11 Ağustos 2011

zamanda yolculuk planları iptal

hong kong'da bilim adamları ölçmüşler, biçmişler, hiçbir şeyin ışıktan hızlı hareket edemeyeceğini, einstein'ın "trafik yasası(?)"nın doğru olduğunu dolayısıyla zamanda yolculuk yapmanın olanaksız olduğunu ispatlamışlar. bilim işte böyle sinir bozucu da olabiliyor. zamanda yolculuk yapılamayacağını ispatladın arkadaşlarınla, diyelim, neden tüm dünyaya haykırıyorsun bunu? ara telefonla konuyla ilgili araştırma yapan tanıdıklarını, "böyle böyle, boşuna uğraşmayın abi, olmuyormuş" de, sonra geç başka bir araştırmaya, artık ne yapacaksan! zaten sıkıcı dünya, bari insanların hayallerine balta vurma!
çok değil bundan 150 - 200 yıl önce gezegen ne kadar güzelmiş. enteresan, garip şeyler bakımından özellikle. sonra fotoğraf makinesi, kamera, ses kayıt cihazları ortaya çıkmış ve pırt diye kaybolmuş tüm olağanüstü varlıklar, olaylar, şeyler... gerçi daha da sonra fotoşop gibi görüntü, ses değiştirme naneleriyle az biraz tekrar "görünür" olmaya başlamış o olağanüstü şeyler ama ne yaparsın, büyü bir kere bozulursa, asla eski heyecan duygusu ortaya çıkmaz. kısacası diyorum ki, bari elde avuçta üç beş gizemli şey kalsın!
şimdi böyle dan dun konuşunca, sanki üzerine bir dolu hesap, formül vs karalanmış bir tomar kağıdı "orrrsspuçocuklarıı!" diye sinirden gözlerimden yaşlar boşanarak yırttığım ve ellerim titreyerek daktilonun başına geçtiğim sanılmasın; zamanda yolculuk yapmak ile ilgili bir çalışmam ya da beklentim hiç olmadı. geyik muhabbetlerinde bile "zamanda yolculuk yapsak, kesin gittiğimiz yerde kısa süre içinde gebeririz; ya kafamızı taşla ezerler ya da bir hastalık bizi langadanak yere serer; en güzeli bir film izler gibi o zamanları izleyebilmek olurdu heralde?" gibi, temkinli, mantıklı ve sağlıklı yaklaşımlar gösteren bir anlayış hakimdir, bende de arkadaşlarımda da.
işin doğrusu, geçmiş zamanlara yolculuk etme fikri bana hiçbir zaman inandırıcı da gelmedi. ancak, konudan biraz sapacağım ama, geçmişte olan biten bazı şeyleri izleyebilmenin olanaklı olduğunu düşünüyorum. peki nasıl olacak bu? 1000 yıl, 2000 yıl öncesini izleyebilmek olanaklı mı? oh, ne güzel sorular attım ortaya, keyifliymiş doğrusu.
öncelikle geçmişi izleyebilmek için, anlayabileceğimiz ya da anlayamayacağımız bir "teknikle", geçmişte olup bitmiş olayların tümünün ya da bazılarının kaydedilmiş olması gerekir. bu kaydetme işini kimin ya da neyin yaptığı konusunda elbette pek fikrim yok. uzaylılar olabilir? uzaylılar ne işe yarar ki, başın sıkışınca sorumluluğu attığın varlıklar işte! ya da bir hayvan türü olabilir; gördüğü her şeyi, anüsünden ya da başka bir yerinden salgıladığı şeyin içine data olarak ekliyordur; eh binlerce yıl önce dağ bayır gezip, pisletmiştir taşı kayayı ve belki de iz bırakmıştır? ya da çok özel taşlar vardır, çevrelerinde olup bitenleri -doğaları gereği, bir özellik olarak- kaydediyorlardır?
o halde aşılması gereken öncelikli sorun bu kayıtları bulabilmek. buldun diyelim, o kayıtlar nasıl "okunacak"? o halde aşılması gereken öncelikli sorun, bir okuyucu yapabilmektir? tam bu noktada kafam karıştı aslında, önce okuyucuyu mu yoksa materyali mi keşfetmek gerekir?
şöyle düşün; diyelim 2000 sene sonrasında yaşıyoruz. 1500 yıl önce klişe tanrıları dünyayı bir felakete sürüklemiş ve çok az insan kurtulmuş olsun. birgün, tesadüf eseri bir sığınak keşfediliyor ve o sığınakta bir vhs video kaset var. üzerindeki etikette de, "acda peggan porrosu" yazıyor diyelim. o zamanın insanı için çok anlamsız bir nesne değil midir o kaset? evirir çevirir dururlar ellerinde; "ne bu, bu ne yahu?"

- bir ansiklopedi olsaydı bakardık şimdi...
- ne olsaydı?
- ee, yok bi' şey, tanrılar söyletti her'alde, ben de bilmiyorum ne dediğimi...

çok çok, bu şeyin, üzerinde küçük manyetik parçacıkların olduğu çok uzun bir şeriti içeren bir kutu olduğunu ve bu manyetik şeylerin bir mesaj taşıdığını bulabilirler, gibi geliyor bana. ama orada kalırlar, vhs oynatıcı diye bir şeyden haberleri yoksa, işleri çok zor!
tam bu noktada başta hong kong'lu bilim adamları olmak üzere tüm bilim adamlarından "geçmişe yolculuk" defterini tamamen kapamamalarını rica etmek istiyorum. tamam, ışıktan hızlı hareket edemeyeceğiz, canımız sağolsun ama geçmişte olan bitenleri olduğu gibi izlemek, görmek isteyen milyonlarca insan var. azıcık dikkatli bakın, bir dolu çok acayip çok eskiden kalma şey var etrafta, koca koca taşlar, piramitler hatta ay! ne işe yarıyor o ay örneğin? omzundaki kamerayla ünlünün çevresinde gece gündüz dolanan paparazzi gibi!
benim diyeceklerim bu kadar, gerisi bilim adamlarına kalmış.

devamını göster

10 Ağustos 2011

commodore 64

ben çok küçükken, bir tanıdıktan, o tanıdığın almanya'dan getirdiği bir televizyon satın almıştık. küçük ekran, siyah-beyaz (zaten o zamanlar renkli tv yoktu piyasada), ahşap kaplama bir şeydi. onu diğer televizyonlardan farklı kılan bir özelliği vardı ama: dünyanın en ilkel video oyunu kabul edilebilecek pong'u oynayabiliyordun. üst yüzeyinde üç beş düğme vardı; televizyon ya da oyun ekranı seçme, oyuncu sayısı (1 ya da 2) belirleme gibi şeyleri ayarlamak için. iki de çok basit joystik'i vardı, üzerinde sağa sola çevirdiğin tek bir koca düğmesi bulunan... video oyun zehirini çok küçükken almıştım yani!
yıllar sonra, seksenlerin ikinci yarısı falan olabilir, commodore 64 manyaklığı başladı çevrede. "bizde neden yok!" diye zırlıyorduk ama almıyorlardı. ilk çıkan (ve bu sıralar tekrar piyasaya sürülen) yuvarlak hatlı olanı değil, daha sivri kenarlı olan bir modeli aldırmayı başardık sonunda. tabii karneler falan alındı, vallaha billaha ders çalışacaz biz onunla, dersler için çok önemli, diye motivasyon soslu yeminler edildi...
gittik bir dolu ders kaseti doldurttuk; fizik, matematik, geometri... bir düzlem üzerinde pıt pıt ilerleyen yuvarlak cismin hızını bulmaya çalışmaktan çok o basitin basiti animasyona takıldı gözlerimiz, zihinlerimiz. elbette bu arada bir dolu da oyun kaseti almıştık ve elbette asıl zamanı onlara ayırıyorduk.
ilk bahsettiğim siyah beyaz televizyon yitti gitti bir yerlere ama commodore 64 hala duruyor; kaset okuyucusu bozulmuştu sanırım sadece. çocukluk yıllarında kalmış önemli bir nesne commodore 64 ama işte kalsın o yerde; bir düşkünlüğüm yok kısacası. öte yandan, aletin hatırı sayılır bir hayran kitlesi var, o bir efsaneydi falan diye heyecanlananlar, eh olacak tabii, olmasın mı?
madem öyle al sana commodore 64 hem de görünüş bakımından neredeyse aynısı! hortlatmışlar ama olabildiğince de günümüz ekipman ve ihtiyaçlarına uygun hale getirmişler. dvd okuyucu, yeni nesil televizyonlara uyumluluk, usb girişleri, bellekse bellek, disk alanıysa disk alanı!
dediğim gibi, benim için bir arzu nesnesi değil, vay ilginçmiş, deyip geçeceğim bir ürün. ancak geçerken söylenmesem olmaz. şöyle ki, commodore 64'ü commodere 64 yapan şey oyunları yüklerken beklemek değil miydi? o renkli şeritlerin ekranda hızla hareket etmelerini izlemek? belki de oyunlar için öyle bir seçenek koymuşlardır; oyun yüklenirken laf olsun diye 3 dakika kadar şeritli bir animasyon izleyebiliyorsundur? e tamam bu kolay ama çok daha önemli bir şey var: kafa ayarı yapmak! bunu arada sırada yapmazsan gerçekçi olmaz ki? dvd player için öyle bir "eziyet" nasıl sözkonusu olur peki? ona da uyduruk bir giriş yaparsın, bir de saatçi tornavidası verirsin, sen birazcık orayı kurcalamadıkça dvd player çalışmaz? çok da güzel olurdu bence...

devamını göster

09 Ağustos 2011

jazzradio

jazzradio.com internette karşıma çıkan en güzel şeylerden biri. yaklaşık 30 kanal bulunuyor sitede. tarayıcı üzerinden ya da müzik oynatıcılar aracılığıyla dinlenebiliyor. geçen seneden beri ara ara açıp dinliyordum bir şeyler sonra iyiden iyiye sevmeye başladım ve "alt tarafı iki ekmek, dört yumurta, bir günaydın, bir de maltepe parası" diyerek (bu kalıp bize aile büyüklerimizden kaldığı için değiştirmedim, "günaydın" dediğim, gazetedir...) evet işte öyle diyerek abone oldum bu servise. alın, dedim, param size helal olsun, yeter ki cd kalitesinde dinleyim ben şu müziği ya!
öyle de oldu, pırıl pırıl, şırıl şırıl akmaya başladı müzik zihnime. normalde müzik eşliğinde uyuyamam. eskiden uyurdum, en dambır dumbur speed - thrash şarkılar eşliğinde uyurdum. hatta bebekken radyo açık değilse uyuyamazmışım! ama insan eskiyor, gün geçtikçe daha kullanışsız bir varlık oluyor. neyse, işte bu sefer, radyo çalışırken uyuyakalmışım. görgüsüzlük işte; para verdim hepsini dinleyecem, hep dinleyecem derdi.
sabah olup da uyandığımda radyonun çalmadığını fark etmedim. gündelik şeyleri yaptıktan sonra, telefonu elime aldım ve hatırladım, kendi kendine kapanmış demek, diye düşündüm, şöyle bir caz patlatayım da günüm neşeli geçsin, dedim ve uygulamayı çalıştırmak istedim. hayır efendim, uygulama çalışmıyordu. "siktir, bir gecede bitirdim mi lan tüm radyoyu?" diye eleştirel ve alaycı bir gülümseme gönderdim uzayın derinliklerine.
gün içerisinde biraz araştırma falan yaptım ancak, yok hayır çalışmıyordu radyo. ne yani ben abone oldum ve o günün ertesinde dükkanı mı kapadılar? yok artık daha neler. ben de y. arkadaşımın da yardımlarıyla bir e-posta döşedim, gönderdim jazzradio.com yetkililerine. web sitesinden, üyelik bilgilerimle giriş yaptıktan sonra rahatlıkla kullanabildiğim radyo, telefonda çalışmıyordu, buna bir açıklama getirilsindi, falan fıstık.
kısa süre içinde cevap geldi. kullanıcı şifresinde sadece rakam ve harf kullanmak gerekiyormuş, simge kullanılırsa telefon uygulaması çalışmıyormuş meğer. şifreyi değiştirdim ve sorun çözüldü.
hayat güzel falan derken, ertesi gün cart yine gitti radyo. üstelik bu sefer web üzerinden de çalışmıyor! sırf bana gıcıklık olsun diye, sırf bir yandan da metal, elektronik falan dinliyorum diye böyle oluyor, gibi anlamsız şeyler düşünmeye başlamak üzereydim! demo'nun da yardımıyla bu sefer daha etkili (yani uzun ve dataylı) bir e-posta yazdık. efendiler, diye haykırdım, hal böyleyken o rahat yataklarınızda nasıl yatabiliyorsunuz!
yine çok kısa süre içinde cevap verdiler; IP, ip, iplik bir dolu teknik şeyi andıktan sonra, sorunun genel olduğunu ve kısa süre içinde çözeceklerini, özür dilediklerini ve gönlümü almak amacıyla, bir hafta ücretsiz abonelik verdiklerini söylediler. gerçekten de kısa süre içinde çözüldü tüm sorunlar. sonrasında ise çatır çatır çalıştı radyo.
öyle işte, "böyle böyle bir radyo var, çok güzel" diye kısacık yazmak istemedim...

not: telefon uygulaması (ben iphone için olanını kullanıyorum) çok başarılı. uygulama ücretsiz ve ayrıca 30 gün tüm özellikleriyle deneme şansı da var. arada sırada açın bir kenarda dingildesin...

not 2: jazzradio'nun kardeşleri sky.fm ve digitally imported radyoları da çok başarılı. birine abone olunduğunda, aynı hesap bilgileriyle diğer ikisine de bağlanılabiliyor. özellikle premium hesap almayı düşünenler için bu bilgi...

devamını göster

13 Nisan 2011

dekoratif kurbağa

kurba

- öncelikle olayı senden dinleyelim?
- ya, ben geziyordum, epey de acıkmıştım. bunu ağaçta kımıldanırken gördüm. meğerse rüzgardan dolayı sallanıyormuş; neyse... sinsice yaklaştım buna. bir yandan da vay be ne kadar da parlak bir böcek diye düşünüyordum. kaçmasına fırsat vermeden olanca hızımla saldırdım ve saniyeler içinde yakaladım bunu. hiç direnmedi. yaklaşık bir dakika içinde de mideme indirdim.
- hiç mi akıl yok sende? ormandan yeni mi çıktın?
- çok açtım. yoksa yani bu çevrede doğdum ben de, doksan kuşaktır buralıyız biz. ama dedim ya, çok acıkmıştım...
- lambayı yuttuktan sonra neler oldu?
- normalde böcek falan yakaladıktan sonra, olay yerini terk ederiz. ancak bu sefer öyle olamadı tabii. bir de, deli gibi ışık saçtığım için, bunca zamandır (ki binlerce yıldan bahsediyorum) zorlukla geliştirdiğimiz ağaç üstünde kamufle olma özelliğim büyük darbe yemişti. epeyce bir korktum aslında.
- iyi de o andan itibaren artık sen kurbağalıktan çıkmış olmadın mı? demem o ki, artık orada asılı bir lamba olduğun düşünülebilir pekala? seni avlamak isteyen de olasılıkla öyle zannederdi belki?
- o kadar karışık şeyler düşünemiyoruz hayvan dünyası olarak. belli olmuyor mu?
- evet, aslında haklısın... peki sonra ne oldu?
- tipin biri beni gördü ve gülmeye başladı. sonra derhal fotoğraflarımı çekmeye başladı. kahretsin rezil olduk diye düşünüp son bir gayretle kusmaya çalıştım. ben orada çabalarken bu tip geldi ve beni kurtardı.
- son soru; daha önce de buna benzer garip şeyler geldi mi başına?
- bir keresinde arka sol ayağımın üzerine bir araba park etti. yani ayağımın üzerine park etmedi tabii, tekerleğin birinin altında kaldı ayağım. dört saat falan beklemiştim.
- o da fenaymış. neyse geçmiş olsun...
- teşekkürler.

foto ve öyküsü: national geographic daily

devamını göster

09 Nisan 2011

şimdi benim...

* bir uzay gemim olsa, tüm mürettebata sakin olmasını emrederim. en düşük hıza alın gemiyi, derim. pencerenin önüne geçer, buz gibi bir kutu efes açar, saatlerce sonsuz boşluğu seyrederim. nejla (geminin garsonlarından) gelir dizime oturur, saçma sapan bir şeyler anlatır, on dakika sonra, "bacağım uyuştu güzelim yan koltuğa geç" derim.
* bir zaman mekinem olsa, bol bol zaman üretirim. çeşit çeşit, renk renk zaman yaparım. sonra bunları yüksek bir binanın tepesinden insanlara dağıtırım. üç beş gün sonra muhabbeti geçtiğinde bu olayın, şaşırmış gibi yaparım.
* bir orkestram osla, tam teşekküllü, 150 kişilik falan, angel heart'ın harry'sinin ıslıkla çaldığı melodiyi icra ederiz. biz; ben ve orkestram. yarım saat çalsak yeter.
* bir lazer silahım olsa onu kızartmaya ayarlarım. tüm insanlığı yok edecek bir düğme tam da önümde olsa, "the assassination of jesse james by the coward robert ford" filmini bir kere daha izler, bir iki bira içer, sevdiğim insanlarla kısa telefon görüşmeleri yapar, bir koşu parka gidip çimenlere yatar, yakın iki arkadaşımın bebeklerinin fotoğraflarına bakar, üst üste dört kere star guitar dinler ve düğmeyi boş bir konserve kutusuyla kapatırım.
* bir pelerinim olsa, hiç de fena olmaz, bir de silindir şapka. bir de baston. geceleri parke taşlı, sisli sokaklarda gezinir, milleti huzursuz ederim.
* çişim olsa, gidip de lavaboya işemem. herşeyin bir zamanı, yeri var.
* üç tane koyunum olsa, bunların yaşlarının toplamı 14 olsa, ilki ile ikincisinin arasında da 4 yaş fark olsa, beni hiç rahatsız etmez; düşünmem bile. uygun zaman gelince keser yeriz; kürklerini de giysi yaparız, diye düşünürüm en fazla.
* "michael jordan!" diye bağıran bir kedim olsa, çok korkarım. öyle bağırarak, bir de üstüme falan gelirse, onca zaman beraberdik, acı tatlı günlerimiz oldu falan demem, tekmeyi basarım suratına.
* bir kaldıracım olsa, ne bileyim, "al senin bu!" diye önüme atıp kaçsalar örneğin, asla sahiplenmem, basar giderim yoluma; kaldıraçsız.

