video etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
video etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2017

muhteşem performanslar

bir ara moda olmuş sonra bitmiş ancak ben yeni gördüm bu zirzopluğu. nedir; müzisyenlerin konser (ya da canlı) performans kayıtlarını sabote ederek, ortaya koyulan müziği berbat (ama komik) gösterme sanatı diyebilirim. koca koca efsaneleri, müziğe heves etmiş ancak yeteneği pek de parlak olmayan liseli gençler  seviyesinde ve dandik müzik aletlerinden "güzel" ses çıkarmaya çalışırken izlemek, tezat durumlardan kaynaklanan komedileri izlemek gibi.

kendileri ve yapıp ettikleri üzerinden yapılan bu komikliği izleseler,  onlar da eğlenirler miydi acaba? bu soruya net bir cevap veremem ancak nick mason'ın facebook sayfasından "pink floys shreds" isimli güzide eseri paylaşmış olması; eğer ki sayfasını o zamanlar kendisi yönetiyorsa; eğlendiği ve güldüğü anlamına gelebilir.


bu "sanat alanında" çok fazla örnek yok ve olanların da bir bölümü özensiz, çöp şeyler ancak bazıları da var ki; olayın arkasındaki hasta ruhu takdir etmemek zor geliyor bana. sağ olsunlar kulaklarımın olan pası biraz daha paslandı ama buna değer.

en beğendiğim dört örneği bırakıp kaçayım...









devamını göster

03 Ocak 2013

cennet zararlısı

bu gezegenin, üzerinde var olan tüm varlıklar için ve hatta çok uzaklardaki varlıklar için tam da bir cennet olduğunun farkında olmayan, bu cennetin bir cehenneme dönüşmesinde doğrudan ya da dolaylı sorumluluğu bulunan, buna rağmen bir gün cennete gidebilmek için ölmeyi bekleyen milyonlarca insan var. bununla beraber, bu gezegenin, özellikle üzerinde var olan tüm varlıklar için bir cehenneme dönüştüğünün farkında olan ve bu yıkımın durdurulması gerektiğini düşünen de milyonlarca insan var; ya da binlerce, bir an emin olamadım. böyle bir şeyi düşündüğümde, kendimi ayrı tutma eğilimi gösteriyorum, insanlar gezegeni ve gezegen üzerindeki yaşamı yok ediyor ama ben onlardan biri değilim, diye düşünüyorum, ben iyilerdenim! uzaydan, bilmiyorum nereden gelip, "sıçmışsınız lan cennet gibi gezegenin içine!" diyecek uzaylıya, "abi silahını bana doğrultma lütfen, ben hep söyledim, ama dinlemediler" diyeceğim; o gün geldiğinde. bir işe yarayacağını zannetmiyorum ama! 
tüm bedeni çeşit çeşit mikrobun halt yemesiyle hastalanmış bir insana, bedeninizi tüm mikroplardan, kötü, bozulmuş hücrelerden temizleyelim mi yoksa bazı mikroplar kalsın mı bedeninizde, diye sorsalar, aman efendim, mikrop falan bırakmayın, temizleyin beni rica ederim, diye cevap verir hasta olan. yine beden üzerinden konuşacak olursak, insan vücudu da aslında tam bir mikrop, bakteri yuvası. sadece bağırsak sisteminde, insan bedeni için zararlı, zararsız veya yararlı binlerce canlı var. gitmiş, görmüş gibi konuşmayım, alıntı yapayım:
(...) bağırsaklarımızdaki mikrop sayısı, bizim kendi hücre sayımızın neredeyse on katı. bu mikroplar arasında hastalık çıkarmaya fırsat kollayanlar da var ama birçoğu zararsız, hattâ yararlı: bizim sindiremediğimiz bazı besinleri sindiriyor, bağırsaklarımızdan emilebilir hale getiriyor, ayrıca B7 ve K vitaminlerini üretiyorlar.
bu bakteriler sadece mevcudiyetleriyle bile, zararlı olabilecek olanlarına yer bırakmamak yoluyla bize fayda sağlıyor. bu yararlı bakteriler aldığımız bir antibiyotikten etkilenirse, meydan o antibiyotiğe dirençli ve bize zararlı bakterilere kalabiliyor. o kadar ki clostridium difficile adlı bakteri, bir insanda bu şekilde ağır ishale, hattâ ölüme sebep olabiliyor!"
demek ki, bir sistemde zarar vermeden hatta o sisteme yarar sağlayarak yaşamak da olanaklı. bakteriler, mikroplar falan yapabiliyorlar yani bunu. tam bu noktada, sistemin farkındalığından da bahsetmek gerek. kendine, sağlığına dikkat ettiğinde, bağırsaklarındaki denge de korunuyor, kötüler kazanamıyor. ancak şöyle bir durum var, sen bağırsaklarında olan biten hakkında -genellikle, bir yerlerden bir şeyler okumadıysan misal- en ufak bir fikre sahip değilsin. bunun da ötesinde, irade ya da karar mekanizması işletmen olanaksız: yukarıdan gelen kararlı bir ses ile bağırsaklardaki tüm zararlı mikrop ve bakterilerin "yanlışlardaymışız!" deyip, doğru yola girmeleri  olanaklı değil.
başa sarayım: gezegenin kendine has hastalıkları da vardır belki? ancak ona en hızlı ve büyük zararı insan veriyor. "ben iyilerdenim" demenin bir anlamı yok, bir grubun üyesi gibi hissetmekten başka! "ben iyiyim" diyebilmek belki önemli olabilir; birine değil de kendine; inanarak. illa çok büyük şeyler yapmak gerekmiyor; bak küçücük bakteri B7 vitamini üretiyormuş; ne güzel. kendine ve çevresine zarar vermiyor ve "gün boyunca bi' dolu şey yaptım ama görenim yok!" diye düşünmüyor. haha, yok bir de düşünseydi!



ayrıca bak: açık bilim: insanlık nasıl "ölür"
alıntı: açık bilim: "antibiyotiğin fazlası zarar"

devamını göster

21 Nisan 2012

kevin richardson ve büyük kediler

hayvanat bahçelerinde kafeslerin bir de iç bölümleri olur ya; insanlar izlesin diye gün boyu orada tutsak edilen hayvanların, uygun olmayan hava şartlarında, mesaileri bitince ya da yemek molalarında geçtikleri bölüm. işte önlerine konulmuş koca et parçalarını yiyen aslanları o bölüme geçip izlemiştim bir zamanlar. normalde izin verilmiyor mu öyle bir şeydi, biraz ısrar etmiştik sanırım oradaki görevlilere, çok da net hatırlamıyorum; bir şekilde içeri girdik. tabii orada da demir parmaklıklar var, kafese fazla yaklaşmayı önlemek için demir korkuluklar... üç tane aslan vardı sanırım, yemeklerini yiyen. belki daha önce de anlatmışımdır, hayatımda gördüğüm en korkutucu şeydi, onlarla karşı karşıya kalmak. kafeslerinin içinde sıkıntıdan kokmuş, yılmış ve uyuşmuş görünen (ya da bana hep öyle denk geldi; çok da gitmedim hayvanat bahçelerine) aslanlar pençeleriyle sıkıca kavradıkları etleri yerken öyle bir bakıyorlardı ki bize! bakışları yeteri kadar ürkütücü; bir de hırlıyorlar arada, bir iki kere de kükredilerdi yanlış hatırlamıyorsam. yemeklerini ellerinden alacağımızı, ortak çıkacağımızı falan sanıyorlar sanki? oysa ben pişmiş severim eti, ayrıca mümkünse masada yemeyi tercih ederim. youtube isimli video sitesinde samantha fox'un muppet show'a konuk olduğu bölümü ararken karşıma çıktı kevin richardson abi'nin aslanlı videoları. gün geçmiyor ki internet dünyasında bir manyakla, bir çılgınla ya da hayranlıkla izleyeceğin bir insanla karşılaşmayasın! işte kevin abi, bende büyük hayranlık uyandırdı kendisine karşı. şu timsahlarla güreşen bir adam vardı, abuk sabuk heyecanlı bir tip; bir gün öldü gitti, tam da önceden tahmin edilebilecek bir nedenle; hangi hayvan parçalamıştı hatırlamıyorum ama. [parçalanmamış, vatozların üzerinde yüzüyormuş, bir tanesi adamı göğsünden sokmuş. daha önce de muhabbetini yapmışım rahmetlinin, ama unutmuşum.] oysa kevin richardson ile aslanlar arasında karşılıklı bir sevgi var gibi görünüyor... asabi foto ve başka fotoğraflar kevin richardson - wikipedia kevin richardson - ekşi sözlük ayrıca bak: aslanlardan et çalan üç adam

devamını göster

28 Nisan 2010

romain gavras - born free

daha önce justice için stress isimli parçaya video çeken (daha doğrusu, bir de o videoyu biliyorum) romain gavras, m.i.a. için "born free" isimli parçaya video çekmiş. öyle bir duruyor ki, sanki yönetmen müzisyenlere yardım etmiyor da, müzisyenler yönetmene destek çıkıyorlar. ya da belki de, aklıma sinir bozucu, sarsıcı, şiddet dolu bir video fikri geldi deyip, romain gavras'ın yanında alıyorlardır soluğu: "bunu senden başka kimse çekemez!" neyse, işin o kısmıyla yani müzikal ve müzik endüstrisi kısmıyla pek ilgilenmiyorum. 

yıllar önce, south park'ın "ginger kids" isimli bir bölümünü izlemiştim (9. sezon, 11. bölüm). işte o bölümde, her türlü pisliğe yatkın eric cartman, sırf nefret ettiği kyle'ı aşağılayabilmek için, kızılları hedef alan (çünkü kyle'ın saçları kızıldır) ipe sapa gelmez, nefret dolu bir sunum yapıyor derste. çoğunluktan farklı görünen kızıllara karşı, sırf farklılar diye önyargıyla yaklaşan okul arkadaşlarından da destek alınca, kyle, cartman'ın zırvaladığını ispat etmek için biraz araştırma yapmak ve bir karşı sunum yapmak zorunda kalıyor. her ne kadar bilimsel kanıtlarla cartman'ı yalanlamış olsa da cartman okuldaki çocuklara nefret aşılamakta başarılı oluyor. yani teoride zehir gibi olan kyle, pratikte canavar cartman'a yeniliyor. bunun üzerine gizlice bir gece vakti (oturdum south park anlatıyorum! neyse başladım bir kere) işte bir gece vakti kyle ve ekibi cartman'ın saçını kızıla boyuyorlar ve yüzüne kalemle çiller yapıyorlar. sabah uyandığında kendini son derece kızıl bulan cartman çıldırıyor ama asıl zorluğu okulda yaşıyor: kendi yarattığı düşmanlığın hedefi oluyor. hangi renge bürünürse bürünsün iğrenç bir yaratık olduğundan, tüm kızılları örgütlemeye başlıyor, işte, biz büyük bir ırkız, seçilmişiz, özeliz, diğerleri düşmanımız falan fıstık... şöyle sesleniyor daha düne kadar işlerine güçlerine bakan ancak aslında kendisi yüzünden hor görülen kızıllara:
"dışarıda bize karşı ne kadar nefret olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. bizim gibi muhteşem insanlara karşı öfke! ve bu nefretten çıkarabildiğim tek şey, nefrete daha büyük bir nefret ile karşı koymaktır. biz bu toplumu ucubeleri değiliz, bizim dışımızda herkes öyle! kızıllar seçilmiş insanlardır. seçilmiş ırk! ve biz bütün dünyayı ayak takımı ve koyu tenli sıçanlar olarak görmeliyiz! "kızıl dostlarım! hiç nefretin olmadığı bir dünyayı hayal ediyorum! bir dünya ki herkes kızıl! ve o zaman, hep beraber kızıl olmayan tüm çocukları toplamalıyız ve onları yok etmeliyiz!"
çok saçma değil mi? ama komik mi, komik. tüm bunların ötesinde, şahane bir insan ve anlayış eleştirisi. zaten south park güldürürken düşündüren bir yapımdır ya da güldürürken küfrettiren ya da güldürürken kola içirten ya da öyle bir şey... araya parça atmış gibi oldum ama hayır, bağlantı hazır: bu south park bölümünde ortaya serilen insan anlayışı, başka bir zihniyet (romain gavras) [tam bu noktada, nasıl bir zihniyet: justice - stress] tarafından, neredeyse aynı malzeme kullanılarak ama hiç de mizahi açıdan değil, oldukça sinir ve moral bozucu bir şekilde ele alınmış. nasıl ki south park her bünyeye uygun değilse, bu video da her bünyeye uygun değil. [gerçekten değil!]

devamını göster

24 Nisan 2010

uzay çarli'si

çarli büyüyünce doktor olmak istemiyordu ya da avukat ya da astronot... çarli muz ağaçlarıyla dolu bir alanda takılmak istiyordu sadece, belki biraz da karınca, biraz da ceviz, arada sırada yağan yağmur, bol bol güneş ama serin bir hava...

kimse ona fikrini sormamıştı, hayata kendini kaptıran çarli astronot olup çıkmıştı. sabah erkenden uyanıyor, mesaisi bitene kadar eğitimlere katılıyor, akşam yorgun argın televizyonun karşısına geçiyor ve tüm yaptıklarına karşılık verilen iki üç muzu yiyordu. muz verme konusunda hiçbir zaman cömert değillerdi. çarli kıt kanaat yaşamaktan çok sıkılmıştı ama sistemin çarklarına girmişti bir kere. buna da şükür diyordu, hiç muz bulamayan maymunlarla dolu bu gezegen! 

dünyanın tüm maymunlarına yetecek kadar muz olduğunu biliyordu çarli bir yandan da. gün gelecek, bu aptal sistem çökecek ve her maymun, gezegenin rahatlıkla ve cömertçe sunduğu muzlara saatlerce çalışmak zorunda kalmadan sahip olabilecekti. böyle şeyler düşünerek yorgun bedenini uykuya teslim ediyor ve her gece düşlerinde, dilediğince muz yediğini görüyordu. 

eğitimi aylar boyunca devam etti çarli'nin. çok da bir şey yapmayacaktı aslında, her şeyi ayarlamışlardı, söylendiğinde bir iki düğmeye basacaktı ve biraz da gözlem yapacaktı. fazlasıyla heyecanlıydı çünkü ay muz doluydu, saatlerce, günlerce, canı ne kadar isterse muz yiyecekti. sıkılana kadar! öyle demişlerdi: "çarli, sana öğrettiğimiz her şeyi can kulağıyla dinle, eğitimini ciddiye al, bu işin sonunda muza doyacaksın!" 

gün geldiğinde, çarli hevesle oturdu uzay aracının koltuğuna, bir an önce şu geri sayım işlemine geçilsin, derhal yola çıksın istiyordu. 

"her yer muz ha?" diye sordu kıyafetini, koltuğunu, sağını solunu kontrol eden görevliye. 

"delisin oğlum, tabii ki de!" dedi, görevli, gülümseyerek. 

"tamam tamam, her şey ayarlı hadi gideyim!" dedi çarli, sabırsızlıkla. 

tüm dünyanın gözü çarli'nin üzerindeydi bir yandan da. uzayda ve ayda neler olduğu hakkında ilk defa bilgi alınacaktı, çarli'nin ileteceği bilgiler yeni bir çağ başlatacaktı. 

nihayet araç fırlatıldığında çarli heyecandan geberecekti neredeyse. en ufak bir korku ya da endişe hissi duymuyordu, sadece sabırsızlık, muz arzusu, mutluluk... 

araç kısa bir süre sonra aya vardı. çarli koltuğundan fırladı kapıyı açmaya koyuldu. dünyadan kendisiyle ses bağlantısı kurmuşlardı, "iyi misin çarli, kazasız belasız inebildin mi aya?" diye soruyorlardı. 

"indim, her şey yolunda şimdi dışarı çıkıyorum!" dedi çarli, "muz lan! muz!" diye düşünüyordu.

araçtan çıkar çıkmaz sarsıldı. bir bok yoktu çevrede: taş toprak, karanlık! gözlerini kırpıştırdı ve yürümeye başladı. "yanlış tarafa mı indim acaba?" diye düşündü. 

"evet çarli? hemen söyle bize ne görüyorsun?"

 "muz yok?" dedi çarli, ciddi ve sıkıntılı bir sesle. 

"bırak şimdi muzu, anlatsana, ne var ayda?" 

"muz yok!" dedi çarli sertçe, "belki şu tepenin arkasındadır?" diye düşünerek yürümeye devam etti.

"çarli! muzdan daha önemli şeyler de var! görevini unutma! hayatının sonuna kadar yetecek, tonlarca muz vereceğiz sana! ne görüyorsun!" 

tepeye varmıştı çarli, şimdi çok daha geniş bir alanı görebiliyordu. 

"yok... muz yok burda..." dedi, hayal kırıklığıyla. 

"boşver muzu, su var mı?" 

"muz yok!" dedi öfkeyle çarli, yürüyebildiği kadar yürümeye karar vermişti, yalan söylemiş olamazlardı; resimler göstermişlerdi bir dolu, muz ağaçları... bir süre sonra yürümekten yorgun düştü, bir kaya parçasının üzerine oturdu ve dünyaya baktı yaşlı gözlerle. 

"çarli, lütfen bize gördüklerini anlat, tarihe geçeceksin, her şeyi değiştirecek söyleyeceklerin, lütfen, anlat bize, ne görüyorsun?" 

"muz yok amına koyim..." dedi çarli, tükenmiş bir halde, "...muz yok."

 

not: daha önce üzerinde pek durmadan geçmiştim (marsta kırk makak). bir arkadaşımdan fıkra olarak dinlediğim çarli'nin öyküsünün tamamıdır.

devamını göster

23 Nisan 2010

karıncalanma

öncelikle şu karınca hayvanına çalışkan denmesinden hoşlanmadığımı belirtmek isterim. belirteyim: karınca hayvanına çalışkan denmesinden hoşlanmıyorum. ayrıca, bu muhteremler söz konusu olduğunda, koloni, kraliçe, işçi, asker, toplayıcı, mimar gibi şeyler söylenmesinden de hoşlanmıyorum. şimdi kalkıp dünya karınca severler derneğinde oyun oynayanlar iskambil kağıtlarını fırlatıp bulaşırlar, "neden hoşlanmıyorsun ulan?" diye, hemen onu da söyleyim: çünkü tüm bu kavramlar yakıştırma, sadece azıcık anlayalım diye; kendimizi kandırmayalım. bilemiyoruz, "bunlar da böyleler işte" deyip geçmeyi de beceremiyoruz. biz. insanlık abi olarak. hoşlanmasam da benim de elim mahkum o kavramları kullanmaya ama. yoksa, iletişim kurmak zorlaşacak. neyse, başladığım yere döndüm, adamlar oyunlarına devam etsin ben de bir fevri çıkış yapmış olayım. peki.
karıncalarla ilgili beni etkileyen ilk şey, bir belgeseldendi galiba ama neydi hiç hatırlamıyorum, bir karınca yuvasının aslında tek bir hayvan gibi düşünülmesi gerektiği bilgisiydi. evet, dedim, aklıma yatmıştı, benim parça bütün anlayışım ve algılamam sınırlı olabilir, öyledir de elbette. ve bu çok heyecan verici bir şey, bedeni parçalara ayrılmış tek bir hayvan!
yine bir belgeselde (onun da ismini hatırlamıyorum) mevsim değişikliğiyle beraber amazon nehrinde suların yükselmesiyle, bir karınca yuvasının taşınmasını izlemiştim. evet mantıklı, sular yükselecekse, biraz yukarı taşıyalım yuvayı, bunda garip bir şey yok. garip olan, tüm karıncaların nehri geçme çabasıydı. kraliçe karıncayı, karıncaların oluşturduğu bir sal ile, evet aynen öyle, suyun üzerinden geçirdiler. binlerce karıncanın suya kapılıp gitmesine neden olan bu çaba başarılı oldu, karınca salı karşı kıyıya geçti. evet, dedim, daha sonra, bir hayvan (karınca yuvası) karşı kıyıya geçti, gayet açık!
üçüncü şey, yani karıncalarla ilgili olarak beni etkileyen üçüncü şey, arjantin karıncalarının (linepithema humile) kolonisi oldu. bu koloni, tek bir koloni, antartika haricinde (eh, mantıklı!) tüm gezegene yayılmış durumda. (bbc'nin haberi ve avrupa istilası ile ilgili radikal haberi ) küçükler, ortalıkta dolaşıyorlar ama görmüyoruz diye hafife almayalım, büyük başarı ya da bi' şey, neyse...


(devamını youtube üzerinden...)

devamını göster

21 Nisan 2010

"sudan nasıl kuru çıktın?"*

atlantisten gelen adam diye bir dizi vardı. sıradışı bir yapımdı ve örneğin "hadi atlantisten gelen adamcılık oynayalım" önerisini layıkıyla gerçekleştirebilmek için, mevsim ve deniz (havuz) şartları sağlanmış olmalıydı. bizim o tür olanaklarımız olmadığından (evet yaz da gelmiyordu bizim mahalleye, paso kıştı, çok acılar çektik), atlantistengelenadamcılık oyunumuz, keşfi ve geçmişi saniyenin keşfi kadar eski olan, "kim daha uzun süre nefesini tutacak?" iddialaşmasıyla kendini gösterirdi. halının üzerinde geri zekalı gibi (çocuklar çiçektir) atlantisten gelen adam yüzüşünü taklit etmeye falan da çalışmışızdır; bilmiyorum, hatırlamıyorum ama olmayacak şey gibi de gelmiyor bana. 

david blaine 17 dakika nefesini tutarak rekor kırmış (bu rekorda son durum nedir bilmiyorum ve merak da etmiyorum). bir illüzyonist olduğundan, "kesin bir numara vardır" diye düşünülmüştür mutlaka. sanırım bu nedenle ya da belki başka bir ihtiyaçtan, çıkıp anlatmış: "nefesimi 17 dakika nasıl tuttum?" diye. ("nası' tuttum ama! heh!") 

bilimsel dergilere ve ciddi platformlara taşındığına göre bu muhabbet, vay be adam 17 dakika nefesini tutmuş, yuh, diye düşünmeden edemiyorum. daha aklı başında ya da bilimsel alt yapısı olanlar, insan bedeninin sınırları ve olanaklarıyla ilgili bir bilimsel veri gözüyle bakıyorlardır. 

tüm bunlar bir kenara, david blaine'in konuşması daha doğrusu anlattıkları ilginç, eğlenceli ve finali, nedenini tam bilemesem de, hüzünlü. abartmak istemiyorum ama çok güzel denk geliyor: insan nefesini tutarak izliyor konuşmayı! 

 david blaine: nefesimi 17 dakika nasıl tuttum:

 

"view subtitles" üzerinden, türkçe altyazılı izleyebilirsin. *başlığın evrim teorisiyle çağrışımsal ilişkisi bir rastlantıdır.

devamını göster

24 Mart 2010

ivan maximov

kasım 1958, moskova doğumlu ivan maximov. fotoğrafçılık eğitimi almış, karikatür çiziyor, animasyonlar yapıyor, senaryo ve yönetmenlik üzerine çalışıyor, bir dönem rusya uzay araştırmaları enstitüsünde görev yapmış, ayrıca "full pipe" ismini taşıyan, insan aklına "dur bir mola ver" dedirtebilecek gariplikte, adventure tarzı bir bilgisayar oyunu yapmış. [bağlantılar en altta]
kıskanılası bir hayal gücü var zaten de, ayrıca mekaniği ve mantığı sağlam bir düzene (ya da düzensizliğe?) oturmuş bir evren yaratmış sanki. rahatlıkla buna "ivan maximov evreni" denilebilir...
ivan maximov'un çok güzel müzikler eşliğinde ve bu çok güzel müziklerle uyum içindeki animasyonları, ilk karşılaşmada çok garip geliyor. alışıldık öykü kurallarını ve fiziksel, biyolojik davranışları göremeyince, sürrealizm de bir yere kadar kardeşim isyanıyla birlikte bir huzursuzluk ortaya çıkabiliyor. sadece bir iki farklı animasyonu daha izledikten sonra, bu farklı doğanın, çizimleri basit gibi görünen hareketliliği, insana güzel ve etkileyici gelmeye başlıyor. sonrasında animasyonlar peş peşe geçtikçe algılama otobanından, biraz daha, biraz daha demeye başlıyorsun, youtube'u sallayıp kurcalayıp ivan amcanın tüm işlerini izlemek istiyorsun. çevrenden kendi götünü ısırarak salyangoza dönüşür gibi yapıp son anda tekrar tavşan olmaya karar veren tavşanlar geçiyor; minik yay gövdeleri bir ayakkabı tekine saplanmış zıplayan çocuklar kendilerini suya atıyorlar; "küçükken de süpermeni izledikten sonra uçmaya çalışmıştım, her izlediğimden etkileniyorum lan ben de!" falan diyorsun ve bir süre sonra hepsini unutup, işine gücüne bakıyorsun.



"5/4":


"the addittional capabilities of the snout"


