28 Mayıs 2007

gorsel


devamını göster

26 Mayıs 2007

sıkıntılar dertler bir kenarda dursun ama

karar veremiyoruz; hangi kenar ayak altı değil? çünkü duvar diplerinden duvar diplerine ürkekçe dolanıyoruz. oysa hava ne kadar da güzel; çıksak ya kuğulu kuğusuz bir parka; atsak rutubetli bedenlerimizi?
ben kendi adıma konuşayım peki; rutubetli bedenimi...
ama kahrolası parkta yalnız başıma ne bok yiyeceğim ki?
hadi yürü:
"kendi kendine gülene deli denmesi için, kendi kendine güleni izleyen bi' kaç asık suratlıya ihtiyaç vardır."
(2000)

devamını göster

23 Mayıs 2007

Amateur - Lasse Gjertsen

amateur

lasse gjertsen

devamını göster

üç çocuğun öyküsü


bakın, izmaritin ıslatılmasından hoşlanmam. dikkatli olmanız lazım. şu bardakları da işinizi bitirdikten sonra suyla çalkalayın koyun mutfağa... evet sadece çalkalamanız yeter; ben gerekirse yıkarım... aynı şey okuduğunuz dergiler ve kitaplar için de geçerli... dalga mı geçiyorsunuz benimle siz? hayır çalkalayıp mutfağa koymanıza gerek yok... sadece aldığınız yere koyun... en azından hepsinin bir arada durmasını sağlayın; ben düzeltirim...

-zaman nasıl ilerler? yatay mı dikey mi? bunu düşünmem gerekiyor. beni rahat bırakın.-

güzel çocuk tekrarlardan hoşlanıyor:
“ben kimim?”
“sen güzel çocuksun...”

“ne işe yararım ben?”
“sen sevimlisin işte... içim rahatlıyor sen gülümseyince... hatta gülümsemediğin zamanlarda bile sana bakmak içimi rahatlatıyor.”
“mutlu muyum ben?”
“mutlusun.”
“ne güzel...

bir gün anlatma saflığını buldum kendimde:

“ben doğduğumda o otuzlu yaşlarındaydı. hiçbir şey yapmazdı. sadece beni izlerdi. oyunlarıma katılmazdı; benimle konuşmazdı. nereye gidersem gelirdi ve izlerdi. bir yere oturup izlerdi; yanımda yürüyerek izlerdi; ağacın tepesinden bakardı; benimle denize dalardı.... ben büyüdükçe o küçüldü. küçüldükçe çevremde hoplayıp zıplamaya, koşturmaya başladı. benimle hiçbir zaman konuşmadı. şimdi yirmi sekiz yaşındayım ve o bir bebek. emekliyor. o yüzden fazla uzaklara gitmek istemiyorum; koşmak istemiyorum; bana yetişmek için gösterdiği çabayı görmek istemiyorum...”
“burada mı şimdi?”
“nerenle dinliyorsun beni? ne demek burada mı şimdi? tabii ki burada! işte şu köşede, parmaklarıyla oynuyor...”
“seni izlemeyi bıraktı galiba?”
“artık ben izliyorum...”

güzel çocuk beni kışkırtıyor. bana “hadi git” diyor; ama bebeğe takılıyor gözüm ve yerimden kımıldamıyorum. gülüyor güzel çocuk. “boş ver o zaman; kendine bir kahve yap; yak sigaranı, kitap oku” diyor. cezvenin başında suyun kaynamasını beklerken, bebek buzdolabına sırtını veriyor. neden bana yaklaşmak istemediğini düşünüyorum; en azından bacaklarıma dolansa, bir kedi gibi? küçüldükçe içine kapandı; eskiden hiç olmazsa izlerdi beni...

kahvemi kokluyorum; bir dergi bulup balkona çıkıyorum. hep öyle olur; küllük almadığım oturduktan sonra aklıma geliyor. balkon demirlerinin arasından dışarı bakan bebeğe, “dur yahu şurada; küllük alıp geleceğim...” diyorum ama beni dinlemiyor: hep yaptığını yapıyor, ardımdan geliyor...

güzel çocuk bebekten hoşlanmadığını söylüyor. bunu anlamıyorum; bu düşünceyi ona yakıştıramıyorum. “bebekler insana yaşam sevinci katar!” diyorum; güzel çocuk susuyor. “çocuklar da...” diye ekliyorum ama ifadesi değişmiyor: dudağını büzüyor.
her zaman söylediğini tekrarlıyor: “hadi git!”
bebeğe bakıyorum ve “bir kahve yapayım...” diyorum

devamını göster

22 Mayıs 2007

goldie : 4

the lunatic is on the grass:




devamını göster

20 Mayıs 2007

tazı tut!

