16 Mart 2007

alıntılar 1

insanlar silahlarını hırsızları vurmak için alırlar ya da kendilerine öyle derler ama sonunda –çoğunlukla- kazayla ya da isteyerek kendilerini veya birilerini vururlar...
(umduğunu değil bulduğunu yiyen hırsız/ lawrence block s.100)

“evet yanıldım. proust haklıydı: kötü müzik, bir missa solemnis’den daha iyi yansıtır yaşamı. sanat alaya alır bizi, içimizi rahatlatır, dünyayı sanatçıların olmasını istedikleri gibi gösterir. ucuz roman ise eğlendiriyormuş gibi görünür ama dünyayı olduğu gibi gösterir ya da en azından nasıl olacaksa öyle... kadınlar, lucia mondello’dan çok milady’e benzerler; fu manchu, bilge nathan’dan daha gerçektir. tarih de hegel’in yansıttığından çok sue’nün anlattığına benzer. shakespeare, melville, balzac, dostoyevski heyecanlı kurmacalar yazmışlardır. gerçek dünyada olup bitenler, ucuz romanların daha önce anlattıklarıdır.”
(foucault sarkacı/umberto eco s.471)

sorun varlığın olmayışı ise, varoluş da çeşitli biçimlerde söylenense, ne denli çok konuşursak, o denli çok varoluş olur.
(foucault sarkacı/umberto eco s.502)

ha sen çıldırmışsın ha dünya; ikisi de aynı şey.
(foucault sarkacı/umberto eco s.536)

atlar her zaman açığa vurduklarından çok daha fazlasını anlamışlardır. her gün, bütün gün boyunca, üstünde bazı yaratıkları taşımak ve onlar hakkında bir fikre sahip olmamak zordur.
diğer taraftan, her gün, bütün gün boyunca, başka bir yaratığın üzerinde oturmak ve onlar hakkında en küçük bir fikir sahibi olmamak da kesinlikle mümkündür.
(kutsal dedektiflik bürosu/douglas adams s.12)

insanları izlerken, nesneleri izlerken karşınıza çıkan engellerden daha fazlasıyla karşılaşırsınız: gerçekten bakılabilecek şeyler yalnızca nesnelerdir. (s.34)
evet çok sevdiği kedisini boğarken ona yaklaşıyordum; elimden başka bir şey gelmediği için de öfkeleniyordum. (s.78)
bir akbaba, bir kartal,bir atmaca? hayır bir serçe değildi, fakat serçe olmaması, onu serçe olmayan bir serçe yapıyordu. serçe olmayan bir serçedeyse, serçeden bir şeyler vardı. (s.110)
(kozmos/witold gombrowicz)

“bir tek kişinin ruhu tüm tarihi bastırabilir; hatta silebilirdi.” (s.220)
hayali zengin bir gencin başına gelebilecek en korkunç (ya da en harikulade) şey, (o hayal gücünün var oluşunun bahtsızlığı ya da talihi hariç) kendi çevresi dışındaki hayata hazırlıksız açılmak, onunla yüz yüze gelmek olurdu...
yani... uzaklarda bir yerlerde bir yer bulunduğunu birden bire anlamak... (s.97)
(parfümün dansı/tom robbins)

“sıkıcı insanların canı sıkılır.”
(sıcak su müziği/charles bukowski s.104)

kimsenin, benim aklımdan geçirdiğim kadınlarla, benim aklımdan geçirdiklerimi yapmağa hakkı yoktu.
(tehlikeli oyunlar/oğuz atay s. 105)

hayır, bütün bu şeyler, bazı şeylerin hiçbir anlam taşımamayı sürdürdükleri gibi hiçbir anlam taşımasalar, yani sonuna dek anlamsızlıkta direnseler, asla söz edemezdi bunlardan. çünkü hiçten söz etmenin tek yolu ondan sanki bir şeymişçesine söz etmektir; aynen tanrı’dan söz edebilmenin tek yolunun ondan sanki bir inşanmışçasına söz etmek olduğu gibi –bir bakıma, bir süre için öyledir elbette- ve bizim insanbilimcilerimizin bile ayırtına vardıkları gibi, bir insandan söz edebilmenin tek yolu da ondan sanki bir beyaz karıncaymışçasına söz etmektir.
(watt/samuel beckett s.63)

ruh anılardan oluşmuş bir iskelet. (s.104)
pencereden bakmadığımız sürece kendi düşlerimizi hatırlayabiliriz; baktığımızda ebediyen uçup giderler. (s.?)
düş, şeytanın bahçesidir ve bu dünyada çok uzun zamandan beri tüm düşler görülmüştür. şimdi de senet karşılığı elden ele dolaşan para gibi kullanılmış ve yıpranmış olan gerçeklikle değiştiriliyor yalnızca. (s.21)
(hazar sözlüğü/milorad pavic)

tek bir insanın yaptığı, sanki bütün insanlar tarafından yapılmış gibidir. bu nedenle, cennet bahçesindeki söz dinlemezliğin bütün insanları kirletmesi haksızlık sayılmaz; gene bu nedenle tek bir yahudi’nin çarmıha gerilmesinin insanlığı kurtarmaya yetmesi de haksızlık sayılmaz. belki de schopenhauer haklıydı: ben bütün öteki insanlarım, her insan bütün insanlardır.
(yolları çatallanan bahçe/j.l.borges s.31)

(...) monitöre bakan bech, sanatsal gücü azaldıkça bir sanatçıya daha çok benzemekte olduğunu fark etti. (s.45)
bir de buraya şehir diyorlar, diye düşündü bech, aşağılayarak. new york’ta olsaydım şimdiye kadar altı kez öldürülmüş olurdum; leşimin üstünde de tek bir şey bırakmazlardı. (s.56)
bech’in kadınlarda kızdığı bir şey varsa, o da, isterilerini başkalarına bulaştırdıktan sonra bu konuyu akıllarından çabucak çıkarıvermeleriydi. (s.136)
(bech is back/john updike)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme