31 Temmuz 2007

etnik caz

ahmete babası sormuş:
“oğlum büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye…
ahmet demiş ki:
“sen ne olacaksın?”
“oğlum, bak ben marangoz oldum.”
“marangoz mu olman yoksa büyümen mi tamamlandı?”
“ne?”
“kendimi senin yanında çok küçük daha doğrusu küçülmüş hissediyorum…”
“ha?”
bunun üzerine ahmet’in babası ahmet’in kafasına odunu eklemiş.
o an, o saniye, ahmet “olmuş”
aradan yıllar geçmiş, baba ölüm döşeğindeyken ahmet'e demiş ki:
“benim büyümem bitti galiba oğul; ama siparişler bitmedi. o yarım kalan gardrobu bitir ve son kuruşuna kadar al paramızı…”
“tamam ba’a.. sen merak etme..” demiş marangoz ahmet; babası dilini dışarı sarkıtmadan hemen önce.

devamını göster

28 Temmuz 2007

makarna ve televizyon

televizyondaki yemek programından öğrendiği tarife göre makarna yaparken televizyon izliyordu.

makarnasını yerken televizyonda makarna yiyenleri izledi.

makarna yemekten bıktığını ve televizyon programlarının çok kötü olduğunu söyledi makarna tarifleri veren televizyon programına telefon açıp.

tek hayali tatile çıkıp doyasıya makarna yiyip televizyon izlemekti.

devamını göster

27 Temmuz 2007

pirinç megatron

orjinal ismi "saibogujiman kwenchana" bu filmin. güney kore yapımı; "olboy" isimli dumurcan filmin yönetmeni chan-wook park yönetmiş.. şudur budur işte; oldukça etkileyici bir film.
amerikan filmleri izleye izleye, anlayışı, hayata bakışı yamulmuş biri gibi yaşamak yerine farklı ülkelerin filmlerini izlemek her zaman bünyeye fayda sağlıyor... miyazaki'nin spirited away (sen to chihiro no kamikakushi) çizgi filmini ilk izlediğimde kafama dank etmişti iyi/kötü kavramları hakkında düşünmek gerektiği... "kötü" ya da "yabancı" sıfatlı varlıklara karşı amerikan filmlerinin çoğunda "yok etme" ya da en iyi ihtimalle "etkisiz hale getirme" çözümleri empoze edilir. özellikle princess mononoke (mononoke-hime) filminde bu konuda oldukça "insani" yaklaşımlarla karşılaşılıyor. iyi de bunların "i'm a cyborg, but that's ok" ile ne ilgisi var?
film genel olarak bir akıl hastanesinde geçiyor; herkes sever mi bilmiyorum ama ben "deli" hikayelerine düşkünüm; hep ilgimi çekmiştir... bu filmdeki akıl hastaları elbette hafif karikatürize tipler; yani tıpkı guguk kuşu'ndaki gibi: arkada dengesiz dengesiz dolanan figüratif tiplerin ötesinde karakteristik özellikleri olan hastalar ön plandalar... bu "deli"ler dünyasında herkes "tuhaf", "yabancı" ve "garip". ama filmin ana karakterlerinin ilişkisindeki insani yaklaşım herhalde sadece, "en hayvan benim; birinciliği kaptırmak istemiyorum" diyen birinietkileyemez... "önemli olan nedir, gerçekten önemli olan?"; bu sorunun hayatın her anında sorulması, düzgün ve tatmin edici bir şekilde cevaplanması gerekiyor sanırım; huzurlu bir hayat için en azından. kendini cyborg ilan etmiş bir kızın şarj olması için en insani ne yapılabilir?
film ayrıca alzheimer hastalığı hakkında da önemli bir şeyler söylüyor; hasta yakını olanlar bilir; alzheimer sadece hastayı değil onunla ilgilenen (genellikle yakınlarından biri olur bu) insanı da oldukça olumsuz etkileyen; psikolojisini alt üst eden bir hastalık. her hastalığın getirdiği üzüntü, yorgunluk vs durumlarının haricinde sanki bir tür sınamaymış gibi, sabır,öfke,sinir bozukluğu gibi duyguları da ortaya çıkarabilen bir hastalık. kara mizah diyebileceğin şeyler bu hastaların dünyasının önemli parçaları: her zaman turp yemek mi? bu çok hafif bir sorun aslında...
bu öfke dolu cyborg(!) kıza sunulan "günahlar" defteri (sanki bir çocuğun resim defteri) işte başta bahsettiğim amerikan filmlerinden çıkmış gibi; "onlardan intikamını al; hepsini öldür ve bu yolda sana engel olabilecek insani bir duygun varsa onu yok et yok olmadı etkisiz hale getir".

"i'm a cyborg, but that's ok" üzerine hiç düşünmesen bile, oldukça keyifle izlenebilecek bir film.




















devamını göster

24 Temmuz 2007

üçbin küçük masaldan sadece biri daha

bir zamanlar, memleketin birinde batik adında bir ihtiyar yaşarmış. bu ihtiyar huysuz mu huysuz biriymiş ve hiç dostu yokmuş. hiç dostu olmamasına rağmen tüm şehir onu tanırmış çünkü ihtiyarın oldukça enteresan bir mesleği varmış. bu ihtiyar ne yapar ne eder bilinmez, sihirli-mucizevî eşyalar üretir, icat edermiş. küçük bir dükkânı varmış ve yaptıklarını bu dükkânda sergiler oldukça da pahalıya satarmış.
o kadar yetenekliymiş ki batik usta, ünü saraya; birkaç hafta sonra da kralın kulağına kadar ulaşmış:
“batik usta derler kralım, bir ihtiyar varmış feşmekân şehrinde... akıllara durgunluk verecek şeyler yaparmış. sigarayı bastırınca inleyen küllükten tutun da, mermerden basketbol topuna kadar bir sürü acayiplikler yapıp satarmış... yani bir söyleyim dedim... bilemiyorum yani; kralım? kralım iyi misiniz?”
“patates ve soğanın amerika’dan dünyaya yayıldığını biliyor muydun?”
“hayır, yüce kralım, bilmiyordum... ben...”
“peki, çin seddi’nin aydan göründüğünü? bunu biliyor muydun? aya bir çin seddi yapılsa peki; acaba dünyadan görünür mü? hoş, aya çin seddi yapılabilmesi için ayın önemli bir bölümüne çinlilerin sahip olmaları, diğer büyük bir bölümüne de türklerin sahip olmaları ve bunların savaşmaları falan filan gerekir... gerçi aya kadar çıkmışsın, orada da taşla sopayla savaşacak değilsin ya! o halde aya çin seddi yapılamaz... ama sembolik... yok canım neden öyle bir sembole ihtiyaç duyulsun ki? her neyse; sen ne diyordun?”
“ben, eh şey, batik usta derler kralım, bir ihtiyar varmış feşmekan şehrinde... akıllara durgunluk verecek şeyler yaparmış. sigarayı bastırınca inleyen küllükten tutun da, mermerden basketbol topuna kadar bir sürü acayiplikler yapıp satarmış... yani bir söyleyim dedim... bilemiyorum yani; kralım? kralım iyi misiniz?”
“iyiyim! elbette iyiyim! sen; ya sen nasılsın?”
“sağlığınıza duacıyım yüce efendim...”
“sağlığım yerinde dua etmene gerek yok!”
“hastalanmayın diye dua ederim efendimiz...”
“çok naziksin ama kendime bakıyorum... üstelik sakınan göze çöp batarmış!”
“aman efendim tanrı korusun!”
“bu sadece bir deyim... ben koskocaman bir kralım; nasıl olur da gözüme çöp batar tanrı aşkına!”
“haklısınız efendim...”
“her neyse... sen bir şey mi anlatıyordun?”
“evet efendimiz; batik usta derler, bir ihtiyar varmış feşmekan şehrinde... akıllara durgunluk verecek şeyler yaparmış. sigarayı bastırınca inleyen küllükten tutun da, mermerden basketbol topuna kadar bir sürü acayiplikler yapıp satarmış... yani bir söyleyim dedim... bilemiyorum yani kralım? kralım iyi misiniz?”
“ha ha ha! şeye gülüyordum; sigarayı bastırınca inleyen küllükten tutun, dedin ya...ha ha ha!”
“ben?”
“ver de tutayım bakalım, hangi sike derman olacaksa? ha ha ha!”
“efendimiz ben bir kabalık...”
“ne kabalığı be adam! komik bu! bak gülüyorum demek ki bir kabalık mabalık yok!”
“haklısınız efendim...”
“eh mecburen; pozisyonumuz gereği... her neyse; ne diyordun sen?”
“ah, evet; batik usta derler kralım, bir ihtiyar varmış feşmekan şehrinde... akıllara dur...”
“tamam! hatırladım... iyi bakalım; feşmekan’a dört atlı gönderin, hırpalamadan buraya getirsinler o ihtiyarı... söyleyin en güvendiği zamazingolarını da yanında getirsin... yok çok ağır iseler, arabaya falan yüklesinler... her türlü kolaylığı gösterdikleri yetmiyormuş gibi bir de saygıda kusur etmesinler!”
