11 Mart 2009

ağacın ismi

birkaç gün önce sahilde, değil dünyanın belki de evrenin en alelade taşını bulmuş; o günün akşamında taşı bir yerlerde düşürmüş ve kaybetmişti. alelade taşı kaybetmek onu çok üzmüştü. elbette arkadaşları ve onu seven birkaç kişi yüzlerce taş göstermişlerdi ona. hiçbirini beğenmemişti çünkü kendisine sunulan her taşın, ufacık da olsa bir özelliği bir ilginçliği vardı. kimse ona yaranamayınca, taş göstermeler de başladığı hızla yok olmuş, onunla kimse ilgilenmez olmuştu.

çok güzel resimler yapan beyaz tenli kız ondan taşı tarif etmesini istemişti. bana taşını anlat, öyle bir anlat ki onu gözümün önüne getirebileyim de bir resmini yapayım, demişti. dakikalarca taşı anlattı ve kızcağız onlarca resim yaptı. ancak resimlerin hiç biri beğenilmedi. ressam kız üzgün olduğunu söyledi ve pes etti.

ertesi akşam onu çok keyifli görenler, bu durumun nedenini sordular.

"bu gün çok güzel bir şey oldu..." diye anlatmaya başladı.

taşını aramaya çıkmış, iyice derinlerine, daha önce hiç gitmediği bölgelerine girmiş ağaçlık alanın. kayalara tırmanmış, su birikintilerinden atlamış... sağlam bir inatla taşını arıyormuş. derken bir ağaca çarpmış. anlattığına göre suçlu olan ağaçmış; taşını aramakla meşgulken ağaç onun önüne atlayıvermiş ve çarpışmışlar. öyle yumuşak bir çarpışma değilmiş ama, omzu gerçekten çok ağrımış. ağrının da etkisiyle ağaca bağırmış, küfretmiş. ancak siniri çok çabuk geçmiş çünkü kendisine çarpan çok güzel bir ağaçmış. gövdesi, dalları, yaprakları parlıyormuş sanki. gerçek olamayacak kadar güzelmiş: bir başyapıt! ağacı incelemeye başlamış ama daha önce görmüş olduğu hiçbir ağaca benzemiyormuş... fark etmiş ki bu ağaç türünün tek örneği hatta bir türe dahil olamayacak denli özel, kendine has bir ağaç... ağacın turuncu gövdesine sırtını dayayıp oturmuş; kendisinden bahsetmiş. başından geçenlerden, olmasını istediği şeylerden, konuşmuş da konuşmuş... konuşurken aklına bir şey takılmış: biriyle konuşurken arada bir hitap etmek gerekir, yoksa insan kendi kendine konuştuğunu düşünmeye başlıyor, demiş kendi kendine ve ağaca bir isim koymaya karar vermiş. önce turuncu renk hakim olduğu için portakal demek istemiş ama bunun bazı karışıklıklara yol açabileceği düşüncesi onu rahatsız etmiş. sonra onunla çarpışması aklına gelmiş ve ona kör portakal ismini vermiş. kör portakal ile bu sefer hitap konusunu da halletmiş olmanın rahatlığıyla uzun uzun dertleşmiş. sonunda kör portakal’ın bir bilge olduğuna karar vermiş ve isminin başına “bilge” lakabını yerleştirmiş.

bilge kör portakal’ın kendisine, taşı yeteri kadar aramış olduğunu, artık aramaması gerektiğini, taşın bir gün kendisini nasıl olsa bulacağını ima ettiğini söyledi. bu durum çevreyi oldukça rahatlattı.

yarın bilge kör portakal ile buluşmaya gittiğinde bizim selamımızı da ilet, dedi ressam kız. yarın onu görmeye gitmeyeceğim, kendimi özlettirmek istiyorum, dedi, kendinden emin. birkaç kişi onun tutumuna hak verdi.

o sırada, aslında ismi rıza olan turuncu ağaç, aslında hiç de alelâde olmayan yaşlı taşla dertleşiyordu. taş, artık çok yaşlandığını, hareketli günler geçirmek istemediğini söylüyordu. rıza, o zaman toprağa girmelisin, dedi taşa. taş bu fikri çok beğendi ve ağacın hemen dibindeki toprağa daldı. güç bela yirmi-yirmi beş santimetre kadar ilerleyebildi.

beni duyabiliyor musun, diye seslendi ağaca. elbette duyabiliyorum, dedi ağaç. tamam o zaman, dedi taş.
ressam kız meyveleri taştan turuncu bir ağaç resmi yaptı. resmi beğenmedi ve tuvalini beyaza boyadı.

----------
parantez:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme