bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2017

kurzgesagt – in a nutshell

'kurzgesagt – in a nutshell' takip etmeye değer youtube kanallarından; her ay, genellikle bilimsel mevzular içeren yeni bir video yayınlanıyor. insanın aklını sarsabilecek şeyleri sakin bir ses tonuyla ve oldukça sevimli, renkli animasyonlar eşliğinde sunuyorlar. aslında grafikle / animasyonlarla bilimsel şeylerin anlatıldığı videolar, eğer ki videoyu hazırlayanın asıl odaklandığı şey, anlattıklarının bilimsel sağlamlığından çok  hazırladığı sunum (grafikler, animasyon) ise, ki bu çoğunlukla belli de oluyor, belki ilgi çekici görünüyor ancak özünde insana pek bir şey katmıyor.
kurzgesagt ekibinin hazırladığı videolarda ise o yavanlık yok bence. anlatmak, paylaşmak istedikleri bir şey var ve günümüz hız çağında bunu kısa sürelere sığdırıp, renkli ve eğlenceli bir sunumla yansıtıyorlar. 
dün yayınlanan, kara deliklerin, sevgili evrenimizi yok edebilme olasılığı üzerine hazırladıkları videoda insanın başını döndürebilecek şeyler anlattılar; hem de türkçe alt yazı desteğiyle. (tıktıktık)
hali hazırda yaklaşık 5 milyon kişiye düzenli olarak ulaşıyorlar, toplamda ise 275 milyon defa videoları görüntülenmiş; yine de belki gözden kaçırmış ya da karşılaşmamış olan vardır. 


devamını göster

25 Ocak 2012

dünyanın en uzun süren deneyi

küçükken mutfakta rastgele bulduğu malzemeleri, ama dikkatle ve ölçerek biçerek, sadece içgüdülerin rahberliğinde karıştırıp, o karışımı günlerce bekletenler vardır bu gezegende. onca çabaya rağmen, mutfaktan çıkma olup da bilim dünyasına altın (ya da bakır, ne fark eder?) harflerle yazılmış pek bir şey yoktur sanırım?
"dur bakalım ne olacak?" sorusu önemli bir soru. ancak oradaki "dur bakalım"ın süresi de önemli. bakılacak şeye göre değişiyor elbette. "dur bakalım şu mermi, silah ateş aldıktan sonra saniyede ne kadar hızla hareket ediyor?"daki "dur bakalım" ile, zift damlatma deneyindeki "dur bakalım"ın arasında ciddi bir fark olacak elbette!
zift damlatma deneyinin öyküsü şöyle başlamış:
"1927 yılında queensland üniversitesinin ilk fizik profesörü olan profesör thomas parnell, altı kapalı bir huninin içine ısıtılmış zift koymuş ve 3 sene yerine tamamen oturması için beklemiş, ondan sonra 1930 yılında huninin altını açarak normal oda sıcaklığında bırakmış ve gözlemeye başlamış..."*
thomas parnell, 1948 yılında ölmüş ama deney devam etmiş: 2009 yılına kadar sadece sekiz (8) damla düşmüş: 1938, 1947, 1954, 1962, 1970, 1979, 1988 ve 2000 yıllarında. dokuzuncu zift damlasının, damlama süreci henüz tamamlanmamış durumda; şimdi, şu anda damlıyor; son 11 yılda olduğu gibi!
dünyanın en uzun deneyinin bir özelliği de, dünyanın en sıkıcı web yayınıyla izlenebilir olması: queensland üniversitesinin sitesi üzerinden (the pitch drop experiment) deneyin son halini "canlı" olarak izleyebilirsin. bir fotoğraftan farkı olmayan bu yayın, tahmin edileceği gibi, ölümcül bir durağanlıkta. insan oraya bir yere bir saat falan koyar, ne bileyim bir sinek gezinse keşke diye düşünüyor insan, izlemeye başladıktan 10 saniye sonra...
deney ilginç olmasına ilginç ama ben bu deneyin bilim aşkıyla başladığına pek inanmıyorum. ya da şüpheleniyorum diyelim. thomas parnell, böyle bir deney başlatarak, ömrü boyunca devam eden ve kimsenin cart curt edemeyeceği (bilim sonuçta!) bir bahane alanı yaratmış. canı bir şey yapmak istemediğinde, bir yere davetli ve gitmek istemiyor diyelim, "abi gelemem, deneye bakmam gerek" deyip işin içinden sıyrılıyordu bence!


*ekşi sözlük
-wikipedia - pitch drop experiment
-physics.uq.edu.au/physics_museum/pitchdrop.shtml
-livescience.com
-atlasobscura.com
-popsci.com

devamını göster

19 Ocak 2012

"gözler kalbin aynasıdır"

robotların gün gelip de dünyayı ele geçireceğini düşünen ve her robotik gelişmeyle endişeleri şiddetlenen çok insan var. "çocuğumun bana benzemesinden korkuyorum" gibi bir şey bu; yersiz bir korku sayılmaz galiba? insanımsı robotların varabilecekleri en üst nokta "tıpkı insan gibi" hareket edebilmek, düşünebilmek olsa gerek; sınırları ve hedefleri belli. gerçi "insan olmak" çok kaypak bir kavram, hangi insanı, kimi model alacaklar? olasılıkla, hem fiziksel hem de zihinsel bakımdan üst seviyelere ulaşmış insanlardan bir karışım hedefleyeceklerdir. bir sporcu kadar atletik, bir fizikçi kadar zeki, bir siyasetçi kadar kurnaz.... e yani robotlar nihayetinde yetenekli ama kaçınılmaz olarak hırt bir insan olacaklarsa, evet, gelecek korkutucu ve karmaşık olacak gibi geliyor bana da. bir yandan da insanlar kendilerini geliştiriyorlar: homo evolutis varlıklar olma yolunda ilerliyorlar. ama onların hedefleri robotların hedefinden daha yüksekte; "insan olma"nın ötesinde... ama şimdi şakalaşma, eğlence zamanı. kabloları kafasından sarkan "ilkel" robotlar, soruları cevaplıyorlar ve her geçen gün, onların cevaplarıyla biraz daha şaşırıyor, biraz daha eğleniyoruz. ama bir dakika; sadece bir an için gözüme çarpan bir ayrıntı var: bu robot amca, "dünyayı ele geçirip, biz insanların canına okuyacak mısınız?" sorusuna, "sizleri seviyorum, üstümde emeğiniz var, hakkınızı yiyecek değilim. sizleri güvenli ve huzurlu olabileceğiniz yerlere kapatacağım ve orada, kafesler ardında her zaman güven içinde yaşayacaksınız" gibi bir cevap veriyor. gelsin kahkahalar! sen önce sarkan kablolarını topla be! sonra gülerek, robotun "şakasına" cevap veriyor eleman, karşılıklı gülüşüyorlar. fakat bir an için, videoda 34. saniyeye denk gelen bir anda robot amca'nın kısık gözleri gerçekten de insanı endişelendirebilecek bir detay barındırıyor bence: orada ışık var, sabır var, çok büyük bir sinsilik var. şurada gördüm: geekologie.com

devamını göster

09 Ocak 2012

koca kafalı karıncalar

bilimciler, 35 - 60 milyon yıl önce yaşamış, günümüzde nadiren görülebilen, koca kafalı, koca çeneli süper asker karıncalardan üretmişler. dertleri neymiş peki? "kanadalı araştırmacılar, antik zamanlardan kalan genlere geri dönebilmenin, canlılara yeni fiziksel özellikler kazandırmak için çok önemli bir rol oynayabileceğine dikkat çekti" diye bir açıklama var, "neden kurcalıyorsunuz?" sorusuna karşılık. [ntvmsnbc] dev karınca diye haber okuyunca, insan bir an ürküyor. saçma sapan filmler akla geliyor derhal. iki metre, üç metre boyunda karıncalar? yok, bunlar diğer karıncalara göre dev, bir fiskelik işleri var bizim için hani. yine de o boktan filmler de buna benzer şeylerle başlar ama! çılgın bilim adamı heyecanla eve gelir, karısına sarılır: "bak dev karınca ürettim!" "ellerine sağlık hayatım ama dev diyebilmek için çok küçük değil mi bu? 'küçük' olduğu belli olan bir şeyi, 'büyük' diye, hele ki 'dev' diye kabul ettiremezsin insanlara, değil mi?" işte acılarla ve vahşetle örülmüş bir sonun başlangıcı: gereksiz bir eleştiri ile gururu incinen bir bilim adamı her türlü çılgınlığı yapabilir! "bir tane, sadece bir tane gerçekten dev bir karınca yapmazsam sanırım ölürüm" diye düşünebilir? ki bir çılgınlık yapmasa bile, genleriyle oynanmış karıncalar, beklenmedik doğal ya da kimyasal ya da "ne bileyim ben" bir nedenle başımıza bela olabilir? karıncaları ciddiye alıyorum, onlara saygı duyuyorum. bir gün "haydi insanları yok edelim, üç deyince, biiir, ikiii..." diye, sağlam bir organizasyonla ve eş zamanlı olarak yuvalarından fırlasalar, insanların üzerine, kırk beş dakika içinde tek bir insan bırakmazlar -bence!- gezegende! bu konuda bir kanıt, istatistik veri, şu bu sunacak değilim elbette. bir his diyelim; karıncalara bulaşmamak gerek diye düşünüyorum. 6a00d8341bf67c53ef0167604ea4bc970b-800wi

