13 Nisan 2011

dekoratif kurbağa

kurba

- öncelikle olayı senden dinleyelim?
- ya, ben geziyordum, epey de acıkmıştım. bunu ağaçta kımıldanırken gördüm. meğerse rüzgardan dolayı sallanıyormuş; neyse... sinsice yaklaştım buna. bir yandan da vay be ne kadar da parlak bir böcek diye düşünüyordum. kaçmasına fırsat vermeden olanca hızımla saldırdım ve saniyeler içinde yakaladım bunu. hiç direnmedi. yaklaşık bir dakika içinde de mideme indirdim.
- hiç mi akıl yok sende? ormandan yeni mi çıktın?
- çok açtım. yoksa yani bu çevrede doğdum ben de, doksan kuşaktır buralıyız biz. ama dedim ya, çok acıkmıştım...
- lambayı yuttuktan sonra neler oldu?
- normalde böcek falan yakaladıktan sonra, olay yerini terk ederiz. ancak bu sefer öyle olamadı tabii. bir de, deli gibi ışık saçtığım için, bunca zamandır (ki binlerce yıldan bahsediyorum) zorlukla geliştirdiğimiz ağaç üstünde kamufle olma özelliğim büyük darbe yemişti. epeyce bir korktum aslında.
- iyi de o andan itibaren artık sen kurbağalıktan çıkmış olmadın mı? demem o ki, artık orada asılı bir lamba olduğun düşünülebilir pekala? seni avlamak isteyen de olasılıkla öyle zannederdi belki?
- o kadar karışık şeyler düşünemiyoruz hayvan dünyası olarak. belli olmuyor mu?
- evet, aslında haklısın... peki sonra ne oldu?
- tipin biri beni gördü ve gülmeye başladı. sonra derhal fotoğraflarımı çekmeye başladı. kahretsin rezil olduk diye düşünüp son bir gayretle kusmaya çalıştım. ben orada çabalarken bu tip geldi ve beni kurtardı.
- son soru; daha önce de buna benzer garip şeyler geldi mi başına?
- bir keresinde arka sol ayağımın üzerine bir araba park etti. yani ayağımın üzerine park etmedi tabii, tekerleğin birinin altında kaldı ayağım. dört saat falan beklemiştim.
- o da fenaymış. neyse geçmiş olsun...
- teşekkürler.

foto ve öyküsü: national geographic daily

devamını göster

09 Nisan 2011

şimdi benim...

* bir uzay gemim olsa, tüm mürettebata sakin olmasını emrederim. en düşük hıza alın gemiyi, derim. pencerenin önüne geçer, buz gibi bir kutu efes açar, saatlerce sonsuz boşluğu seyrederim. nejla (geminin garsonlarından) gelir dizime oturur, saçma sapan bir şeyler anlatır, on dakika sonra, "bacağım uyuştu güzelim yan koltuğa geç" derim.
* bir zaman mekinem olsa, bol bol zaman üretirim. çeşit çeşit, renk renk zaman yaparım. sonra bunları yüksek bir binanın tepesinden insanlara dağıtırım. üç beş gün sonra muhabbeti geçtiğinde bu olayın, şaşırmış gibi yaparım.
* bir orkestram osla, tam teşekküllü, 150 kişilik falan, angel heart'ın harry'sinin ıslıkla çaldığı melodiyi icra ederiz. biz; ben ve orkestram. yarım saat çalsak yeter.
* bir lazer silahım olsa onu kızartmaya ayarlarım. tüm insanlığı yok edecek bir düğme tam da önümde olsa, "the assassination of jesse james by the coward robert ford" filmini bir kere daha izler, bir iki bira içer, sevdiğim insanlarla kısa telefon görüşmeleri yapar, bir koşu parka gidip çimenlere yatar, yakın iki arkadaşımın bebeklerinin fotoğraflarına bakar, üst üste dört kere star guitar dinler ve düğmeyi boş bir konserve kutusuyla kapatırım.
* bir pelerinim olsa, hiç de fena olmaz, bir de silindir şapka. bir de baston. geceleri parke taşlı, sisli sokaklarda gezinir, milleti huzursuz ederim.
* çişim olsa, gidip de lavaboya işemem. herşeyin bir zamanı, yeri var.
* üç tane koyunum olsa, bunların yaşlarının toplamı 14 olsa, ilki ile ikincisinin arasında da 4 yaş fark olsa, beni hiç rahatsız etmez; düşünmem bile. uygun zaman gelince keser yeriz; kürklerini de giysi yaparız, diye düşünürüm en fazla.
* "michael jordan!" diye bağıran bir kedim olsa, çok korkarım. öyle bağırarak, bir de üstüme falan gelirse, onca zaman beraberdik, acı tatlı günlerimiz oldu falan demem, tekmeyi basarım suratına.
* bir kaldıracım olsa, ne bileyim, "al senin bu!" diye önüme atıp kaçsalar örneğin, asla sahiplenmem, basar giderim yoluma; kaldıraçsız.

devamını göster

08 Nisan 2011

arada kaynayanlar: 4

(bu da nesi?)
*"işte size minik bir piyango. bu piyangoda 10 bilet var. dokuz tanesi buradaki kişilere satıldı. bir bilet bir dolar ve kazanırsan 20 papel alırsın. bu iyi bir bahis mi? eh, bernoulli der ki: bu piyangonun beklenen değeri 2 dolar; bu piyangoya para yatırmalısınız. birçok insan, 'tamam, varım.' der.
"şimdi de bu piyangonun biraz değişik hali: dokuz bileti de leroy adlı şişko birisinin aldığını düşünün. leroy'da dokuz bilet var, geriye sadece tek bir tane kaldı. onu ister miydiniz? çoğu insan bu piyangoya girmez. ama gördüğünüz gibi kazanma ihtimali değişmedi, ama artık kimin kazanacağını tahmin etmek son derece kolay. leroy'u çeki alırken hayal etmek çok kolay, değil mi? kendinize 'ben de herkes kadar kazanabilirim,' diyemezsiniz çünkü leroy kadar kazanma şansınız yok. Bütün o biletlerin leroy'da olduğu gerçeği oynama kararınızı değiştirdi, üstelik bu gerçeğin ihtimallerle bir alakası olmadığı halde."
bu alıntı, dan gilbert'in ted konuşmasından. ilginç ve eğlenceli şeyler anlatıyor bu amca.
*eskiden (40'lı, 50'li yıllar) doktorların sigara reklamlarında kullanılmış olması, "bakın ben de sigara içiyorum; sigara içiniz, çevrenize de içiriniz" gibisinden şeyler söylemesi, şu saatte bakıldıkta, manyakça geliyor insana. çok değil 15 sene önce falan şehirler arası otobüslerde hatta dolmuşlarda sigara içiliyordu. belki de 25 sene sonra "kuru otları kağıtlara sarıp, ucundan yakıp dumanını soluyorlarmış!" diye hayret edecek geleceğin insanları. hehe, yok tabii ki de öyle bir şey olmayacak çünkü 25 sene sonra gezegenimizdeki tüm insanlar ölmüş olacaklar. hah ha, yok yok şaka yaptım, sadece fakir olanlar ölecek, herkes ölmeyecek.
[sigara reklamları ve doktorlar konusundaki epeyce geniş arşiv: lane.stanford.edu ]


*michael jackson eğer şarkı türkü işine girmeseydi, ne bileyim dürüst bir taksi şoförü olsaydı, şüphesiz bir trilyon estetik operasyonuna bulaşmayacak ve çok garip bir yaratığa dönüşmeyecekti. yukarıdaki üç görsel, michael'ın orta yaş ve yaşlılık hallerini kurgulamak adına hazırlanmış; bu bebe normal şartlarda yaşamaya devam ederse işte böyle böyle bir tip olacaktı, denmiş. bir taraftan da, evet, o kadar da ünlü olamazmış o tiple. yine belli çevreler saygı duyup takip ederdi sanırım ama, yok kimse üstünü başını yırtmazdı bu abi için. [forartist.com]

*bu amca, orkestraya daktilosuyla eşlik ediyor. kesinlikle çok yetenekli bir perküsyonist ancak daktilo konusunda o kadar da yetenekli olduğu söylenemez çünkü iki parmak ile kullanıyor. özel araştırma merkezimde yaptırttığım, amerikan filmleriyle yarışabilecek, derinlemesine zoom analizleri sonucu, kağıda yazdıkları yan yana sıralanmış genelde sessiz harflerden oluşan bir dizi. şiire benziyor ama değil. sonuç olarak, edebi yönden sıfırın altında! [the typewriter...]




vay be çocuğa bak ne yetenekli, hem çalıyor hem söylüyor diye düşündüm videoyu izlerken. daha sonra, "çocuk olarak kalmış, kayıt altına alınmış oysa o gün çoktan olmuş bitmiş, ölmüş gitmiş frank "sugar chile" robinson." diye düşünüp, hüzünlendim. tam o anda kapıdan biri girdi içeri ve "lan ne güzel neşe dolu bir video, ne bokuma nihilist gibi, karamsar gibi bikbikleniyorsun?" diye bağırdı bana ve geldiği gibi gitti. adam haklı, diye düşündüm ve bir kere daha izledim videoyu ancak bu sefer tiz sesli bir cüce piyanisti izliyormuş gibi düşünmeye zorladım kendimi. "saçma olunca, daha katlanılır oluyor" dedim kendi kendime. aynı adam tekrar girdi içeri ve "lan izleyip geçsene!" diye bağırdı ve gitti. adam haklı, diye düşündüm yine ama üçüncü kere izlemedim videoyu.


mona lisa uyarlaması: jon paul ferrara

devamı (ve daha fazlası): arada kaynayanlar:4 (bölüm 2)

devamını göster

07 Nisan 2011

sanal yoğurt

bant dergisinin, 64. sayısında (mart - nisan 2011), "sanal ekonomi" başlıklı bir dosya var. yedi alt başlık altında, bir çok yönüyle ele almışlar konuyu. konunun, uzun zamandır kendimi bilgisayar oyunlarına kaptırdığımdan, sanal şeyler için para harcama yönü, beni daha çok ilgilendirdi.
steam servisine mart 2008 yılında üye olmuşum. ilk oyunu da ağustos 2010'da satın almışım. işte o tarihten sonra, bilgisayar oyunlarına ayırdığım zaman epeyce bir arttı. zırt pırt oyun satın aldım. almaya da devam ediyorum. internetten kopyalarını indirmek varken (ki bunca senedir öyle yapıyordum ve aslında yeni çıkan ve merak ettiğim oyunlar için öyle yapmaya da devam ediyorum), hah, işte internetten kopyasını indirmek varken neden satın alıyorum? bunun birden fazla nedeni var. örneğin steam üzerinden satın aldığım ilk oyun "worms reloaded". hem oyuna fazlasıyla düşkün olduğumdan hem de internet üzerinden diğer insanlarla sorunsuz oynayabilmek için, fazla düşünmeden satın aldım. elbette pişman falan da olmadım, 350 saat oynamışım ve muhtemelen daha da oynarım.
daha fazla neden de var ama: satın aldığın oyuna, internete bağlı bir bilgisayar olduğu sürece istediğin zaman erişebiliyorsun, birden fazla makineye oyunları kurabiliyorsun ve dönem dönem yapılan kampanyalar ve indirimlerle bazı oyunlar çok ucuza satın alınabiliyor. ama en büyük nedenlerden biri, yukarıda da bahsettiğim multiplayer oyunları sorunsuz oynayabilmek...
işte bu dönemde, yine bir kampanya ile, mafia II oyununu satın aldım. tüm ek paketleriyle. ek paket deyince, oyuna eklenmiş kısa hikayeler diye düşünüyordum ama tam olarak öyle demek değilmiş: kıyafet ve araba da satın almışım! tamam, kampanyaydı ve herşey dahil muhabbeti vardı, onlar da beraber geldi ama çok tuhaf geldi bana bu durum. yahu, oyun karakterinin kıyafetine, kullanacağı arabaya para verilir mi? chris rock'ın daha önce buralarda bir yere eklediğim videosundaki muhabbet işte: zil sesi olmayan telefon satmak gibi!
bant dergisindeki yazılarda çok daha vahim ve inanılması güç sanal alışveriş örnekleri var. insanlar deli gibi para harcıyorlar, sanal ayakkabılar, çiçekler, içkiler...
bak örneğin bir oyun var, railworks 2, tren simülasyonu. oyunun kendisi 35 dolar. eh, satın al, trencilik oyna, halının üstünde oynayacak yaşta değilsen. hiç ilgimi çekmediği için aşağılıyorum elbette! her neyse, bir de oyunun ek paketleri var. toplam 72 adet ve hepsini de satın almak istersen, toplam bedeli 1138 dolar! yuh, güzel bir bilgisyar alınır o parayla! iyi ki ilgimi çekmiyor, ne bu yahu?
dediğim gibi, "worms reloaded" oyunu ile başladı bende internet oyunlarına (bir cd ya da dvd gibi maddi nesne üzerinde olmadığı halde) para verme. oyun daha yayınlanmadan ön siparişle satın almıştım hem de. geçen aylarda, bir oyun esnasında vatandaşın biri sordu, "hey," dedi, "şapkan şahaneymiş, ne yaparsak biz de o şapkaya sahip olabiliyoruz?" şapka dediği de at kafası. oyunda kurtçuklara şapka seçebiliyorsun. ama bu "şapka" nanesi, kelime anlamıyla "şapka" olduğu gibi, maskeler, şu ya da bu hayvanın, karakterin kafaları olarak da kullanılabiliyor. neyse, elemanın sorusunu, "ön sipariş verenlere hediye edilen şapkalardan!" diye yanıtladım. "hadi yaa, çok güzelmiş" dedi. "bende var ama sende yok ve asla olmayacak, hahaha!" diye kükredim ekrana, ama ona belli etmedim, bi' şey yazmadım. bak aklımda kalmış bu hastalıklı durum.
var yani bende de 3 beş kb'lık grafiklere sahip olmanın yarattığı malca tatmin duygusu; ne yazık ki. ama ne mutlu bana ki, hiç para vermedim "sanal nane"lere. [mafia II ile gelenleri saymazsak...]

görsel: saddo-jdero.deviantart.com

devamını göster