taşı kaybetmek onu çok üzmüştü. elbette arkadaşları ve onu seven birkaç kişi yüzlerce taş göstermişlerdi ona. hiçbirini beğenmemişti çünkü kendisine sunulan her taşın, ufacık da olsa bir özelliği bir ilginçliği vardı. kimse ona yaranamayınca, taş göstermeler de başladığı hızla yok olmuş, onunla kimse ilgilenmez olmuştu.

çok güzel resimler yapan beyaz tenli kız ondan taşı tarif etmesini istemişti. bana taşını anlat, öyle bir anlat ki onu gözümün önüne getirebileyim de bir resmini yapayım, demişti. dakikalarca taşı anlattı ve kızcağız onlarca resim yaptı. ancak resimlerin hiç biri beğenilmedi. ressam kız üzgün olduğunu söyledi ve pes etti.

ertesi akşam onu çok keyifli görenler, bu durumun nedenini sordular.

"bu gün çok güzel bir şey oldu..." diye anlatmaya başladı.

taşını aramaya çıkmış, iyice derinlerine, daha önce hiç gitmediği bölgelerine girmiş ağaçlık alanın. kayalara tırmanmış, su birikintilerinden atlamış... sağlam bir inatla taşını arıyormuş. derken bir ağaca çarpmış. anlattığına göre suçlu olan ağaçmış; taşını aramakla meşgulken ağaç onun önüne atlayıvermiş ve çarpışmışlar. öyle yumuşak bir çarpışma değilmiş ama, omzu gerçekten çok ağrımış. ağrının da etkisiyle ağaca bağırmış, küfretmiş. ancak siniri çok çabuk geçmiş çünkü kendisine çarpan çok güzel bir ağaçmış. gövdesi, dalları, yaprakları parlıyormuş sanki. gerçek olamayacak kadar güzelmiş: bir başyapıt! ağacı incelemeye başlamış ama daha önce görmüş olduğu hiçbir ağaca benzemiyormuş... fark etmiş ki bu ağaç türünün tek örneği hatta bir türe dahil olamayacak denli özel, kendine has bir ağaç... ağacın turuncu gövdesine sırtını dayayıp oturmuş; kendisinden bahsetmiş. başından geçenlerden, olmasını istediği şeylerden, konuşmuş da konuşmuş... konuşurken aklına bir şey takılmış: biriyle konuşurken arada bir hitap etmek gerekir, yoksa insan kendi kendine konuştuğunu düşünmeye başlıyor, demiş kendi kendine ve ağaca bir isim koymaya karar vermiş. önce turuncu renk hakim olduğu için portakal demek istemiş ama bunun bazı karışıklıklara yol açabileceği düşüncesi onu rahatsız etmiş. sonra onunla çarpışması aklına gelmiş ve ona kör portakal ismini vermiş. kör portakal ile bu sefer hitap konusunu da halletmiş olmanın rahatlığıyla uzun uzun dertleşmiş. sonunda kör portakal’ın bir bilge olduğuna karar vermiş ve isminin başına “bilge” lakabını yerleştirmiş.

bilge kör portakal’ın kendisine, taşı yeteri kadar aramış olduğunu, artık aramaması gerektiğini, taşın bir gün kendisini nasıl olsa bulacağını ima ettiğini söyledi. bu durum çevreyi oldukça rahatlattı.

yarın bilge kör portakal ile buluşmaya gittiğinde bizim selamımızı da ilet, dedi ressam kız. yarın onu görmeye gitmeyeceğim, kendimi özlettirmek istiyorum, dedi, kendinden emin. birkaç kişi onun tutumuna hak verdi.

o sırada, aslında ismi rıza olan turuncu ağaç, aslında hiç de alelâde olmayan yaşlı taşla dertleşiyordu. taş, artık çok yaşlandığını, hareketli günler geçirmek istemediğini söylüyordu. rıza, o zaman toprağa girmelisin, dedi taşa. taş bu fikri çok beğendi ve ağacın hemen dibindeki toprağa daldı. güç bela yirmi-yirmi beş santimetre kadar ilerleyebildi.

beni duyabiliyor musun, diye seslendi ağaca. elbette duyabiliyorum, dedi ağaç. tamam o zaman, dedi taş.
ressam kız meyveleri taştan turuncu bir ağaç resmi yaptı. resmi beğenmedi ve tuvalini beyaza boyadı.

----------
parantez:

devamını göster

06 Mart 2009

doğal seleksiyon

*. bir kol saati için oyun senaryosu:

ekranın sağındaki siyah yaratık, belirsiz aralıklarla ekranın soluna doğru, düzensiz uçan ve uçtukça büyüyen konuşma balonları gönderir. ekranın solundaki, oyuncunun kontrol ettiği ince, insanımsı karakter ise bu balonlara temas etmeden yaratığa yaklaşmalı ve onu öpmelidir. eğer öpmeyi başarırsa 200 puan alır; başaramaz ise boyu biraz daha uzar, kendini başladığı noktada, ekranın en solunda bulur. her iki balon temasında bir hakkı gider ve toplam üç hakkı vardır. eğer on defa yaratığı hiç bir balona değmeden öpmeyi başarırsa, -ki her öptüğünde yine başladığı noktaya döner- her "öpme" ile renklenen ve güzel bir prensese dönüşen, sağdaki karakter ile bir süre sevişir ve tam 1000 ekstra puan kazanır. level atladıkça yaratık daha çok ve daha hızlı hareket eden balonlar gönderecektir. hiç şüphesiz bu oyun asla bitmeyecektir ve işte tam da bu yüzden kol saatleri için düşünülmüştür.

devamını göster

02 Mart 2009

önce ne oldu?

diyelim ki günlerden salı: ölü

orada olanları biliyorum; tekrar tekrar hatırlıyorum.. seviyorum sanki oradaymışım gibi anlatmayı da:

"ne boktan nedenlerle birbirinizi üzüyorsunuz yahu!" kadının erkekte aradığını bilmiyorum. erkeğin kadında aradığı, hiç şüphen olmasın, eninde sonunda nefret ettiği kendisidir! belki de öyle değildir ama şimdi öyleymiş gibi düşünmen gerekiyor, bir süreliğine, on beş dakika sonra tekrar istediğin gibi düşünebilirsin. sana halıyı, duvardaki resmi ya da mevsimin özelliklerini mi anlatmamı istersin yoksa? bıkmadın mı?

"ne boktan nedenlerle birbirinizi üzüyorsunuz yahu! bir andan sonra ikiniz de, hangi renk don giydiğinizden daha iyi biliyorsunuz aslında: çok saçma bir nedendir, saatlerdir süren didişmenin, laf sokmaların, huzursuzluğun altında yatan." altında yatan değil, altında kalan; ezilen… ama şimdi o boktan nedenleri, sanki bir canlıymış ya da bir hayvanmış ya da üzülecek bir şeymiş gibi görme safdilliğine düşmeyelim. buna en basit anlamıyla anlatımı zenginleştirmek deniliyor ve aslında nefret ediyorum bunu yapmaktan. bunu yapmadan da anlatabilirim ama başka zaman, şimdi değil!

"ne boktan nedenlerle birbirinizi üzüyorsunuz yahu!" yok ama beni duymuyorlar çünkü ben onları hatırlarken sanki onların yanındayım ama aslında her şey çoktan oldu bitti… mistik bir durum, canlı hayaller! neyse uzatmayım, kadın adama silahı doğrultmuş. seksen milyar silahla öldürülmüş insanı diriltsen, “bak işte durum: silah bu , adam şu, kadın da o” diye gösterip tek tek görüşlerini alsan, istisnasız her biri şunu der: “bu kadın çok ciddi! blöf falan yapmıyor!”

sanki bu ölülerden biri adamın kulağına fısıldıyor, “kadın ciddi, siki tuttun” diyor ve adam da tüm gücüyle inanıyor buna. “nihayet geldin yolun sonuna, nasıl hissediyorsun kendini?” diye soruyorum ama beni duymuyor. alışmam lazım, ya da keyfini çıkarmam?

yine de emin olmak istiyor. öldükten sonra insanların ilk sekiz on yılları, “gerçekten öldüm mü?” sorusuna cevap aramakla geçer. bunu çok az insan bilir, yaşayan hiç kimse bilmez! evet, emin olmak istiyor, şansını denemek ya da kadını vazgeçirmek için değil ama! kendisini bu açıdan takdir ediyorum: öleceğini biliyor!

“ne yani beni vuracak mısın?” diyor kadına.

işte bunu defalarca izledim! seviyorum bu sahneyi! kadın adamın hemen yanındaki vazoya ateş ediyor; sessiz ve net… kadın sessiz! işte o an adam kesinlikle emin oluyor; artık içinde bulunduğu durumla ilgilenmesi gerek. “çok şaşırmışa benziyorsun yine de?” diye soruyorum. cevap vermiyor.

“ölmem mi yoksa senin tarafından öldürülmem mi gerekiyor?” diye soruyor kadına.
“sadece geberip gitmeni istiyorum!” diyor kadın. namlunun ucuna dokunuyorum, sıcaktır her halde diye düşünüyorum. adama bakıyorum sonra. “eh…” diyorum.
“biraz önce ateş ettiğinde beni öldürdüğünü düşünsek?” diyor adam.
“zırvalama!” diyor kadın.
“yani bak tüm içtenliğimle kabul ediyorum senin beni öldürdüğünü, ya da öldüreceğini… senden sadece bir gün istiyorum; yarın tam bu saatte çıkacağım karşına ve yarım kalan işi tamamlayacaksın…”

hiç inandırıcı değil. ben biliyorum onun dürüst olduğunu; gerçekten de kabullenmiş ve bir numara peşinde değil. daha çok öykünün sonunu bildiğim için içim rahat ama. oysa kadının yüzündeki “boka bak!” ifadesinde güçlenme oluyor; şu iğrenç pisliğin aldığı her nefes sıkıntı veriyor ona!

“dangalak mısın sen?” diyor. soru sorar gibi değil, hani olur ya, dangalaksın demenin bir şekli…
“evet yahu! vurdun öldürdün beni! şimdi gideceğim ve dediğim gibi yarın bu saatte döneceğim. istersen şimdi vur beni, ama ben zaten ölü bir adamım”
“adam mısın sen!” diyor kadın, yine aslında soru sorma amacıyla değil… adamın koltuğundan kalkmasını ve kapıya doğru yönelmesini izlemekten başka bir şey yapmıyor ama. “bak gidiyor?” diyorum, yok, duymuyor beni.

öyle kalmıştım ilk seferinde, ne yapacağımı bilememiştim. hiç şüphen olmasın kadının yanında kalıp onun neler yaptığını da anlatabilirim ama senin iyiliğin için adamın peşine düşeceğim…

o halde günlerden çarşamba: katil

gerçekten de, ne kadar boktan nedenlerle birbirinizi üzüyorsunuz yahu! neyse, bak kapı çalıyor, bırak şimdi saçını kurutmayı, seninki geldi. duymuyor ki! ama yine de dediğimi yapıyor, ya da yapılması gerekeni. içeri giriyor adam, gerçekten berbat görünüyor. bir günde enkaza dönmüş! umursamıyor onu, saçını kurutmaya gidiyor. adam koltuğa oturuyor ve bekliyor.

“hazırım” diyor kadın odaya girince.
“neye hazırsın?”
“bitir şu yarım kalan işi…”
“ne bok yedin, bir işine yaradı mı yirmi dört saat?” diyor kadın, silahı dünkü gibi doğrultuyor, koltuğa geçiyor.

ne kadar da anlatmaya hevesli; bir fırsatını bulsun, ölü adamlar bile uzun uzun kendilerinden bahsetmeye bayılırlar! ama bu biraz da senin için konuşuyor, sen dinle diye. tam hatırlamıyorum ama ilk seferinde hemen hemen hiçbir şey anlatmıyordu, oturup ben anlatmak zorunda kalıyordum uzun uzun. bir de tabii anlatımı zenginleştirme problemi var, gerçekten çok sıkıcı!