devamını göster

04 Ocak 2011

üç milisaniye

avrupa nükleer araştırma merkezi (cern), türkiye'nin ön üyelik başvurusunu kabul etmiş. 3 yıl sürecek resmi görüşmelerden sonra, masaya (muhtemelen kapıya yakın* bir) sandalye daha eklenebilirmiş yani. bu gün tuvalette okuduğum ntv bilim dergisinden edindim bu haberi. "üç yılda cern'deyiz" (biz? ben de mi?) başlığıyla verilmiş haber. şuralarda bir yerde duran bağlantıdan ulaşabileceğin, ntvmsnbc.com haber sitesinde ise, bana daha uygun görünen, ironiden uzak bir başlık atılmış: "türkiye cern'e üye oluyor". "okumak" denilince bağırsaklarında hareketlenme hisseden, zamanının çoğunu bilgisayar karşısında aptal oyunlar (worms, gta, fallout, friendfeed, blogger vs) oynayarak harcayan bir armutun (sakin; kendimden bahsediyorum), saygın bir uluslararası kurumda, hem ülkelerini temsil etme hem de kendilerini geliştirme fırsatı bulacak, kendi alanlarında saçlarını ağartmış bilim insanlarını karikatürize etmesi; yetmiyormuş gibi, "biz mi? hadi canım!" gibi şeyler söyleyip kendince eğlenmesi çok acı verici. evet, ben eşeğim. ama en azından pislik değilim, sanırım. en çok ziyaret edilen gazete/haber sitelerinde (örneğin, hürriyet, milliyet, radikal gazetelerinin sitelerinde) "bilim" başlığı bile yok! hepsinde "teknoloji" sayfaları var ama konu, iletişim ile sınırlı gibi, işte bilgisayarlar vs... ya da "yaşam" başlığı altında, televizyon ünlüsü, aptallığın aynası programlar yapan sığ tiplerin isimlerinin sağa sola saçıldığı ve o sığlığa salya damlatan beyinsizlerin kilo, yaş, cinsellik sorunlarının ele alındığı saçmalıklar arasında, evet azıcık bilim haberi var; yalan olmasın. ama onları da "kesin araştırmadan etmeden, yarım yamalak, laf olsun diye koymuşlardır" diye düşünmeden okumak zor. --- her neyse asıl konuya geleyim ya da asıl konudan uzaklaşayım. biraz önce tuvaletteyken öğrendim: iddiaya göre, önce ne göreceğimizi tahmin ediyoruz, daha sonra, milisaniyeler süren ve elbette biliçdışı bir işlemle görüntü kaynağını kontrol ediyor ve karşılaştırma yapıyoruz. daha sonra, tahminlere, "öngörülere" uymayanları, hatalı olanları düzeltiyoruz. bir kamyon kelime ile anlatılabilen ancak milisaniyelik bir işlem. şöyle bir canlandırma: "vazo düşecek mi, düşüyor mu ne?" diyor görme merkezindeki nöronlar; "bi' milisaniye, bakalım ne oluyor?" diyor (sanırım başka bir nöron); tahmin raporuyla, "çekilen fotoğrafı" karşılaştırıyor yetkili bir başka nöron ve sonucu söylüyor: "düşüyor valla!" hızlı (hızlı mı!) bir hareketle vazoyu yakalıyorsun ve övünüyorsun: "çok hızlıyım!", diyorsun. belli ki aslında çok (ama çok) daha hızlıyız üstelik biraz daha hızlı olabilsek hiç sıkıntı yaşamadan, düşmesinden bir iki saniye önce vazoyu sağlama alabileceğiz! böylelikle canlandırma epey bir kısalacak: "vazo düşecek mi, düşüyor mu ne? neyse, hallettim." işte bu kadar! bu durumda, milisaniyelerden de öte kısa sürelerde iş yapma yeteneğine sahip bir sistemde, fotoğraf çeken nöronlar zamanla tembelliğe alışacaklardır sanırım ve eğer yönetim iyiyse (belli ki iyi), başka bir departmana gönderileceklerdir. bu ne demek; "book of eli" diye boktan bir film var ya, işte o filmdeki çakmanın çakması bir zatoichi olan eli gibi olabilir insan. yok artık; eli'nin körü! ama bir dakika, bu çok saçma olmaz mı? yani, masanın üzerinde sigara paketi var ve ben onu görüyorum. milisaniyeler önce "masanın üzerinde sigara paketi var" diye bir "tahmin" yumurtladım ve gözlerim bunu destekledi, diye mi düşüneceğim? sanırım burada anlatılmak istenen, öncelikle paketin şeklinin, renginin, boyutlarının vs kabaca öngörüldüğü ve milisaniyeler içinde bunun doğrulanması? aynı şeyin ses ya da koklama duyularında da geçerli olduğunu düşünsene bu arada. şu klişe durum, sevgililer kavga ediyordur, kadın şarap şişesine uzanır ve sen gerçekten müthiş birisindir; şişe henüz fırlatılmak üzereyken, senin sesin duyulur: "ah! oo! nefismiş!" tam o anda zamanı durdursak, mikrofonlarımızı uzatsak, "tam kafamın dibinde, duvarda patlayacak şişe; ama nefis şarap; beni yeşilliklerle dolu kırlara götürecek!" gibi bir şey dersin. bunca yetenekli bir insanın sevgilisi de yetenekli olacağından, diye varsayılabilir, şişeyi fırlatmadan hemen önce, senin "ah! oo! nefismiş!" lafın üzerine, "ne diyorsun sen be!" diyecektir hatun (birbirinizi tamamlıyor olsanız da, kusursuz değil) ve şişeyi fırlatmıyacaktır. diyelim. çok karışmadı mı her şey? duvarda patlayan şişenin sesi ve nefis bir koku geziniyor zihninde ama kadın şişeyi fırlatmadığından, olan biten bir şey yok? ha, bir de şey var... --- bak, aynen yazıyorum:
göründüğü gibi değil: duke üniversitesi'nden tobias egner'in çalışmasına göre, görme merkezindeki nöronlar önce alacağı görüntüyü tahmin ediyor, sonra bu öngörüleri görüntü kaynağı ile karşılaştırarak hatalı varsayımları düzeltiyor. tüm bunlar milisaniyelik süreçlerde gerçekleşiyor. "öngörüsel kodlama" adı verilen model, nörobilimcilerin beyne dair fikirlerini değiştirebilir. http://tiny.cc/5xu6m
ntv bilim dergisinin ocak 2011 sayısında, "haber" başlığı altında, 6. sayfada, sayfanın sağındaki sütunda yer alan kısacık bir haber bu. ingilizcen yeterliyse, haberde verilen bağlantı üzerinden daha geniş bilgi alabilirsin. benim o kadar ingilizcem yok. türkçe kaynak aradım, daha geniş bilgi alabilmek için; bulamadım. bir bilim dergisinin, kısaca verdiği üç beş satırlık, yukarıda tamamını alıntıladığım haberden kaynaklı geyik yaptığım için özür dilemem gerekiyor mu? bilmiyorum gerçekten. bir bilim dergisinin sadece iki sayfasında kısaca anlatılan bazı şeyler** ile kıyaslandığında, "büyük" gazetelerin bazı koca koca başlıkları insanı üzecek kadar aptalca değil mi; kesinlikle öyle. * "pardon, söz alabilir miyim? teşekkürler; ee, bir 15 dakika ara versek, sigara falan?" ** bilinmeyen bir insansı!: orta asya'da bir yerde (sibirya altay dağlarındaki, denisova mağarasında), bulunan kalıntılardan elde edilen dna örnekleri, buralarda bir zamanlar, şimdiye kadar bilinmeyen bir insan türünün yaşadığını keşfetmişler. denisovan ismi verilen bu arkadaşlar, ne modern insan ne de neandertal'miş. 300-400 bin yıl önce afrikadan iki kola ayrılarak yayılmış/evrilmiş bu eski modeller: neandertaller ve doğuya giden denisovanlar. günümüzden 70 bin yıl önce de modern insan "afrika'yı terk etmiş". [öyle yazıyor, "...afrika'yı terk etmiş.". kalanlar ne peki? sözüm size ntv bilim yazarları] - basra hipotezi : arap yarımadası'nın güneyinde, basra körfezi ve çevresindeki bölge, hint okyanusu yutmadan (8000 yıl önce yutmuş) önce, 100 bin yıl (100.000 yıl) boyunca insanların yaşam alanıymış. - işlemci bakteri: "california üniversitesi'nden christopher vogit, e-coil bakterisini moleküler bir devre kullanarak programladı. diğer bakterilerle iletişim kuran e-coil, geliştirilen 'mantık geçidi' üzerinden işlem yapabiliyor." - kavanozdaki süpernova: "toronto ve rutgers üniversitesi fizikçileri, süpernovayı laboratuvar ortamında minyatür ölçekte gerçekleştirdi." ayrıca bak: "göründüğü gibi değil" haberi ilgini çektiyse ya da çekmediyse bile: zihin, nöron, ayna

