16 Mart 2007

böyle masal ismi olmaz tabii : şöyle ki

bir zamanlar, telgrafın yeni icat edildiği çağlarda, küçük taşları yontup, bunları dönemin yakışıklı yahut güzel gençlerine satan bir amca yaşarmış. bu amcanın ismi de hattuşaş’mış. hattuşaş amca tüm planet tarafından çok sevilip sayılan biri olmasına rağmen, her masalda olduğu gibi, ondan gıcık kapan, hatta utanmadan nefret eden bok yiyenler de varmış. allah onların belasını versin ama elden ne gelir; onlar allah’a da inanmazlar ki!
bununla beraber, aynı planette güzeller güzeli bir kız ile, eli yüzü düzgün bir delikanlı da yaşarmış. bu kız ile oğlan bir şekilde evlenip mutlu mutlu yaşasalar olmazmış... çünkü böyle bir hadise gerçekleşirse hattuşaş amcanın varlığı tehlikeye girermiş. girer de yani; onu ne ilgilendirir sevdalanmış ya da sevdalanacak iki genç!
elbette ilgilendirmemesi lazım...

yaş gelmiş dayanmış elli küsura... bir çok şeyden elini ayağını çektiğinden bahseden ve hatta bununla övünen biri... mari ile manuel’in aşkı ona sadece mutluluk vermeli. yani teorik olarak...
mari, o güzeller güzeli... manuel de tabii ki eli yüzü düzgün delikanlı. mari evden kaçmayı kafasına koymuş. hatta tüm hazırlıklarını yapmış. iş teoriyi pratiğe dökmeye kalmış. kimden yardım isteyecek; elbette ki de hattuşaş amcadan...çünkü o iyilik yapmak ile bok yemek arasındaki farkı bilemeyecek kadar yardımsever bir amca. şöyle ki:
“hattuşaş amca! hattuşaş amca!”
“merhaba mimi; sen şaşı mıydın?”
“mari! mari, hattuşaş amca!”
“efendim?”
“mimi değil mari benim adım... ayrıca şaşı falan değilim!”
“sanki sağ gözün...”
“ben...”
“çok telaşlı görünüyorsun güzel kızım?”
“göründüğüm kadar var hattuşaş amca... sizden yardım istiyorum...”
“tabii, evet, yardım...ne? nasıl yardımcı olacağım ben sana mimi?”
“mari!”
“mari...”
“ben... tanrım nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum...”
“şunları yeni yaptım... özellikle şu güvercinli olanı...”
“hattuşaş amca!”
“mari!”
“ben evden kaçmalıyım!”
“hemen mi?”
“biran önce! canıma tak etti! ayrıca, ee, bir sürü ülke görmek ve çeşitli toplumsal etkenleri yerinde gözlemlemek istiyorum...”
“ben de bir zamanlar, ee, sanırım yirmi ya da yirmi beş sene evvel mısır’a kaçmak istemiştim...”
“kaçtınız mı?”
“kaçmış gibi mi duruyorum?”
“nasıl yani?”
“mısır’da mıyız?”
“hayır... yani evet...tamam anladım...”
“ama daha başka bir dolu şehir var... mısır...”
“paris, amsterdam, kopenhag...”
“ha ha ha...”
“ne oldu hattuşaş amca?”
“kopenag denince gülerim ben...”
“kopenhag!”
“ha ha ha!”
“hayır gülün diye değil... yanlış söylüyorsunuz... düzeltmek...”
“her neyse... evet bir dolu şehir var...mısır...”
“neresi olduğu değil nasıl olduğu önemli!”
“neyin?”
“tabii ki kaçmamın!”
“bak mmm...”
“mari!”
“evet mari... bak mari, bu kararı almadan önce...”
“emin olun çok düşündüm...”
“o halde...”
“bana birisi lazım!”
“seni...”
“ülke dışına çıkarabilecek biri!”
“dört kere beş...”
“yirmi!”
“o halde seni manuel ile tanıştırmalıyım...”
“manuel? manuel… şu eli yüzü düzgün delikanlı mı?”
yaa işte, manuel ile mari’nin tanışma sebebi budur. hattuşaş amca, amatör planörcü manuel’in atölyesine mari’yi getirdiğinde telgraf yeni yeni deneniyordu. tabii yağmur usulca çiseliyor ve mevsim yazdan ilkbahara doğru sapıkça bir dönüş yaşıyordu çünkü büyük bir aşkın karşısında mevsimler bile diz çöker. tabii ki sadece masallarda... şöyle ki:
“merhaba manuel nasılsın?”
“iyi. yani iyiyim hattuşaş amca... evet...”
“bak bu mimi...”
“mari!”
“pardon mari... mari bu manuel...dört kıtada bu yiğit kadar işinin ehli planör ustası yoktur...”
“normaldir hattuşaş amca, ben bu dalgayı icat eden kişiyim...dört değil yedi de diyebilirsin...”
“yedi mi? niye?”
“zannedersem, zannettiğimiz gibi dört değil, yedi kıta var çünkü...”
“hadi canım!”
“gerçekten!”
“manuel ben senin baban yaşındayım!”
“ya ne alakası var! bilim örf adet dinler mi?”
“yani yedi kıta var diyorsun öyle mi?”
“planetin yapısı onu gösteriyor... bak herkese söyleme ama!”
“yok canım! söylemem...hem söylesem de inanmazlar ki...”
“pardon?”
“mimi?”
“mari! mari!”
“evet mari; ne diye pardon dedin?”
“hattuşaş amca!”
“ha!”
“merhaba ben manuel...”
“ben... ben de mari...merhaba...”
“manuel, bu benim sevdiğim ve değer verdiğim bir ailenin kızı mari...”
“biz tanıştık...”
“olsun.”
“seni dinliyorum hattuşaş amca...”
“işte bu güzel kızımız evinden kaçmak istiyor...”
“evinizden mi kaçmak istiyorsunuz?”
“dedim ya!”
“izin verirsen diyalog kurmaya çalışıyorum hattuşaş amca! bu güzeller güzeli bayanla konuşmak benim için; nasıl anlatsam...”
“ben evden kaçmak istiyorum!”
“evet o evinden kaçmak istiyor manuel... kaçabilmek için de birilerinin yardımına ihtiyacı var. benim aklıma ilk sen geldin...”
“neden ben? neden her başın sıkıştığında soluğu benim yanımda alıyorsun?”
“beni üzüyorsun ama manuel! bak burada hoş bir bayan var... münakaşa etmeyelim...”
“saygıdeğer mari hanımefendinin izniyle iki çift laf etmek isterim! zira ben olduğu gibi görünmek isteyen bir kişi olarak; evet hanımefendi gerçekten de öyleyimdir;size aklımdan geçenleri hemencecik söylemek istiyorum!”
“yine o dört bira lakırdısını edeceksen...”
“hah! sadece o mu? ayrıca bir karton sigara ve bir yemek borcun da var hattuşaş amca!”
“şimdi zamanı değil!”
“ne zaman zamanı gelecek bilemiyorum hani!”
“manuel, burada yardıma ihtiyacı olan bir bayan var!”
“farkındayım! evet sevgili mari, sana her türlü yardımı yapacağım ama bunları asla bu hattuşaş üçkağıtçısının değil sadece o güzel gözlerinin hatırına yapacağım!”
evet işte büyük bir aşk böyle başlamış... mari evden kaçabildi mi; manuel’le mutlu bir hayat geçirdi mi; kaçabildiyse hangi ülkeye kaçtı; bütün bunlar bir yana hattuşaş amca gerçekten de manuel’in bahsettiği kadar üçkağıtçı bir kişiliğe sahipmiş...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme