23 Ekim 2008

jackie chan vs reha muhtar

jackie chan 1954 doğumlu bir sinema yıldızı, belki bilmeyen vardır? kendisini pek komik ve yetenekli bulurum; filmlerinin ait olduğu türle hiçbir ilgim olmamasına rağmen onun birçok filmini keyifle izledim. yıllar önce, jackie chan: my stunts isimli belgeselini izlemiştim; filmlerinin sonunda yer alan çekim hatalarını izlemeyi sevenler ve "nasıl yapıyor bu adam bu hareketleri be!" diyenler bu belgeseli seveceklerdir... 

 hiç bruce lee, van-damme, steven segal (bitti, bu kadar biliyorum) filmi izlemedim; çocukken bile. o tür filmleri sevenler nedense jackie chan'den pek hoşlanmıyorlar; pek bir sulu buluyorlar sanırım. 

  dak miu mai shing (ya da "the accidental spy" ya da "altın yumruk istanbul'da") isimli filminin çekimleri için geldiği istanbul'da, 2000 yılında, reha muhtar'ın ana haber programına katıldı ve böylece elbette kendi tarzıyla değil, reha muhtar tarzıyla "komik" bir röportaj verdi. 

 haydi hep beraber izleyelim; ben de kendimi "zamana bırakma" tekniğiyle yok edeyim...

   
13:03

devamını göster

22 Ekim 2008

bi-bib

kaç zamandır şu sakız kağıtlarını yayınlayacağım! tipitipler bitti, sıra bi-bib'lerde. aşağıdakiler çocukluk favorilerim...

bu araba olayı neyse de asıl "minti" isimli sakızın, "artiz" resimleri, "bu saatte" insana epey ilginç geliyor. kısa zaman içinde onları da yayınlayacağıma ant içiyorum!
bu arada, geçmiş günlerin kayıp nesneleri gibi şiirsel bir salya-sümüklükle yaklaşmaya gerek yok ama belirli yaşın üzerindeki bir takım insan kişileri bu ıvır zıvırları görünce hafif bir mutluluk hissiyle dolmakla beraber salak bir tebessümle bakmak konusunda kendilerini geliştirici bir deneyim yaşayacaklardır.
 
   
 
 
   
   
   
   
   


devamını göster

18 Ekim 2008

üç-bükey yanılsama

“yola yatmış; son anda fark ettim: domates gibi ezecektim! indim arabadan. gecenin bir vakti. ayağımın ucuyla dürttüm; uyuyor gibi görünmüyordu ama yaralı gibi de görünmüyordu. elbette yanından geçip gidebilirdim ama dediğim gibi; son anda fark ettiğim için hemen dibinde durdurmuştum arabayı ve ne bileyim, bir iki metre geriye çekip, sanki köpek ölüsü görmüş gibi basıp gitmek bana hiç yakışmazdı!

“seslendim, dürttüm ama tepki vermedi. bir de üstü başı düzgün, hatta oldukça düzgün bir herifti bu; orta yaşlarda, tepesi hafiften açılmış… ya bir ağaç dibine çekecektim ya da arabaya alacaktım. ona bakarken bu iki seçeneği gözden geçirdim. eğildim, boynuna dokundum, hesapta nabzı atıyor mu ona bakacağım ya! yok, anlayamadım. kımıldamıyordu; hiç hareket etmiyordu. sonra aklıma, bir filmde falan görmüşümdür her halde, harika bir fikir geldi. ağız bölgesine ayna tutup, aynanın buğulanıp buğulanmadığına göre anlayacaktım herifin durumunu. elbette üzerinde ayna taşıyan biri değilimdir, arabamda da bulundurmam. daha doğrusu bulunmaz. ne işim olur benim aynayla maynayla! gecenin bir vakti, direksiyonun başında aranırken, dikiz aynası gözüme çarptı. 'al sana ayna' deyip çıkarmaya çalıştım yerinden ancak beceremedim sanırım. aslında şöyle söylemem gerekir; aynayı yerinden çıkardım, evet, ama bir daha yerine takılamayacak.... bazıları en ufak mekanik düzeneği bile anlayamaz ya, ben de onlardanım işte. her neyse, herifin yanına gittim ve aynayı adamın dudaklarının önünde tuttum bir süre. yok, ayna buğulanmamıştı. buğulandıysa bile ben bakana kadar dağılıveriyordu? bir kez daha tuttum; bu defa daha uzun süre… belki de havanın ne serin, ne sıcak ne de soğuk olmasından? yine tam olarak anlayamadım. aslında çok hafif bir buğulanma vardı ve ben de herifin çok az da olsa yaşıyor olduğuna karar verdim. eh, yaşadığına göre, az da olsa yaşadığına göre, yardıma ihtiyacı var demekti. tekrar düşündüm: yol kenarı mı araba mı diye… gerçi ne karar verirsem vereyim, adamı yerinden fazla kımıldatamayacağım açıktı: öyle şişkonun teki değildi tamam ama pek de çelimsiz sayılmazdı.

“adamın etrafında döndüğümü ve bir sigara yaktığımı hatırlıyorum. bir de, neden tek bir araç bile geçmiyor acaba, diye düşündüğümü… herife yardım edebilmek için yardıma ihtiyacım vardı. dönüp durup, sigara tüttürürken aklıma dahiyane bir fikir geldi. dikiz aynasını arka koltuğa fırlatıp bagaja yöneldim. benzin istasyonlarından aldığımız, ama hiç kullanmadığımız beş altı tane karton güneşlik vardı bagajda. üç tanesini çıkardım, herifin altına koymaya çalıştım. evet, çalıştım çünkü herif ağırdı; kartonları tam altına yerleştirmem neredeyse on dakikamı aldı. bu arada merak ettim hala az da olsa yaşıyor mu diye ve dikiz aynasıyla son bir kez kontrol ettim; hala canlıydı… arabayı ayaklarının dibine park ettim ve bagajdaki halatla herifin ayaklarını kartona bağladım; halatın diğer ucunu da arabaya… beremi de kafasına geçirdim, mis gibi oldu. şimdi hazırdık; tıpkı eskimo köpeklerinin kızakları çekmesi gibi ben de adamı çekecektim. her şey yolunda görünüyordu. arabama bindim ve yavaş yavaş ilerlemeye başladım. onun hayatını kurtaracak ve yoluma devam edecektim…”

***

“işyerindeydim ve on beş dakika sonra buluşacaktık; telefon görüşmemizden bu sonuç çıkmıştı. mesai biteli iki saatten fazla olmuştu ve koşarak çıkarken kapıdaki güvenlik görevlisini neredeyse düşürüyordum. onunla buluştum; arabasına bindik ve ilerlemeye başladık. boşanmamı ve kendisine daha çok zaman ayırmamı istiyordu ancak ben boşanamıyordum ve işin doğrusu hiç de boşanmak falan istemiyordum. onun yeri başka eşimin yeri başkaydı benim için ancak bu düşüncemi asla dile getirmiyor, kıskançlık yapmamasını, zamanla her şeyin rayına oturacağını söylüyordum. benim belirsiz, kararlı görünmeyen tavrım onun sinirini bozuyor ve bu yüzden aramızda sürekli bir gerilim oluşuyordu.

onun dağ evine doğru ilerliyorduk. uzun süre boyunca tek kelime etmedik. hava kararmıştı, gece yaklaşıyordu. aramızdaki gerilime son vermek için laf olsun diye bir şeyler söyledim. benim bir şey söylememi bekliyormuş ki bu patladı! bağırıp çağırmaya başladı. karısından yıllar önce boşanmıştı ve bu işin hiç de kolay olmadığını çok da iyi biliyordu. beni anlamasını bekliyordum ama deli gibi davranıyordu; kıskanç bir çocuk gibi! artık küfürleşmeye, birbirimizi yıpratmaya başlamıştık. ülserim boğazıma kadar çıkmıştı; nefesim kesiliyordu! hem sinirden hem de ülser krizinden gözüm kararmaya başlamıştı. çok sert şeyler söyledim ve arabayı durdurup beni dışarı atana kadar da durmadım!

“uzaklaşan arabanın ardından bakarken zangır zangır titriyordum. aksi istikamette yürümeye başladım. kendi kendime bağırıyor, küfrediyordum. oldukça berbat durumdaydım çünkü ilaçları işyerinde unutmuştum. yoldan bir araba geçsin diye dua ediyordum ama dayanacak gücüm kalmamıştı. ne zaman kendimden geçtim hatırlamıyorum. korkunç bir acıyla kendime geldiğimde ne olduğunu anlamam oldukça zor oldu: bir araba tarafından sürükleniyordum ve kafam toprak yolda sürtünüyordu! dehşet içinde bağırdım ve araç o anda durdu. biri fırladı arabadan; yanıma geldi. merak ve korku ifadesine karışan bir içtenlikli gülümsemeyle yaşıyor olmamdan dolayı çok mutlu olduğunu söyledi. kafam kanıyordu, canım yanıyordu. konuşmaya çalıştım ancak beceremedim. elindeki dikiz aynasını sallaya sallaya bir şeyler anlatıyordu. sonrası karanlık; tekrar kendime geldiğimde hastanedeydim.”

***

“tek istediğim şey karısından boşanması; başka bir şey istiyor değildim. bir ilişkimiz vardı, hala da var, ancak karısı onun hayatını benden çalıyordu. buna dayanamam. ben de evliydim bir zamanlar; tıpkı onun gibi mutsuzdum çünkü her şey yanlıştı! ne yaptım; boşandım, işte oldu bitti! çok zor değil ki bu sadece kararlı olmak gerek. onunla bu konuyu son defa konuşmaya karar verdim; artık ne olacaksa olsundu. buluşalım dediğimde karısıyla bir yemeğe davetli olduklarından falan bahsetti ve beni gerçekten çıldırttı! işte tam da bundan bahsediyorum ben! her neyse, bir şekilde durumun vahametini kavradı ve benim dağ evimde bir gece geçirmek üzere buluşmaya karar verdik. onu boşanma konusundaki tüm kararsızlığından kurtaracaktım.

“buluştuk ve arabamla yola çıktık. surat yapıyordum çünkü incinmiş olduğumu hissetsin istiyordum. ayrıca onu cesaretlendirmem için beni cesaretlendirecek birkaç laf etmesini bekliyordum. uzunca bir süre de bekledim. o sustukça ben de sustum. dağ yoluna saptıktan bir süre sonra artık dayanamayacağım noktaya gelmiştim ve bari ben konuşmaya başlayım diye düşünüyordum ki beni zıvanadan çıkaran lafı ediverdi! dün akşamki maçtan bahsetti! işte o an tüm sinirlerim boşaldı ve ağzıma geleni söylemeye başladım. dalga mı geçeceksin; o kadar kolay değil! resmen kavga etmeye başladık. ona verdiğim değere, verdiği karşılık kudurtmuştu beni. dağ evine iyice yaklaşmıştık; belli ki berbat bir gece bekliyordu bizi. tamam artık pek umudum kalmamıştı ama öyle bir laf etti ki, ne dediğini şimdi burada söylemeyeceğim, beynim yerinden oynadı ve frene asıldım.

“onu dışarı attım ve dağ evine yollandım. direksiyonu yumruklaya yumruklaya eve vardım ancak arabadan inemedim. sinirimden gözlerimden yaşlar geliyordu. bir sigara yaktım ve sakin olmaya çalıştım. hafif hafif kendime geldikçe daha sakin düşünmeye başlamıştım. onun arabada sürekli karnını tuttuğunu, güçlükle nefes aldığını hatırladım ve kendime çok kızdım. gecenin bir vakti onu karanlık bir yolda yapayalnız bırakmıştım! hem de evime götürürken! derhal arabayı çalıştırdım.

“bir süre sonra yolda durmuş bir arabanın farları gözüme çarptı. ne olduğunu merak edip yavaşladım; arabanın hizasına geldiğimde gözlerime inanamadım! o yerde yatıyordu ve arabaya bağlıydı! kendimi dışarı attım. oldukça yaşlı bir kadın elindeki dikiz aynasını sallayarak bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. ayağına bağlanmış ipi çözdüm, kendi arabama yerleştirdim. kadın, yardım etmek istediğinden bahsediyordu; kadını omuzlarından ittim ve tehdit ettim. inanılmaz bir vahşetti bu; onu dava edeceğime yemin ettim! ihtiyar kadın hayretler içinde ve korkmuş halde arabasına koştu ve bastı gitti.

“doktorlar hayati bir tehlikenin bulunmadığını söylediler. bekleme odasında televizyon izlerken karısını arayıp aramama konusunu düşündüm. elbette aramaya karar verdim; böylece ilişkimiz ortaya çıktı ve boşanmaları hiç kimsenin beklemediği kadar hızlı oldu.”

devamını göster

16 Ekim 2008

orhan seyfi çelik - saburie


1993 yılında mtv'de yayınlanan bir programda (cartel ile birlikte dikkatleri çeken, almanya'daki türkler ile ilgiliydi) 15 saniye kadar gördüğüm bu parçayı 15 sene sonra yine video olarak bulabildim. "yuh! 15 saniye için 15 sene mi!" diyebilirsin haklı olarak... öyle değil tabii; ben o görüntüleri bir vhs kasete kaydetmiştim ve gecenlerde video kasetleri deşerken karşılaştım: "vay bee!" dedim ve internetin altını üstüne getirdim. ne yazık ki şarkıyı mp3 formatında bulamadım; albümü bulmayı hayal bile etmedim! hepsini geçtim adamın fotosunu bile bulmak çok güç...

yukarıdaki fotoda şapkalı şahıs orhan seyfi büyük olasılıkla ama müslüm gürses'e benzeyen şahıs da olabilir? mtv'nin röportajında kel bir adam vardı ve oldukça sempatikti; işte klipte dansöz kıyafeti giydirilmiş dazlak (skin-head) (peki) tartışma yaratmış falan filan birşeyler söylüyordu...

orhan seyfi çelik hakkında ekşi sözlük tek bir satıra yer vermiş; yayıncının sitesinde de sadece "turkish delight" projesi dahilinde bir foto var....

devamını göster

02 Ekim 2008

uzaya açılan kapı

uzaya açılan kapının önünde uzun bir sıra falan yok. kapının üzerinde “çıkış” “giriş” ya da sadece “uzay” falan yazmıyor ama herkes biliyor kapının ardında uzay olduğunu; hem de herkesin biraz olsun bildiği uzay. kapıyı açıyorlar ve ilk olarak ay kocaman görünüyor. sonra kalan her şey. ama kimse adım atmıyor. çünkü uzaya doğru bir adım atarlarsa nefessizliğe düşeceklerini düşünüyorlar.
belki de haklılar...
oysa kapıyı oraya koyan fazlasıyla eğleneceğini sanıyordu. elinde dürbünlü bir tüfek var ve kapıdan ilk adımını atacak olana gönderecek kurşunu. ama kimse adım atmıyor. beklerken milyonlarca sigara tüketmiş olan bu kişi şüphesiz sabırlı biri...

devamını göster

25 Eylül 2008

ev hayatında en sevdiğim müzik videoları (mim)

* aydan atlayan kedi, ev hayatında nelerden nefret ettiğimi sormuş... aklıma sadece su ya da elektrik tesisatının bozulması gibi şeyler geliyor. çok üşengecim ve "bekleyelim bakalım nasıl olsa geçer" diye düşünebileceğin türden sorunlar değil bunlar. bozulan bir kalorifer peteğinden sızan suyun halıyı çürütmesi, halıda bir mantar (bildiğin şapkalı mantar) oluşturması mümkündür bu hayatta. insani ilişkiler söz konusu olduğunda, odama bateri kurduğum için zamanında annemi deli ettiğimi hatırlıyorum; içip içip saçmalayarak ev arkadaşlarımı sinir etmişliğim çoktur. onlar da beni çıldırtırlardı mutlaka, saçmasapan şeyler yaparak. sonuçta, prensip haline getirdiğim, "bu beni deli eder" diyebileceğim ama "iyi de bu dediğin herkesi sinirlendirir" diye karşılanmayacak bir şey yok sanırım.

  deli profesör de "favori müzik videoları" mimini paslamış. (oldukça keyifli olan yazısına eklediği iki "berbat" müzik videosunu izlemeni tavsiye ederim; "hayatta neler var" klasmanında, kendi uç noktalarında (berbatlıkta) eminim sağlam yerdeler...) o halde hiç yoruma kaçmadan bir liste ve "bağlantılarla uğraşamam" diyen için (sen kaybedersin) altta red snapper - image of you:
 

 Red Snapper - Image Of You

devamını göster

04 Eylül 2008

kara delikler ve diğerleri

avrupa nükleer araştırma merkezi (cern) 10 eylül 2008 günü büyük bir deney yapacak ve gerçekçi bulunmayan(?) iddialara göre bu, dünyanın felaketi olacak: büyük hadron çarpıştırıcısı adlı parçacık hızlandırıcısındaki deneyde ortaya çıkacak kara delik ya da kuramsal parçacığın güzel gezegenimizi bir ateş topuna çevireceği, cork diye yutacağı iddia ediliyor ki insan anlamadığı bir alan (fizik) söz konusu olunca "hadi ya?" demeden edemiyor... hatta bu işten anlayanların "yok öyle bir tehlike" dedikleri yazıları okuduktan sonra bile içi tam olarak rahat etmiyor. bir de düşünsene: ertesi gün doğum günün!

yirmi küsür manyak fizikçinin dünyanın sonunu getirebilecek bir deneye kalkışması durumunda gözüm süpermen'i aramaya başlıyor. demem o ki, evet çok "çizgiroman" bir korku bu: en klişesinden, saçmasapan! yine de bunalıma giren, geceleri uyuyamayan vardır; kesin!

douglas adams yaklaşımıyla bakılırsa, bir fare(!) ya da deney alanında unutulmuş , oynanmış bir loto kuponu, aslında dünyayı yutmayı hiç de düşünmeyen bir karadeliği gaza getirebilir? o halde "bir haftadan az bir zamanın kaldı ne yaparsın?" sorusunu sorman gerekiyor kendine; galaksiler arası otostop yapmayı bilmiyorsan tabii...

çok isterdim ama ben bilmiyorum... üç beş günde de bu konuda kendimi yeterli düzeye getirmem olanaksız. peki ne yapardım? diyelim ki cern'de çalışan, uzaktan akrabam olan isveçli fizikçi beni aradı ve "öleceksiniz.. hepiniz öleceksiniz.. nıhahaha!" dedi! derhal lost senaristlerini arar ve olayları neymiş onu sorardım. "yuh! bu muydu!" diye telefonu kapadıktan sonra tüm eşe dosta ulaşır ve onları evime davet ederdim: "içkilerinizi kapıp bize gelin!". muhtemelen beş gün boyunca geyik yapar, film izler ve sürekli sarhoş kalmaya çalışırdım.

sekiz saniye önce düşündüm de, yılların geyiği olan bu soruyu "kalan azıcık zaman(!)" için bir eğlenceye dönüştürmek mümkün. uzun süredir "ben de bir mim başlatsam benim neyim eksik yahu" diye yutkunduğumu(!) da hesaba katarsak, işte şimdi tam zamanı üstelik belki de son şansım!

o halde, 10 eylül 2008 gününe kadar zaman kısıtlaması koşuluyla (eh.. öyle değil mi?) şu soruyu cevaplasınlar: "10 eylül günü gezegenimiz yok olacak diyelim; o güne kadar neler yaparsın?"
kimler: demo, cevval portakal (bir aydır yazmıyor gerçi), buzcevheri, mathy, aydan atlayan kedi ve zehirli örümcek (pil bitti dedin ama hadi bakalım...)

*görsel: superman

devamını göster