“yapmak isteyip de yapamadığım birçok şeyi yaptım, ne istiyorsam! aslında oldukça uzunmuş yirmi dört saat!”

hayret kısa kesti? anlatsana! dengesiz hıyar! bezen beni de hasta ediyor! neyse, merakta bırakmayım seni, bu dingil bir dolu garip şey yaptı son yirmi dört saat içinde. iş yerinde içinde kalmış her şeyi kustu, evini dağıttı, kredi kartlarını ve tüm resmi belgelerini şunları bunları imha etti. sonra sik gibi kaldı ortada, yapacak bir şey bulamadı ve kalan dört saatini parkta oturmakla geçirdi.

“gerçekten işe yaramaz bir pisliksin!” diyor kadın. seviyorum onun bu uzlaşmaya ve anlayışa kapalı tavrını.
“her neyse, bitir işi…” diyor adam.
“aslına bakacak olursan ben de kendimce bir yirmi dört saat geçirdim ve senin öldürülmeye bile değmeyecek bir pislik olduğunu düşünüyorum şu an!” çıt çıkarmıyorum!
“saçmalama! dün tetiği çektin! öldürdün beni!”
“sen saçmalama hassas dangalak!”
“ne sikime silahı doğrultuyorsun o zaman?”
“zevkli?”

kenara çekiliyorum, daha rahat izleyebilmek için. çünkü tam bundan sonra küfürleşmeye ve akabinde boğuşmaya başlıyorlar. adam çıldırıyor öfkeden! ne kadar da meraklı geberip gitmeye hasta ruhlu dangalak! kadının üzerine yürüyor, kadın onu tekmeliyor. bu arada silah adamın eline geçiyor, nasıl geçiyor diye sorma, tamamen benim marifetim bu, şimdi zaman kaybetmeyelim nasılını falan anlatmak için. silahı kadına doğrultuyor. nefesimizi tutuyoruz, güzel…

“öldürsene beni kaltak! “diye bağırıyor tükürükler saçarak.
“hasta bir pisliksin sen!” diye bağırıyor kadın. aslını soracak olursan çok daha ağır küfürler ediyorlar birbirlerine; tahmin edebileceğin türden… adamın yanına yaklaşıyorum, nabzını ve tansiyonunu ölçüyorum. çok yüksek tüm değerler. beyninin içine bakıyorum, doğru düşünmeyle ilgili hiçbir işaret yok!

“dün öldürdün beni!” diye bağırıyor kadına.
“cehenneme git!” diye bağırıyor kadın.
“öldür beni!” diyor ve tetiğe asılıyor. beş kere “öldür beni!” diye bağırıyor ve beş kere tetiğe asılıyor. silahı kadının can çekişen bedenine doğru fırlatıyor ve kendini sokağa atıyor.

normal olarak perşembe: gün

bunu sağda solda anlattığımda, “sonra ne olduğunu neden anlatmıyorsun?” diye soruyorlar bazen. ne bileyim, bilmiyorum, her defasında kadının cesedine bakıp bir sigara içiyorum ve ben de kendimi sokağa atıyorum. daha fazlası beni ilgilendirmiyor açıkçası; sadece orada olanlarla ve olanları tekrar tekrar hatırlamakla ilgileniyorum. “ne boktan nedenlerle birbirinizi üzüyorsunuz yahu” diyorum her ikisine de her defasında ama beni hiç duymuyorlar.

devamını göster

16 Şubat 2009

beş canavar

hikmet tuhaf bir karga. en başta kara değil! kanatları ve tüyleri olmadığı gibi asla uçamıyor da. dokuz kardeşin en küçüğü. annesi onu doğururken ölmüş, babası ise doğumdan kısa süre sonra gereksiz ve artık anlamsız bir kıskançlık kriziyle "onun babası ben değilim! onun gerçek babasını bulup canını çıkaracağım!" demiş ve kuzeye uçmuş. oysa kuzeyde bir bok yok. aslında diğer yönlerde de aradığı şey yok çünkü hikmet bir aşk kaçamağının ürünü değil. kargalar üzerine araştırma yapan bir bilim adamı gizlice ve sinsice on küçük yumurta bulunan yuvaya sızmış, yumurtaları ve yuvayı incelerken elindeki merceği, embriyo hikmet'in bulunduğu yumurtanın üzerinde biraz uzun süre tutmuş. tam da o sırada, güneş yüzeyinde seksen trilyon yılda bir kere meydana gelen patlamanın ürünü radyoaktif bir ışın hikmet'in yumurtasına çarpmış. normalde bir şey olmazdı ama arada mercek olduğu için ışın çok daha etkili olmuş belli ki.
annesiz babasız büyüyen hatta gerektiğinden çok daha yüksek oranlarda büyüyen hikmet'i kardeşleri dışlamamışlar ama. kargalar çok bilge kuşlardır. ama asıl neden hikmet'in çok komik bir karga olması. doğuştan getirdikleri sadece fiziksel şeyler değil; o çok komik şeyler anlatıyor... resmen tek kişilik komedi gösterisi düzenliyor her gün. eh kargalar kuş beyinli ama salak değiller; ne güzel her akşam saatlerce gülüyorlar...
hikmet, uçmak, küçük ve renksiz olmak gibi şeylerin ne kadar sıkıcı olduğuna dair espriler yapmayı seviyor.