devamını göster

03 Kasım 2010

zihin, nöron ve ayna

vilayanur s. ramachandran amca bir nöroloji uzmanı. "vilayanur ramachandran'dan zihnimiz üzerine" ve "medeniyetlere şekil veren nöronlar" başlıkları altında iki konuşmasını izledim bugün. "önümüzde pelte gibi bir kütle var; yaklaşık 1,5 kg'lık, iki avucuna sığabilecek bir pelte ve o pelte yıldızlar arası mesafeyi düşünebilir, sonsuzluğun anlamını düşünebilir ve kendisinin sonsuzluğun anlamını nasıl düşündüğünü düşünebilir." diyerek başlıyor her iki konuşmasına. anlaşıldığı gibi, insan beynini anlatıyor. ilk konuşmada, "insan beyninin işlevlerini anlayabilmek için çeşitli çalışma metodları var. metodlardan ilki, bizim de en çok kullandığımız olan, beyninin küçük bir bölgesinde kalıcı hasar olan hastaları incelemektir." diyor ve üç örnek "kalıcı beyin hasarı" konuşmanın merkezine alınıyor. insanın, ayna karşısına geçip, kendi yansımasına baktığını bildiği halde, kendi yüzünü tanıyamamasını ya da annesini karşısında görüp, "anneme çok benziyor ama o değil" diye düşünüp, annesine karşı en ufak bir yakınlık bile hissetmemesini; hayalet uzuv sendromu adı verilen, kolu ya da bacağı kesilmiş insanlarda sıklıkla görülen, duyu organı yerinde olmadığı halde sanki yerindeymiş gibi hissetmeye neden olan beyin hasarlarını ve son olarak, "sinestezi" yani kabaca, duyuları karıştırma denilebilecek anormalliği ve tüm bu sorunların çözümüne yönelik çalışmaları, eğlenceli bir üslupla anlatıyor. 

 [kendine bir bardak çay ya da kahve hazırla istersen: ]

   

 (türkçe altyazı: "view subtitles" menüsünde. *hata veriyorsa, ted.com site güncellemesindendir; daha sonra tekrar deneyiniz...) 

 ikinci konuşma, ilkine göre çok daha kısa sürüyor ancak beni ilkinden daha çok etkiledi diyebilirim. "hayalet uzuv sendromu" konusunu cepte tutarak nöronların medeniyete nasıl şekil verdiğini anlatıyor.

   

 insanı allak bullak edebilecek şeyler söylemiyor mu? insanı ve/ya bireyi evrenin merkezine koyan görüşlerin hem yanlış hem de tehlikeli olduğuna yönelik düşünceleri de doğrular gibi ramachandran'ın sözleri. 'bilme' ve 'bilgi' ile kendi varlığını yüceltebildiğince yücelten insanın, daha kafasının nasıl çalıştığını bile çok az (çok çok az) bilmesi, kozmik boyutlarda bir saçmalık, evrensel ölçeklerde bir aşağılanma nedeni: düşünsene, sen kendini ayrı bir yere koymak istedikçe, daha çok içine giriyorsun; kopmak istediğin ne varsa onunla daha çok birleşiyorsun! ayrıca: rupert sheldrake isimli bir biyolog şöyle diyor: "zihin beyinle sınırlı değil, doğada dört bir yana yayılmış olan etki alanları aracılığıyla işlev görüyor." onun ne demek istediğini daha net anlamak için "biri beni gözetliyor" isimli kitabını okumak gerekiyor sanırım. (ne kötü bir kitap ismi yine de okuyacağım bir ara) 


 çağrışımsal bonus: 1968'de hazırlanmış bir kısa belgesel: powers of ten insanı merkeze alıyor teknik olarak; tamamen ölçüsel anlamda:

 

devamını göster