bir insana, “neden ince düşünceli ya da saygılı davranmadın” diye sadece sevgilisi hesap sorar ki sevgililer arası boş konuşma/hatalı davranış oranı çok yüksektir…
insan olan insan, insan olan insana da insan olmayan insana da bu türden bir hesap sormamalıdır.
doğası gereği (insan olmasının gereklilikleri)…
insan olan bir insana hesap soruyor ise haksızlık yapıyor olma; insan olmayan insana soruyor ise “yaşlanıyor” olma olasılığı yüksektir.
çok yüksektir…
*o yüzden, durmak-izlemek-değerlendirmek önemli şeylerdendir.
*çoğunlukla “önemli” zannedilen şeyler oldukça “önemsiz”dir ve kişi hangi konuda konuşuyor ise, is-this-dup-tas-nay-na-sız , o konuyu tüketiyordur.
*konuyu tüketmek demek, konunun nesnesine yabancılaşmak demektir. işte bu yüzden annemizi-babamızı “neden” çok sevdiğimiz, onlara “neden” çok bağlı olduğumuz hakkında düşünmemeliyiz.
*doğal olarak konuşulur. ama “neden” kuyusunun etrafında tavşan kovalamaktır bu. işte; “neden” diye sormamalı ki böylesine saçma sapan bir şey yapılmamalı…
*mümkünse tavşanı kırlarda kovalamalı; bu tavşan için de daha az sıkıcı olacaktır.

devamını göster

16 Mayıs 2007

FBI Agent Alonzo Mosely

fbi agent alonzo mosely
1988 yapımı "midnight run" filminde rozeti çalınan fbi ajanı...

devamını göster

14 Mayıs 2007

aynadaki yüz

artık neden şaşırmıyorsun? çünkü çoğunu ilk defa çocukken gördün ve tüm o şaşkınlıkları unuttun. bir sabah uyanır uyanmaz karşılaştığın her şeye, her insana, eşyaya, kelimeye, her ne algılıyor isen ona işte, ilk defa görüyormuşcasına bakmayı dene. pencereye ve cama bak, musluktan akan suya, annenin ya da kardeşinin ya da karının yüzüne, bedenine, çıkardığı sese… her neyle karşılaşırsan yabancılaş ona; bundan bahsediyorum… hayretler içinde kalacağını düşünüyorum.
nasıl olacak biliyor musun; bak şöyle anlatayım; bir şeyle ilk defa karşılaştığında o şeyi bir kategoriye sokma eğilimi gösterirsin; başka şeylerle bağlantılarını kurarsın kafanda. üzerinde hiç durmamışsındır belki de. bu bağlantıların detaylarını fark ettiğinde çok şaşıracağını söyleyebilirim. dur, bir paket sigaradan bahsedeyim sana.
bir paket sigaraya yabancılaştığını düşünelim. tut elinde paketi ve incele; hakkında hiçbir fikrin yokmuş gibi. geometrik şekline, ağırlığına, paketin üzerindeki parlak jelatine, çeşitli renklerle, çizgilerle, belki resimlerle ve harflerle bezenmiş pakete bak. paketin nasıl açıldığını düşün ve içindekileri incele. bir tane sigara çıkar ve ne işe yaradığını düşün. aklına ne geliyor ise artık; yeter ki o pakete ve içindekilere yabancılaş ve hemen ardından tanımaya çalış.
nesnelerde uzmanlaştıktan sonra tanıdığın ve tanımadığın kişilerde yaşa bu yabancılaşma duygusunu. biraz şaşır. her gün aynı dünyaya uyanmadığını düşün sonra.
bütün bunlar ne işe mi yarayacak? hiçbir şeye yaramayacak belki de; sadece bir süre eğleneceksin?

devamını göster

11 Mayıs 2007

acılar dünyası ahbap...

bir nin şarkısı*'nı bu zavallı kurba' ** yorumluyor yahu.


*hurt
**kermit

devamını göster

08 Mayıs 2007

tinygrow

meditasyon gibi...
kısa sürede sıkıldım ama ben.
belki de anlamadığım bir şey var?

devamını göster

05 Mayıs 2007

g o l d i e 3



devamını göster

04 Mayıs 2007

yıkım

yataktan çıkmak istemiyordum; uyanmak can sıkıcı geliyordu. gün, düne benziyordu; dün yarına... yorganıma sarılmış, gördüğüm düşleri hatırlamaya çalışıyordum. birinde jandarmalar beni askere götürmeye gelmişlerdi. ancak bir gariplik vardı çünkü beni aldıkları yer evim olmadığı gibi, çıktığımız binanın bulunduğu sokak da bildiğim bir sokak değildi. onlara bir yanlışlık yaptıklarını, beni başka biriyle karıştırıyor olduklarını anlatmaya çalışıyordum ama anlamak bilmiyorlardı. anlamamaları bir yana bir de gülüyorlardı. ben o kişi değilim, diye yırtınıp duruyordum yani...

ben bunları düşünürken telefon çaldı*. düşlerimi biraz daha hatırlayabilmek için telefonla hiç ilgilenmedim. başka birkaç düş daha görmüştüm ama doğru dürüst hatırlayamıyordum. yatağın içinde döndüm; biraz daha mı uyusam acaba diye düşündüm...
insanın metrelerce, tonlarca boş zamanı olunca sürekli uyuyamıyor... ama her gün sabahın köründe kalkmak zorunda olan biri de, keşke beş yıl tatilim olsa, yataktan hiç çıkmazdım, gibi şeyler söyler durur. yani bir zamanlar ben öyle derdim...
yataktan çıkmak için insanın güzel bir nedeni olmalı ki yataktan çıkmayı düşünmek zorunda kalmasın. benim yapacak hiçbir işim yoktu doğrusu. çoraplarımı ayaklarıma, hırkamı sırtıma geçirdim ve banyonun yolunu tuttum. annem aynaya bir not iliştirmiş; jeji hanımın geleceğini bildiren: jeji aradı, bu gün blokları yıkılacakmış. buraya gelecek. ben yan komşudayım. kahvaltı yapmadan çıkma! notu sabun kutularının arasına doğru fırlatırken deprem alarmı çaldı. lavaboya tutundum. çok kısa bir süre sonra sarsılma başladı. ayaklarım yerde kayıyordu ve güçlükle dengede durabiliyordum. beş altı saniye kadar bile devam etse, geçip gittikten sonra, kımıldamaya cesaret edemiyordu insan. giriş kapısına koştum, oradaki dijital gösterge tehlikenin geçtiğini belirtiyordu. düğmelere bastım: yedi nokta iki... sıradan bir deprem. yanıp sönen sarı ışık ise, asansörde birinin zor durumda olduğuna işaret ediyordu .o birisi kesinlikle jeji'ydi...
odama koştum. sırasıyla; pantolonumu, kazağımı, botlarımı, beremi, eldivenlerimi ve atkımı üzerime geçirip, çıkış kapısını açtım. kendimi dışarı attım ve düğmeye bastım. sürgü kapı hızla kapandı. dondurucu soğuk içime işliyordu. kendimi salak hissettim çünkü tornavida almayı unutmuştum. şifreyi yazdım ve içeri girdim. tornavidayla tekrar dışarı fırladım. asansör hangi katta kalmıştı bunu bilmiyordum. asansörün kapısına iki kere vurdum ve kulağımı kapıya dayadım. önce bir, bir süre sonra dört vuruş... on dördüncü kat...
jeji'nin paltosunu astım ve kahve yaptım. canım kahvaltı yapmak istemiyordu.
"dört kere değil üç kere vurman gerekiyordu..."
"hayır on dördüncü kattaydım!"
"ama... bunun ne önemi var? önemli olan benim hangi kapıyı açacağım değil mi?"
"tamam beni kurtardığın için teşekkür ederim... eksik bilgi verdiğim için de özür dilerim!"
"rica ederim canım, ne önemi var, sorun değil..."
jeji’yle bir ara sevgiliydik. aslında onunla oldukça garip bir ilişkimiz oldu. nasıl anlatacağımı bilemiyorum ama en azından deneyebilirim... onunla üç sene önce tanışmıştım. tabii ki aramızda akıllara zarar bir aşk ilişkisi yoktu ama birlikte olmaktan hoşlanıyorduk. ilişkimizin beşinci ayına yeni girmiştik ki, o dehşet verici olay gerçekleşti. jeji’nin ruh hastası abisi, bir sabah, yapılacak milyonlarca şeyden en korkunç olanını seçti ve kendisiyle beraber tüm ailesini katletti...
sonsuz yaşam sigortası yaptırmış olduklarından, kısa bir süre içinde, yani olay gününden bir gün sonra, kopyalanarak tekrar hayattaki yerlerini almışlardı. bu kopyalama-kopyalanma işini ben bir türlü sevemedimse de tekrar jeji’yi yaşıyor görmek bana mutluluk vermişti. mutluluk vermişti vermesine ama büyük bir sorunla karşı karşıyaydım: jeji benimle beraber olmak istemiyordu...
eğer “sonsuz yaşam sigortası” yaptıracak kadar paranız varsa yapmanız gereken, bu hizmeti sunan bir şirkete başvurmak ve bilgisayarlı bir makineye bağlanıp bio-psişik haritanızı ve buna benzer, garip isimli bir şeylerinizi çıkarttırmaktır. her iki ayda bir düzenli olarak sigorta şirketine gitmeli ve bilgilerin güncelleştirilmesini de sağlamalısınız ki böylece fiziksel olarak ölme durumuyla karşılaşırsanız, onlar sizi geri döndürdüklerinde kaldığınız yerden devam edebilesiniz...
jeji de bir sigortalı olarak her iki ayda bir güncelleştirme yaptırırdı ve öldürüldüğünde yeni güncellemesine iki gün vardı. yani kopyalanıp da karşıma çıktığında beraber yaşadığımız son iki ay ile ilgili hiçbir şey bilmiyordu. koskoca iki ayı ve o iki ayın zihninde yok olmasına neden olan olayı... kopyalanıp evlerine bırakıldıklarında olayla ilgili en ufak bir iz bile yoktu. bir sabah uyanmışlar, her ne kadar iki ay geriden de olsa, yürümeye devam etmişlerdi. bir kişi eksik olarak ama... devlet ve sigorta şirketleri cinayet işleyip ölenleri de kopyalıyordu ama sadece yargılamak için... jeji’nin abisi de kopyalanmıştı; iki ay önceki durumuyla tabii... ben her şeye rağmen onun haline çok acımıştım. ne kendi belleğinde ne de ailesinin belleğinde yaptıklarıyla ilgili bir anı yoktu ama yasaların dışına çıkmıştı ve illa ki cezalandırılması ve benzer olayların gerçekleşmesinin engellenmesi amacıyla ibret olması gerekiyordu. ölümle cezalandırıldı ve bir sürü kaynaktan yayınlandı infazı. ben bir şey yapmadım; ben bir şey yapmayacağım, diye bağırıp durmuştu zavallı. ailesi için de oldukça zor bir durumdu; oğullarının öyle bir şey yapamayacak biri olduğunu savunuyorlar ama cinayetlerin bant kayıtları zalimce burunlarına dayatıldıkça söyleyecek söz bulamıyorlardı. bir insanın düşünde işlediği bir hatanın bedelini gerçek hayatında ödemesi kadar saçma ve zalimce geliyordu her halde bütün bunlar jeji ve ailesine...
jeji’nin benimle beraber olmak istememesi de bana saçma ve zalimce geliyordu. söylediğim gibi; jeji öldürüldüğünde biz beş aydır sevgiliydik ancak o kopyalandığında sadece ilk üç ayımızı biliyordu. kopyalandıktan sonra, son bilgisayar kayıt tarihinden, ölümüne kadar geçen süre boyuca tuttuğu günlüğünü okumuş ve benimle sevgili olmasının kendisine pek yaramadığını görmüş ancak defterde benimle ilgili, benden nefret etmesini gerektirecek bir şey de bulamadığından ilişkisini tamamen bitirmeme kararı almış. söylediğine göre benden çok iyi bir dost olurmuş ama asla iyi bir sevgili olamazmış... bir defasında (aslında başka bir defa da olamazdı...) onun doğum gününü unutmuştum. o bunu önemsememiş görünmüştü ancak defterini okuduktan sonra benim duyarsız biri olduğumu ve kendisinin böyle şeyleri (doğum günleri, sevgililer günü vs...) çok önemseyen biri olduğunu fark etmiş. insan kendini kandırma eğilimindedir her zaman; hele bir de yoğun duygular taşıyorsa...

jeji’lerin bloğuna doğru yürüyorduk şimdi. birkaç saat içinde araçlarına atlayıp başka bir şehre gideceklerdi.
"şurdan kanyak almak istiyorum .."
"ya, kahvaltı bile yapmadın... hem gecikebiliriz..."
"yok gecikmeyiz. daha yirmi dakikamız var... çok soğuk ya!"
yüz yirmi ailenin yaşadığı dev blok, beş on dakika sonra yıkılacaktı. yıkım ekipleri son hazırlıkları yapıyorlardı. yüzlerce insan birikmiş; sessiz, yorgun ve boşaltılmış binaya bakıyorlardı.
"düşümde ne gördüm biliyor musun; anlatsam bana ibne dersin..."
bana bakmadan sakince konuştu:
"demem... ya da bilmiyorum... ne gördün?"
"bir arabada, kadının birine dokunuyordum. ilginç olan, kadının küçük bir penisi vardı. daha da ilginci ben bunu hiç yadırgamıyordum..."
"ee, öyle elleyip durdun mu?"
ürkütücü bir gürültü oldu. bina içe katlandı ve göçtü. her yan toz duman altında kalmıştı. insanlardan fazla ses çıkmıyordu. izleyenlerin büyük bir bölümü, o binada bir zamanlar yaşayanlardı. şaşkın şaşkın çevreme bakınırken jeji'nin kollarımın arasında hıçkırarak ağlıyor olduğunu fark ettim. saçını okşadım.
"ben bu bloktan nefret ediyordum..." dedi. sesini, boğuk, göğsümde duymuştum.
"ee? o zaman ne diye ağlıyorsun?"
"sanırım senden ayrılıyor olmam..."
tırlar yavaş yavaş hareket etmeye başlamışlardı. jeji’lerin eşyalarının bulunduğu tır henüz çalıştırılmamıştı. yıkıntıda biraz gezindikten sonra bir beton bloğun üzerine oturup kanyak ve sigara içmeye başladık.
"eğer sevgili olmuş olsaydık, ayrılık şimdi çok daha zor olurdu herhalde..." dedi jeji; ayakkabısının ucuyla bir taş parçasını hareket ettiriyordu.
"bilmiyorum..."
"ister miydin?"
"sevgiliydik zaten... sonra abin olacak sersem! biliyorsun işte..."
"defterlerden kendimi ve seni tanımaya çalışıyordum ve ikimizin durumu o anda pek hoşuma gitmemişti sanırım..."
"komik be! neredeyse yarım yıldır sevgiliydik ve yeni yeni sevişmeye başlamıştık... sonra, bir hafta sonra, sen üç ay önceki durumunla bir karar verirken, ben altı aylık yaşanmışlığa rağmen senin kararına uymak zorunda hissettim kendimi..."
"benden nefret etmedin ama?"
"söylediğin şeyler bana çok anlamsız gelmişti. ama seni tamamen kaybetmek de istemiyordum. şimdi de istemiyorum! şu işe bak: dostluk, aşk, dostluk, ayrılık! berbat bir grafik aslında..."
"seninle sevişme anım yok benim..."
"çok zengin olsam, rüşvet falan verip, abini kopyalatırdım ve ellerimle parçalardım onu..."
"saçmalama ya! bazı şeyleri yaşamak zorundaydık!"
"yaşamak mı?"

jeji'nin babası bizi arıyordu. ona doğru gittik. tır hareket etmek üzereydi. jeji’yi öpmek istiyordum. onunla sevişmek istiyordum.
tırın önünde onun ailesiyle vedalaştım. onlar araca binerlerken jeji bana sokuldu. sarıldık.
"seni seviyorum .." dedi. cevap vermedim. bunun söylenmemesini tercih ederdim..
"yazmayı unutma..." dedim; ayrıldık...
eve dönerken cep kanyağını bitirmiştim. hava gerçekten de çok soğuktu. bizim bloğun ne zaman yıkılacağını düşündüm. depremler, binanın yüzde yetmiş oranda dayanıklılığını düşürdüğünde yol görünecekti bize de. binaya girerken dijital ekrana baktım: yüzde on iki... daha zamanımız vardı.

*
"alo?"
"merhaba, ben jeji... nasılsın teyze?"
"iyiyim kızım, sen nasılsın?"
"ben de iyiyim...va-di uyuyor mu?"
"evet kızım, yine geç yattı galiba..."
"bu gün bizim bloğu yıkacaklar; onun gelmesini isterdim..."
"ya, bu gün mü?"
"evet; eşyalarımızı tıra yerleştirdik biraz önce... birkaç saat sonra yıkacaklar."
"uyandırayım istersen?"
"yok uyandırmayın... ben yarım saat sonra sizde olurum; beraber gideriz..."
"peki çocuğum... nasıl istersen..."
"gelirken bir şeyler alayım mı?"
"yok, zahmet etme, sağ ol..."
"görüşürüz o zaman..."

devamını göster