serbest çağrışım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
serbest çağrışım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2010

ben de vurdum kapıyı çıktım

+ koltuğuma oturdum. derhal ön koltuğun arkasında dolayısıyla karşımda bulunan ekranı kurcalamaya başladım. [çünkü mp3 çalarım yanımda değildi, yoksa bana ne, koltukta monitörün işi ne yahu? ekran manyaklığı!] ilk iş olarak o aptal aletle uğraşmaya başlamamın nedeni basit: yanımdaki koltuk büyük olasılıkla boş kalmayacaktı ve birazdan gelecek herifle* "merhaba"nın ötesinde bir şey konuşmak istemiyordum. ağlasın dursun yol boyunca, "iki laf etsek fena mı olur, zaman geçer..." diye, hiç umrumda olmaz.
her neyse, işte ben o aptal aletle uğraşırken orta yaşın üstünde gibi, sarışın gibi, bir kadın önümdeki koltuğa oturdu. bana ne otursun. yok işte, oturur oturmaz (daha otobüs hareket bile etmemişti) kucağıma bıraktı kendini angut karı. hayır, öyle kilolu, koltuklara sığamaz biri değilim ve ayrıca koltuk bozuk da değildi ama nedir bu şezlong merakı? bir yandan da at gibi öksürüyor! ne yapayım, cızırdayan kulaklığa küfrediyorum ben de. diğer yolcu binme noktasına vardığımızda (yaklaşık yarım saat sonra) anlaşıldı ki, aslında cam kenarındaki koltuğun değil, koridor tarafındaki koltuğun yolcusuymuş. öküz karı. böylece benim önümdeki koltuğa bir kızcağız oturdu ve oturur oturmaz koltuğu daha anlaşılır bir eğime getirdi. demek ki abartmıyormuşum: sıradan ve normal olmak ne güzelmiş!

+ pera müzesinde fernando botero'nun resim sergisi varmış, biri ressam olan iki arkadaşımla biraz "lan acaba?" dedikten sonra girdik sergiye. adam her şeyi, gitarı, meyveyi, kadını erkeği, köpeği, hacimli (şişko) çizen biri. "neden böyle?" diye sormuşlar, doğal olarak; o da, "sen daha çok görebilesin diye" gibi bir cevap vermiş. tam böyle bir cevap değil, hatta bence böyle cevap verseymiş şahane olurmuş ama dediklerinden bu anlam çıkıyor: "resimlerimin dolu dolu olmasını istiyorum" diyor kısacası.
ressam arkadaşım, "işte 100 metreden tanınabilecek bir tarz yaratmış, sonra seri imalata girişmiş, yok başka bir numarası" dedi, "niye lan, ne güzel jelibon gibi hepsi" gibi şeyler söyleyince ben, çünkü gerçekten de çok canlı renkler, hepsi şeker, pasta gibi resimlerin, "bakma lan sen bana, çekemediğimden öyle diyorum" dedi. böylece ben rahatladım ve "şu güzelmiş, bunu sevdim" gibi şeyleri rahat rahat söyleyebildim.
sergiyi üst kattan alt katlara doğru gezdik. rahatlıkla söyleyebilirim ki, resimler alt katlara indikçe daha bir güzelleşiyor, daha bir pasta, jelibon oluyor.
+ baktık bir ihtiyacı ("bilinç almıyor diyelim, bilinçaltına hizmettir") karşılıyor, ressam kardeşimin kolumdan çekmesiyle arter'e daldık. "starter" isimli sergide, 87 sanatçının bir kamyon çalışması bulunuyor. istiklal caddesinde, tünele doğru ereksiyon olan yeşil bir tank görürsen bugünlerde, işte tam da bu serginin dibindesin demektir.
hiç utanmadan yerdeki bir yumurta kabuğuna basmak suretiyle, bir sanat eserine bulaşmanın hazzını yaşadığım bu sergi gerçekten de tıka basa kavram dolu. ağzına yüzüne, saçlarına, dişlerinin arasına kısacası her bir tarafına bulaşıyor kavramlar.
örneğin şu aşağıda fotoğrafı bulunan, saatli video düzenleme. tv izleyen buda heykeli düzenlemesinden bildiğim nam june paik amcanın işi. ya da ali'yi çarpan "bir patatesin diğer bir patatesin etrafında dönmesini sağlayan alet" isimli iş. işte, daha bir dolu çarpıcı, eğlenceli, rahatsız edici, düşündürücü, aptalca, "yaa bırak yaa" dedirtecek iticilikte, işte artık nasıl bakıyorsan öyle göreceğin bir kavramsal cümbüş...
bir ara şöyle bir şey sordum, "bu herif (nam june paik) gazete sayfasını 'karalamış' ve bu mudur yani?" evet, işte, ortadan açmış gazeteyi, bir iki yuvarlak çizmiş, net hatırlamıyorum ama öylesine karalamış gibi. hani anlamadım, basmadı kafam gibi şeyler vardır cepte de, beni asıl konuşturan, öyle bir işi "budur abiler, koyun bir köşeye" diye verebilmek için, gerçekten de daha öncesinde "taşaklı" işler vermek gerekiyor belki de? bir kere "a-a! ben biliyorum televizyon izleyen buda heykeli'ni yapan adamın işi, abi süper!" lafları duyulmaya başladıktan sonra, yayılmaya başladıktan sonra... yok tamamlayamadım, bilmediğim, işin içinde olmadığım şeyler hakkında daha fazla ahkam kesmeyim ama işte, dediğim gibi rahatsızlıklar ortaya çıkabiliyor insanlarda. paranoyaya kapılıyorum, "'ben kendimi ispat ettim, artık bu mallar gazeteyi karalasam sergilerler' diye mi düşünmüş lan bu herif?" diye düşünebiliyor insanlar.




elbette konuyla ne kadar ilgileniyorsan o kadar uzmanı olursun o işin. ama bir işin ne kadar uzmanı olursan o kadar da uzaklaşırsın o işin büyüsünden. şimdi biraz uzaklaşıyorum sergiden mergiden, farkındayım, devam edip şöyle bir örnek vereceğim: manowar diye bir grup vardır. heavy metal. lisedeyken keşfetmiştik bunları; fırtınalar kopan, destansı, coşkulu bir müzik! dinlerken kendimizden geçiyorduk. vokal tanrısaldı, enstrümanlar tokat gibiydi. bir iki sene sonra ben bateri nedir, bas gitar ile elektro gitar arasında ne gibi farklar vardır gibi konularda bilgi sahibi oldum. manowar'da özellikle hayran olduğum ["davullar süper abi"] yerler hakkında daha da bir bilgi sahibi oldum ve manowar eskisi gibi gelmemeye başladı bana: artık davulcunun o sesleri çıkarmak için neler yaptığını çok iyi biliyordum ve "kim bilir bu aletle neler yapıyorlardır?" arayışım sonucu karşıma çıkan şeyler, manowar'ın davulcusunu gittikçe sıradanlaştırıyordu. sonunda manowar geçmişe gömüldü gitti; ergenlik dönemine hitap ediyorlardı ve hala da öyleler aslında. işte bu da öyle bir anım, deyip, çağdaş sanatla ilgime bir açıklama getirmeye çalışmış olayım.

*"herifle" çünkü bilindiği gibi, otobüslerde kadın ile erkek yan yana oturamaz.

devamını göster

01 Şubat 2010

"lütfen, gizemi kabul edin"



telekomünikasyon devi belge nine:
-belge nine, uzun yaşamın sırrı ne?
-yoğurt, süt, ot falan filan yavrum, bi' şeyler, bi' şeyler işte...
-baştan beri bir planın yoktu yani?
-gelemem sıkıntıya, ben de şaşkınım.

aslan yürekli yastık:
- uykumda konuşuyor muyum?
- bilmiyorum valla, sen ışığı kapatır kapatmaz kulaklıkları takıyorum sabaha kadar 1983 yılının seçim konuşmalarını dinliyorum.
- e iyi işte, araya karışıyor mu benden kaynaklı bir şeyler?
- bilmiyorum valla, "sevgili vatandaşlarım" lafın duyar duymaz uyumaya başlıyorum.

allah diyen tavşan ceyar:
-haftaya pikniğe gideceğiz ceyar.
-allah!
-rakı, magal, müzik her şey olacak...
-allaaah!
-ama sen gelemeyeceksin.
-allah allah?
-evet, çünkü içince sapıtıyorsun bir de voleybol oynamayı bilmiyorsun.

