kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2011

şule gürbüz - zamanın farkında

(...)
şimdi suyun içinde bir işe girdiğini düşündü; düşünürken fena oldu. çalışmak, bir şeyin, bir yerin parçası olmak düşüncesi içini allak bullak etti. bastı istifayı. evlendiğini düşündü, hoş bir kız, sakince bir hayat hayal etti azıcık rahatlar gibi oldu. ama kız daha dün bir bugün iki; kültür turları, mavi yolculuk, fotoğraf kulübü falan gibi cansın'ın duyunca ya ölüm uykusu şeklinde duyduğunu unutma uykusuna ya da sinir krizi geçirip neft yağı sürülmüş amok koşucusuna döndüğü şeyleri söylemeye başladı. cansın karısından utanıyordu. derken çocuk yüzünden de kızla tartışmaya başladı. karısı çocuk olsun, adı da cansın'ınki gibi bir şey olsun istiyordu. üstelik cansın'ı adı yüzünden beğendiğini de ağzından kaçırmıştı. arkadaşları "kocan amerikalı mı, ingiliz mi?" diyorlar, o da "aman canım ne fark eder," cevabını veriyordu. koşarak adliyeye gitti, boşanma dilekçesini de kapıda oturan daktilolu ihtiyara yazdırdı. "cansın benim karım..." diyor, ihtiyar arzuhalci "şiddetli geçimsizlik yazalım, hakim anlamaz," diyordu. usandı cansın. annesi "damat kayınpeder toprağından, gelin kayınvalide toprağından halk edilmiştir, bizimki de tam öyle oldu değil mi sweatheart," diyordu. cansın kaşıntıdan boğulacak gibi oldu. o da ne? üsteklik kız boşanmıyor onu perişan ediyordu; mahkemeler kadından yanaydı. çıldıracak gibi oldu. çocuğunu hayal etti elinde psp ile gece gündüz oynayan bir oğlan, çocuğun saçına bile dokunmamaya karar verdi; iyice sıkıldı. açılmak, gördüğünü unutmak ve bu korkunç hayal dönmeze gitsin diye gözlerini kocaman açtı. su sanki daha da ısınmış, nerdeyse onu haşlayacak kıvama gelmişti. ağır bir cinnet duygusu her yerini sardı. bir karımla, bir oğlum olsaydı, bari şu an onları keserdim de rahatlardım diye düşündü. kendini elinde bir satırla ya da elektrikli bir testere ile hayal etti. testereyi karton bir kutudan çıkarıyor ağır ağır salona ilerliyordu. boşanmak istemeyen kadın kanepede yanlanmış, oğlan hem avaz avaz çizgi film seyrediyor hem halıya yüzükoyun uzanmış psp oynuyordu. sağda solda adamın ayağına batan pis pis irili ufaklı oyuncaklar vardı. cam sehpanın üzerinde kenarları simli, püsküllü, iki ucu ve ortası bükülmüş dağınık mı az evvel biri mi boğulmuş da hemen gelişigüzel oraya bürülüp dürülüp konmuş belli olmayan ortasına vazo yerleştirilmiş bir örtü gördü. ani bir mide bulantısı duydu ama katlini kolaylaştıracak bir sancak gibi algıladı bu gördüğünü. örtüyü de lime lime kesip sonra kadınla oğlanın üzerine serpeyim diye düşündü. karton kutuyu hızla alıp içindekini çıkarmaya çalıştı, anlaşılan henüz hiç kullanılmamıştı. her yerinden plastik bir şeyler, kâğıtlar fışkırıyordu. kalın bir kâğıt tomarı testereyi çıkarmasına mani idi. elini atıp kâğıtları hızlıca çekti. kalın bir kullanma talimatı olduğunu gördü, hem de ingilizce. içine yeni bir cinnet daha doğdu. abuk sabuk resimler, şemalar, üstelik hiçbirinde kafa nasıl kesilir gösteren bir şema yok. okumaya çalıştı "please do not..." ama ne, neyi yapmayayım derken, derken sayfaların bir ikisini yırttı, attı. ardiyeden el yapımı hafifçe paslanmış kullanma talimatı, ingilizcesi olmayan babasının bursa işi baltasını koşup getirdi. elektrikli testerenin üstüne, altına, sağına, soluna vurmaya başladı. kadınla çocuk onu görmüş gülüyorlardı. hedefini şaşırmış, yorgun kaldı. zaman zaman olduğu gibi aşırı sinirlenip taşlaştığı hallerden birinde kaldı. su sanki cehennem sıcağına ulaşmıştı. işin tuhafı sudan çıkamıyordu. çıkamıyordu işte, yapışmış, mıhlanmış gibiydi. kendini kaybetmek üzere olduğunu sezdi. buharlar her yeri kaplamış göz gözü görmez olmuştu. dayanılmaz sıcak suyun içinde cansın kıpırdayamıyordu.
(...)

[yukarıdaki alıntı, şule gürbüz'ün "zamanın farkında" isimli öykü kitabının, "cansın" başlıklı öyküsünden. ]

devamını göster

16 Ağustos 2011

en kahraman rıdvan : "robotlar"

bülent arabacıoğlu'nun "en kahraman rıdvan" serisinin ikinci kitabını okudum bugün. 1980 yılında gırgır'da yayınlanmış. çizgi roman, 12 eylül darbesi ile dört hafta ara vermek zorunda kalmış; hikayeyi öylece okuyup giderken bu bilgi ile yutkunuyor insan bir an.
"robotlar", onca yıl önce yazılmış olmasına rağmen hoş sürprizlerle dolu. despicable me animasyonunu, matrix'i, g.o.r.a.'yı anımsatan şeyler var. onları geçtim, fallout'un eyebot'una (çok ama çok benzeyen bir robota) rastlamak pek bir hoşuma gitti.
ilk kitap gibi özenilerek hazırlanmış, fıstık gibi bir kalitede basılmış ikinci kitap da. yakışır tabii. ama beni şaşırtan bir şey var. bu kitabı ben geçen günlerde, internet üzerinden aldım, bugün elime geçti. çıkalı epey zaman oluyor ama ben zaten alsam mı almasam mı diye düşünmedim hiç, alışveriş listeme ekledim, zamanı gelince diğer kitaplarla beraber siparişi verdim. şaşıracak bir şey var dedin ama hala şaşıracak bir şey anlatmadın deme de bir dinle. anlatıyorum daha. neyse işte, okudum bitti, sonra incelemeye başladım kitabı. nisan 2011'de ilk baskısı yapılmış ve sadece 3000 adet basılmış. tekrar edeyim de, daha etkili olsun: 3000 adet basılmış! işte buna çok şaşırdım. e ben bu kitabı geçen gün aldım, yani ikinci baskısı ya yeni yapılmıştır ya yapılmamıştır anlamına gelmez mi bu? çizgi roman bu yahu! gırgır zamanının 500 bin satan dergisiymiş. zamanının okuyucularının 300 bini ölmüş olsa (yani zihnen de), 100 bini nefret etmiş olsa zamanında en kahraman rıdvan öykülerinden, 50 binini uzaylılar kaçırmış olsa, hesap aptallığa kaydığında bile yani, 3000 adet basılmış bir kitabın ikinci baskıyı 3 aydır yapmamış olması bana garip geldi, şaşırdım işte! belki sabahtan beri şaşıracak bir şey görmedim, zihnen hassaslaştım ve "hah buna şaşırayım!" diye atladım, bilemiyorum?
ama belki de birçok insan benim gibi "nasıl olsa alacağım ben bunu, kesin alacağım" diye düşünüp, erteliyordur; bir ara alacaktır?

devamını göster

24 Eylül 2010

en kahraman rıdvan - "pislik"

en kahraman rıdvan sonunda piyasaya çıktı. bülent arabacıoğlu'nun yarattığı bu şahane karakterin ilk macerasının ismi "pislik". kitapta öykünün nerede ve ne zaman yayınlandığına dair doğrudan bir bilgi yok. ( elbette gırgır'da ve kitap sonunda bulunan, bülent arabacıoğlu'nun hayat öyküsüne göre 1980 yılında...) 

ilban ertem'in vicdan'ı gibi, "pislik" de özenilerek hazırlanmış, pırıl pırıl kağıda basılmış ve neredeyse klasik mizah dergisi boyutlarında. 

bu ilk macera ile "saçlı" rıdvan'ın "kahraman" olmaya karar vermesini, bu karara neden olan şeyleri, kendisine örnek aldığı çizgiroman karakterlerini, gözlerinin neden ve nasıl bozulduğunu ve istanbul'a nasıl geldiğini öğreniyoruz. 

bu seri yıllardır oldukça çok sayıda "en kahraman rıdvan" ya da bülent arabacıoğlu hayranı tarafından "umutsuzca" bekleniyordu sanırım. en azından benim pek umudum yoktu. hele böyle ilk maceradan itibaren yayınlanması gerçekten heyecan verici. uykusuz ve mürekkep yayıncılık takdir edilesi bir iş yapıyor, umarım hıbır'da yayınlanan öyküler de dahil olmak üzere tüm "en kahraman rıdvan" maceralarını yayınlarlar.

  tarama0001 

en kahraman rıdvan - pislik bülent arabacıoğlu mürekkep basın yayın / uykusuz çizgi dizisi

devamını göster

02 Haziran 2010

vicdan

efsanevi çizerlerden ilban ertem'in 1989 yılında çizdiği (emin değilim, hıbır için olabilir), 1991 yılında iletişim yayınlarınca kitaplaştırılan çizgiromanı "vicdan", mürekkep yayıncılık tarafından "uykusuz çizgiroman klasikleri dizisi" başlığı altında tekrar yayınlandı. [of, ne ciddi, mekanik bir cümle kurdum yahu.]
vicdan, dişi bir kedi. sokakta doğuyor, kısa süre içinde annesinden ve kardeşlerinden kopuyor, kendini sokakta (diğer kediler, köpekler, insanlar, arabalar vs arasında) buluyor. türlü şirinlikler yapmak suretiyle insanların kalbini çalıp, birçok eve girip çıksa da genellikle tekrar sokağa dönüyor ya da şutlanıyor. hem hanımefendi hem de sokakların fırlaması bir karakteri var hani. tek bir öykünün kedi kahramanı değil ama; başından bir dolu şey geçiyor ve ne olup bitiyorsa onun ağzından dinliyoruz, onun bakış açısıyla görüyoruz. kısacası, bu çizgi romanda insanların hiçbiri baş rolü kapamıyor.
zamanında dergilerde yayınlansın amacıyla çizildiği için bazı karelerde tekrarlar varsa da ("geçen haftadan devam") şahane bir çizgi roman. renklendirme harika, kitap kaliteli kağıda basılmış ve gerçekten özenilerek hazırlanmış. ancak, ilban ertem hakkında, çizgiroman hakkında girişte bilgiler bulunmaması gerçekten büyük eksiklik. hatta "vicdan" ile ilgili ilban ertem ile yapılmış bir röportaj bile olabilirdi. ne güzel olurdu.

vicdan-4
vicdan-2
vicdan-3
vicdan - ilban ertem
mürekkep basın yayın

devamını göster

01 Haziran 2010

"oraya bir kez girdin mi de, giriş o giriş."

Oraya bir kez girdin mi de, giriş o giriş. Önce bizi ata bindirdiler, derken, iki aydır at üstündeyken de bu sefer tekrar yere indirdiler. Çok mu pahalıya mal oluyordu ne? Neyse, bir sabah albay atını arıyordu, emir eri alıp gitmiş, kim bilir nereye, herhalde yolun ortasına kıyasla kurşunların o kadar kolay geçemediği kuytu bir yere olsa gerek. Çünkü biz, yani albayla ben, dikilmek için tam da orayı bulmuştuk, tam yolun ortasını, o emirlerini kaydediyor ben de onun defterini tutuyordum.
Yolun ta öbür ucunda, gözle görülebilecek en uzak köşesinde, iki kara nokta vardı, onlar da tam ortada, bizim gibi, ama o ikisi Alman'dı ve yaklaşık bir on beş dakikadır işi gücü bırakmış ateş etmekle meşguldüler.
O, yani albayımız, o ikisinin neden ateş ettiklerini belki de biliyordu, Almanlar da belki biliyorlardı, ama ben, gerçekten, bilmiyordum. Belleğimi ne kadar sorgularsam sorgulayayım, bildiğim kadarıyla ben Almanlara hiçbir kötülük yapmamıştım. Onlara karşı hep kibar davranmıştım, pek de saygılıydım hep. Almanları biraz da tanırdım, hatta, küçükken, Hannover civarlarında onların okullarına bile gitmiştim. Dillerini konuşmuştum. O zamanlar çığırtkan, salak bir velet sürüsüydüler, kurtlarınki gibi soluk, kaypak gözleri vardı; okul çıkışında çevre ormanlarda kızlara sarkıntılık etmeye giderdik, Tatar oklarıyla tabanca da atardık, hem de bunlar için dört mark sayardık. Tatlı bira içerdik. Ama yani bunları yapmakla, gelip şimdi, üstelik önceden yanaşıp konuşmayı bile denemeden, hem de yolun tam ortasında tepemize kurşun yağdırmaya kalkmak arasında fark var, hatta fark ne kelime, uçurum var. Nereden nereye.
Sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur. Bu böyle gidemezdi.
Yani şimdi bu adamların kafalarında olağanüstü bir şeyler mi olmuştu? Benim hiç, ama hiç hissetmediğim cinsten bir şeyler. Farkına varmamıştım herhalde...
Oysa benim onlara yönelik duygularım hala değişmemişti. Yine de, içimde sanki bu kabalıklarını anlamaya çalışma isteği vardı, ama her şeyden ötesi çekip gitmek isteği ağır basıyordu, kesinlikle, mutlaka, çünkü bütün bu olup bitenler bana birden korkunç bir hatanın ürünü gibi gelmişti.
"İş bu hale gelince, yapacak bir şey kalmaz, en iyisi siktir olup gitmek", diyordum, ne de olsa, kendi kendime ...
Kafalarımızın üzerinde, şakakların iki, hatta belki de bir milimetre yakınında, yazın bu sıcağında, sizi öldürmek isteyen kurşunların havada arka arkaya çizdikleri o alımlı uzun çelik ipler çınlıyordu.
Şimdiye kadar kendimi hiç, bütün bu kurşunlarla şu güneşin ışığı arasında hissettiğim kadar gereksiz hissetmemiştim. Bu, devasa, evrensel boyutta bir soytarılıktı.
O zamanlar daha yaş olarak yirmisindeydim. Uzaklarda çiftlikler ıssız, kiliseler boş ve kapıları açık, sanki köylüler yörenin öbür ucundaki bir eğlenceye katılmak üzere, hep birlikte, bu mezraları günübirlik terk etmişler ve sahip oldukları ne varsa, kırlarını, yük arabalarını, kolları havaya dikili, tarlalarını, çitlerini, yolu, ağaçları, hatta inekleri, zincirine bağlı bir köpeği, yani her şeyi, güvenip bize emanet etmişler gibi. Hazır onlar yokken canımız ne isterse rahat rahat yapabilelim diye. Bir bakıma bayağı nazik davrandıkları düşünülebilirdi. "Yine de, keşke burda kalsalardı!" diyordum kendi kendime "buralarda hala birileri olsaydı, eminim bu kadar iğrenç davranışlar sergileyemezdik! Bu kadar kötüsü olmazdı! Onların gözünün önünde bunu yapmaya cesaret edemezdik!" Ama başımıza dikilecek kimsecikler yoktu! Bir biz vardık, herkes gittikten sonra baş başa kalınca ayıp şeyler yapan yeni evliler gibi.
(...)
Yolun ortasında çömelmiş olan şu nişan alma meraklısı, inatçı Almanlar iyi nişan alamıyorlardı, ama mağazalar dolusu fazlalık kurşunları vardı sanki. Anlaşılan, savaşın biteceği yok! Albayımız ise, doğruya doğru, şaşırtıcı bir kahramanlık sergiliyordu! Yağan kurşunlara aldırmadan yolun tam ortasında bir sağa bir sola geziniyordu, sanki istasyon peronunda bir arkadaşını beklermişçesine rahat, olsa olsa belki biraz sabırsız bir hali vardı denebilir.
Her şeyden önce şunu hemen belirtmeliyim ki, ben kendimi bildim bileli kırsal bölgelerden hiç hazzetmedim, sonu gelmeyen çamur yığınlarıyla, asla kimseyi bulamayacağınız evleriyle, nereye gittiği belirsiz yollarıyla oraları gözüme hep sevimsiz görünmüştür. Ama bir de bütün bunlara savaşı eklediğinizde, hiç çekilmiyor. Bayırın her tarafından sert bir rüzgar esmeye başlamıştı, kavak ağaçları, oralardan üstümüze yağan o tok seslere kendi yaprak hışırdamalarını da eklemişlerdi. O meçhul askerler bizi hep ıskalıyorlardı, ama aynı anda, sanki bir giysi giydirir gibi, bizi binlerce ölümle sarmalıyorlardı. Kımıldamaya bile cesaret edemiyordum.
Bu albay anlaşılan tam bir canavardı! Artık bundan emindim, bir köpekten bile beterdi, kendi ölümünü imgelemekten acizdi! Aynı zamanda bir başka gerçeğe daha vakıf olmaktaydım, ordumuzda onun gibi nice yiğitler vardı ola ki, tabii karşı ordu da herhalde bizimkinden aşağı kalmıyordu. Kim bilir sayıları ne kadar da çoktu? Toplam bir, iki, belki de birkaç milyon? O andan itibaren korkum paniğe dönüştü. Böyle yaratıklar olduğu sürece, bu korkunç saçmalık sonsuza dek devam edebilirdi... Niye dursunlar ki? İnsanların ve nesnelerin hükmünün bu kadar acımasız olabileceğini ilk defa hissediyordum.
Yeryüzündeki biricik korkak ben miyim yani? diye düşündüm. Hem de nasıl bir dehşete kapılarak!... Saçlarının dibine kadar silahlanmış ve ölçüyü kaçırmış ve de kahraman iki milyon çılgının arasında kaybolmuş muydum yoksa? Miğferli, miğfersiz, atsız, motosikletli, böğüren, arabalı, ıslık çalan, avcı, entrikacı, uçan, diz çökmüş, kazmakta olan, kaçan, patikalarda koşuşturan, çatapat atan, toprağın içine tıkılmış, tımarhanede gibi, her şeyi yok etmek için, soluk alan ne varsa, Almanya'yı, Fransa'yı, tüm kıtaları, kuduz köpekten bile daha çok kudurmuş, kudurmuşluklarına tapan (kaldı ki köpekler bunu yapmaz), bin köpekten yüz binlerce defa daha kudurmuş ve üstelik çok daha sapık! Ne de hoştuk! Gerçekten de, artık anlamıştım ki kıyamete giden bir haçlı seferine katılmıştım.
İnsan şehvet bakiri olduğu gibi, Dehşet bakiri de olabiliyor. Clichy meydanını terk ettiğimde böyle bir dehşetin var olabileceği nereden gelebilirdi ki aklıma? Savaşın gerçekten içine girmeden önce, insanların o kahraman ve tembel pis ruhunun içinde neler olabileceğini kim öngörebilirdi ki? Artık ateşe doğru, toplu cinayete doğru giden bu kitlesel kaçışın içine sıkışıp kalmıştım... Derinlerden geliyordu bu, olan olmuştu.
(...)
Yani ortada bir hata yoktu? Bu yaptıklarımız, birbirimizi dahi görmeden birbirimizin üstüne böyle ateş etmemiz falan yasak değildi yani! Sıkı bir fırça hak etmeden yapılabilecek şeylere dahildi. Hatta ola ki ciddi kişiler tarafından kabul edilen, teşvik edilen şeyler arasındaydı, tıpkı kura çekimi, nişanlanmak, sürek avı gibi!... Ne diyeyim. Birden savaşı tümüyle keşfetmiştim. Bakir değildim artık. O adiyi cepheden ve profilden iyi görebilmek için, onun karşısında neredeyse yapayalnız olmak gerekirdi, benim şu an olduğum kadar. Bizimle karşıdakiler arasında savaş yangını ateşlenmişti ve artık bayağı yanıyordu! Ark lambasındaki iki kömür parçası arasındaki akım gibi. Kömürün söneceği de yok! Hepimiz yanacağız, ne kadar zıpır görünürse görünsün, albay da diğerleri gibi yanacak ve karşıdan gelen akım omuz başları arasından geçtiğinde, onun kayış gibi etinden de benimkinden daha fazla rostoluk malzeme çıkmayacak.
(..)
Bu hezeyanları daha ne kadar sürecek böyle, onların, yani bu canavarların bitkin düşüp, nihayet, durmaları için? Bu tür bir nöbet daha ne kadar zaman sürebilir? Aylarca mı? Yıllarca mı? Ne kadar? Belki de herkes, tüm çılgınlar, ölene dek? En sonuncusuna kadar? Olayların bu denli umutsuz bir seyir izlemeye başladığını görünce, ben de her şeyi göze almaya karar verdim, son bir girişimde bulunup en son kozumu oynayarak, ben, tek başıma, savaşı durdurmayı denemeye kalkışacaktım, en azından kendi bulunduğum şu bölgede.
Albay iki adım ötede salınıyordu. Onunla konuşacaktım. Bunu daha önce hiç yapmamıştım. Buna cesaret etmenin tam zamanıydı. Artık öyle bir noktaya gelmiştik ki, kaybedecek neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. "Ne istiyorsunuz?" diye soracaktı, sanırım, tabii bu cüretkar girişimime çok şaşırarak. Ben de ona olup biteni kendi açımdan anlatacaktım. Bakalım o ne diyecekti? Hayatta esas olan hesaplaşabilmektir. Bunu tek başına yapmaktansa, iki kişi yaparsanız daha başarılı olur.
(...)

gecenin sonuna yolculuk
louis-ferdinand céline
s: 27 - 32

çizimler: jacques tardi (2 ve 3)

devamını göster

17 Aralık 2009

sıkıntının felsefesi

çevirisini murat erşen'in yaptığı, lars fr. h. svendsen'in "sıkıntının felsefesi" isimli kitabı, tüm olası (hem sıkıntı hem felsefe) çağrışımlarına rağmen gayet akıcı hatta eğlenceli bile! kitaptan dikkatimi çeken satırların bazılarını aşağıya alıntılayacağım ve elbette önceki ya da sonraki kısımları olmadığı için "kopuk" gibi durabilecekler ancak bu beni hiç rahatsız etmiyor çünkü kitap ya da sıkıntı üzerine bir şeyler yazmaktan öte, sıkıntı üzerine yazılmış bir kitabı okurken altını çizdiğim bölümlerden keyfi olarak seçtiğim bazılarını sırf sıkıntıya karşı verdiğim mücadele adına kullanmış olacağım. yani tüm bunları, hepsini, kendi sıkıntımın başını ezmek için yapıyorum. ("bu kitaptan neler öğrendik" ve evet "kovboy filminden sonra kovboycuk oynardık") yine de, eğer biraz olsun ilgini çekerse, mutlaka oku bu kitabı derim. yazar; filmler, şarkılar, düşünür ve sanatçılar üzerinden sanki sohbet edermiş gibi anlatmış sıkıntıyı. çarpışma ve amerikan sapığı filmleri üzerinde durmuş örneğin. [amerikan sapığı'nın hem romanını hem de filmini "sıkıcı" diye yarım bırakmıştım ve aynı nedenle çarpışma'yı da! bununla beraber, coen kardeşlerin özellikle "orada olmayan adam" isimli filminin de ele alınmasını isterdim doğrusu...]
yazar kitabı dört ana bölüme ayırmış: sıkıntı problemi, sıkıntının tarihi, sıkıntının fenomenolojisi ve sıkıntı ahlakı. sıkıntının kendisinde ise, martin doehlemann'in ayrımını tercih ediyor: "1. durumsal sıkıntı, birini beklerken, bir dersteyken ya da trendeyken olduğu gibi; 2. doygunluk sıkıntısı, fazlasıyla aynı şeye sahip olduğumuzda ve her şey banallaştığında olduğu gibi; 3. varoluşsal sıkıntı, ruhun içeriği yoktur ve dünya boşa döner; 4. yaratıcı sıkıntı, içeriğinden çok neticesi itibariyle ayırt edilebilir, kendimizi yeni bir şey yapma zorunluluğunda gördüğümüzde olduğu gibi." ayrıca, "bu ayrımlar gerçekte daha belirsizdir, ama bu, yine de tutarlı bir sınıflandırmadır." diye ekliyor. (51)

sıkıntı fenomenini bir tür arızi olarak görme eğilimi vardır, ama bu, en azından insan doğasına dair şüphe götürür anlayışlar üzerine dayanır. aynı şekilde, sıkıntının insan doğasına ait olduğu öne sürülebilir ki bu da “insan doğası” diye bir şey olduğunu varsayar, bense bu varsayımı problematik buluyorum. önceden belirlenmiş bir insan doğası olduğunu konutlamak, tartışmaya dair en küçük kararsızlığı hükümsüz kılacaktır. (18)

muhtemelen hayatlarında hiç sıkılmamış olan okuyucular için, sadece, fenomenolojik bir görüş açısından, sıkıntının, benliğin kimliğini karanlıkta kaybettiği, görünüşte sonsuz bir hiçliğe hapsolduğu uykusuzluğa benzer bir hal olduğunu belirtebilirim (19)

kesin olarak sıkıldıklarını ileri sürenler genelde bana bunun nedenini söylemekte güçlük çeken kişilerdi; belirtilebilecek özel hiçbir şey yoktu, sadece isimsiz, biçimden yoksun, nesnesi olmayan bir sıkıntı. bu tür sıkıntı, freud’un melankoli üstüne yazmış olduklarını hatırlatır: üzüntü ile melankoli arasındaki kimi benzerliklerin altını çizmekle başlar, ikisinde de bir kaybın bilinci vardır. ama üzüntüsü olan kayıp nesneyi açıkça tanırken, melankolik kaybettiği şeyin ne olduğunu tam olarak bilmez. (21)

kierkegaard ‘sıkıntı tüm kötülüklerin kaynağıdır’ diye öne sürdüğü zaman, abarttığına inanıyorum. suçların çoğunun sıkıntıya yüklenebileceğini düşünmüyorum, zira sıkıntı kimi kez cinayete kadar gidebilen bir dizi kötülük için açıklama hizmeti görse bile, bu kötülükler çoğu kez duygulanımdan ileri gelir. bir savaşa sıkıntıdan dolayı atıldığımızı da sanmıyorum, ama bir ülkenin savaşa girmesinin büyük sevinç sahnelerine meydan verdiği de bir olgudur. sanki, nihayet günlük tekdüzeliği kıracak bir şeyin gelişini kutlamak gerekiyormuş gibi, bir keyif duygusu insanları sokağa döker. (…) bununla birlikte, savaşın sorunu şudur ki sadece öldürücü olmakla kalmaz, çabucak ölesiye sıkıcı hale gelir. (23)

robert nisbet, sıkıntının sadece bir dizi kötülüğün kökeni olmadığını, bu kötülüklerin sonunda çok sıkıcı hale gelmesi gibi makul bir sebeple, ayrıca bir dizi kötülüğe son verdiğini ileri sürer. örnek olarak cadı yakma törenlerini alır ve şöyle iddia eder; eğer bu pratik ortadan kaybolduysa, bunun sebebi ahlaki, hukuki ya da dini değildir, ama sadece çok sıkıcı hale geldiği ve insanların ‘birini görünce sanki hepsini görmüş gibi oluyorsun’ demeye başlamalarıdır. (24)

sıkıldığımız için mi dünya saçma (absurd) görünür, yoksa dünya saçma göründüğü için mi sıkılırız? (24)

sıkıntı çoğu kez istediğimiz şeyi yapamadığımız ya da hoşumuza gitmeyen bir şeyi yapmak zorunda olduğumuz zaman ortaya çıkıverir. ama ne yapmak istediğimizi bile bilmediğimizde, yaşamda tüm işaret noktalarını kaybettiğimizde ne olur? (26)

“tanrılar sıkılıyordu: insanları yarattılar, diye yazar kierkegaard. adem tek başına olmaktan sıkılıyordu: havva yaratıldı. o andan itibaren, sıkıntı yeryüzüne indi ve tam olarak nüfusun yayıldığı ölçüde yaygınlaştı. “ tanrılar üzerine fikirlerimi ifade edip kendimi riske atacak değilim, ama nietzsche, tanrı’nın yaratılışın yedinci gününde sıkıldığını düşünür ve sıkıntıya karşı, tanrıların bile boşuna savaştığını iddia eder. yine de, ben kendi adıma adem’in sıkılmadığını tahmin edebilirim. sıkıntı bu olaydan daha yeni bir fenomendir. bu bağlamda, adem ile havva’nın niçin bilgi ağacından tatmayı tercih ettikleri sorusu gizemini muhafaza etmektedir. (28)

robert nisbet, tanrı’nın adem ile havva’yı, cennette bugün yarın hissedebilecekleri sıkıntıdan kurtarmak amacıyla kovup bilinmeze attığını düşünür. (28)

sıkıntının bazı biçimleri dünyanın başlangıcından beri vardır –örneğin, “durum sıkıntısı” olarak adlandıracağım, belirli bir durumda kesin bir nedenden kaynaklanan sıkıntı. (28)

sıkıntı modern insanın “ayrıcalığı”dır. (29)

dünya görünür biçimde çok daha sıkıcı bir hal almıştır. romantizmden önce, söz konusu olan, asillere ve papaz sınıfına mahsus marjinal bir fenomendi, zira bu, dış zenginliğin bir belirtisi olarak görünürdü: sadece hiçbir maddi problemi olmayan rahat tabakalar sıkılma lüksüne sahipti. toplumun tüm sınıflarına yayılmakla özel karakterini kaybetti. bu yüzden batı dünyasında oldukça ayrım gözetmeksizin dağılmış olduğunu varsayabiliriz. (30)

keşişler kutsal yazılarla karşılaşmalarında, sınırsız bir boşluktaymış gibi kendilerini kaptırdıkları zaman, acedia* tanrı’ya karşı tahayyül edilemeyecek bir saldırı olarak algılanırdı. mükemmelliği içinde, tanrı’nın onları sıkabilecek olması anlaşılamazdı, zira o’nunla irtibat esnasında sıkılmak, o’nda bir şeylerin eksik olduğunu ima etmeye gelirdi. (30)

eğer sıkıntı artmaktaysa, bu, anlam taşıyıcı makamı olarak toplumun ya da kültürün ciddi bir kusurunun bulunduğunu gösterir. “anlam” kelimesi burada bütünsel olarak, bir bütün olarak anlaşılmalıdır. bizler, (biçimi ne olursa olsun), hayatımızı oluşturan farklı parçalara anlam veren bütünsel bir anlam içinde sosyalleşmişizdir. geleneksel olarak, bir başka terim bu bütünsel anlamı belirtir: “kültür”. modernitenin bir çok kuramcısı kültürün yok olduğu ve örneğin “medeniyet”in onun yerini aldığı sonucuna ulaştılar. kısacası, eğer sıkıntı artıyorsa, bunun sebebi muhtemelen bütünsel anlamdan kopulmasıdır. (30)

çalışmayı sıkıntıya karşı bir çare olarak salık verenler semptomların anlık kayboluşu ile bir hastalığın iyileşmesini karıştırmaktadır. çok sayıda çalışma biçiminin ölesiye sıkıcı olduğu yadsınamaz. çalışma genelde yorucudur ve yaşamımıza pek anlam verebilecek bir doğada değildir. (...) sıkılma bir aylaklık sorunu değil bir anlam sorunudur. (s.43)

başkaları, olsa olsa, ancak bir aynadır. bundan ötürü karşısında bulduğu yüzeysellik kendi yüzeyselliğini yansıtmaktan başka bir şey yapmaz. (81)

bizden gelmeyen kelimelerden yaratılmışızdır ve başka seçeneğimiz de yoktur. (114)

bireycilik, aydınlanma çağından ve romantizmden önce pek yer almamıştır; bu anlamda, bireyciliğin önemsiz olduğu söylenebilir. bununla beraber, (andy) warhol'un yapmaya çalıştığı gibi, kendi bireyselliğini silmek istemek paradoksal bir şeydir. bu paradoks, maonty python'ların "life of brian" adlı filminde parlak ve anakronik (tarihe aykırı) biçimde resimlenmiştir. brian, onu kendilerinin peygamberi yapan kalabalığa seslenir. bu rolü oynamak istemeyen brian onlara şöyle haykırır: "hepiniz bireylersiniz!" kalabalık ona tek bir ağızdan cevap verir: "hepimiz bireyleriz!" sadece bir adam şunu söyler: "ben değilim!" (122)

köpeklerin bazı durumlarda sıkıldığı tartışma götürmez. ama bu insanbiçimcilik üstüne dayanan bir yansıtmadır. sıkılmak için, şu ya da bu vesilede bir anlam ya da anlatım yokluğunun bilincine varmak ya da en azından sonradan bu bilinci elde etmek için yeterince geri çekilip bakmış olmak gerekir. insanlardaki ve hayvanlardaki sıkıntı arasındaki benzerlik belirleyici bir noktada başarısızlığa uğrar, şu ki hayvan bir anlam kaybını deneyimleyemez. (155)

sıkıntıya karşı sık sık öğütlenen bir çare tanrı ile ilişki kurmaktan oluşur. bu özellikle pascal'da çok açıktır. ama, yine burada da, modern sıkıntının öncüleri olan ilk keşişlerin, ki bunlar hayatlarını tanrı'ya vakfetmişlerdi, sıkıntıyı acedia ile deneyimlediklerine bakılırsa, hiçbir garanti yoktur. hem zaten, aydınlanma felsefesi bizi reşit kıldığından ve adem ile havva'nın bilgi ağacından tadarak başlamış oldukları şeyi tamamlamaya katkıda bulunduğundan bu yana, tanrı artık anlamın taşıyıcı bir mercii olmayalı çok zaman oldu. ilke gereği, dini vahiyler olasılığını dışlamak istemem ama onlar bakımından meramımı olumlu biçimde anlatmam da mümkün değil ve bizi istila eden bu yeni dinselliğin büyük bölümü bana fazlasıyla şüpheli görünüyor. (167)

*acedia: "sıkıntının atası". kayıtsızlık, yaşamdan bıkkınlık, bir kalp ile ruh apatisiyle damgalanmış bir hal. acedia, tanrı ve yaratım karşısında hissedilmesi gereken sevince karşıttır. böylece insan kurtarılamaz ve ebedi mahkûmiyete yazgılanmış olur. (s. 24, 62, 63)

not: kitabı, a.selim tuncer'in, friendfeed'de, star gazetesinde yayınlanan "sıkılmak modernliğin alamet-i farikası mı?" başlıklı yazıyı imleyen bir girdisi sayesinde duydum. gazete, çevirmenin, notlarında yer alan yorumlarıyla yazarın görüşlerini işine geldiği gibi harmanlamış. kitapta yazılanlardan neredeyse bağımsızca, "anlam", "maneviyat" ile özdeşleştirilmiş ve maneviyattan uzaklaşan insanın sıkıntıya düşeceği, sıkıntıya düşen insanın her boku yiyebileceği mesajı verilmiş inceden. "düşünür böyle dedi, norveçli bilim adamı şöyle dedi" gibi haberleri,
karşına hangi medya grubu getirirse getirsin, "vay be!" diye kabul etmemek gerekiyor. biraz sıkıntıya girilse de, "lafın" kaynağına gidince, o gazetelerde, televizyonlarda hemen her şeyin ya "bir amaca hizmet" olsun diye ya da "yüzeysel" ele alındığı rahatlıkla görülebiliyor.

sıkıntının felsefesi
lars fr. h. svendsen
çeviri: murat erşen
bağlam yayınları - 2008









devamını göster

14 Aralık 2009

ortamektep II. sınıf tarih soruları

"türkiye cümhuriyeti maarif vekaleti" tarafından 1935 yılında bastırılan "ortamektep 2. sınıf tarih soruları - 2" isimli kitapta toplam 60 soru bulunuyor.
"bu soruları aynen veya cevapları ile birlikte basmak, bu soruları esas tutarak cevaplar, cevap plânları, veya hulâsa halinde metinler tertip ve neşretmek hakkı 8 mayıs 1326 tarihli telif hakkı kanunu mucibince maarif vekâletine aittir." yazıyor kapağında.
74 yıl öncesinin bu uyarısına rağmen, komik ya da garip diye düşündüğümden değil, neredeyse rastgele seçtiğim bazı sorular şöyle:
soru 1: "tarih neye derler? anlatınız. tarihten önceki zamanlar hangileridir? tarih zamanları hangileridir? ortakurunun başlangıcı ve sonu nedir?" (ortakuru ne demek acaba; ortaçağ mı?)
soru 2: "garbi roma imparatorluğunun yıkılmasını hazırlayan sebepler nelerdir? devlet hayatında ökonomi ve ahlâk bozukluklarının yıkıcı rolünü bu hadisede tebarüz ettiriniz?"
soru 25: "islâmların istilasından önce iberik yarımadasında yaşıyanlar kimlerdi? islâmlar ilk defa buraya ne vakit ve kimin kumandasında geçtiler? tarık ve ordusunu teşkil eden berberler hakkında bildiklerinizi söyleyiniz."
soru 49: "anadoluda selçuk nüfuzunun zayıflaması ile kurulan müstakil türk beyliklerinin siyasal varlıkları hakkında bildiklerinizi söyleyiniz."
çoğu derste başarılı olmadığım gibi, tarih dersinde de başarılı değildim, o yüzden pek emin değilim ama sanki orta okul için biraz zorluymuş sorular?
kitabın tamamını (pdf formatında)

devamını göster

06 Aralık 2009

thomas ott (tott)

thomas abi, 1966 yılında zürih'te doğmuş bir çizgiromancı. shaun tan gibi thomas ott da anlatacaklarının neredeyse hepsini sadece çizgileri kullanarak gerçekleştiriyor. sanki tüm çizgi romanı "özgün baskı" ile yapmış gibi; oldukça etkileyici. bununla beraber öyküleri de yavan değil, çoğu gayet sağlam... 

"the number 73304-23-4153-6-96-8" ("tam macera"), "cinema panopticum" (öykü içinde öykülerden oluşuyor ve hoş bir finali var) ve "greetings from hellville" (çok kısa öyküler...) isimli çizgi romanlarını çok sevdim. özellikle "greetings from hellville"de bulunan "g.o.d." başlıklı öykü şahane. 

kitaplarının çoğu amazon.com üzerinden bulunabiliyor (ne gereksiz bir de sinsi bir laf oldu bu. amazon.com'da bulunabiliyormuş!) öyle ama. ben de orada gördüm başka bir şeye bakarken, sonra tabii ki google üzerinden bir dolu siteyi ziyaret ettim ve ister istemez dört beş kitabını birden indiriverdim. şu indirme işine bir açıklık getirmek gerekiyor; evet birçok insan indirmek varken neden para verip alayım diyor ama çok daha fazlası zaten almayacağı ya da alamayacağı için indiriyor. yani "müşteri"lerin bir kısmı tamam kaybediliyordur bu indirme muhabbetine ama herkes de müşteri değil ki? hani yersen? ne bileyim bana mantıklı geliyor bu düşünce. yine de ilgileniyorsan: "cinema panopticum", "dead end", "greetings from hellville" ve "the number 73304-23-4153-6-96-8". (sadece bildiklerimi yazdım, tüm kitapları için: amazon'da thomas ott araması yapılabilir tabii ki de...) 

bir dolu alanda çalışması var thomas ott'un, karikatür, film şu bu... çok üşendim yazmaya hepsini sitesinden inceleyebilirsin: thomasott.ch

devamını göster

24 Ekim 2009

witold gombrowicz

daha önce bir iki kere ismi geçen (bir, iki ve üç) witold gombrowicz, en sevdiğim yazarlardan biri. atlantik ötesi, bakakaï, pornografi, ferdydurke, kozmos, taammüden cinayet (bakakaï'de yer alan bir öykü) isimli kitapları türkçede yayınlanan polonya doğumlu, garip bir adam gombrowicz. geçenlerde eski evde eşyaları toplama - atma işi sırasında, sakladığım yazılar arasında, cumhuriyet gazetesinin kitap ekinin 9 mayıs 1996 tarihli 325. sayısından, yazara ayrılmış üç dört sayfayı buldum. "magazine litteraire" dergisinin gombrowicz özel sayısından yararlanarak, yaşar avunç (ferdydurke ve atlantik ötesi'nin çevirmeni) hazırlamış. aşağıdakilerin büyük kısmı, işte oradan alıntı... 

 ama öncelikle kozmos'tan kısa bir bölüm; gombrowicz amcanın neler anlattığına dair küçük bir örnek:

  çalılıkların daha içlerine daldı, açıklıklar, birbirine girmiş fındık ağaçlarıyla çam dallarından oluşmuş loş boşluklar. yaprakların, dalların, ışık beneklerinin, sıklıkların, seyrekliklerin, sapmaların, sıkışmaların, aralanmaların, açıklıkların ve daha bir sürü şeyin oluşturduğu bu cümbüşe daldı gözlerim, sayıp bitiremeyeceğim daha bir sürü şey, tekdüzeliği çeşitli lekelerle bozulmuş bu mekanda ilerliyor, derken kayboluyor, yatışıyor, acele ediyor, ne bileyim, tahteravalli yapıyor, seyreliyordu... kaybolmuş, terden sırılsıklam, ayaklarımın altında kara, çıplak toprağı duyuyordum. orada, dalların arasında, bütün bunları aşan, başka, garip, belirsiz bir şey vardı. arkadaşımın gözü de o garipliğe takılıp kalmıştı. 
- bir serçe. 
-ya, öyle. 
bir serçeydi. demir bir telin ucunda bir serçe. asılmış. küçücük başı yana düşmüş, gagası açık kalmış. dallardan birine tutturulmuş ince bir demir telin ucunda öylece asılı duruyordu. 
tuhaf. asılmış bir kuş. asılmış bir serçe. insanın gözüne batan bu tuhaflık, buralardan bir yaratığın, adına insan denen bir yaratığın geçtiğine işaretti. ama kim? kim asmıştı bu serçeyi oraya, neden, hangi nedenle yapılabilirdi ki böyle bir şey? zihinde kurulabilecek milyonlarca bileşime açık bu bitki bolluğu içinde belli belirsiz hatırladıklarım, tren yolculuğu sırasındaki sarsıntılar, lokomotifin gecenin karanlığı içinde çıkardığı gürültü, uykusuzluk, açıkhava, fuchs'la yaptığım yürüyüş, annem jania, mektup hikayesi, buz gibi donup kalmasına yol açtığım ihtiyar roman, bunların dışında da fuchs'un bürosundaki şefiyle başının dertte olması, çitler, pis yol, topuklar, çoraplar, çakıl taşları, yapraklar ve bütün bunların oluşturduğu yığının sanki hep birlikte diz çökmüş bir insan kalabalığı gibi dönüp dolaşıp o serçede toplanmasıydı, o tuhaf serçede; o unutulmuş köşeden hepsinin üzerine ağırlığını koyuyordu. 
- kim asmış olabilir ki? 
-veletin biri. 
-yok. çok yüksekte. 
-gidelim. 
ama yerinden kıpırdamıyordu. serçe asılı duruyordu. toprak, yer yer bitmiş çimlerin dışında çıplaktı. çevrede bir sürü şey sürüklenip duruyordu: kıvrak bir sac parçası, bir odun, bir başka odun, yırtık bir karton, bir değnek, bir pislikböceği, bir karınca, başka bir karınca, adını bilmediğim bir böcek, bir ocak odunu ve daha bir sürü zabazingo; her taraf bütün bunlarla koruluğa kadar, çalılığın köklerine kadar doluydu. bütün bunları, benim gibi o da gözlemliyordu. "gidelim." ama çakılıp kalmıştı, bakıyordu, serçe asılı duruyordu, ben de öylece durmuş bakıyordum. "gidelim." "gidelim." kıpırdamıyorduk, bu arada belki de orada gereğinden fazla duraklamıştık ve çekip gitmek için elverişli an geçip gitmişti... o hareketi yapmak artık daha zordu, durum daha elverişsizdi, biz ikimiz ve çalılığa asılmış o serçe... ve bana öyle geldi ki bu işte bizim neden olduğumuz bir oransızlık, beğeni eksikliği ya da yakışıksızlık vardı... uykum gelmişti. 
-haydi, yola koyulalım! dedim ve serçeyi korulukta bırakarak oradan ayrıldık. 
[kozmos, can yayınları, 1992, sayfa:10-11, çeviri: aykut derman]

   

 "(...) gombrowicz otuz yıl boyunca çeşitli yapıtlar verdi. tiyatrosu, değişik bir erotizmi ile romanları, yapmacıklı bir biçimde içten güncesi, sanat düşmanı bağımsız tutumları ile kendisini eleştirenlerin bile saygısını kazandı. 1967'de 'kozmos' adlı romanı ona uluslararası edebiyat ödülünü kazandırdı; artık geriye nobel ödülünü almak kalmıştır; ama bir oy farkla bu ödülü japon romancı kawabata'ya kaptırdı. kendisini fransa'da vence'a görmeye geliyorlar. 1968 olayları ile ilgili sorular soruyorlar ona ve hatta kimi zaman, onu ciddiye alıyorlar. ne yanıt mı veriyor? işte yanıtı: 'benim ahlak anlayışım, önce insanlığım adına karşı çıkmakta, başkaldırımı ironiyle, acı alaylarla dile getirmekte toplanır.' satranç oyuncularına özgü bir sakınganlıkla bu yer değiştirmiş aristokrat, stratejiler düzenliyor. astımlı haliyle odasından çıkmadan kendisinden söz ettiriyor." [manuel carcassonne]

 

 ferdydurke: 

"ferdydurke zırva, grotesk, aykırı bir roman gibi görünse de gerçekte 20. yüzyıl insanının derin ve acıklı bir analizidir. otuzunu geçmiş roman kahramanı, eğitimci-öğretmen pimko'nun etkisi altında onbeş yaşında bir delikanlıya dönüşür ve olağanüstü serüveni önce lisede başlar, sonra pansiyoner olarak kaldığı evde ve teyzesinin malikanesinde sürer. ana tema, çağdaş insanı kabul etmeyi reddetmekte ve olgunlaşmamışlığı yermekte toplanmaktadır. bu insan bozulmuştur, hiçbir zaman içten değildir, olgunluğa erişmemiştir, son derece yapaydır. romanda modern gençliğin üzücü bir imgesi göz önüne serilmektedir. uygarlığın bozduğu, bir 'yanaşma' ile simgeleştirilen bir gerçek insan arayışı olumlu sonuç vermez. yanaşma zavallı, daha önce efendilerine boyun eğmiş, miskin, tembel biridir. kahramanın aşkı da klasik bir bayağılık içermektedir. gombrowicz'in bu romanı beklenmedik gelişmeleri, dokunaklı yergisi, acımasız mizahı ile okuyucuyu güldürmekte ise de gerçekte karamsar bir yapıttır. konformizm ve ürkekçe başkaldırı arasındaki bütün çatışmalar, sonunda içgüdülerin sel gibi ortalığı kaplamasına insanların birbirlerine girmelerine yolaçar. ne var ki roman aynı zamanda iyimser bir yapıttır, çünkü kurulu düzeni sarsmak için ufacık bir hareket yeterlidir. uygarlığın, eğitimin, modern bilimin, toplum düzeninin, sanatın neden olduğu bozuklukları şiddetle protesto eden yazar, 'çocuklaştırılmış' insanı kurtarmak için, onun içten olmasını sağlayacak yeni bir anlatım biçimi bulması gerektiğini gösteriyor. tuhaf, derin, ironik, çılgınca bir kitap." [cumhuriyet dergi, sayı: 325, giriş bölümünden] 


ünlü polonyalı sinema yönetmeni jerzy skolimowski yirmi yıllık sürgünden sonra eski bir düşünü gerçekleştirdi. filmin çekileceği haberi duyulur duyulmaz gombrowicz'in ve skolimowski'nin hayranları kuşkularını gizleyememişlerdi: ferdydurke, "sinemaya uygulanabilir" yapıtları içinde gombrowicz'in en güç uygulanabilir yapıtı idi. yazarın o gümbürtülü dili ve değişik tonları, kitabın yapısı bir yana, ekrana nasıl aktarılacaktı?(...) "kitabı on dokuz yaşımda iken keşfettim, diyordu; ne var ki bu kitabı film yapacak gücü ancak bugün kendimde buluyorum." evet, "ancak bugün"; çünkü bu ünlü yönetmeni yazara yaklaştıran o sürgün deneyimi idi; gombrowicz gibi skolimowski de mesleğinin daha başlangıcında, ingiltere ve amerika'da çevirdiği filmlerle uluslararası üne kavuşmadan önce polonya'dan ayrılmıştı. gombrowicz'in büyük hayranı olan skolimowski'nin yazarın dünyası ile tanışması kaçınılmazdı, ama birçok kimse "moonlighting"in yönetmeninin örneğin "pornografi" gibi "sinemaya daha iyi uyarlanabilir" romanlara yöneleceğini umuyordu. (...) "ferdydurke benim kendi güncem gibi bir şey. gombrowicz'in sinemaya aktarılamayacağını biliyorum, ama onun o kışkırtıcı düşünce biçimine sadık kalmaya çalışıyorum." 

skolimowski new york'ta üniversite öğrencisi genç senaristlerle olanaksız olarak kabul edilen senaryonun yazılması için bir yıldan fazla çalıştı. ancak üç sahnede kitabın bir ya da iki bölümüne sadık kalmayı yeğledi ve kitapta bir ya da iki bölümde görünen kimi kişileri geliştirdi. böylece bakakaï'deki bir öykünün kişileri, philidor ile anti-philidor -ki bunlar daha sonra ferdydurke'de yeniden yer almışlardır- filmde tüm senaryo boyunca yer alıp romanın öykücüsü ve kahramanı o polonyalı candide'i izlerler. 

(...) ferdydurke, gombrowicz'in değiştirmiş olabileceği biçimde bir film oldu. yazarın 'günceler'inde ve 'polonya anıları' adlı yapıtında acının ve kötülüğün birbirine karıştırılarak romanın yeniden yazılması gibi bir durum ortaya çıktı. [nicolas saade, cabiers du cinéma'nın eleştirmeni. çeviri: yaşar avunç] 
(film "30 door key" ismiyle biliniyor)

 

 ferdydurke'cilerin gizli derneği: 

(...) 
"şu da bir gerçek ki biz gençler için gombrowicz'in yapıtları ve düşüncesi despotluğun baskısına, stalin ekolünün, kitle iletişiminin, aynı zamanda aşırı sağcı gerici çevrelerin 'beyin yıkamaları'na karşı çok güzel bir siper oldu. bu yapıtlar ve düşünce bize belki bir seçkinlik, bağımsızlık hakkı veriyordu. biz 'ferdydurkeciler' bir tür gizli dernek oluşturuyorduk. totaliter bir ülkede bunun taşıdığı bütün risklere karşın. fransa'ya her gidişimde ünlü 'kultura' dergisinin yayımladığı kitaplarla dopdolu bir valiz elimde dönüyordum -özellikle gombrowicz ve czeslaw milosz'un kitapları-. bu, üç yıllık bir kesin hapis cezasını göze almak demekti. bizi aldatan iktidarı aldatmak, ateşle oynamak neredeyse, elbette gombrowicz'in yaptığı gibi, bir çeşit spordu. "bir kez polonyalı eleştirmenlerin en iyilerinden biri olan michal glowinski'ye, acaba zygmunt krasinski'nin, adam mickiewiz'in 1855'te ölümünden sonra onun hakkında söylediği şu sözlerin gombrowicz için de geçerli olabileceğini düşünüp düşünmediğini sordum: 'o benim kuşağımdan insanların sütü, balı, ödü, yüreğinin kanı idi; biz ondan doğduk.' glowinski'nin yanıtı şöyleydi: 'kesinlikle öyle. hepimiz onun dilini konuşuyoruz.' " [christophe jerewski , ozan ve çevirmen. çeviri: yaşar avunç] 

 gombrowicz'in erotizm üzerine düşünceleri: 

"bana sorduğunuz her soruya yanıt veremediğim için özür dilerim. bu konudaki düşüncelerimi kısaca açıklamama izin verilirse, erotizm sanatçının, elinde zarifliğin, çekiciliğin kapısını açan bir anahtardır diyeceğim. öyleyse bir anahtarın son derece sakınımlı bir biçimde kullanılması gerekir. özellikle de şiirsiz ve tutkusuz erotizm olmaz; soğuk, ussal, kaba bir erotizm sanatsal felaketlerin en kötüsüdür. bana öyle geliyor ki bu alanda sanatçı için günümüzde duyarlılık açısından büyük bir güçlük, aynı zamanda da çok güzel bir olanak ortaya çıkıyor, çünkü modern 'eros', 'düşüklük' ile bağlantılı gibi görünüyor. 'güzellik'in kendisi 'düşüklük' oluyor. 
"modern insana bakınız biraz: tanrısızdır ve yalnızdır; onun için 'güzellik'in dış olanakları ortadan kalkmıştır. öyleyse modern insanlık yeniden bir hayranlık, bir büyülenme kaynağını nerede bulabilir? kendi içinde, kendi gönlünde, sonsuz gençliğinde, her yeni kuşakla birlikte ortaya çıkan o çiçeklenmede mi acaba? demek ki bugün 'güzellik', 'gençlik'tir. erotizm de bizi gençliğe doğru götürüyor. ama gençlik ne yazık ki düşüklüktür. bu, üzücü ve kötü bir paradokstur. 
"öte yandan, erotizm aynı zamanda çirkinliği; çok çirkin, iğrenç, kabul edilemez olanı yaratmak için bir anahtardır. bu yaratma öyle gelişigüzel, düşüncesizce gerçekleşmez; bu işe neden ve nasıl girişildiğini çok iyi bilmek gerekir. işte sanatçının o zaman özellikle ozan, her şeyden önce ozan olması gerekir diye düşünüyorum. kimi zaman bana ahlaksız, cinsel sapık, röntgenci falan diyorlar. yüzeysel ve budalaca yalanlar bunlar. pornografiden nefret ederim. yazdıklarımda arıyım ben." [bu metin 1968'de kaleme alınmış. çeviri: yaşar avunç ] 

 2003 yılında pornografi de filme çekildi. jan jakub kolski'nin yönettiği pornografia'dan kısa bir bölüm aşağıdaki. ferdydurke kadar olmasa da pornografi de sinemaya aktarılması zor bir kitap aslında. 

(film internet üzerinden kolayca bulunabiliyor; altyazısı da var)

 

 ayrıca : 
 
görseller:


 

witold gombrowicz'in yaşamöyküsü: 

1904 - 4 ağustos. maloszyce'de (polonya) doğdu. babası jan-ounfry toprak sahibi ve bir sanayici sendikası başkanı idi. annesi antonina kotkowska da toprak sahibi bir aileden geliyordu. 
1906 - gombrowicz'ler bodzewchov'a yerleşiyorlar. 
1910 - eğitimine lalalarla başlıyor. fransız mürebbiyelerden fransızca öğreniyor. 
1914 - savaş sırasında küçük çatışmalara katılıyor. 
1915 - ailesiyle varşova'ya yerleşiyor ve bir mürebbiye ile özel eğitimini sürdürüyor. 
1916 - aristokrat çocuklarının gittiği st. stanislas kostka lisesine yazılıyor. 
1920 - ilk kitabını yazıyor: aile arşivlerine dayanarak kaleme aldığı isle öyküsüdür bu. yayımlanmamış, yalnızca daktilo edilmiş olarak kalmıştır.
1923 - varşova üniversitesi hukuk fakültesine kaydoluyor ama derslere karşı ilgisizdir. bu sırada bir muhasebecinin öyküsünü anlatan ilk romanını yazmaya başlıyor, ama ardından bunu yırtıp atıyor. 
1926 - hukuk fakültesi'ni bitiriyor. paris'te hautes etudes internationales'e yazılıyor ancak bu kentte bir yıl kalıp, derslerini derslerini önemsemeden düzensiz bir yaşam sürüyor. 
1928 - öyküler yazmaya başlıyor. 
1930 - edebiyatçıların toplandığı kahvelere girip çıkıyor. 
1933 - öyküleri 'olgunlaşmamışlık dönemi anıları' adı altında yayımlanıyor. 
1934 - ziemianska kahvesinde edebiyatçı masası kuruyor. tiyatro oyunu 'burgonya prensesi yvonne'u ve 'philifor ile philimor'u yazmaya başlıyor. bu son iki yapıt daha sonra ferdydurke'nin içinde yer alacaktır. 
1935 - 'burgonya prensesi yvonne', 'skamander' dergisinde yayımlanıyor. ferdydurke'yi yazmaya başlıyor. bu romanı için iki yıl boyunca günde birkaç saat çalışıyor. 
1937 - ekim ayında ferdydurke varşova'da roj yayınları'ndan çıkıyor. akşam gazetesi 'express wieczormy'de 'büyülenmişler' adlı bir romanı da tefrika ediliyor. 
1939 - "chroby" gemisi sahipleri tarafından, geminin ilk seferine çıkması dolayısıyla gombrowicz arjantin yolculuğuna davet ediliyor. polonya ile ilgisi kesilen yazar arjantin'de yirmi yıl kalıyor. 
1940 - buenos-aires'ta yoksulluk içinde, yardımlarla, ödünç aldığı paralarla küçük otellerde kalarak yaşamını sürdürüyor. yavaş yavaş çevresinde bir dost grubu oluşuyor. bohem hayatı yaşıyor yazar. 
1944 - 'evlenme' adlı oyununu yazmaya başlıyor. aynı zamanda 'şölen' adlı bir öykü de yazıyor. 
1947 - 'evlenme' buenos-aires'te ispanyolca yayımlanıyor. 'atlantik ötesi'ni yazmaya başlıyor. 'sıçan' adlı bir öykü de yazıyor. polonya'daki komünist rejim yüzünden ülkesine dönmek istemiyor. bir polonya bankasına giriyor. 
1950 - paris'teki polonyalı göçmenlerin dergisi 'kultura' ile ilişki kuruyor. 'atlantik ötesi' bölümler halinde bu dergide yayımlanıyor. 
1952 - kultura dergisinin bir yayını olarak 'atlantik ötesi' ve 'evlenme' kitap olarak çıkıyor. 
1953 - kultura'da 'günce'si yayımlanıyor. 
1955 - 'pornografi' adlı romanına çalışıyor. 'operet' adlı bir müzikli komedi yazmaya başlıyor. 
1957 - polonya'da rejim değişikliği. 'günce'si dışında tüm yapıtları ülkesinde yayımlanıyor. 'burgonya prensesi yvonne' adlı oyunu krakow'da sahneye konuyor. bütün yapıtları çok büyük ilgi görüyor. aynı zamanda paris'te 'preuves' dergisinde françois bondy'nin 'ferdydurke'ile ilgili coşkulu bir yazısı çıkıyor. maurice nadeau bu romanı kendi koleksiyonunda yayımlamayı öneriyor. 'ferdydurke' böylece 'les lettres nouvelles' adlı koleksiyon içinde jullard yayınları'nda fransızca olarak basılıyor. kultura yayınları'nda da 'günce'nin ilk cildi çıkıyor. 
1958 - 'ferdydurke' paris'te, belli bir elit tabakayla sınırlı olsa da, büyük sükse yapıyor. roman, flamanca dışında neredeyse dünyanın bütün dillerine çevrilmeye başlıyor. yazarın sağlığı bozuluyor. ilk astım krizini geçiriyor. 
1960 - 'pornografi'nin ilk lehçe baskısı kultura'da çıkıyor. 
1961 - ilk kez kultura dergisinin edebiyat ödülünü kazanıyor. 
1962 - 'pornografi' julliard yayınları'nda çıkıyor. 'günce' 1957-1961'i kultura yayımlıyor. 
1963 - ford vakfı tarafından bir yıl için berlin'e davet ediliyor. 8 nisanda arjantin'den ayrılıyor. bir ay paris'te kalıyor. 15 mayısta berlin'e geçiyor. 
1964 - paris'te théâtre récamier'de 'evlenme' adlı oyununun prömiyeri yapılıyor. nisan ayında hastalanıp, berlin'de iki ay bir klinikte yatıyor. astımı ağırlaşıyor. 25 ekimde fransa'dan vence'a geliyor ve ölümüne kadar burada kalıyor. 
1965 - aralık ayında 'kozmos' kultura yayınları'nda çıkıyor. paris'te théâtre de france'da 'burgonya prensesi yvonne'un prömiyeri yapılıyor. 
1966 - julliard yayınları 'kozmos'u yayımlıyor. gombrowicz 'operet'i bitiriyor. 'günce'sinin 3. cildi ve 'operet' kultura yayınları'nda lehçe olarak çıkıyor. 
1967 - 'kozmos' adlı romanıyla uluslararası edebiyat ödülü'nü (formentor ödülü) kazanıyor. christian bourgois yayınları'nda 'paris-berlin güncesi' çıkıyor. 18 kasımda kalp krizi geçiriyor (miyokard enfarktüsü). 28 aralıkta arkadaşı marie-rita labrosse ile evleniyor. 
1969 - ikinci bir kalp krizi geçiriyor. 24 temmuzda vence'da gece yarısı solunum yetersizliğinden ve enfarktüsten ölüyor.

devamını göster

24 Mayıs 2009

the arrival - shaun tan

bunca zaman çizgi romanlar hakkında neredeyse hiç laf etmemiş olmam garip geldi bana. üzerimde çok büyük etkisi olmuştur çizgi romanların. conan, silver surfer, hulk, rom, red kit, tenten gibi şeyler okumayı severdim. maus, v for vendetta gibi, sürekli değil de "tek bir kitap" olarak yayınlanan çizgi romanlar ile eski düşkünlüğüm arada canlanıyor ama uzun zamandır çizgi romanlarla ilgilenmiyorum işin doğrusu. hatta çizgi romanların sinemaya yansımalarıyla bile...

"the arrival" bir çizgi roman; "roman"dan çok "çizgi"nin öne çıktığı, tek bir konuşma balonunun, yazılı açıklamanın bulunmadığı şahane bir eser. 120 sayfalık bu çizgiromanı hayranlıkla "okudum". şahane çizimler, etkileyici bir hayal gücüyle oluşturulmuş ilginç bir öykü ve anlatım...

hemen aşağıda, kitaptan alınmış örneklerin yaratıcısı shaun tan, 1974 yılında, avustralya'da doğmıuş. yayınlanmış yedi kitabı var. bunların arasından, "the lost thing" kısa animasyon olarak hazırlanıyormuş ve ağustos 2009 gibi tamamlanacakmış.









shaun tan
amazon.com: arrival

Share/Save/Bookmark

devamını göster

17 Kasım 2008

bir zamanlar istanbul

bilgisayar hayatıma girdiğinden beri kitap okuma oranım düştü. bir çok insan gibi... ne mallık! geçenlerde gaza geldim, bir dolu kitap aldım ve iyi bir dönüş olur diye otostopçunun galaksi rehberi serisini tekrar okudum. sanırım oldu da. heyecanla beklediğim "orhan pamuk'un yeni romanı" ikinci sıradaydı ve ona başladım ancak cevdet bey ve oğulları'nı yarım bıraktığım gibi, orhan pamuk'un bu kitabını da yarım bırakacağım sanırım.

birkaç arkadaşım dışında bana aşk hayatını uzun uzun anlatan kimse olmadı. o arkadaşlarım da benim abuk sabuk yorumlarımdan hoşlandıkları için anlatmışlardır zaten. bana ne yahu senin aşkından; seni tam olarak anlasam bu sefer ben de senin gibi, senin aşık olduğuna aşık olacacağım! yok artık! kimse istemez bunu...

ama bir kitap okumak nedir? benim anlayışıma göre, örneğin, hayatta karşılaşma olasılığının oldukça düşük olduğu, muhteşem şeyler anlatan, ortaçağ uzmanı, sakallı ve tombul bir italyan profesörü dinlemek? ya da hiç tanımadığım birinin "yarattığı" kemal adında, sıkıcı bir herifi dinlemek? (oysa galip'i dinlemek ne keyifliydi...)

çok basit bir şey sonuçta; o anlatmayı seviyordur (hem de senin çok ilgini çeken şeyleri) ve geçersin karşısına dinlersin. eh o kadar kolay değilse o şansı yakalamak, o anlatılanların metinlerini okursun olur biter? büyütülecek, kutsallaştırılacak bir şey yok hani "kitap okuma" konusunda.

işte kemal de beni sıktı. ödev değil ya seni dinlemek yahu, demeye başladım içimden. hayır birşeylere bakınsam, o anlatsa ben başka şeyler düşünsem; o da mümkün değil: kafanı başka yöne çevirdiğin anda susuyor! pis bir gerilim ondan sonra... ancak üzgünüm; daha fazla dinlemek istemiyorum sanırım kemal'in aşk hayatını...

matrix'in neo'suyla alakalı, "matrix: revolutions" filminde "neo-isa" benzerliği (?) konusunda, ceviz kabuğu programında bir tartışma vardı. programa islam dini uzmanı olarak görme özürlü, sempatik(!) bir adam (biliyorum ismini ama google tutup kolundan getirmesin bambaşka dertteki birini!) hristiyan dini uzmanı bir rahip ve (hatırlamıyorum pek) bir iki kişi daha katılmıştı. islam uzmanı filmin ilk cd'sini evde "takmış" ancak hanımı pek sıkılmış o yüzden filmin hepsini izlememiş; bir diğeri ("sayın cevizkabuğu" olabilir) ilk filmi izlemiş ama üzerine konuştukları filmi izlememiş... her neyse bunlar saatlerce tartışmayı başardılar! bu aralar herkes "mustafa" isimli filmden bahsediyor ve tartışanların, yorumlayanların bir bölümü henüz filmi izlememişler bile. işte! çok belirgin: kitabı bitirmeden atıp tutmakla bir dangalaklık mı yapıyorum? elbette hayır; sadece kemal'den sıkıldım ben. eğer ki, "hadi bakalım dök taşlarını" diyebilecek durumda olursam, dinlersem kemal'in tüm anlatacaklarını, kitap hakkında da "cart curt" ederim.

eski istanbul fotoğrafları bonus; altlarındaki bilgiler, kartpostal'ların arkasından:

eski istanbul - üsküdar iskelesi
"üsküdar iskelesi ve meydanından bir görünüş"

eski istanbul - taksim meydanı
"taksim meydanı"

eski istanbul - atatürk köprüsü
"sokullu camii ve atatürk köprüsü"

eski istanbul - karaköy
"karaköy"

eski istanbul - istanbul limanı
"istanbul limanı"

eski istanbul - galata köprüsü
"karaköy'den köprü, yeni camii ve süleymaniye'ye doğru"

eski istanbul - galata köprüsü
"galata köprüsü"

eski istanbul - beykoz
"beykoz"

eski istanbul - beşiktaş
"beşiktaş, barbaros bulvarı"

eski istanbul - aksaray meydanı
"aksaray meydanı"

devamını göster

09 Temmuz 2008

sos olarak müzik

(...)
-buyrun ağbi
-şu müziği kapatabilir misin?
-kapatamayız ağbi.
-niçin?
-çok boşluk olur ağbi!
-ne boşluğu? lokanta bomboş zaten. bir ben varım, bir de şarapla üzüm tüketen, şarap içmeyi bilmeyen şu ikili var. biz buraya, sibel can, tarkan ya da ibrahim tatlıses dinlemeye gelmedik; yemek yemeye geldik. nasıl ki konsere gittiğinde yemek vermezler, burada da konsere gerek yok.
-estağfurullah ağbi... konser olarak değil de, biz fon müziği olarak çalıyoruz yani.
-çalmayın. ben yemeğime fon müziği istemiyorum.
garson yanıt vermek için, tuvaletten dönen kan kırmızı dudak boyalı, siyah deri montlu kadının yanlarından geçmesini bekledi. kadın geçerken, içbükey osurma uzmanı adama şöyle bir göz attı. kart zamparanın biri, karı aranıyor herhalde, diye düşündü. bu düşünceyle kıçını devirerek sandalyesine yöneldi, patlıcan rengi takım elbiseli adamın karşısına oturdu. bedensel gazını devri daim sisteme sokmuş adam, başında dikilmeyi sürdüren garsona;
- derhal şu müziği kapatın!
buyurdu.
- kapatamayız ağbi!
- niçin? kapatma düğmesi mi bozuk?
- çalmayınca olmaz ağbi... dükkan olarak kapalıymışız gibi olur... yanlış olur yani...
gri balıkçı yaka kazaklı adam, bir an baktı garsonun suratına, sonra sakin sakin konuşmaya başladı:
- geçtiğimiz yüzyılın sonlarına doğru nietzsche, 'müziksiz yaşantı bir yanlışlıktır' cümlesini ifraz etmiş, o zamanlar cümle çok beğenilmiş ve uzun zaman ağızdan ağıza dolaşmıştı.
- evet yani ağbi, ben de onu diyorum, müziksiz çok yanlış olur.
diye nietzsche'ye hak veren nihilist bir baş sallamayla, onayladı garson. sinirli bir gülmeden sonra, devam etti sözlerine içbükey osurma uzmanı adam:
- ve fakat nietzsche'nin müzikten anladığıyla, bize burda müzik diye dayatılan farklı şeyler. o zamanlar müziksel kirlilik diye bir şey yoktu.
- ne zamanlar ağbi?
- wagner'in en baba zamanı!
- anlıyorum ağbi.
- hiç anlamadığın şeylere, "anlıyorum" diye yanıt vererek sinirimi bozma, çakarım tokadı!
diyerek gerginleşti osuruğunu kimseye koklatmayıp kendi içinde gezdiren adam.
- hayır, afedersiniz abi, ben size ayıp olmasın diye, anlıyorum, dedim. aslında anlattığınızdan hiçbir şey anlamıyorum.
- güzel... nietzsche, diyorum "müziksiz yaşantı bir yanlışlıktır" derken, sanırım vivaldi'den, ravel'den, wagner'den söz ediyordu.
- mutlaka ağbi..
diye bayılacak gibi gayet nihilist iç geçirdi garson.
- gayet tabii, canım dallama kardeşim, çünkü nietzsche, sibel can'ı, tarkan'ı, ibrahim tatlıses'i, madonna'yı ve maradona'yı tanıyamadan öldü.
- allah rahmet eylesin! kısmetsiz adammış!
dedi, canım dallama kardeşim garson.

-------------------------------------------------------------
ferhan şensoy
eşeğin fikri
bilgi yayınları

devamını göster