ayrıca:
wind along the coast
rain down from above

ivan maximov
ivan maximov - wikipedia
full pipe
full pipe - steam

devamını göster

12 Mart 2010

paralel evrenler

fizik bilimi ve buna bağlı olarak evren kuramları, gizemli dini tarikatların düşünce sistemleriyle, fantastik bilim-kurguya dayalı uçuk bir hayal gücüyle iş yapıyor sanki! sonsuz sayıda paralel evren var ne demek yahu; ha iyiymiş, deyip işine gücüne devam edemezsin ki? yani en azından bir süre sallar insanı bu bilgi, elini ayağını nereye koyacağını bilemeyebilirsin.
genellikle "paralel evrenler" denilince derhal insanın aklına, fantastik, bilim-kurgu şeyler üşüşüyor (benim aklıma üşüşüyor doğrusu). sanki gizem ve heyecan dolu bir oyun sahası açılmış oluyor zihinde. birazcık konsantre olsak, azıcık "fokuslansak", kendimizi geliştirsek, işte ne yapıp edip bir şekilde evrenler arası iletişim köprüleri oluşturabilsek, falan fıstık dertleri başlıyor. bir taraftan da, bilinç, enerji, ruh gibi kavramlar, gizem sifonundan boşalıveriyor. [en güzel örneklerinden biri de "what the bleep do we know?!" isimli belgesel süsü verilmiş saçmalıktır sanırım.]
anlaşılması ya da agılanması neredeyse olanaksız büyüklükler ve küçüklüklerle hesaplamalar ve açıklamalar yapan evren kuramlarının hayatı ve hayat algısını etkilememesi olanaksız elbette ama şu ya da bu kişinin varoluş dertlerine sakız olsun diye ortaya atılmadıkları da kesin.
tüm bu gevezeliğimin nedeni şu:
aylar önce "elegant universe" isimli belgeseli izlemiştim ve geçenlerde de "bbc horizon: paralel evrenler" belgeselini izledim. belgeselde bahsi geçen bir dolu kavram hakkında daha çok şey bilmek istiyor insan; her ne kadar sıradan insanlara yönelik hazırlanmış olsalar da üzgünüm ki ben fizik, matematik konularında sıfırım. onu geçtim, kesin anlamam ki ben bunu, ne kadar anlatırsan anlat gibisinden bir kendine güvensizlik ya da önyargı yakamı bırakmıyor. yine de çabaladım, özellikle "bilim ve teknik" dergisinde yayınlanmış konuyla ilgili bulabildiğim yazıları okumaya, anlamaya çalıştım. bu aşamada, dikkatimi ya da ilgimi çeken şeylerden bazılarını (altını çizdiklerim diyemedim bir türlü, pdf ya, neyse) bir araya getirdim. böylelikle, seksenli yılların yazılarından itibaren epeyce uzun bir alıntılar silsilesi oluştu.
bilim ve teknoloji üzerine süreli bir yayın olan bilim ve teknik dergisindeki bilgiler, doğası gereği, ileriki yıllarda değişime uğruyor, bir takım şeyler geçerliliklerini yitirirken eskinin karası ak olabiliyor ya da tamamen yeni şeyler ortaya çıkıyor. örneğin, 1987 yılında yazılmış makalede, süpersicim teorisinin 10 boyutlu bir evren teorisi olduğu söyleniyor ama bu bilgi zaman içinde değişmiş; belgesellerde değişim süreci ve 11. boyutun teoriye eklenmesi detaylıca anlatılıyor.
kısacası, alttaki, biri üç bölümden oluşan iki belgesel bu yazının asıl amacı. ayrıca, benim belgesellerde geçen belli başlı kavramları anlamaya, öğrenmeye çalışırken ilgimi çeken bölümlerden bir iki alıntıyı da içeriyor. konunun uzmanı falan değilim tabii ki de. hatta okuduklarım ve izlediklerimden sonra, anlat desen "çok kolay abi, bak şimdi" diye lafa girecek durumda bile değilim...
***
newton'a göre, evren sonsuz büyüklükte ve içinde kapsadığı madde düzgün olarak dağılmışsa, çekimsel potansiyel her yerde aynı olacağından, evrenin çökmesi söz konusu olmayacaktır. yani kararlı ve durağan olacaktır. diğer taraftan, einstein'ın genel görecelik kuramı'na göre çekim kuvvetinin, kararlı bilinen evreni kararsız duruma getirmesi ve sonuçta evrenin çökmesi gerekiyordu. bu güne kadar neden böyle bir çökmenin olmadığı, 20. yüzyılın yanıt bekleyen önemli bir evrenbilim sorunuydu. zamanın büyük bilim adamlarından a. friedmann ve lemaitre, evrendeki hızlı bir genişlemenin varolması gereken çökmeyi yenmiş olabileceğini düşündüler. aynı yıllarda slipher, amerika'da lowell gözlemevi'nde galaksilerin uzay hareketlerini inceliyordu. o zamanlar galaksilerin, henüz oluşmakta olan güneş sistemleri olduğu sanılıyordu. slipher, 1912 yılında, andromeda galaksisinin saniyede 300 km'lik bir hızla güneş'e yaklaştığını görünce, bu ilginç buluşun diğer galaksiler için de geçerli olup olmadığını anlamak için, 1925 yılına kadar 40'tan fazla galaksinin uzay hareketlerini inceledi. inceleme, galaksilerden sadece birkaçının (ki bunlar samanyolu'nun da üyesi olduğu galaksiler grubunun üyeleridir) güneş'e, daha doğrusu galaksimiz samanyolu'na yaklaştığı, diğerlerinin ise büyük (ışık hızlarına yaklaşan) hızlarla bizden uzaklaştıkları bulunmuştu.
1929'da edwin hubble, birçok galaksinin uzaklığını yeniden belirlediği zaman, bu bilgiyi slipher'in ölçtüğü uzay hızlarıyla birleştirerek gördü ki, galaksilerin bizden uzaklaşma hızları, uzaklıklarıyla orantılıdır.
hemen hemen tüm galaksilerin bizden uzaklaşmaları, evrenin merkezinde olduğumuz izlenimi verir. üzerinde siyah noktalar ve noktalar arasında bir karınca bulunan balonun, şişirilmekte olduğunu düşünün. tüm noktalar birbirinden uzaklaşırken, karınca da tüm noktaların kendisinden uzaklaştığını görecek; fakat görüldüğü gibi ne karınca ne de herhangi bir nokta merkezde olmayacaktır. galaksi ve galaksi kümelerinin gözlemlerine göre evren genişlemekte ve bu genişlemeyle galaksi ve galaksi kümeleri sürekli birbirinden uzaklaşmaktadır. mademki evren bu şekilde genişliyor, galaksilerin birbirinden uzaklaşma hızları ve doğrultuları bellidir; onları aynı hız ve doğrultuda geri götürüp, harekete başlama noktasını ve zamanını bulabiliriz. genişleme hızının zamanla çekim etkisi nedeniyle yavaşladığı da göz önüne alınarak yukarıdaki işlem yapıldığında, evrenin büyük bir patlamayla oluştuğu yargısına varılmıştır.
ışığın sonlu bir hızla yayıldığını düşünürsek uzak galaksilere, evrenin derinliklerine baktığımızda aslında zamana geri baktığımızı dikkate almamız gerekir. andromeda galaksisine teleskobumuzu doğrultup bir olay gözlesek bilmeliyiz ki aslında bu olay tam 2.5 milyon yıl önce olmuştur. çünkü andromeda bizden 2.5 milyon ışık yılı uzaklıktadır. milyarlarca ışık yılı uzaktaki galaksileri gözlemekle, milyarlarca yıl önceki olayları gözlemiş oluyoruz. ne kadar uzağa bakarsak, evrenin o kadar geçmişine bakmış oluyoruz. bu karmaşık olay, uzaklık-uzaklaşma hızı bağıntısına, uzaklıkla artan büyük yanılgılar getirmektedir. örneğin, bugün bizden bir milyar ışık yılı uzaklıkta bulunan bir galaksinin ölçülen uzaklığı, bir milyar ışık yılı değil; fakat bir milyar yıl önceki uzaklığıdır. ölçülen uzaklaşma hızı da aynı şekilde bugünkü uzaklaşma hızı değil, bir milyar yıl önceki uzaklaşma hızıdır.
(1984- aralık- evren ve biz- 1)

study for cluster

john schwarz ve michael green, 1984 ağustosunda nihayet her şeyi bir araya getirmeyi başarabildiler. on yılı aşkın bir süredir, görülmedik derecede zor matematik işlemlerinin yapılmasını gerektiren bir fizik teorisi üzerinde çalışıyorlardı. şimdi iş, sadece çocukça basit bir problemin çözülmesine kalmıştı. bütün yapmaları gereken, 31'i 16 ile çarpmaktı. eğer cevap 496 ise, çalışmaları başarıyla bitmiş olacaktı.
schwarz, çarpımı not defterine kaydederken, green de bir karatahta üzerinde çarpım sonucunu hesaplıyordu. önce sonucu 486 olarak topladı. sonra, yumuşak londralı aksanıyla, "maalesef olmuyor" dedi. schwartz ise defterine bir kere daha bakarak, "yeniden dene" uyarısında bulundu. bu defa green sonucu doğru hesapladı ve böylelikle "süpersicim" denilen teorinin hiç olmazsa matematiği doğrulanmış oldu.
supersicim, on boyutlu* bir evren teorisidir. bu teoride madde ve enerjinin temel yapı taşları miniminnacık noktalardan değil, miniminnacık tellerden ibaret sayılmaktadır. son elli yılda hiçbir teori bunun kadar heyecan ve iyimserlik uyandırmamıştır.
(1987- nisan - şimdi her şey sicimlere bağlı)



maddenin temelini oluşturan çok sayıdaki elementer parçacıkların her birinin bir karşıtı vardır. hatta o temel parçacıklar oluşurken karşıtları ya da eşleri ile birlikte oluşurlar. örneğin elektron (negatron)-pozitron, proton-antiproton, nötron-antinötron birbirlerinin eşleri veya karşıtlarıdır. bu karşıt parçacıkların da mevcudiyeti ve her parçacık çiftinin birlikte oluşumu deneysel olarak gerçekleştirilmiş, bu konudaki teoriler doğrulanmıştır.
antimadde ya da antienerji gibi karşıt kavramlar, miktar olarak eşleri ile aynı fakat diğer bütün fiziksel özellikleri itibariyle zıddı birer oluşumlardır. madde ile antimaddenin ya da enerji ile antienerjinin birleşmesi durumunda elde bir şey kalmayacağı öngörülmektedir.
evren, "big bang" patlaması ile oluşurken madde ve antimadde hemzaman olarak eşit miktarlarda oluştularsa bunlardan bir kısmının birleşerek birbirlerini yok ettikleri, geriye kalanların birbirlerinden uzakta olmaları nedeniyle yokolmadıkları düşünülmekte ve bizlerin "madde bölgesinde" olduğumuz varsayılmaktadır. bu teoriye göre uzayın derinliklerinde bir yerde "antimadde bölgesinin" olabileceği düşünülmektedir. başka bir varsayım da, "big bang" patlamasında, maddenin, antimaddeden daha çok oluşmuş olabileceği, az oluşan antimaddenin çok oluşan meddenin bir kısmı ile birleşip yok olmuş olabileceği ve geriye bizlerin içinde bulunduğu "artık madde bölgesinin" kaldığı da sanılmaktadır.
(1988- haziran – antimadde)
***
1960’larda gökbilimciler, şunu fark ettiler. gökadalar öylesine hızlı dönüyorlardı ki, içlerindeki yıldızların toplam kütleçekiminin bunların dağılıp uzaya saçılmasını engellemede yetersiz kalmaları gerekiyordu. o halde yıldızların merkezden kaçıp uzaklaşmalarını önleyen bir şey olmalıydı: ek bir kütleçekimi yaratan, ama görünemeyen madde. yani “karanlık madde”. bilimciler, uzaydaki bu karanlık maddenin bir kısmını evrende buldular. x-ışını teleskoplarıyla, ortalıkta hayalet gibi dolaşan gaz bulutları belirlediler, önlerinden görünmez cisimler geçtikçe ışıklarının şiddeti değişen uzak yıldızları gözlemlediler ve gökadalardaki görünmez kütlenin uzay-zamanda yol açtığı çarpılmayı ölçtüler. ve büyük patlama’dan sonra oluşmuş ilk dev gaz bulutlarındaki elementlerin miktarlarının gözlenmesi sayesinde de sıradan maddenin yalnızca %10’unun teleskoplarca görülebildiği sonucuna vardılar. (...) araştırmacılar bu egzotik karanlık maddenin, evrenin tüm içeriğinin %25’ini oluşturduğunu hesaplıyorlar. yani, sıradan maddenin beş katı! [charles seife, “what ıs the universe made of?”, science, 1 temmuz 2005 çeviri: raşit gürdilek]
(2005- eylül - evren neden yapılı)
***
geriye kalan %70 de evrenin daha gizemli bir bileşeni olan karanlık enerji. gökbilimcilere göre, yoğunluğu uzayın her santimetre küpünde aynı olan ve eğer evren genişledikçe azalıyorsa, bu azalmanın çok az olduğu gizemli bir enerji türü. karanlık enerjinin bu değişmezliği evrene sürekli bir itki vererek genişlemenin hızlanmasına yol açıyor.
[2005- nisan - karanlık enerji]

12

albert einstein’ın 1905 yılında yayımladığı devrimsel nitelikte üç makalesinden sonuncusu, einstein’ın adıyla özdeşleşmiş olan görelilik kuramına aittir. bu makaleyi yazmasının asıl amacı, o sıralar büyük bir problem haline gelen ışık hızının sabitliği sorununu çözmektir. ama sonuçta, yer ve zaman kavramlarımızı baştan aşağı değiştiren ve doğanın işleyişine dair önemli ipuçları veren bir kuram çıkmıştır ortaya. birkaç yıl sonra einstein, geliştirdiği bu kuramın çok daha genel bir başka kuramın özel bir hali olduğunu fark eder. bu nedenle 1905’te geliştirdiği kurama “özel görelilik” adı verilir. ancak 1916 yılında tamamlayacağı diğer kuram da “genel görelilik” adıyla anılacaktır. deneylerle desteklenen her iki kuram bugün, evrenbilim ve parçacık fiziği çalışmalarında vazgeçilmez araçlar olarak kullanılıyor.
(...)
güneşi gördüğümüz için dünya’nın güneş’e göre saniyede 30 km hızla gittiğini söyleyebiliyoruz. benzer şekilde samanyolu’na baktığımız zaman da güneş'in dünya ve diğer gezegenlerle beraber bu gökadanın merkezi çevresinde kabaca saniyede 250 km hızla yol aldığını söyleyebiliyoruz. ama bu kadar uzağa bakmaz, sadece dünya üzerindeki olaylarla ilgilenirsek o zaman bu hızların ne olduğunun veya ne kadar büyük olduğunun hiçbir önemi yok!
bu açıdan bakıldığında, yapılan bütün deneylerde ışığın, ilerlediği yönden bağımsız olarak aynı c hızıyla yayılıyor olması görelilik ilkesiyle oldukça uyumlu. çünkü bu deneylerde dünya’dan dışarıya bakma diye bir şey yok; her şey dünya üzerinde ve dünya’ya göre ölçülüyor.
fakat ortada hala bir sorun var: örnek olarak bir aracın yere göre 0,9c hızıyla (yani ışık hızının %90’ı) hareket ettiğni düşünelim. bu aracın hareket doğrultusuyla aynı yönde, yine yere göre c hızıyla ilerleyen bir ışık ışını gönderelim. bu durumda ışığın araca göre 0,1c hızıyla ilerlemesi beklenir. buna karşın, yapılan bütün deneyler beklentimizin yanlış olduğunu, ışığın hızının yere göre de, araca göre de aynı c değerine sahip olduğunu söylüyor. bu oldukça garip bir şey: ışığın peşinden ne kadar hızlı giderseniz gidin, o hala sizden aynı hızla uzaklaşıyor.
bu problemin einstein’ı uzun süre meşgul ettiğini ve isviçre patent ofisinde çalıştığı sıralarda yakın arkadaşı michele besso ile tartıştığını biliyoruz. çözümü 1905 yılı ilkbaharında buldu. eğer aracın içindeki saatler daha yavaş işliyorsa, o zaman ışığın araca göre hızının hala c değerine eşit olması mümkündü. fakat, görelilik ilkesini ihlal etmemek için, araçtaki gözlemcinin saatlerin gerçekten yavaş işlediğini fark etmemesi gerekir. bu da ancak çalışma ilkesi ne olursa olsun bütün saatlerin aynı oranda yavaşlamasıyla mümkün olabilir.
einstein, bulduğu sonuçları yayımladığı makalede, bütün iddiaların sadece iki temel varsayımdan hareket edilerek elde edilebileceğini gösteriyor. bunlar: (1) görelilik ilkesi sabit hızla hareket eden bütün gözlemciler için geçerlidir ve (2) ışığın hızı bütün gözlemcilere göre c’dir.
einstein, birbirlerine göre sabit hızla hareket eden iki gözlemci düşünüyor. bu gözlemcilerden birisi, belli bir olayın nerede ve ne zaman olduğunu saptamış olsun. bu durumda bir matematiksel dönüşümle aynı olayın diğer gözlemciye göre yer ve zamanı bunlar cinsinden elde ediliyor. bu dönüşümün en önemli özelliği zamanın göreli olması. örneğin iki olay arasında geçen zamanı her iki gözlemci daha farklı buluyor. bu, newton’un öne sürdüğü “mutlak zaman” kavramının yıkılması demek. yani her yerde aynı işleyen, herkes için aynı bir zamandan söz edemiyoruz. zamandan bahsederken, bunun hangi gözlemcinin saatine göre olduğunu söylemek zorundayız.
“zamanın genleşmesi”:
bize göre sabit hızla ilerleyen bir aracın içindeki bütün saatler bizimkilerden daha yavaş işler. bu ancak aracın hızı ışık hızına çok yakınsa belirgin hale gelen bir etki. örneğin, ses hızının iki kat üstünde uçan bir jet uçağındaki saatler, uçak böylece bir yıl uçtuktan sonra bile ancak saniyenin on binde biri kadar geri kalıyor. fakat eğer bu uçak 0,9c hızına erişebilseydi, o zaman uçaktaki saatler yaklaşık iki kat daha yavaş çalışlacaktı.
görelilik kuramının en önemli sonuçlarından birisi de ışığın boşluktaki hızının hiçbir şekilde aşılamayacağını söylemesi. bu nedenle, en yakın yıldızları bir gün ziyaret etme planlarımız büyük
engellerle karşılaşıyor.
(...)
mantık yürütmelerden bir tanesi şöyle: duran bir cismi iterek hızlandırmak ve böylece ışık hızını geçmek istediğimizi düşünelim. cismi iterken ona bir miktar enerji aktarırız. sadece hareketinden
dolayı cismin sahip olduğu bu enerjiye biz “kinetik enerji” diyoruz. einstein’ın ünlü enerjinin kütleye özdeşliği bağlantısı (e=mc 2) uyarınca bu kinetik enerji aynı zamanda kütle işlevi görecektir. yani cismi iterek, toplam kütlesinin artmasına neden oluyoruz. bu gerçek bir etki. eğer tartabilseydik, cismin daha ağır olduğunu görebilirdik. fakat, kütle artması etkisini cismi iten kişi hisseder. daha kütleli olduğu için, cisim artık daha zor hızlanacaktır. böylece hızını aynı miktar artırmak için cisme daha fazla enerji aktarmamız gerekir. bu da kütlesinin daha da fazla artmasına neden olacaktır. bu şekilde devam ettiğimizde, cisim ışık hızına yakın hızlara yaklaştığında kütlesi inanılmaz boyutlara ulaşır. özellikle cisim, tam olarak ışık hızına erişirse sonsuz kütlesi yani sonsuz enerjisi olması gerekir. görebildiğimiz evrende bile ancak sonlu miktarda enerji olduğu için, cisme bu enerjiyi verebilmek dolayısıyla ışık hızına erişmek imkansızdır. dolayısıyla bütün cisimler ışıktan yavaş hareket etmeli. cisimlerin ışık hızında veya daha hızlı gitme olasılıkları yok.
(sadi turgut – odtü fizik bölümü)
[2005- şubat - özel görelilik]

apt3

evrenin yapısı ve geleceği kadar, onu oluşturan madde de fizikçilerin gündeminden çıkmıyor. kamplardan biri, standart model’in boşluklarını doldurmak için umutlarını, maddeye kütle kazandıran higgs parçacığına bağlamış. gene bu parçacık aracılığıyla doğadaki temel kuvvetlerin özdeşleştirilebileceğinden umutlu. kimiyse, bu parçacıkların, çok daha küçük, uzay zamanı dolduran sicimlerin titreşimlerinin bir biçimi olduğunu savunuyor. evrenle ilgili daha radikal bir önermeyse, evrenin, bizim algıladığımız üç uzay boyutu ve bir zaman boyutuyla varolamayacağı. çok boyutlu bir evren, fizik dünyasının kapalı son kapılarını da açacak bir anahtar olarak benimsenmiş görünüyor. aslında son yıllar, evrenbilimcilerin ve parçacık fizikçilerinin, kütleçekimi araştırmalarında en cüretli önermelerine ve bunlar üzerinde yoğun çalışmalara tanık oldu. özetle, düşünce, tanıdığımız 3 boyutlu genişleyen evrenimizi, çok daha büyük ölçülerde olabilecek daha fazla boyuttan oluşan bir uzay-zaman içinde gezinen üç boyutlu bir zar olarak tanımlamak. bu zarlar, beş farklı sicim kuramını birleştiren ve 10 yerine 11 boyutlu bir evren resmi ortaya koyan "m kuramı"nın öngördüğü, üç boyutlu topakçıklar. düşüncenin tutarlı olup olmadığı konusu henüz havada. ancak sicim kuramındaki göz alıcı ilerlemeler, bir zamanlar deli saçması sayılabilecek düşünceleri son derece doğallaştırıyor.
(...)
süpersicim kuramına göreyse, evrenimiz uzay-zamanda sürekli titreşen çok küçük uzamış cisimlerden oluşuyor. bu titreşimler, tıpkı bir gitar telinin belirli bir düzende (doğal frekanslarında) titreşmesinin değişik notalar üretmesi gibi, değişik "parçacıklara", bunların kütlelerine, elektrik yükleri vb. gibi özelliklerine karşılık geliyor. ancak, sicimin üzerindeki gerilim, bir gitar telinin üzerindeki gerilimle karşılaştırılamayacak kadar büyük. peki ne kadar büyük? bir sicimin enerjisi, bir gitar ya da piyano telinde olduğu gibi titreşiminin şiddetine bağlı. sicim kuramcıları joel scherk ve john schwarz, bunu ilginç bir yolla hesaplamışlar. bir sicimin, “sıfır kütleli" olarak tanımlanan ve kütleçekim kuvvetini ilettiği varsayılan graviton modu için titreşimiyle taşıdığı kuvvetin, sicimin gerilimiyle ters orantılı olduğunu buldular. graviton’un taşıdığı kütleçekimi, uzak erimli olmasına karşın son derece zayıf bir kuvvet. bu durumda, gerilim çok büyük olmalı. gerçekten de yapılan hesaplara göre bir sicimin graviton modunda titreşmesi için gereken gerginlik, 10 üzeri 39 ton. kuramcılar bunu "planck gerilimi" olarak adlandırıyorlar.
bu muazzam gerilimin de önemli üç sonucu oluyor: birincisi, sicimlerin biçimiyle ilgili. sicimler, gitar teli gibi iki ucundan sabit bir yere bağlanarak gerilmiş değiller. uzay-zamanda serbest biçimde bulunduklarından bu muazzam gerilim, onların kendi üstlerine doğru bükülerek son derece küçük halkalar haline gelmelerine yol açıyor.
ikinci sonuç, sicimlerin enerjisiyle ilgili. olağanüstü gerilim nedeniyle bir sicimin enerjisi de olağanüstü büyük. einstein’ın ünlü denklemine göre aslında enerjiyle kütle özdeş olduğundan, bu durumda farklı frekanslara karşılık gelen "parçacık kütleleri" de çok büyük olmalı. bu durumda, minimum sicim enerjisi olan planck enerjisini, minimum kütleye çevirdiğinizde, protonun 10 üzeri 19 katı bir kütle elde ediyorsunuz ki, bu, havada uçuşan bir toz zerreciği, ya da bir araya gelmiş bir milyon bakteri kadar bir şey. üstelik evrendeki tüm parçacıklar, bu “minimum kütle"nin tam sayı katlarından oluşuyor. peki bu durumda sicim kuramı, standart model’de bulunan ve kütleleri deneylerle doğrulanmış olan temel parçacık kütleleriyle nasıl bağdaşıyor? şöyle: kuantum mekaniğinin ünlü belirsizlik ilkesi uyarınca, uzay-zamanda hiçbir cisim tam olarak hareketsiz bulunamaz. bu "kuantum titreşimler", sicimler için de geçerli. işte bu titreşimlerdeki farklı büyüklükler, birbirlerini yok edebiliyor. üstelik kuantum mekaniği, sicimlerin kuantum titreşimlerinin enerjisinin negatif olmasını gerekli kılıyor. bu negatif enerji de, sicimlerin toplam enerjisinin, aşağı yukarı planck enerjisi kadar bir bölümünü yok ediyor ve artakalan enerji de standart model’deki parçacıkların özelliklerini oluşturuyor.
sicimlerin geriliminin yarattığı üçüncü sonuç, sonsuz çeşitlilikte titreşim biçimi olabileceği. bunun da ussal sonucu, sonsuz çeşitlilikte "parçacık" olması gerektiği. oysa standart model’deki parçacık envanteri oldukça sınırlı. sicim kuramı bu durumu şöyle açıklıyor: sicimin olağanüstü gerilimi, yalnızca birkaçı dışında, titreşimlere karşılık gelen parçacıkların son derece ağır olmasını gerektiriyor. geriye kalan birkaç hafif parçaysa en zayıf titreşimlere karşılık gelen ve enerjilerinin çoğu az önce gördüğümüz nedenle yok olmuş parçalar. çoğunluğu oluşturan ağır parçacıklardan söz ederkense, planck kütlesinden daha ağır parçacıklar kastediliyor. ancak bunların saptanabilmesi için günümüzdeki parçacık hızlandırıcılarının erişebildiğinden 1 katrilyon kat daha yüksek enerji düzeyleri gerekli. kuramcılar, bu düzeylerin evreni oluşturan büyük patlama’dan hemen sonra, saniyenin çok küçük kesirlerinde varolmuş muazzam sıcaklıklarda oluştuğuna ve bu parçacıklardan çok sayıda ortaya çıktığına inanıyorlar. ancak evren hızla genişleyip soğudukça, bu ağır ve kararsız parçacıkların gittikçe bozunarak en sonunda bizim tanıdığımız, görece hafif parçacıkları oluşturduğu düşünülüyor.
(...) [2000- şubat - sicimlerle yeni evrenler]

elegant universe bölüm 1:


elegant universe bölüm 2:


elegant universe bölüm 3:


bbc horizon - paralel evrenler:

BBC | Horizon - Paralel Evrenler paylaşan: BelgeselGunlugu


ayrıca:
kesinlikle görülmeli ("manual" şekilde takip etmeni tavsiye ederim): secret worlds: the universe within
m teorisi - wikipedia

görseller:
mrbergstrom -parallel universe
jcgepte - parallel universe
beksinski
andrew ek
jeremy geddes
nasa - space colony art

devamını göster

01 Mart 2010

70 milyon

amerikalı "hold your horses!" isimli grubun, "70 million" şarkısının videosu şahane. tüm diyeceğim bu aslında, bir dolu şey anlatıp, asıl söylemek istediğimi en sona yazmaktansa en baştan söyleyim kurtulayım dedim. bak gör, gereksiz bir dolu şey yazacağım bundan sonrasında. bu dahil. (çok sevimsiz olabiliyor kelime oyunları. şu tüm atinalılar yalancıdır, diyen atinalı muhabbeti gibi. aman yahu. vaaay, dur, haha, tamam anladım, sonuç?) 

tüm dengemi bozan, hemen yandaki kahlo abi. kahlo'lası herif! yuh, gerçekten dengemi bozmuş! kahlo denen kadın hem çirkin hem de bıyıklılıkta ısrarlı bir kişiydi zaten de, yani bu nedir yahu? belki başka zaman bu kadar komik gelmezdi, bilemiyorum ama bugün çok güldürdü beni bu arkadaş(lar). 

videoda marat'ı görmek güzel ama gözüm american gothic'in de bir yorumunu aradı. yok ama, yapmamışlar american gothic canlandırması. sırf bu yüzden mükemmel bir çalışma diyemiyorum, çok eğlenceli üstelik müzik de fena değil deyip geçiyorum.

 

 şimdi hep beraber (derdimiz neyse)arkamıza yaslanıp , bu eğlenceli videoyu izleyelim:

devamını göster

14 Şubat 2010

en güzeli: gülme krizi

gülünmemesi gereken bir ortamda gülme krizine giren insanlarda bir cevher olmalı. herkes kendini tutabilirken hatta asla öyle bir patlama yaşamazken bu muhteremler daha okul zamanlarında, milli marş okunurken; cenaze evlerinde; en ciddi görüşmelerde; öğretmenden, komutandan, patrondan azar işitirken, daha bir dolu "ciddi" ortamda ve durumda patlayıverirler. bir sinir bozukluğu değilse, saçmalığı görmüşler demektir. kendilerini kastıkça kastıklarına göre "yine de saygılı olayım" diye düşünecek kadar efendiler demektir. ama, güçleri tükenir ve bir noktadan sonra artık o ciddi ortamda bir çatlak oluşmasına neden olurlar.
bu durumu coupling'de jeff detaylıca anlatır. eğer yeteri kadar etkili olursa bu anlatılanlar insanın üzerinde, bir cenaze ortamında, elbette hatırlanabilir. demek ki, coupling'in bu bölümü başlı başına bir bardaktır! benim başıma geldi: işte hafif bir rüzgar esiyor, yer çamur, ölen insan için son görev yerine getiriliyor, ölü tabuttan çıkarılıyor, çukura konuluyor, çukurun üstü beton bloklarla kapatılıyor, hoca duaya başlıyor, herkes düşünceli ve o sıralarda insanın aklına coupling gelebiliyor. orada bulunanlara asla anlatamazsın kahkahayı koyuversen. hemen bitsin şu dua falan, diye düşünüyorsun, başka şeyler düşünmeye çalışıyorsun, kıçını parmaklayan bir maymun, hayır aptalca bir şey değil, seni ciddiyete çekecek bir şey düşünmeye çalışıyorsun, ölmüş yavrusu için üzülen bir maymun, eh fena değil, ya da kanser olduğunu düşünüyorsun, kendi cenazeni örneğin, ciddi bir mücadele veriyorsun, bardakları devirmemeye çalışıyorsun. dürüst olmak gerekirse, bu durumda kalma nedenim, sevmediğim birinin ölmüş olması falan değildi , aksine çok da sevdiğim birinin cenazesiydi ama çok yaşlıydı, bir süredir ölümü bekleniyordu ve ölmüştü işte, çok şaşırtıcı bir şey yoktu hani, zamanı gelince insanlar ölüyor. sadece aklıma couplin'in o bölümü gelmişti. yine de bu durumu, cenazeye benimle gelen arkadaşıma anlattım, "ulan benim de aklıma geldi be" dedi, iyi, dedim, kendimi kötü hissetmedim böylece.
gülmek insanın en muhteşem özelliklerinden biri ya, gülen birini görsen, nedir komik olan bilmesen bile, organizman gevşemeye başlıyor, en azından gülmeye hazırlanıyorsun yavaş yavaş. şu, işaret parmağını tüm gücünle uzatıp, haksızlık ve terbiyesizlik yaparaktan alay ederek gülmeyi ve bununla beraber her türlü aşağılama soslu gülmeyi bir kenara atarsak, gülmenin problem yaratacak hiç bir yanı yok aslında. bak örneğin çocuk komiği gördü mü güler, hayatta tutamazsın onu, çok zor durumda bırakırsa seni, "çocuk işte" der, sanki "deli işte" dermiş gibi, özür dilersin. yahu ne muhteşem bir özgürlük çocuğunki, hiç kasmıyor kendini, gülmek istediğinde gülüyor, çişi geldiğinde ortalık yere işiyor, aklına gelen her şeyi söylüyor, sorulmayacak şeyi soruyor... oyunsa, oyununu da en saf haliyle oynuyor, tüm gerçeklik gerektiğinde oyun oluyor. sonra büyüyor hıyar, tüm oyun gerçekliğin gerekliliği oluyor, aman ne güzel!

aslında niyetim youtube üzerinden izlediğim üç beş "gülme krizi" videosu üzerinden geyik yapmaktı; gülme krizi ve genel olarak gülme üzerine kompozisyon yazmak değil. yine de kocaman bir parantez açmak zorunda hissettim kendimi. şüphesiz, sadece insanlığı değil, dünya dışı akıllı varlıkları da düşünüyorum(!) buraya bir şeyler eklerken! gülmek, hepimizin bildiği ama onların merak ettiği bir şey olabilir hani? yok devenin nalı, tepkisini görmezden gelerek, videolardan önce biraz daha gevezelik yapacağım anlaşıldığı üzere. yetmezmiş gibi, yapılmış gevezeliklerden yararlanacağım. o bakımdan, aşağıya bir randevu noktası ayarladım, "tabii canım, evet, sen de haklısın..." deyip hızla geçersen bir kamyon kelimeyi, orada buluşuruz. gerçi hepsini okursan da oraya varacaksın.
neyse, çocuk muhabbetinden devam edersek, yeni bir konu değil yani "gülme"nin sorun olarak algılanışı. umberto eco'nun "gülün adı" romanında -spoiler mi acaba?- tüm hır gür, aristoteles'in poetika kitabının gülmekle ilgili bölümlerinin gizlenmeye çalışılmasından çıkar. kör jorge, gülme düşmanı bir ihtiyar. saydırdıkça saydırıyor. onun dediklerine karşı çıkma cesaretini kendinde bulan baskerville'li william birader, jorge'nin tüm saçmalıklarını tek tek yediriyor ona. uzun ve kapsamlı bir tartışma, çok az bir bölümünü aldım buraya. ortaçağ'da geçiyor bu muhabbet:

"verba vana aut risui apta non loqui." (boş ya da gülünecek sözlerin söylenmesi uygun değildir.)
(...)
"umarım sözlerimden alınmamışsınızdır," dedi yaşlı adam ters bir tonla. "insanların gülünç şeylere güldüklerini işittim ve onlara yasamızın ilkelerinden birini anımsattım. mezmur yazarının dediği gibi, bir rahip suskunluk andı içtiği için güzel konuşmalardan kaçınıyorsa, bu, onun kötü sözlerden kaçınması gereğinin daha güçlü bir nedenidir. ve eğer kötü sözler varsa, kötü imgeler de vardır. bunlar, dünyanın nasıl yaratıldığı konusunda yalan söyleyen ve dünyayı yüzyıllar boyunca olageldiği ve sonsuza dek olacağının tam tersi olarak gösteren imgelerdir. ama siz başka bir tarikattan geliyorsunuz; bana söylediklerine göre, o tarikatta en yersiz neşe bile hoşgörüyle karşılanıyormuş."
(...)
"kenar resimleri çoğu kez güldürür insanı; ama eğiticidir," diye yanıtladı (william). "nasıl vaazlarda, dindar kalabalıkların düş gücünü etkilemek için çoğu kez eğlenceli örnekler vermek gerekirse, resimlerin dili de bu saçmalıklara dalmalıdır. her erdem ve her günah için hayvanlardan alınacak bir ders vardır; hayvanlar, insancıl dünyayı örneklerler."
"a, evet," dedi yaşlı adam, şakacı ama gülümsemeksizin, "erdemli olma isteği uyandırmak için her resim iyidir; yaradılış başyapıtının başaşağı çevrildiğinde gülme konusu olması koşuluyla. böylece, tanrı sözü, lir çalan, kalkanla toprağı süren baykuş, kendilerini sabana koşan öküzler, yukarı doğru akan ırmak, tutuşan deniz, terk-i dünya eden kurt aracılığıyla kendini gösterir! öküzlerle tavşan avına çıkılsın, baykuşlardan dilbilgisi öğrenilsin, köpekler pireleri ısırsın, tek gözlüler dilsizleri korusun, dilsizler ekmek istesin, karınca buzağı doğursun, kızarmış piliçler havada uçsun, evlerin damlarında pastalar bitsin, papağanlar güzel konuşma dersi versinler, tavuklar horozları döllesin, araba öküzlerin önüne koşulsun, köpek yatağa yatırılsın ve bunların tümü başlarının üstünde yürüsünler! bütün bu saçmalıkların amacı nedir? kutsal ilkeleri öğretmek bahanesiyle, tanrı'nın yarattığı dünyanın tam tersi olan bir dünya!"
"ama, areopagita," [diyonisos'a atfedilen mistik kitapların yazarı] dedi william alçakgönüllülükle, "tanrı'nın ancak en çarpuk çurpuk şeylerle gösterilebileceğini öğretir. san vittore'li ugo da, benzetme ne denli az benzerse, gerçek ne denli iğrenç ve çirkin yaratıkların perdesi arkasında açıklanırsa, insanın hayal gücünün, tensel doyumlara kendini o denli az kaptırdığını ve resimlerin çarpıtılmışlığının ardındaki gizemleri kavramaya zorlandığını anımsatıyordu bize... " (s.100)
"ama gülmekle ilgili bu incelemede seni korkutan neydi? bu kitabı ortadan kaldırarak gülmeyi ortadan kaldıramazsın." [william]
"kuşkusuz, hayır. gülme bedenimizin güçsüzlüğüdür. yozlaşması, yavanlığıdır. köylünün eğlencesi, sarhoşun özgürlüğüdür; kilise bile akıllıca davranarak, şölenlere, şenliklere, panayırlara, insanı neşelendirerek öteki isteklerden ve tutkulardan uzak tutan bu günlük yozlaşmaya izin vermiştir... ama gene de gülme, basit insanların savunması, halk için kutsal olmayan bir gizem olarak kalır. bunu peygamber de söylüyordu; yakmaktansa evlenmek daha iyidir. tanrı' nın kurulu düzenine başkaldırmaktansa, yemeğinizi yiyip sürahilerle şişeleri devirdikten sonra, düzeni alaya alan pis güldürülerinizin tadını çıkarın; aptallar kralını seçin; eşekler ve domuzlara yaraşır cümbüşlerde kendinizi yitirin; tepetaklak satürn şenlikleri yapın... ama burada, burada... " şimdi jorge parmağıyla masanın üstüne, william'ın açık tuttuğu kitabın yanına vuruyordu, "burada gülmenin işlevi tersine dönüyor, sanat düzeyine yükseltiliyor; bilginler dünyasının kapıları gülmeye açılıyor; böylece gülme, felsefenin ve hain tanrıbilimin konusu oluyor... basit insanların hem tanrı'nın yasalarını, hem de doğa yasalarını yadsıyarak nasıl
en korkunç sapkınlıkları tasarlayıp uygulayabildiklerini dün gördün, ama kilise, kendi kendilerini mahkum eden, kendi bilgisizlikleri sonucu kendi yıkımlarına yol açan basit insanların sapkınlığını hoşgörebilir. doleino ve onun gibilerin bilgisizce delilikleri tanrısal düzende hiçbir zaman bunalıma yol açmaz. o şiddeti savunur ve kendisi de şiddet yoluyla ölür; ardında hiçbir iz bırakmaz; tıpkı bir şenliğin tükenmesi gibi tükenir gider; şenlik sırasında yeryüzünde kısa bir süre için dünyanın tepetaklak bir görünümünün belirmesi de önemli değildir, bu davranış bir taslağa dönüştürülmedikçe, bu kaba dil onu çevirecek bir latin bulmadıkça. gülmek, köylüleri şeytan korkusundan kurtarır; çünkü aptallar şenliğinde, şeytan da zavallı bir aptal olarak belirir; bu yüzden de denetim altına alınabilir. ama bu kitap insanın kendisini şeytan korkusundan kurtarmasının bilgelik olduğunu öğretebilir. köylü, şarap boğazından lıkır lıkır geçerken güldüğü zaman kendini bey sanır; çünkü derebeylik ilişkilerini tepetaklak etmiştir; ama bu kitap okumuşlara, bu tepetaklaklığı yasallaştıracak zekice ve o andan başlayarak aydınlatıcı hünerler öğretebilir. o zaman köylünün düşüncesizce davranışında, neyse ki henüz midesel bir işlem olan şey, bir zeka işlemine dönüşür. gülmenin insana özgü olduğu, biz günahkarların sınırının bir belirtisidir. ama bu kitaptan, seninki gibi ne çok yozlaşmış kafa gülmenin insanın amacı olduğunu öngören bir tasım çıkaracaktır! gülmek, bir köylüyü bir an için korkudan kurtarır. ama yasa korku aracılığıyla kendini kabul ettirir; yasanın gerçek adı tanrı korkusudur. oysa bu kitaptan, tüm dünyayı yeni bir ateşle tutuşturacak iblisçe bir kıvılcım çıkabilir: ve gülme, prometeus'un bile bilmediği yeni bir korkuyu yok etme sanatı gibi tanımlanacaktır. gülen bir köylü için o anda ölmek önemli değildir; ama sonra, gülme özgürlüğü sona erince, dinsel tören yeniden tanrısal tasarıma göre içine ölüm korkusu salacaktır. oysa bu kitaptan, korkudan kurtularak ölümü yok etmek için yeni ve yıkıcı bir umut doğabilir. (s.537)
hah, ben de seni bekliyordum. işin eğlenceli kısmına gelebildiğim için çok mutluyum. yandaki fotoğraf, "in de gloria" isimli komedi programının "boemerang" isimli bölümünden. cinsellik üzerine bir programın sunuculuğunu yapan "erik hartman" [erik hartman mı? bir bağlantı var mı acaba?] (tom van dyck isimli oyuncu canlandırıyor) konuğunun ses renginden dolayı gülme krizine giriyor. eh, yani haksız da sayılmaz adam! bu videonun kısa versiyonunu yıllardır bilirim, bir çok insan gibi gerçek zannediyordum ve programa katılanların neden hiç gülmediğini merak ederdim. işin doğrusunu öğrenince hepsini takdir ettim, gülmekten deliren bir adama rağmen istiflerini bozmamaları büyük başarı doğrusu.

bu gerçek bir durum. bu tür gülme krizlerini kayıt altına alabilmek için elbette ortamda kamera olması gerekiyor. bu yüzden genellikle televizyon yayınları esnasında gerçekleşenler daha sık karşısına çıkıyor insanın. eh, cenazeleri genellikle kayıt altına almak istemez insanlar ama düğünler öyle değildir. bu düğünde, rahip efendinin karşısında gülmekten katılıyor gelin hanım. sanırım başından beri kendini sıkıyor zaten. heyecan, stres, garip bir elbise, tüm gözler üzerinde falan filan derken damat fitili ateşliyor. ama tam da yeri, ne de olsa ortamdaki herkes mutlu.


daha yeni yeni insan olmaya başlayan atalarımız, gülme denilen şeyden habersiz binlerce yıl geçirdiler. daha konuşmayı bile bilmiyordu zavallılar. varsa yoksa taş at, gök gürültüsünden kork, bitkilere dadan, bol bol çiftleş... bir gün, kabileden biri hiç düşülmemesi gereken bir yerde düştü ve işte o an bir sessizlik oldu. bu sessizliği kocaman bir kahkaha bozdu ve böylelikle gülme denilen şey ortaya çıkmış oldu. evet, dünyanın en komik (tekrarlanması ve akabinde gülünmesi bakımından) şeyidir birinin düşmesi. "model falls twice - news anchors can't stop laughing hilarious!" isimli bu youtube eserindeki iki amca, bir manken kızın podyumda düşmesine gülüyorlar. çok da iyi yapıyorlar; o kadar uzun süre düşülmez ki, düşeceksen düş, değil mi?

x-files dizisindeki ajan dana scully'e benzeyen bu hanım kızımız gülmemek ve sesini kontrol edebilmek için gerçekten komik bir çaba harcıyor. ciddiyeti korumaya çalışmak işinin gereğidir elbette ama sunduğu haber ve haberin görüntüleri gerçekten de insanın kimyasını bozacak cinsten. gereksiz bir inatlaşmaya girmiş bence, şöyle rahatça kahkahayı koyuverse bu kadar acı çekmeyecek. benzer bir durum, yani ciddiyeti koruma çabası, türk haber bültenlerinde de gerçekleşmiş. sanırım yerel bir kanal? aslında sunduğu haberde komik bir şey yok ama işte gülememekten doğan sıkıntı kızcağızı kısa sürede hırpalıyor! sanırım stüdyoda kendisi ve kameramandan başka kimse yok ve kameraman kıza sululuk yapıyor? öyle bence.

şeker gibi kızı daha çimentosu kurumamış bir betonun yanına vermişler. yahu kız gülüyor işte, hafifçe gülümse, yine sana geçsin kamera, devam et haber okumaya! ama yok olmaz, kız sıçtı ve bunun farkındayız, farkında olmalıyız. videonun tanıtım bölümü, "kız işten kovulmadı" lafıyla başlıyor, anla artık nasıl bir üzüntü ve gerilim yaratmış, bir gülme krizi. işte bu yüzden "korean news anchor can't stop laughing" isimli bu eser, komik olduğundan daha fazla oranda hüzün verici. yok be ne hüzün verici olacak, ben adama güldüm, kız bizden.



hesapta dini sohbetler yapacaklar. fotoğraftaki arkadaş, telefon açıp şarkı (ilahi mi yoksa?) söyleyen arkadaşa kayıtsız kalamıyor ve patlıyor. partneri soğuk kanlılıkla rol yapsa da sahici olan davranış belli. televizyon, internet, şu bu aracılığıyla kendini rezil eden salaklara hiç acımıyorum da, onları ciddiye almış gibi yapanlara ne demeli? "bloopers religious host laughs at singing caller" isimli bu eserde, kafasını etkilenmiş gibi sallayan lavuk mesela? paradır tek derdiniz, o belli de, yahu gülünecek şeye de gülün yahu, "sus salak, rezillik bu yaptığın!" deyin, "aptallığı normale çekmemeli" diye bir günah yazılı değildir tabii ki bir yerlerde...
eh yeter bu kadar. bir de kısa bir toplama var, dört örnek içeren ki örneklerden biri, hemen yukardaki yılan ısıran adam muhabbeti... "can't stop laughing" isimli bu eserden özellikle üçüncü favorimdir.

görseller: gülen eşek ve neşeli kızlar

devamını göster

18 Ocak 2010

sokak zor


orman da zordur, okyanus, çöl hepsi zordur mutlaka. aya gitsen orası da zor olacak. en fazla pislik sokaklarda var ama, ormanda yoktur o kadar, diğerlerinde de... öyle.

 

devamını göster

04 Ağustos 2009

kenji kawai: concert 2007 - cinema symphony

aslında başka bir yazı hazırlıyordum, bir yandan da kenji kawai'nin, ghost in the shell 2 (innocence) filmi için yaptığı, "the ballade of puppets: the ghost awaits in the world beyond" ( kugutsuuta kagirohi ha yomi ni mata muto) isimli muhteşem eserini dinliyordum. aklım, "filmin dvd versiyonuna belki müziklerin yapımı falan diye bir belgesel koymuşlardır, hem de tam bu parçanın yapımıdır belki, üstelik neden olmasın belki biri de onu youtube'a eklemiştir" gibi işlemler yaparken bir yandan da youtube arama kısmına ilgili şeyleri yazmıştım. sonuçlar döküldüğü an yüreğim coştu desem abartmış olmam! yahu daha ne isterim, adam konser vermiş, hem de ismini tekrar yazmaya üşendiğim yukarıda bahsi geçen parçayı da yorumlamış hem de birisi bunu youtube'a eklemiş! tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de torrentini buldum konserin hem de dvd olarak!




   
(kugutsuuta kagirohi ha yomi ni mata muto - innocence)

 bonus:


(reincarnation - ghost in the shell)

devamını göster

11 Haziran 2009

marco brambilla - civilization

marco brambilla'nın, crush ile ortaklaşa hazırladıkları "civilization" karanlık bir ortamda, büyük bir ekrandan izlenmeli. hatta daha öncesinde bir şişe votka içmek de fena fikir sayılmaz. tabii videoyu "repeat" modunda izlemek gerek, belki yarım saat falan? o kadar etkilendim işte. ancak bu video, new york standart hotel asansörleri için hazırlanmış. asansörün yukarı (ya da aşağı) hareketine uygun olarak, asansörde bulunan yüksek çözünürlüklü ekrana (fotoya tıkla, kocaman açılsın, ekran dedim geçtim ben) yansıyacakmış görüntüler... o halde, elinde dibi görünmüş bir şişe votkayla, bir aşağı bir yukarı hareket eden sarhoş müşteriden bahsedelim. işte, benim ruh ikizim! standart hotel görevlileri o adama (ya da kadına) dokunmasınlar, madem böyle bir video koydunuz, deliren müşterileri de anlamak zorundasınız!

devamını göster

05 Haziran 2009

home - yann arthus-bertrand

home, gezegenin güzelliklerini muhteşem bir görsellikle sunmanın ötesinde, tüm canlı hayatıyla beraber bu güzel gezegenin, insan denilen hayvan yüzünden, her an biraz daha cehenneme döndüğü gerçeğine dikkat çekmek isteyen bir belgesel. yönetmen yann arthus-bertrand, 54 ülkeyi gezip, üç yılda tamamlamış bu belgeseli.

tamamı havadan çekilmiş görüntüleri, sanki öleceği raporlarla belirtilmiş bir kanser hastasını izlermiş gibi izledim. (akşam tekrar ve daha dikkatli izleyeceğim...)

"insanlık geçtiğimiz birkaç kısa on yılda, gezegenin yaklaşık dört milyon yıl süren evrimle kurulan dengesini altüst etti. ödenecek bedel ağır, ama artık karamsar olmak için çok geç: insanlığın bu gidişatı tersine çevirmesi, dünya’nın zenginliklerini yağmaladığının farkına varması ve tüketim kalıplarını değiştirmesi için hemen hemen 10 yılı var." diye yazıyor, ntv'nin home (yuva) belgeseli için ayırdığı sayfada... yani on yıl daha laylaylom yapabileceğiz, ondan sonra "tamam yeter bu kadar, azıcık insan olalım, ehe he" diye kendimize gelip, gezegene çeki düzen vermek istediğimizde (ki hiç ama hiç sanmıyorum, öylesine bir aydınlanma, aklını başına toplama, dangalaklıktan vaz geçme kararı alınacağını) gezegen bize en kibar şekliyle "hassiktir!" çekecek... beter olalım, yakışır bize...




























(luc besson, francois-henri pinault, yann arthus-bertrand)

90 ülkede bu gün (neden; çünkü dünya çevre günü bu gün) aynı anda gösterilen belgesel, youtube üzerinden de özel bir arayüzle yayınlanıyor. (ntv yayınını kaçırdıysan: portlak )

not: home, youtube üzerinden ücretsiz izlenebiliyor.

www.home-2009.com

Share/Save/Bookmark

devamını göster