karanlıklar prensi böcü baba:
-neden size karanlıklar prensi diyorlar?
-bilmiyorum ki?
-ama kabul etmişsiniz?
-ettim evet.

gölgeler prensi izafi teyze:
-siz teyzesiniz madem nasıl oluyor da aynı zamanda prenssiniz?
-prens miyim ben, teyzeyim!
-öyle diyorlar ama?
-kurşunlara gelesiceler her şeyi diyorlar...

yarısı dolu bardak canhıraş:
-richard bach okudun mu sen bardak?
-canhıraş benim adım!
-peki. okudun mu?
-bardağım ben gözüm yok ki okuyayım?
-biraz daha olumlu bakarsın sanmıştım dünyaya?
-pörtlek gözlü etiketler var ya, hani defterlere yapıştırır çocuklar...
-evet var?
-ondan bir çift yapıştır bir yerime, ondan sonra konuşalım.
-sen ne bardağısın be öyle?
-votka. sek.

sol omzu kaşıyan dört parmak:
-kuyruk köpeği sallar mı?
-ben ben ben ben!
-tamam sen cevap ver, küçük olan...
-cevap veriyorum: olabilir!

görsel: google

devamını göster

16 Aralık 2009

en silik uzak doğu düşünürü bay mi'den özlü sözler

tıpkı bizim evrenimiz gibi sonsuz sayıda paralel evren de var ya ("evet, ee?" dediysen, saygılarımı sunuyorum) işte o evrenlerin en işe yaramazından bir düşünür bay mi. daha doğrusu, bay bay mi. bay mi efendi ya da. neyse...
uzak doğuda yaşamış, hemen her konuda bir şeyler söylemiş bu büyük düşünürün bilgece sözleri yüz yıllar boyu insanlarca görmezden gelinmiş, ismi ne zaman geçse, "ya bırak tanrı aşkına, bildiğin düz adamın tekiydi rahmetli" denmiş olsa da , bay mi ne yapmış etmiş bazı düşüncelerinin nesilden nesile aktarılmasını sağlamıştır.
aşağıda onun "serin gel" isimli dev eserinden seçme sözler bulunmakta. tabii ki bir kitap falan yazmış değildir, onu öğretmen (master) kabul etmiş kimselerce derlenmiştir tüm sözleri. "serin gel", tavla oynarken, üst balkondan düşen üç tekerlekli bisikletin kafasına isabet etmesi nedeniyle ölmek zorunda kalan bay mi'nin bilinen en son sözüdür.
kendisini saygıyla anıyor ve ihtiyacı olanın yolunu aydınlatabilecek bazı özlü sözleriyle seni başbaşa bırakıyorum...
- iki zen rahibiyle karşılaştım, tamamen aynı giyinmişler, saçları kazıtmışlar falan, yuh dedim, ikiz gibi olmuşsunuz! bana biraz pirinç verdiler, sağolun ağalar, biraz da bozukluk atsanız da şarap alsak, dedim, duymazlıktan geldirler. şerefsizler...
- 9 yıl yağmur yağacak sonra balık tutacağız.
- insanların kusurlarını eleştirirken çok acımasız olma, gün gelir borç istemek zorunda kalabilirsin.
- insan dünyevi hırslarını bir kenara koyarsa öyle mal gibi kalabilir. bu tür şeyleri illa bir kenara koyacaksan bile, sonra lazım olduğunda alabileceğin bir yer seç bari.
- oha sen mi yaptın bunu? versene bana.
- cücenin de ayağı kokar.
- yanlarım ağrıyor.
- günler kısaldıkça gülesim geliyor.
- savaşta dikkatli olmak gerekir, düşmanın sabaha kadar karate çalışmış olabilir.
- kadına güvenme, özellikle başkası ile evliyse
- mi ayrı yazılır.
- dört çocuğum üç kuru dalım var; bir kuru dal daha olsaydı bomba bir şey anlatırdım size...
- en sevdiğim renk mavi, böyle, ne bileyim, güzel bir renk...
- gençlik bozuluyor, benim zamanımda tüm gençler aşağı yukarı benim yaşımdaydı.
- nehir kıyısına oturdum ve düşündüm: şimdi suya düşsem, kapılıp gitsem, arayanım soranım olur mu diye...
- üç elman varsa onları komşundan sakla, elma olsa da yesek şöyle kütür kütür falan de yanında...
- sevgi saygı, bunlar önemli şeyler, keşke herkes birbirini sevse.
- hayvan gibi yedim, bir soda olsa da içsem?
- mutlu olmak için para şart, paran oldu mu senden iyisi yok.

görsel: meat man

devamını göster

27 Ağustos 2009

karaya çıkar çıkmaz ne yaptın?

-havlu aradım, bulmaya çalışırken kurumuşum, hatta tüylerim bile çıkmış.

-havlu aradım, kımıldanıp duran tüylü bir şey gördüm onunla kurulandım. daha az ses çıkaranını tercih ederdim.

-sahilde balık lokantası vardı; bir ufak rakı söyledim, iki alabalık yedim.

-vay be hala yaşıyorum ne süper dedim ve sağıma soluma bakındım. şimdilik bununla idare edeyim dedim ve ölmediğim için güneşe şükrettim. gözüm acıdı.

-kalp krizi geçirip öleceğim sandım, hemen suya attım kendimi. o kısacık sürede nasıl yaramışsa toprak mı rüzgar mı artık neyse, kısa sürede serpildim, devasa bir yaratığa dönüştüm.

-tepelerden nazi birlikleri durmak bilmeden kurşun yağdırıyordu; ne bok yiyeceğimi bilemedim. karnından vurulmuş, ölmek üzere olan bir herif "o-ha nerde kaldın, daha yeni mi çıkıyorsun?" dedi. ya da başka bir şey dedi? "önce ateşi bulmam gerek, sonra yazı falan çok işim var" diye söylendim; "tabii ateş derken bunu kastetmiyorum" diyecektim ki , üzerime gelen kurşunu göstererek, yarım kaldı cümlem.

-bir şey yapmak gelmedi içimden. bir şey yapmadım ben de.

-masaya yaklaştım; bakımlı ve hoş görünümlü, kırmızı dar elbiseli bir kadın selamladı beni. bir katalog uzattı, bir de sözleşme. üzerinde siyah noktalar olan, tank gibi, üstelik kırmızı (en sevdiğim renk!) diye, bir de ismi de hoşuma gittiği için ("uğur böceği olsun, hem bize de uğur getiririm belki" dedim kadına, sırıtarak) seçimimi yaptım. hayvan herifler, aslanı da, tavuğu da, uğur böceğini de aynı boyuttaymış gibi göstermişler katalogda. ne gezer bende boyut algısı, hayvan bilgisi; daha dudağımın kenarındaki yosun düşmedi! ama hepsinden çok, kadının "ilk yavşak da çıkmış oldu..." diye söylenmesi koydu bana. duymadım sandı ama yanılıyor, ortalıkta kulak diye bir şeyin olmaması, duymak diye bir şeyin olmaması anlamına gelmez!

-çoluk çocuğa gözleme yaptım; bir yediler bir yediler sorma! sonra gölgelik bir yer, ev bark, yorgan sepet aramaya başladık bir de bakmışım milyon yıl geçmiş gitmiş...

-bir sigara yaktım. beyaz atlet ve slip don üzerimde kuruyana kadar güneşin altında sigara içtim.

-çıkar çıkmaz basınç farkından olsa gerek, gözüm karardı, "dünyanın sonu geldi, hepimiz ölece'z!" diye bağırmaya başladım. kimse ciddiye almadı beni. "lan salak salak debelenip durmayın, evrim diye bir şey yok!" diye bağırdım, yine kimse ciddiye almadı. "boktunuz, koktunuz!" diye söylenerek bir iki sürüngen ezdim ben de sinirlenerek. "doktor olacaktım beeen! " diye haykırdı biri ölürken...

-memur beye kimliğimi gösterdikten sonra sıraya girdim.

-hikmet abileri aradı gözlerim demek isterdim ama gözlerimin çıkmasını üç yüz bin yıl kadar beklemem gerekti. bu arada gitmişler hikmet abiler tabii...

-demek buralar hep dutlukmuş dedim, ne saçma lan dedim, dut yedim.

karikatür: gary larson

devamını göster

15 Şubat 2009

elma yedi kırmızı

*"uzaylı" ile iletişim kurmak istemenin ardında yatan merak duygusunu tatmin etmek için galaksileri aşmak şimdilik çok zor görünüyor. yine de bir iki apartman öteye bakmakla hatta ilk karşılaştığın canlıya şöyle bir dikkatli bakmakla başlayabilirsin işe. "uzaylı" derken, senden farklı yaşam formu demek istiyorum. çok sıkıcı geliyor belki ama şöyle bir düşünürsen, karşında duran yaratık (her neyse artık) gerçekten tuhaf! illa ki ilk önce ayna'dan başlamalı bu inceleme. çevrendeki insanlar, hayvanlar ve bitkilerden sonra yavaş yavaş açılmaya başlayabilirsin. otobüs yolculuklarında, bazen araç şehirlerin içinden geçer; içinden şehirler arası otobüs geçen bir şehir hiç şüphesiz küçük bir şehirdir. otobüsün camından apartmanlara, dükkanlara, bisiklet süren, yürüyen tiplere baktığımda genellikle şaşırırım; kesinlikle ait olmadığım o yerde kesinlikle ait olduğum yerlere benzeyen bir dolu hayat yaşanıyor olması beni şaşırtır. kendimi o şehirde yaşıyormuş gibi düşünmeye çalışırım ama bir sonraki şarkı başlar başlamaz (kulaklık-walkman) başka şeyler gelir aklıma...

*megadeth'in "so far, so good... so what!" albümünde "set the world afire" isimli şarkının hemen girişinden hatırladığım, son dönem fallout 3 oyunu ile keşfettiğim "i don't want to set the world on fire" bu aralar en sık dinlediğim şarkı.

*eskiden tek bir şarkı indirmek yeterli oluyordu, şimdi bir şarkı keşfettiğinde o şarkının bulunduğu albümü hatta müzisyenin tüm diskografisini indiriyorsun.

* öyle yaptım; sanki tüm şarkıları güzelmiş gibi!

* tek şarkılık bombalar ne olacak: 4 non blondes ve grant lee buffalo geldi ilk aklıma...

* garip bir dönemmiş belki de o dönem, bilemiyorum ama bana şaşırtıcı geldi: hemen hemen tüm şarkıları aynı arpej(?) (mi deniyordu) ile başlıyor bu ink spots'un.. "the best of ink spots" albümlerinde 23 şarkı var ve on yedisi bariz aynı şekilde başlıyor ama her biri kesinlikle farklı şarkılar. üstelik "best of" bu! al sana maybe (bak bu da şahane bir şarkı), sonra bless you, my prayer, java jive, i'm beginning to see the light (aynı arpej ama piyano ile), when the sun goes down (bunda da "boum boum" diye vokal yapıyorlar aynı şeyi... ya da bana öyle geliyor)

* bu çok eski şarkıları çok gelişmiş bilgisayarlar aracılığıyla dinlemek de garip. "o brother, where are thou?" filmindeki gibi kayıt edildiklerini düşününce bir de... belki bu şarkıları söyleyenler kanun kaçaklarıydı? benim için fark etmez, hatta kanun kaçaklarında belki daha yoğundur o tür duygular?

* "the assassination of jesse james by the coward robert ford" isimli şahane filmi bu gün bir kez daha izledim. haydut yaşantısı (ve günümüzün suç dünyası yaşantısı) nereden baksan bir seçim; onlara sorsan kadere ya da şartlara bağlarlar. tüm olumsuz sonuçlarını (başkalarının hayatları üzerindeki olumsuz sonuçlarını) bir anlığına görmezden gelirsen, aslında gayet de zor bir iş yapıyor o tür adamlar; hiç kolay olmasa gerek sürekli pisliğe batmış bir yaşamı sürdürmeye çalışmak. hayır hayranlık duymuyorum ya da takdir etmiyorum, canları cehenneme. şaşırıyorum sadece boktan bir yaşamı seçmiş olmalarına...

*boktan bir yaşamı seçmek konusunda insanlar çok yetenekli hatta tek yapabildikleri bu bile diyebilirim. peki, tek yapabildiğimiz bu. insanlar olmasa gezegen çok güzel olacak ama insanlar olmasa "güzel" diye bir şey olmayacak...

* "oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu" demiş keny arkana, "anarşik repçi", çok da isabetli olmuş bu laf...

karışık gibi görünen, üzerine tıklarsan büyük açılacak ve gerçekten de karışık görsel: pallalink.net

devamını göster

10 Haziran 2008

mikro-dalga

*cevaplandırılmış bir anket formunun yedinci, sekizinci, dokuzuncu, onuncu ve onbirinci soruları -ve cevapları:

7) şunu bir defada doğru olarak yazınız: "kırk küp kırkının da kırkı kürük pük"
- kırk küp kırkı da kır... yok, baştan, kırk küp kırkının da kulku...yok olmuyor..
8) pekala, bu kadar soru yeter mi?
- evet, yeterli... çok hoş sorulardı...
9) bir soru daha sorayım?
- hayır yeterli, hem bu da...
10) dur dur, hiç kedi besledin mi?
-hayır; hiç hoşlanmam kedilerden...
11) beslemiş olsaydın harika bir soru sorabilirdim biliyor musun?
-evet, tahmin edebiliyorum...

*barmene soru: mavi cin var mı?
barmenin cevabı: bildiğim tek mavi cin, kot markası...

*cevap: annesinin cenazesine katılanlardan birine aşık olan kadın, kızkardeşini, bir dahaki cenazede aşığını görebilmek için öldürmüş.

*dünyanın en büyük yazarının son eseri:
DOĞRU BAŞLIK


Anlatmak İstediğim.


*fransız selamisi; atatürk selamileri; last fm: sosyal müzik selamisi...

*bir "badigard"lık sınavından soru cevap:
-iki kere iki?
-duruma göre değişir...

*nevizade'de oyuncak makineli tüfek satan amca: "hepinizi öldürdüm! bir ben yaşıyorum"

*patlayan insanlar. kan ve küçük parçalar kalacak denli bir parçalanma. sıkıntıdan...

*göz içerdedir ve dışarıdan içeriye doğru çalışır:
"gerçeğin içindeki gerçeğe biraz temkinlice yaklaşan gerçeğin yanında, gerçekten oldukça yükseğe zıplayabilen gerçekten daha köşegen olan gerçeğin altında duran gerçekle beraber şarkı söyleyen gerçeğin en sevdiği gerçekle, her sözüne inandığı gerçeğin akıl almaz seksi gerçekliğinin ardında duran gerçeğin iç cebindeki gerçekten çıkma basit gerçekliğine eklenen tayvan malı gerçeğin sırıttığı o güzel gerçeğe bakan gerçeğin işaret ettiği gerçek."

*"çok önceleri bu masada tek gözlü bin kral ile, gözleri sağlıklı bin kral otururdu. şimdi hepsi kabirde eşit körlükle yatmaktadır." (1001 gece masalları,yky, 2-2, s.382)

devamını göster

20 Mayıs 2007

tazı tut!

bir insana, “neden ince düşünceli ya da saygılı davranmadın” diye sadece sevgilisi hesap sorar ki sevgililer arası boş konuşma/hatalı davranış oranı çok yüksektir…
insan olan insan, insan olan insana da insan olmayan insana da bu türden bir hesap sormamalıdır.
doğası gereği (insan olmasının gereklilikleri)…
insan olan bir insana hesap soruyor ise haksızlık yapıyor olma; insan olmayan insana soruyor ise “yaşlanıyor” olma olasılığı yüksektir.
çok yüksektir…
*o yüzden, durmak-izlemek-değerlendirmek önemli şeylerdendir.
*çoğunlukla “önemli” zannedilen şeyler oldukça “önemsiz”dir ve kişi hangi konuda konuşuyor ise, is-this-dup-tas-nay-na-sız , o konuyu tüketiyordur.
*konuyu tüketmek demek, konunun nesnesine yabancılaşmak demektir. işte bu yüzden annemizi-babamızı “neden” çok sevdiğimiz, onlara “neden” çok bağlı olduğumuz hakkında düşünmemeliyiz.
*doğal olarak konuşulur. ama “neden” kuyusunun etrafında tavşan kovalamaktır bu. işte; “neden” diye sormamalı ki böylesine saçma sapan bir şey yapılmamalı…
*mümkünse tavşanı kırlarda kovalamalı; bu tavşan için de daha az sıkıcı olacaktır.

devamını göster