14 Ağustos 2009

minti

içinden bu "artiz" fotoğrafları çıkan sakızın adı minti miydi diye bir an emin olamadım; minti'ydi sanırım. 80'li yıllara ait bu küçük koleksiyonda yer alan bazı isimler bir çok insana pek bir şey ifade etmeyecektir; birkaçını ben de hatırlamıyorum doğrusu. yine de, iki üç tanesi hariç elimdekilerin hepsini eklemeye çalıştım. 

 minti naneli bir sakızdı yanlış hatırlamıyorsam, pek sevmezdim. doğrusu ünlü resimlerini de pek sevmezdim; karikatürler, araba uçak hayvan fotoğrafları daha çok ilgimi çekerdi. yine de biriktirirdik işte. e.t., banu alkan, audrey landers (dallas oyuncusuydu sanırım) ve bruce lee, kendi üzerimde yaptığım psikanaliz sonucu, en fazla aklımda kalanlar olarak öne çıktı. bir ihtimal bunları uzun süre sonra görenler için de hortlayacaktır birkaçı. çocukken yaşadığın evde bulunan bir eşyanın aynısını yıllar sonra gördüğünde bir anlık hissettiklerin gibi mistik bir durum gerçekleşiyor sanki bu türden, zihinde kaybolan şeylerin, yıllar sonra ortaya çıkması. etrafta bir koku olmadığı halde o kokuyu duymak gibi bir şey?




diğer sakız kağıdı koleksiyonları için : ciklet 

 ayrıca: broki shelds, brokke shells, brook shilds vs vs....

devamını göster

06 Ağustos 2009

evcil goldie hayvanı

ekim 2008'den beri goldie'yi ihmal etmişim. bu gün denizde yüzdü, bir kaç fotoğrafını çektim de hatırladım. gerçi teknik bazı sorunlar (böyle deyince ne gizemli oluyor oysa fotoğraf makinesinin usb kablosudur sorun olan) nedeniyle yarın ya da yarından yakın bir zaman dilimi içinde ekleyebileceğim fotoğrafları. tabii işe yarar bir şey çekebilmişsem. (güncelleme: beğenmedim çektiğim fotoları. photoshop ile biraz sosladım...) daha işe yarar dedim de; "internetteki kedi köpek fotoğrafları ne karın ağrısıdır" görüşüm aklıma geldi. insan düşünen bir hayvan ya, işte bazen de çelişkiler dolanır aklında; ben seviyorum çelişkilerimi... (her golide başlığında bu salak savunmayı yapacağım...)

tabii ki de öylesine kedi köpek fotoğrafı değil bunlar (dedim, seviyorum işte çelişkili olmayı). ailemizin bir parçası olan, bizimle beraber yemek masasında kendine yer bulmaya çalışan (aylardır bunun üzerinde çalışıyor; henüz çözemedi sorunu; biz sandalyelere geçince o da masanın altına geçmeye başladı en son), uyurken yastık kullanan, gerektiğinde planlarımızı ona göre şekillendirdiğimiz, kısacası pek sevdiğimiz şımarık ve doymak bilmez bir tipe ait işte...


















üzerlerine tıkladığında utanmazca yeni pencerede ve orijinal boyutlarında açılacak olan bu fotoğraflar son bir iki ay içinde çekildi; şimdi baktım da, ekim'den beri pek değişmemiş goldie hayvanı...

devamını göster

05 Ağustos 2009

çok uzun bir başlık

rock'n coke çok eğlenceliydi. organizasyon da şahaneydi sadece içeri girmeye yakın yerleştirdikleri labirenti çok basit buldum. evet epeyce dolanıyorsun ama çıkışı bulmak çok kolaydı.
juliette lewis harika bir insan ama çok terli görünüyordu. sıradan bir amerikan filminde, bir rock bar'da çalan dandik bir grup olur ya, hani sırf film için bestelenmiş saçma sapan bir şarkı çalarlar (ki bu noktada bay evet filmindeki grubu [munchausen by proxy] ayrı tutmak isterim) işte juliette'in grubu da aşağı yukarı o kalitedeydi. "kadın sahnede çok başarılı, şahane bir oyuncu, kendine has bir duruşu var" yorumu yapan arkadaşlarıma "on yıllardır ozzy'si, bruce dickinson'ı aynen bu şekilde davranıyor sahnede; üstelik neredeyse aynı kıyafetlerle" diyerek süper bir açıklama yaptığımı söylemeliyim. ne süperdi peki o zaman? juliette tabii ki ama tekrar söylüyorum çok terliydi.


juliette lewis

heyecanla beklediğim jane's addiction (ve bir ara red hot chili peppers'da çalan [one hot minute albümünde] dave navarro] sahnedeyken, ankara'dan bir arkadaşım ile karşılaştım. sırf jane's addiction için geldiğini söyledi; hak verdim. "ben de çok seviyorum bu adamları; gerçi bende tek albümleri var ama..." gibi bir şey söyledim. "evet, benim cd sendeki" dedi ebru ve taşlar yerine oturdu. evet, yıllar önce ankara'da, bir şekilde bana ulaşmıştı albüm ve iade etmemiştim. ama arada kaynamıştı daha çok, yani "üzerine yattım oh benim oldu" diye düşünmemiştim. utandım biraz, gülerek... şahane bir zamanlama doğrusu!


jane's addiction

sonra duman çıktı; onlar çalarken çimlerdeydim. çoğu şarkılarını emre'lerden (blue life) dinlemek yetiyor bana doğrusu. aslında çok takip etmediğim ama genellikle sevdiğim nine inch nails çıkana kadar geyik yaptık kısacası. hava da biraz kararmaya başlamıştı ve nin çıktı; trent reznor ve saz arkadaşları "sert" ve tatminkar bir "gürültü" ile çaldılar. keyboard'u devirme, seyirciye mikrofon atma, konser bitiminde gitarı fırlatma gibi "agresif" davranışlar gösterdi trent abi ama gözüme batmadı bu taşkınlıkları...


nine inch nails

prodigy için "en önden izleyelim" gazına geldim ve bu gazı sadece tek arkadaşım paylaştı benimle. manyaklar çıktığı anda hemen arkamda başlayan "pogo" nanesine bir süre direndim, hatta tunç'un "sen de zıpla o zaman fazla etkilenmezsin" tavsiyesine bile uydum bir süre. yıllar öncesinin ankara road-house günlerini andım küfürle ve "yok, ben gidiyorum buradan" deyip neredeyse en arkalara kadar uzadım. ses muhteşemdi, özellikle bas dalga gibi çarpıyordu zaten. prodigy'nin bazı albümlerini çok severim ama canlı performanslarını gereğinden fazla "sözlü" buluyorum; o iki zibidi bazen güzelim şarkıları piç ediyorlar abuk sabuk laflarıyla. bir yandan da o abuk sabuk laflar ile seyirciyi kıvama getiriyorlar, onu da kabul etmek gerek. maxim'in herkesi çöktürmesi şahaneydi bak; işte, dedim daha sonra, devrim olacaksa böyle olmalı, herkes bir an çökmeli ama kimse "lan nasıl görünüyor, yok ben çökmem" dememeli, işte o zaman tüm bir kalabalığın zıplayışı muhteşem olur. kimse ciddiye almadı tabii...


the prodigy

ertesi gün cold war kids'i kaçırdığıma üzüldüm. biz alana vardığımızda ne tür bir bayağılık ve kolaj olduğuna bir türlü karar veremediğim, rock'ın en kalitesiz frekansı ile arabeskin ucuz genlerinin komik bir karışımı gibi gördüğüm h.cepkin sahneye çıkma hazırlığındaydı. "yahu siktiredin, gidip bira alalım" görüşünde olsam da, yüksel ve kardeşim, "merak ettik bir bakalım, bu kadar ıkındılar ne çıkacak" dediler ve "orrayt yahu" dedim. kolaj sahneye çıktı ve kısa süre sonra kendimizi alternatif sahnenin önünde bulduk. ekonomik krizle beraber işten atılan üç ingilizin (we have band) hiç de fena olmayan performanslarını izleyip bira tükettik. biraz etrafta dolandık ve janella monae'yi izlemeye karar verdik. ismini ilk defa duyduğum bu kadın harika bir performans sergiledi; müzik gerçekten sağlamdı ve janelle çok eğlenceliydi. taburenin üzerinde michael jackson anısına şarkı söylerken çocuk gibiydi ama bir süre sonra kendini seyircilerin üzerine atacak kadar da (bak: stagedive) serseriydi. şarkı söylerken resim yapmasını sevdim, hadi bakalım dedim, ama yaptığı resmi seyirciye hediye etmesini daha çok sevdim.


janella monae

limp bizkit yok pardon linkin park'ı "breaking the habbit"biter bitmez terkettim ve santigold'u beklemek üzere çimlerde buluştuk. o kadar performans geldi geçti bir tanesini bile en önden izlemedim rahatsız düşüncesine santigold sevgisi karıştı ve en önde beklemeye başladım. bir süre sonra iki robotumsu vokalist kızıyla çıktı santigold. hastayım falan deyince ben de pek sert bir performans beklemedim kendisinden ancak gayet de keyifliydi sahnesi. sonlara doğru sen, sen, sen de gel diye üç beş kişiyi sahneye çağırdı. bunun üzerine, "keşke biraz daha bira içseymişim" ile "iyi ki fazla bira içmemişim" düşünceleri kafamın içinde bir süre dolandı ve sahnede dans edenleri izlemeyi tercih ettim. gayet keyifliydi.


santigold

dediğim gibi, cold war kids'i kaçırdığıma üzüldüm ayrıca bilmediğim bir çok grubu da izleyemedim ya o sırada başka bir performans tercih ettiğimden ya da yetişemediğimden. bak gren de iyiydi, az daha unutuyordum. cartel'i izlemek fena olmazdı, ama manga ile nasıllardı bilmiyorum; o sırada yoldaydık. yakında faith no more gelecek ama gidemeyeceğim sanırım, hem hafta içi olmasından dolayı hem de çok üşeniyorum. keşke linkin park yerine onlar çıksaydı...

fotolar:
santigold, janelle monae, nin : yüksel
the prodigy : dunç

[diyorum ki, buraya yazdıklarım, eklediklerim, ne bileyim üç ay sonra, beş yıl sonra anlamsız kaçmasın, bir şey ifade etsin; işte bu yüzden "günün şeyleri"ne pek bulaşmıyorum, bu gün cart curt çıktı (oldu, öldü, hortladı, patladı, çiçek açtı vs vs) gibi şeylere pek yer vermiyorum. ama bu temmuz (2009) hakkında artık bir şeyler söylemem lazım sanki. tamam bilgisayar bozuldu, tatildi konserdi zaman bulamadım ama bunlar bahane. bilemiyorum belki de şöyle bir şey:


bu komedi dizilerindeki gülme efektleri yıllar sonra insanlara çok aptalca gelecek, nasıl ki tüm filmi tek bir adamın seslendirmesi saçma geliyorsa...]

devamını göster

04 Ağustos 2009

kenji kawai: concert 2007 - cinema symphony

aslında başka bir yazı hazırlıyordum, bir yandan da kenji kawai'nin, ghost in the shell 2 (innocence) filmi için yaptığı, "the ballade of puppets: the ghost awaits in the world beyond" ( kugutsuuta kagirohi ha yomi ni mata muto) isimli muhteşem eserini dinliyordum. aklım, "filmin dvd versiyonuna belki müziklerin yapımı falan diye bir belgesel koymuşlardır, hem de tam bu parçanın yapımıdır belki, üstelik neden olmasın belki biri de onu youtube'a eklemiştir" gibi işlemler yaparken bir yandan da youtube arama kısmına ilgili şeyleri yazmıştım. sonuçlar döküldüğü an yüreğim coştu desem abartmış olmam! yahu daha ne isterim, adam konser vermiş, hem de ismini tekrar yazmaya üşendiğim yukarıda bahsi geçen parçayı da yorumlamış hem de birisi bunu youtube'a eklemiş! tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de torrentini buldum konserin hem de dvd olarak!