devamını göster

08 Nisan 2011

arada kaynayanlar: 4

(bu da nesi?) *"işte size minik bir piyango. bu piyangoda 10 bilet var. dokuz tanesi buradaki kişilere satıldı. bir bilet bir dolar ve kazanırsan 20 papel alırsın. bu iyi bir bahis mi? eh, bernoulli der ki: bu piyangonun beklenen değeri 2 dolar; bu piyangoya para yatırmalısınız. birçok insan, 'tamam, varım.' der. "şimdi de bu piyangonun biraz değişik hali: dokuz bileti de leroy adlı şişko birisinin aldığını düşünün. leroy'da dokuz bilet var, geriye sadece tek bir tane kaldı. onu ister miydiniz? çoğu insan bu piyangoya girmez. ama gördüğünüz gibi kazanma ihtimali değişmedi, ama artık kimin kazanacağını tahmin etmek son derece kolay. leroy'u çeki alırken hayal etmek çok kolay, değil mi? kendinize 'ben de herkes kadar kazanabilirim,' diyemezsiniz çünkü leroy kadar kazanma şansınız yok. Bütün o biletlerin leroy'da olduğu gerçeği oynama kararınızı değiştirdi, üstelik bu gerçeğin ihtimallerle bir alakası olmadığı halde." bu alıntı, dan gilbert'in ted konuşmasından. ilginç ve eğlenceli şeyler anlatıyor bu amca. *eskiden (40'lı, 50'li yıllar) doktorların sigara reklamlarında kullanılmış olması, "bakın ben de sigara içiyorum; sigara içiniz, çevrenize de içiriniz" gibisinden şeyler söylemesi, şu saatte bakıldıkta, manyakça geliyor insana. çok değil 15 sene önce falan şehirler arası otobüslerde hatta dolmuşlarda sigara içiliyordu. belki de 25 sene sonra "kuru otları kağıtlara sarıp, ucundan yakıp dumanını soluyorlarmış!" diye hayret edecek geleceğin insanları. hehe, yok tabii ki de öyle bir şey olmayacak çünkü 25 sene sonra gezegenimizdeki tüm insanlar ölmüş olacaklar. hah ha, yok yok şaka yaptım, sadece fakir olanlar ölecek, herkes ölmeyecek. [sigara reklamları ve doktorlar konusundaki epeyce geniş arşiv: lane.stanford.edu ] *michael jackson eğer şarkı türkü işine girmeseydi, ne bileyim dürüst bir taksi şoförü olsaydı, şüphesiz bir trilyon estetik operasyonuna bulaşmayacak ve çok garip bir yaratığa dönüşmeyecekti. yukarıdaki üç görsel, michael'ın orta yaş ve yaşlılık hallerini kurgulamak adına hazırlanmış; bu bebe normal şartlarda yaşamaya devam ederse işte böyle böyle bir tip olacaktı, denmiş. bir taraftan da, evet, o kadar da ünlü olamazmış o tiple. yine belli çevreler saygı duyup takip ederdi sanırım ama, yok kimse üstünü başını yırtmazdı bu abi için. [forartist.com] *bu amca, orkestraya daktilosuyla eşlik ediyor. kesinlikle çok yetenekli bir perküsyonist ancak daktilo konusunda o kadar da yetenekli olduğu söylenemez çünkü iki parmak ile kullanıyor. özel araştırma merkezimde yaptırttığım, amerikan filmleriyle yarışabilecek, derinlemesine zoom analizleri sonucu, kağıda yazdıkları yan yana sıralanmış genelde sessiz harflerden oluşan bir dizi. şiire benziyor ama değil. sonuç olarak, edebi yönden sıfırın altında! [the typewriter...] vay be çocuğa bak ne yetenekli, hem çalıyor hem söylüyor diye düşündüm videoyu izlerken. daha sonra, "çocuk olarak kalmış, kayıt altına alınmış oysa o gün çoktan olmuş bitmiş, ölmüş gitmiş frank "sugar chile" robinson." diye düşünüp, hüzünlendim. tam o anda kapıdan biri girdi içeri ve "lan ne güzel neşe dolu bir video, ne bokuma nihilist gibi, karamsar gibi bikbikleniyorsun?" diye bağırdı bana ve geldiği gibi gitti. adam haklı, diye düşündüm ve bir kere daha izledim videoyu ancak bu sefer tiz sesli bir cüce piyanisti izliyormuş gibi düşünmeye zorladım kendimi. "saçma olunca, daha katlanılır oluyor" dedim kendi kendime. aynı adam tekrar girdi içeri ve "lan izleyip geçsene!" diye bağırdı ve gitti. adam haklı, diye düşündüm yine ama üçüncü kere izlemedim videoyu. mona lisa uyarlaması: jon paul ferrara devamı (ve daha fazlası): arada kaynayanlar:4 (bölüm 2)

devamını göster

07 Nisan 2011

sanal yoğurt

bant dergisinin, 64. sayısında (mart - nisan 2011), "sanal ekonomi" başlıklı bir dosya var. yedi alt başlık altında, bir çok yönüyle ele almışlar konuyu. konunun, uzun zamandır kendimi bilgisayar oyunlarına kaptırdığımdan, sanal şeyler için para harcama yönü, beni daha çok ilgilendirdi. steam servisine mart 2008 yılında üye olmuşum. ilk oyunu da ağustos 2010'da satın almışım. işte o tarihten sonra, bilgisayar oyunlarına ayırdığım zaman epeyce bir arttı. zırt pırt oyun satın aldım. almaya da devam ediyorum. internetten kopyalarını indirmek varken (ki bunca senedir öyle yapıyordum ve aslında yeni çıkan ve merak ettiğim oyunlar için öyle yapmaya da devam ediyorum), hah, işte internetten kopyasını indirmek varken neden satın alıyorum? bunun birden fazla nedeni var. örneğin steam üzerinden satın aldığım ilk oyun "worms reloaded". hem oyuna fazlasıyla düşkün olduğumdan hem de internet üzerinden diğer insanlarla sorunsuz oynayabilmek için, fazla düşünmeden satın aldım. elbette pişman falan da olmadım, 350 saat oynamışım ve muhtemelen daha da oynarım. daha fazla neden de var ama: satın aldığın oyuna, internete bağlı bir bilgisayar olduğu sürece istediğin zaman erişebiliyorsun, birden fazla makineye oyunları kurabiliyorsun ve dönem dönem yapılan kampanyalar ve indirimlerle bazı oyunlar çok ucuza satın alınabiliyor. ama en büyük nedenlerden biri, yukarıda da bahsettiğim multiplayer oyunları sorunsuz oynayabilmek... işte bu dönemde, yine bir kampanya ile, mafia II oyununu satın aldım. tüm ek paketleriyle. ek paket deyince, oyuna eklenmiş kısa hikayeler diye düşünüyordum ama tam olarak öyle demek değilmiş: kıyafet ve araba da satın almışım! tamam, kampanyaydı ve herşey dahil muhabbeti vardı, onlar da beraber geldi ama çok tuhaf geldi bana bu durum. yahu, oyun karakterinin kıyafetine, kullanacağı arabaya para verilir mi? chris rock'ın daha önce buralarda bir yere eklediğim videosundaki muhabbet işte: zil sesi olmayan telefon satmak gibi! bant dergisindeki yazılarda çok daha vahim ve inanılması güç sanal alışveriş örnekleri var. insanlar deli gibi para harcıyorlar, sanal ayakkabılar, çiçekler, içkiler... bak örneğin bir oyun var, railworks 2, tren simülasyonu. oyunun kendisi 35 dolar. eh, satın al, trencilik oyna, halının üstünde oynayacak yaşta değilsen. hiç ilgimi çekmediği için aşağılıyorum elbette! her neyse, bir de oyunun ek paketleri var. toplam 72 adet ve hepsini de satın almak istersen, toplam bedeli 1138 dolar! yuh, güzel bir bilgisyar alınır o parayla! iyi ki ilgimi çekmiyor, ne bu yahu? dediğim gibi, "worms reloaded" oyunu ile başladı bende internet oyunlarına (bir cd ya da dvd gibi maddi nesne üzerinde olmadığı halde) para verme. oyun daha yayınlanmadan ön siparişle satın almıştım hem de. geçen aylarda, bir oyun esnasında vatandaşın biri sordu, "hey," dedi, "şapkan şahaneymiş, ne yaparsak biz de o şapkaya sahip olabiliyoruz?" şapka dediği de at kafası. oyunda kurtçuklara şapka seçebiliyorsun. ama bu "şapka" nanesi, kelime anlamıyla "şapka" olduğu gibi, maskeler, şu ya da bu hayvanın, karakterin kafaları olarak da kullanılabiliyor. neyse, elemanın sorusunu, "ön sipariş verenlere hediye edilen şapkalardan!" diye yanıtladım. "hadi yaa, çok güzelmiş" dedi. "bende var ama sende yok ve asla olmayacak, hahaha!" diye kükredim ekrana, ama ona belli etmedim, bi' şey yazmadım. bak aklımda kalmış bu hastalıklı durum. var yani bende de 3 beş kb'lık grafiklere sahip olmanın yarattığı malca tatmin duygusu; ne yazık ki. ama ne mutlu bana ki, hiç para vermedim "sanal nane"lere. [mafia II ile gelenleri saymazsak...] görsel: saddo-jdero.deviantart.com

devamını göster