*****

küçük ama saldırgan tabiatlı bir ülkenin kralı olan yüce recai'nin en büyük hayali bir başka ülkeye saldırmak ve böylece sahip olduğu toprakları genişletmek. tüm dünyanın en son noktasında bulunan bu ülkeyi tüm dünyaya bağlayan şey ise tahta bir köprü. ne deniz var ne toprak; sadece o tahta köprü.
recai'nin dış dünyaya açılmasının ve dış dünyayı ele geçirmesinin önündeki tek engel bu köprü değil ama. engel, köprünün daha hemen başında nöbet tutan melahat teyze! yaklaşık dört bin yıldır orada öylece durduğu söyleniyor. ama recai bunlara inanmıyor. "ben kırk yedi yaşındayım ve kendimi bildim bileli melahat teyze orada. eski kaynaklarda da hep bahsediliyor ondan. ama dört bin çok büyük bir rakam, en fazla yüz elli yaşındadır o bence" diyor.
melahat teyze oldukça huysuz biri. diyalog kurmak neredeyse olanaksız. ayrıca sağır duymaz uydurur tavırları oldukça sinir bozucu!
recai karallığının resmi tarih kayıtlarına geçen, "yüce recai ile melahat teyze konuşması"nın küçük bir bölümü konuyu biraz olsun aydınlatacaktır:

"merhaba melahat teyze"
"ne?"
"merhaba melahat teyzeee!"
"merhaba evladım... hayırdır bayramlıklarınızı giymiş düşmüşsünüz yola? düğün falan mı var?"
"yok... biz öyle gezmeye çıktık... sekiz yıl kadar dolaşıp hemen geri döneceğiz!"
"sen kimin oğlusun? bilemedim ben seni?"
"ben yüce recai! yüce arthur'un oğlu!"
"sebahat'ın küçük oğlu değil misin sen?"
"eh.. öyle de söylenebilir tabii..."
"ne?"
"evet evet!"
"e ne yapacaksınız akşam akşam?"
"ne akşamı yahu, sabahın köründe çıktık biz yola... burası karanlık sana öyle geliyor..."
"buraya mı geliyor?"
"nasıl?"
"kim geliyor?"
"kimse gelmiyor ya! üçüncü sınıf televizyon dizisi falan bulsana sen kendine!"
"ne?"
"yok bi'şey! biz geçsek?"
"yok evladım yeni süpürdüm etrafı, öyle ordu gibi geçmeye kalkarsanız berbat olur her yan..."
"orduyuz biz be!"
"olsun... sen bilmezsin... hadi dönün evinize..."
"ne olsunu yahu! melahat teyze lütfen ya! senin yüzünden ağız tadıyla savaş öncesi cesaret konuşması bile yapamadan ölüp gidece'm ya!"
"yok yok... maşallah aslan gibi adamsın..."

görüldüğü gibi aslında bir şey yaptığı da yok can sıkmaktan başka. ama kimse onun önünden geçmeye cesaret edemiyor... recai krallığının dünya tarihine kanlı sayfalar ekleyememesinin tek nedenidir melahat teyze....

******

kutup canavarı yavuz'un tek besin kaynağı kutup tavşanıdır ancak kutup tavşanları akıllı olduklarından ormanlarda yaşarlar.* işte bu yüzden kutup canavarlarının soyu tükenmişti; yavuz hariç! yavuz başarılı bir girişimci olan bruce banner'ın yardımıyla hayatta kalmayı başarmıştı.
ormanın bittiği yerde (aynı zamanda buzulların başladığı yer) bruce ile ayda bir kere buluşan yavuz, doksan bin buz küpüne karşılık bir adet canlı tavşan alıyordu. tavşanı kulaklarından bağlayan yavuz kilometrelerce zavallıyı sürüklerdi ve bunu yapmasının üç nedeni vardı:
1. tavşanın buzullara dolayısıyla soğuk havaya alışmasını istiyordu.
2. kutup tavşanlarının kutuplarda yaşamaması onu çok öfkelendiriyordu.
3. nerden bakılsa bir canavardı ve hem canavarca hem de eğlenceli bir şey yapmak için tek şansı buydu.
yavuz, tahmin edilen şeyi yapmıyordu; hayır o tavşan etinden nefret ederdi! onun beslenmesi için gereken şey tavşanın kürküydü; daha doğrusu kılları... bir güzel traş edip, dım dızlak bırakıyordu tavşanı. yaklaşık onbeş gün yetiyordu ona bu kıllar tüyler. elbette evi çok soğuktu ve zavallı tavşan ilk ayın sonlarına doğru zaturre olup ölüyordu.
"dangalak tavşanlar; şu güzelim yerde yaşamış olsalardı, şimdi dünya beni kutup canavarı olarak değil, kutup berberi olarak bilirdi..." demişti bir keresinde bruce'a.
"dünya seni bilmiyor ki?" diye cevap vermişti bruce...
"ben de onu bilmiyorum!" demişti yavuz.
"iyi bok yiyorsun" demişti, içinden, bruce...

*****

bruce, bir nükleer patlama araştırma merkezinde kedi olarak çalışıyordu. daha doğrusu ortalıkta dolanıyordu. nükleer deney yapılan bir gün, bir farenin peşine düşmüş olan bruce, deney alanında yüksek miktarda radyasyona maruz kaldı. büyük şanssızlık! üstelik fareyi de yakalayamamıştı.
olayın üzerinden birkaç gün geçmişti... evde sahibinin aynadan yansıttığı ışık hüzmesini yakalamaya çalışıyordu ama bir türlü yakalayamıyordu. bu başarısızlık onu oldukça öfkelendirmişti! daha önce de bir çok şeye öfkelendiği olmuştu, ama şimdi kendini çok garip hissediyordu. daha tam ne olduğunu bile anlayamadan, tüyleri yeşil renge dönüştü ve devasa bir boyuta ulaştı. derhal kendini sokaklara attı, deli gibi koşuyordu ve koşarken aklına sürekli parlak fikirler geliyordu. gördüğü her şeyi, "lan var ya şu arsayı alacaksın, yok işte şöyle bir dükkan açacaksın!" gibisinden algılamaya başlamıştı. evet, o yeşil dev girişimci oluyordu öfkelenince!
zamanla durumuna alıştı ve şartları lehine çevirmeye karar verdi. olur olmaz şeylere öfkeleniyor bu arada aklına süper fikirler geliyor ve rahat yaşamasına yetecek kadar para kazanıyordu. ama ufak tefek işler yapmaktan sıkılmıştı, çok daha fazlasını istiyordu ve mümkünse sabit bir iş olsun, sistemli bir şekilde işler bir kere rayına otursun ve öyle manyak gibi her boka sinirlenmektense stressiz bir yaşantısı olsun istiyordu.
kutup canavarı yavuz'u arayıp bulmasına, küp-buz™ işine girmesine ve tüm istediklerini gerçekleştirmesine, çok fazla sarhoş olup bir dolu şey anlatan geveze bir tavşan neden olmuştu.

*****

garip (o kendine major denmesinden hoşlanırdı ama henüz tek bir kişi bile "macooor gel o'lum!" diye çağırmamıştı kendisini) evet, garip, klasik bir sokak köpeğiydi aslında. en ufak bir ilgi gösterisine karşılık kuyruğunu coşturur ve türlü şaklabanlıklar yapardı.
diğer köpekler gibi o da dünyayı siyah beyaz görüyordu ama tek bir farkla: o, diğer köpeklerin siyah gördüklerini beyaz görüyordu. (ve tersi...) yine de hayatın hep renkli yanlarını yakalamaya çalışan neşeli bir mizacı vardı.
mahallede onunla en çok leblebi bekir ilgileniyordu. bekir'e, leblebi denmesinin nedeni, bekir'in sandığı gibi, "leb demeden leblebiyi anlıyor" lafı değildi üstelik bu laf dedesi tarafından kendisine bile söylenmemişti, abisi için söylenmişti, her neyse, bekir'e kafası küçük ve hep traşlı diye leblebi bekir diyorlardı...
major (kıyak olsun) yıllar sonra yaşlanıp, her geçen arabaya havlayan huysuz ama yine de yalaka ve sevimli bir köpek olduğunda bile leblebi bekir'i unutmadı. kim bilir neredeydi bekir? arap, içini çekti (arap diyorlardı ona bu mahallede); eski günleri hatırladı. ilk defa hırladığı o günü gözünün önüne getirdi. ilk defa tekme yediği gündü o aynı zamanda. ama kısa bir süreliğine de olsa kendini çok güçlü hissetmişti, şahane bir histi!

*****

*evet, selçuk erdem...

tüm görseller: bobby chiu

Share/Save/Bookmark

devamını göster

07 Şubat 2009

iskelet

sebastian, arap çöllerinde posta taşıma işinde çalışmak üzere arap posta idaresine iş başvurusunda bulundu. arap değildi ve arapçası da iyi sayılmazdı ama çöllere düşkündü. kendi ülkesinden sırf bu çöl aşkı yüzünden ayrılmıştı ve en güvenli ve huzurlu işi bulmuştu işte. o dönemde üç çeşit posta taşıma şekli vardı: kargo, acele posta ve normal posta. dolayısıyla bu üç hizmete yönelik üç hayvan: deve, at ve eşek... uzun çöl yolculuklarına düşkün olan sebastian hiç şüphesiz “normal posta departmanında çalışmak istiyorum” demişti iş başvurusunda. “peki sebastian nasl istersen” diyerek onaylamıştı bu isteği posta idaresi başkanı bayan esmeralda. arap ölçü ve ağırlık birimleriyle ilgili yaptığı bir araştırma nedeniyle ülkesinden ayrılmıştı ve kendisi gibi evini terk edip buralara gelmiş bu gence her türlü kolaylığı yapmak istemişti.

büyük heyecanla ilk seferine koyulan sebastian, şehirden çıkıp çöle daldığı anda içinde yoğun bir mutluluk ve huzur hissetti. tam hayal ettiği gibiydi işte; kum tepeleri, sıcağın etkisiyle topraktan yükselen dalgalar, sonsuza uzayan düzlükler… ay çekirdeği paketini çıkardı keyifle çevreyi izleyip, derin düşüncelere dalarak ilerlemeye başladı. bir film izlerken ya da bir arkadaşını dinlerken çekirdek yiyen her insanın başına gelen şey onun da başına geldi bir süre sonra: ağzıyla açtığı kabuktan ay çekirdeğinin içi fırladı ve tam da dizinin üzerine düştü. şanslıydı ve hemen aldı düşeni, ağzına attı. çekirdek yemenin keyifli yanlarından biri, içleri bir süre ağızda biriktirip sonra hepsini çiğneyerek yemekti ona göre. bir diğer eğlenceli şey ise, düşen içi, özellikle karanlıksa, el yordamıyla bulmaya çalışmaktı. hayır karanlık falan değildi, aksine güneş neredeyse tam tepeye varmıştı.

tam ağzına götürürken çekirdek elinden kaydı, yere düştü. eşeği durdurdu, yavaşça indi ve eğildi. “çöl kumunda çekirdeğimi arıyorum! daha başka ne büyük bir mutluluk olabilir şu hayatta!” diye geçirdi içinden. işte oradaydı çekirdek, iki adım attı, eğildi, çekirdeği baş parmağı ile işaret parmağı arasında tuttu ve tam doğrulurken: “tık!” nefesi kesilmişti, kendini yere bıraktı. korkunç bir acıyla yerde yatıyordu ve kesinlikle kımıldayamıyordu. hiç şüphesi yoktu; bel fıtığıydı bu! şanssızlığına küfretti; daha ilk seferinde olacak şey değildi doğrusu!

ilk günün sonunda o klişe çöl karikatürlerinin yerde sürünen, “suuu..” diye inleyen adamlarına dönmüştü. bu durumda kalabileceği aklına gelmişti işe başvururken ama bu kadar erken gerçekleşeceğini düşünmüyordu. sadece su değildi ama istediği, çok da acıkmıştı. doğrulamadığı ve bacaklarını oynatırken acı çektiği için ilerleme işini kollarıyla yaptığından bitkinliği çok daha yüksek derecedeydi karikatürdeki tiplere kıyasla… aklı başında değildi, “açıııım, susssuuzmm, aççıııım” diye inleye inleye ilerlemeye çalışıyordu ancak hangi yöne gitmesi gerektiği hakkında hiç bir fikri yoktu!

artık dayanacak gücü kalmamıştı, bir şehire değil ölmek için uygun bir yere doğru süründüğünü fark etti belli belirsiz. gözüne kestirdiği irice bir kaya parçasına doğru sızlanarak ve iki kelimeye inmiş dağarcığını olabildiğince ortaya çıkararak ilerledi. tam da o sırada, gürültülü bir sürtünme ve hareket sesi duydu. kaya bir asansör kapısı gibi iki yana doğru açılıyordu. “aaççıım? ssuusssuuzz? aççım?” gibi bir şeyler söyleyerek şaşkınlığını ifade eden sebastian, hemen önündeki geçite doğru son gücüyle ilerlemeye çalıştı ancak edebi bir durum söz konusu değildi: son gücüydü ve eşiğin ağzına geldiğinde ölmek zorunda kaldı.

----------

ek 1 : ali baba ve bilişimci harami (24 numaralı harami) arasında geçen, giriş şifresi üzerine, iki ayrı zamanda yapılan konuşmanın kayıtları:

kayıt bir:

“hazırladın mı şifreyi?”
“evet efendim; açıl susam açıl”
“bu mudur!”
“güzel ama?”
“çok basit değil mi?”
“bilmeyen için çok zor efendim... araya sayısal değerler ve alfabe dışı simgeler eklesem daha güvenilir olurdu ancak takdir edersiniz ki oldukça farklı yapıda insanların bir araya gelmesiyle oluşmuş organizasyonumuzda, söyleniş zorluğu sıkıntılara yol açar…”
“söyleniş zorluğu tamam da, herkes düzgün şekilde mi söyleyecek sanki bunu bakalım?”
“hiç sorun değil efendim, herkese bu şifreyi söylettim ve kaydettim. şimdi kırk ayrı söylenişine de uyumlu”
“kırk bir…”
“sizi de ekleyeceğim elbette…”
“tamam aferin… iyi düşünmüşsün…”

kayıt iki:

"bak yine biri ölmüş tam kapı ağzında... en azından kapının nerede olduğu biliniyor demek ki! üstelik bu sefer kapıyı da açmayı başarmış!"
"efendim, kamera kayıtlarını kontrol ettim; adamın bizimle ilgisi yok, orada bulunması tamamen tesadüf... ayrıca şunu da belirtmeliyim ki, dümdüz çölde koca bir kaya dikkat çekiyor!"
"doğru söylüyorsun... derhal farklı yerlere sekiz on tane kaya serpiştirin..."
"serpiştirelim?"
"yerleştirin işte... bir şekilde halledin! peki kapıyı nasıl açmış?"
"onu da araştırdım..."
"..."
"..."
"ee?"
"anlatıyorum..."
"gözlerimi büyütüp şaşkınlık içinde seni dinlememi mi bekliyorsun? yahu belli ki ben ali baba'yım, liderim, elbette soğukkanlılıkla karşılarım her şeyi! kişisel tatmin beklentilerine başlatma da, hızlıca, duraksamadan anlat!"
"afedersiniz efendim... kamera kayıtlarına göre adam çok ilgisiz şeyler geveliyormuş, yani anlam olarak ilgisiz, bizim şifreyle... her neyse, sonuç olarak geçidin açılmasının nedeni, sarhoş harami! "
"26 numara ha?"
"evet efendim. onun telaffuzuna uyumlu şifre versiyonu kapıda ölen adamın sayıklamalarına da uygun düşmüş..."
"o kayıtları ben de izledim! yahu bir kere adam arapça bile konuşmuyor!"
"ee... internetten bir yama indirdim, google translate ile tam uyumlu olacak mı acaba güvenlik sistemimiz diye... deneme amaçlı! sonra kaldırmayı unutmuşum..."
"yuh! kaldırıyorum şifreyi!"
"e peki nasıl girece'z içeri?"
"bir taşın altına zil koy, ona basılsın!"
"ama içerde birinin kalması gerekecek o zaman geçidi açmak için?"
"tamam, kapıcı harami olsun birisi... sondan bir önceki haramiyi kapıcı harami yaptım şu an!"
"hadi içerde ona bir şey olursa? bayılırsa ya da ölürse? kalırız kapıda!"
"of tamam! sarhoş harami için ayrı bir şifre uydur o zaman... o translate midir nedir onu da kaldır hemen! turistik bir mekan mı işletiyoruz! ne zormuş yahu..."

----------

ek 2: ali baba ve kırk haramiler çetesinin çöküşünün başlangıç sinyalleriyle ilgili üç gizli kayıt:

kayıt bir:

"ben dahil mi kırk kişi ediyoruz?"
"hayır sen artı kırk..."
"ben çok düşündüm..."
"çok basit bir matematik işlemi... ne diye düşündün?"
"hayır... bu işleri bırakmayı düşündüm..."
"ne?"
"evet..."
"olamaz... biz ne yaparız sensiz?"
"sadece kırk haramiler olursunuz..."
"sadece kırk haramiler mi? bu hiç korkutucu değil... sadece iki kişiler, hallederiz der gibi?"
"hayır! kırk haramiler! bu kadar! ben ayrılacağım..."
"olamaz bir lidere ihtiyacımız var..."
"sen lider ol..."
"ben mi?"
"evet neden olmasın? mithat baba ve otuz dokuz haramiler... nasıl?"
"olur mu öyle şey! evli bile değilim ben! bu olanaksız! "
"neden? evlendiririz seni, iki yıla kalmaz baba olursun? eğer otuz dokuza taktıysan bir ilan verirsiniz başvuranlar arasından birini dahil edersiniz çeteye..."
"hayır... ben..."
"olur olur.... bir yolunu bulursun sen..."
"hayır!"
"ne diye bağırıyorsun yahu? giriş şifresini de değitirebilirsin hem canın istediğinde?"
"hayır diyorum!"
"duyuyorum! allah allah neden bu kadar yoğun ve aşırı bir tepki verdiğini anlayamıyorum doğrusu?"
"bu benim gerçek yüzüm değil... ve tabii gerçek ismim de mithat değil... bunu sana açıklamayı uzun zamandır düşünüyordum..."
"anlamıyorum?"
"ben aslında..."
"evet?"
"aslında ben..."
"sen?"
"işte benim gerçek yüzüm..."
"??"
"asıl adım da mitat..."
"şey ne fark..."
"mithat değil... mitat! ve sana yaklaşık beş yıla yakındır deliler gibi aşığım..."
"bak!"
"lütfen sözümü kesme... duygularımı sana açıyor olmak inan ki çok zor! bu çeteye girdiğimden beri senden hoşlanıyorum... hoşlanıyorum da ne demek; sana tapıyorum..."
"mithat saçmalama!"
"mitat!"
"her neyse! saçmalama!"
"sen gidersen ben de seninle giderim..."
"bana bak mith... mitat... ben böyle bir ilişki şekline hazır değilim ve hiç bir zaman da hazır olmayacağım!"
"bana bir şans ver..."
"bir şans mı? şimdi görürsün sen.... talu! taaaluuu!"
"ne yapıyorsun!"
"hah! gel buraya talu... bu adamı al yanımdan ve derhal toprağa göm! artık otuz dokuz kişisiniz..."

kayıt iki:

"ben dahil kırk kişi mi ediyoruz?"
"e..evet?"
"ben.. çok düşündüm ve..."
"ne diye düşündün ki? çok basit bir toplama işlemi..."
"hayır! ben çeteden ayrılacağım!"
"hayır!"
"bana bak! eşcinsellik yapmayacaksın değil mi?"
"ne?"
"aman ha! her neyse; yerime senin geçmeni istiyorum..."
"ben..."
"konu kapandı...
giriş şifresini de değiştirebilirsin hem canın istediğinde?"
"dur... benim gerçek yüzüm..."
"lan sayıyla mı verdiler sizi bana!"
"eh? yani öyle oluyor..."
"defol!"

kayıt üç:

"alo? bağdat şehir karakolu mu?"
"ayva.."
"ne?"
"ha.. pardon size demedim... bulmaca çözüyoruz da.. ha ha ha... evet nasıl yardımcı olabilirim?"
"bir ihbarda bulunmak istiyordum..."
"şu anda istemiyor musunuz?"
"istiyorum?"
"buyurun isteyin.."
"ee... büyük bir organize suç şebekesinin lideriyim ve bu işlerden çok sıkıldım..."
"amerikalı mısınız? bay bush?"
"bu kadar boktan bir espri yapmayı nasıl beceriyorsunuz?"
"ha ha ha... aslında güzel bir espriydi..."
"bana yardımcı olacak mısınız?"
"olacağım galiba..."
"ali baba ve kırk haramilerin nerede saklandıklarını..."
"otuz dokuz değil mi?"
"ee... evet... pardon ağız alışkanlığı işte... her neyse... nerede saklandıklarını biliyorum..."
"nazire mi yapıyorsunuz?"
"nasıl?"
"yani, siz bilmiyorsunuz, bir türlü bulamıyorsunuz ama ben yerlerini biliyorum mu diyorsunuz?"
"sizce öyle mi diyorum? böyle düşünmenize yol açacak bir vurguda bile bulunmadım doğrusu!"
"bana öyle geldi de? bilemiyorum..."
"ağız tadıyla bir ihbarda bulunamayacak mıyım?"
"buyurun bulunun!"
"yerlerini biliyorum!"
"ee?"
"merak etmiyor musunuz?"
"pek hevesli görünmek istemiyorum doğrusu..."
"dalga mı geçiyorsunuz benimle siz?"
"ha ha ha... aynı dövüş kulübündeki gibi oldu yahu... efendim gerçekten yeterli... ben talu... biliyorsunuz ki ben baş komiserim sivil hayatımda... nasıl testinizden geçtim di mi?"
"ta.. talu... e... evet... aferin..."

----------

ek 3 : ali baba ve kırk haramiler:
1.akıllı harami 2. kuşkucu harami 3. şirin harami 4. gözlüklü harami 5. sinsi harami 6. emekli general harami 7. harami de niro 8. haramiye 9.harami baba (ikinci adam) 10. uzun kollu harami 11. uykucu harami 12. on ikinci harami 13. şaşı harami 14. öfkeli harami 15. sessiz harami 16. ıssız harami 17. koca kafalı harami 18. çok fonksiyonlu harami 19. bilge harami 20. topal harami 21. büyücü harami 22. avukat harami 23. doktor harami 24. bilişimci harami 25. polis harami 26. sarhoş harami 27. görünmez hayali yok harami. 28. şarkıcı harami 29. sarışın harami 30. eski harami 31. pazarlamacı harami 32. dj harami 33. erotik harami 34. yaşlı harami 35. harami bebek 36. deli harami 37. imam harami 38. az pişmiş harami 39. sondan bir önceki harami. 40. son harami.

devamını göster

18 Ocak 2009

hop!

manyak mıdır nedir; bulduğu ilk fırsatta kendini aşağı bırakıyor! daha bebeyken atmaya başladı kendini, gözünü kestirdiği yüksekliklerden ve evet yahu, akıllı da, öyle düşüp de gebermiyor da, lök diye konuyor sanki; tek bir çizik bile yok! her seferinde biraz daha uzmanı oluyor düşmenin, düşüp de ölmemenin! bana kalırsa insanın sürekli ayakları yere basmalı; normali o değil mi?

yaklaşık on sene önceydi, uyandı her zamankine benzer bir sabah, aynanın karşısına geçti, yüzünü yıkayacak, dişlerini fırçalayacak… çok alçaktan bir uçak mı geçti, ne oldu bilmiyorum ama bir sarsıntıyla çıktım içinden. sağduyusuz kaldı böylece. meğerse benim bir kişiliğim, benliğim varmış! pırt diye var oldum; ondan bir parça olduğumu bilerek ama artık ondan ayrı olduğumun da farkında olarak.

o devam etti ama, yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı, hiç hissetmedi o an kendinden bir şeyin bağımsızlığını kazandığını ve bağımsızlığını kazanır kazanmaz kendisini terk ettiğini! “evet, aynen böyle olur işte; seninle sonsuza kadar beraber olacak değilim” dedim kendimi biraz inceledikten ve her şeyimi çok beğendikten sonra.

ondan ayrı bir varlığım vardı ama ondan fazla uzaklaşamıyordum. ben ayrıldım ayrılalı iyice sapıtmıştı ama… gözü hiçbir şey görmüyordu! aslında çok sonra sordum kendime, “neden hala şu manyağın etrafındasın?” diye. bir cevap bulamadım; belki de o kadar da bağımsız değildim?

fırsat kolluyordum, kendini bırakacaktı boşluğa ve en azından bayılacaktı bir süre. teknik, tecrübe bir yere kadar, şansı dönecekti. döndü de; çat diye vurdu düşer düşmez kafasını, o düşerken benim ayak ucuyla ittiğim, içinde “normal bir insan olsan ölür müsün?” isimli kırk sekiz sayfalık incelememin durduğu metal kutuya… “şans, hayatın sana uyması değildir; senin hayata uymandır” dedim onun baygın bedenini taşımaya başlamadan önce; “…bu durumda hangimiz hayat oluyoruz?” diye muallâkta bıraktım şeyi, hiç gereği olmayan genellememi, evet, tam da onu küçük ama sağlam kafese tıkarken…

biraz su biraz ekmek bıraktım kafese ve ilk otobüse atladım. ilk otobüs bir emekli generalin hobi olsun diye açtığı psiko-analiz dükkanının önünde durdu. “devam etmeyecek misiniz şoför beyefendi?” diye sordum kimseden tek bir ses çıkmayınca ve otobüs de öylece kırk saat bekleyince. “inanmazsın ama gram gaza basasım yok” dedi şoför. “peki” dedim; “ben müsait bir yere yürüyerek gideyim bari…”

“ben de seni bekliyordum” dedi ben otobüsten iner inmez emekli general suratlı emekli general. bana bakarak konuşurken başka birine bir şey söylüyor olabilirdi, temkinli olmaya karar verdim. yüksek sesle “sana diyo’!” dedim, çevreme bakarak… general de çevresine bakındı ve otobüsün ön tekerleğine dikti gözlerini. “tamam sen gel öyleyse!” dedi. bir süre zamanın eskimesini bekledim. otobüse ve dolayısıyla otobüs şoförüne gönülden bağlı ön teker oldukça sessizdi. general, gözlerimin içine bakarak “yardım et de şunu dükkanıma taşıyalım” dedi. “eh peki” dedim ve tekeri yerinden çıkarmak için gerekli aletleri istemek için otobüs şoförünün yanına gittim.

“sizin ön sağ tekerlek var ya” diye lafa girdim.
“evet… en sevdiğim dört tekerlekten biridir… ne olmuş ona?” diye sordu şoför. yüzündeki endişe beni harap etti; ne diyeceğimi bilemedim…
“ee… çok sevimli görünüyor…” diye lafı çevirdim. döndüm geriye, çıktım generalin karşısına. “o gelemez; onun yerine ben geleceğim!” dedim. “e tamam ben de seni bekliyordum zaten” dedi emekli general suratlı emekli general. “of tamam” dedim ve dükkanına girdik.

üç tel dolap, bir tahta sandalye, çekmecesiz, açık mavi örtülü bir masa ve yarısı beceriksizce kesilmiş bir yatak vardı odada. general sandalyeye oturdu. “uzanın lütfen” dedi bana. “ama siz bu yatağı enine kesmişsiniz, bir çeşit minder olmuş bu; boyuna kesmiş olsaydınız…” gibi bir şeyler gevelerken ben “uzanın lütfen…” dedi yumuşak bir sesle ama o bir general olduğu için derhal kanım dondu ve itaat ettim.

“anlat” dedi.
“ön sağ tekerleğim ben ne anlatayım?” dedim; sırf bir şeylere kesinlik kazandırmak için…
“olur mu yahu sen kendini aşağı bırakan kızın sağduyususun!” dedi sertçe general. derhal doğruldum ve saygıyla karşısında eğildim; eğilmek ne kelime; götüm havada yüzüm tahta zeminde! ben böyle bir “attım da tutturdum!” görmedim, ben böyle bir analiz görmedim ya da peki neyse işte!
“ben de o yüzden yola çıktım zaten paşam! şehir merkezine gidiyordum; demir ayakkabılar yaptıracağım ona!” diye haykırdım.
“ama sen nasıl sağduyusun! demir ayakkabılarla yere çakılır; hiç mi vicdan yok sende!” diye çıkıştı bana general. emekli general…
“ aklıma başka bir şey gelmedi ama atlamasın öyle her boş bulduğunda” gibi bir şeyler söyledim. haklıydı adam, paşa, general…
“sen çok yanlış yapmışsın; öncelikle onu terk etmemeliydin; kulağına hafif hafif bir şeyler söylemeliydin…”
“ne gibi şeyler?”
“kıçını başını kıracaksın, illa yükseklerden atlamak istiyorsan bunun sporu var, tekniği var, yolu yöntemi var falan gibi şeyler…”
“hiiiç aklıma gelmedi inanır mısın paşam?” dedim; felaket rahatlamıştım…
“öyle dangalağın senin gibi sağduyusu olur ne olacaktı!” dedi paşa; kalbimi çat diye kırdı, moralimi bozdu, keyfimi kaçırdı.
“sağduyu sağduyudur…” dedim… “ta buralara kadar geldim ben…”
“tamam tamam üzülme… ben senin baban sayılırım; şimdi dön onun yanına, çıkar onu kafesten, tekrar bir olun, aklınızı başınıza toplayın” dedi.
“çok da sıkıcı bir o kadar da koca kulaklıymışsın” dedim içimden, dışımdan “peki efendim” dedim ve kaçtım oradan.

yolda asfalta yatmış bir adam gördüm; izledim dakikalarca. öylece yatıyordu. sağduyusunun hemen yanına uzandım, hiç ses çıkarmadı. omzumla, kıçımla ite ite bir oldum onlarla; mal gibi yıldızlara baktım günlerce…

görsel: bengal

devamını göster