   
(kugutsuuta kagirohi ha yomi ni mata muto - innocence)

 bonus:


(reincarnation - ghost in the shell)

devamını göster

02 Temmuz 2009

death of michael - michael'ın ölümü

michael'ın önce hastaneye kaldırıldığına, kısa süre sonra da hayatını kaybettiğine dair haberler, tartışmalar akarken o gece, içim oldukça sıkıldı, "bu adam da ölürse herkes de ölür ki, herkes neyse de, ben bile ölürüm yahu" diye... ölebileceğini düşünmeye başlayınca, için sıkılıyor, kan basıncın değişebiliyor, of diye temiz hava alma ihtiyacı hissedebiliyorsun. işte bir yandan haberleri takip ederken bir yandan da içime sıkıntılar basarken bilgisayarın ekranı dondu. fare imleci, ekrana çakıldı. renkler bir iki adım attıktan hemen sonra "bizde 32 bit dermanı kalmadı, yok olmuyor..." dedi ve renkler de uçtu. işte o an ne michael kaldı, ne varoluş buhranı, "ne oluyor! hop!" diye bilgisayarı resetledim. yeni bir başlangıç yapalım bebeğim, tüm hatalarımızı düzeltelim şeklindeki düşüncelerim, ekranın altıya bölünmüş olduğunu gördüğüm anda yok oldu: büyük olasılıkla ekran kartı nanaydı; michael'a yetişmeye çalışıyordu gökyüzünde. tüm gayretiyle açılan bilgisayar sanki her zamanki gibi devam etmemi bekliyordu ancak bana altı küçük masaüstü sunmakla kesinlikle iyi bir şey yapmıyordu. yalan söyleyecek değilim; gezegenin en etkili pop ikonlarından biri kayıp gitmişti ancak ben bilgisayarım için üzülüyordum.
 
elbette bilgisayar, "garanti" kapsamında olduğundan, servise gitti, bir ara düzeltip gönderirler, eskisi gibi devam eder çalışmaya, ancak, buraya dikkat, michael her ne kadar ölmemek için çok çalışmış olsa da, bir servise falan gönderilmedi. doğru mudur bilmiyorum, çok da umursamıyorum ama, michael'ın öldükten sonra bedeninin dondurulmasını istediğini duymuştum sanki, işte, teknoloji gelişince canlandırsınlar diye; ölmeyi hiç istemiyordu rahmetli, en azından bir ara öyle haberler çıkardı gazetelerde, mecmualarda; belki sonra sonra "koy götüne gitsin, michael jackson'ım ama yine de mutlu değilim, lanet olsun bu hayata" gibisinden düşüncelere kapılmıştır? [bilgisayarımın bozulmasıyla michael'ın ölüm haberini almamın benzer saatlere denk gelmesinden kaynaklanan; kurulabilecek benzerlik ve ilişkiler üzerine daha fazla şey okumak istemediğini fark ettim birden.] 

içimde kalmasın söyleyim, ben michael jackson mı prince ( O(+> ) mi diye sorsalar, kendimi biliyorum, "ne bakımdan, hangisi ölsün gibi mi?" diye, soruya soruyla karşılık verir, "yuh! insan ol biraz, hangisini daha çok seviyorsun?" diye soruyu netleştirdikleri takdirde, "prince..." diye cevap verirdim ama "...michael ölse daha çok üzülürüm" diye de eklerdim. işte böyle hayat, slayer'ı daha çok seviyorum ama metallica ölse (ölse evet...) daha çok üzülürüm. işte tam bu noktada, kendimle mücadeleye giriyorum: "aslında çok daha iyisinin var olduğunu bildiğin halde, üstelik onları da sevdiğin halde, bazılarıyla çok daha duygusal bir bağ kuruyorsun; sence nedir bu?" diye soruıyorum kendime. "aşk gibi mi?" diye, yine soruyla karşılık veriyorum ve "yok, muhtemelen ilk gördüğün olduğu için" diye mantıklı bir cevapla kendimi savuşturuyorum ancak "o zaman ilk görüşte aşk!" diye konuyu dağıtıyorum... 

 görsel: colectiva.tv

devamını göster