böylece dört saray çalışanı ihtiyarın yanına varmışlar. ihtiyar, bir buharlı teleskop projesi üzerinde çalışıyor ve bu projenin hiçbir işe yaramayacağını düşünüyorken, dört adamı fark etmiş. kralın mesajını ve emrini iletecek olanı hemen konuya girmiş:
“böyle böyle!”
“efendim anlayamadım?” diye şaşkınca bakmış ihtiyar.
“uzatma bizimle geliyorsun! kralımızın emridir, en güvendiğin icatlarını da seç ve hemen hazırlan!” diye bağırmış görevli. ihtiyar batik titremiş ve aceleyle hazırlanmaya başlamış.
feşmekan’dan hayatı boyunca ilk defa bu kadar uzaklaşan batik usta oldukça heyecanlı duygularla saraya girerken o ihtiyar ve yorgun yüreği ‘pitir pitir’ atıyormuş. hayatının en büyük fırsatının karşısına geldiğini, sonunda saraya yani layık olduğu soylu yaşantıya iyice yaklaştığını düşünüyormuş. hele bir de kralın karşısına çıkarıldığında, zangır zangır titremeye başlamış...
“kim bu adam!” diye kükremiş kral.
batik usta kendisini kralın huzuruna getiren görevlilere korkuyla fısıldamış:
“hey, söylemediniz mi yoksa? aman tanrım anons bile edilmedim mi? aman tanrım!”
“batik usta derler kralım, bir ihtiyar feşmekân şehrinden... akıllara durgunluk verecek şeyler yapıyormuş... sigarayı bastırınca inleyen küllükten tutun da, mermerden basketbol topuna kadar bir sürü acayiplikler yapıp satarmış... yani bir...”
“ben iyiyim!” diye kükremiş kral.
“tanrı kralımızı başımızdan eksik etmesin!” diye bağırmış salondaki herkes.
“bana icatlarını beğendirirsen seni kızımla evlendireceğim; yok beğenmezsem kelleni alacağım!”
“aman kralım... ben...”
“ha ha ha! şaka yaptım be adam! sen çoktan andropoza girmişsindir zaten... hem benim kızım çoktan evlendi; birbirinden güzel üç çocuk sahibi şimdi...”
“tanrının iyi niyeti sizin ve ailenizin üzerinden eksik olmasın yüce efendimiz...”
“kes! din adamı mısın yoksa mucit mi?”
“affedin kralım...”
“bakarız... demek enteresan şeyler yapıyor, yaptıklarını da satıyorsun...”
“evet yüce kralım...”
“vergi veriyor musun?”
“ben...”
“ha ha ha! kral olmanın en kötü yanı ne biliyor musun batik usta; ince espri yapamıyorsun... yani bir gün tanrı nasip eder de kral olursan görürsün sen de...
“aman efendim; hâşâ!”
“işte! tam da bunu söylüyordum! ama tabii ki ironiden anlamak için zeki olmak gerekir... her neyse ne diyordun?”
“ben...”
“evet! bir şey demiyordun. pekala, bana birkaç şey göster ancak sakın ola ki inleyen bir küllük yahut mermer basket topu gösterme; zira onları görmektense kopmuş kelleni görmeyi tercih ederim...”
batik usta çantasını açmış ve küçük bir kafes çıkarmış.
“ne var o kafesin içinde?” diye sormuş sabırsızca, kafese dikkatini vermiş olan kral. batik usta kafesin kapağını açınca minicik mavi bir hayvan çıkmış.
“süs gergedanı efendimiz...”
salondaki herkes şaşırmış kalmış. kral gözlerini kısmış ve kafesinden çıkar çıkmaz sağa sola koşturan, huysuz mu huysuz olduğu her halinden belli ancak bir o kadar da şirinlik müsvettesi gergedanı izlemiş dikkatlice.
“başka!” diye kükremiş.
her atıldığında tura gelen madeni parayı, yirmi kullanımlık kibrit çöpünü, üçle çarpıldığında asla yirmi bir sonucunu vermeyen mıknatıslı yediyi ve bunlar gibi daha bir sürü ilgi çekici buluşunu sunmuş batik usta. kral gördüklerinden oldukça etkilenmiş ve bu yaşlı ihtiyarı çok beğendiğini düşünmeye başlamış.
“çok yeteneklisin batik usta! seni kutluyorum!”
“sağ olun yüce kralım...” demiş gururu okşanan ihtiyar.
“seni, eh, hemen söyleyin bana, bu adamın yeteneklerini sergileyebileceği boş bir makam var mı?”
kralın adamları mırın kırın etmişler... kimse bir şey söylemeye cesaret edemiyormuş.
“o halde seni lort ilan ediyorum! köyüne dönebilirsin!” demiş kral.
hayal kırıklığına uğrayan batik ustanın ağzından tek bir kelime çıkmamış. selam vere vere kapıya yönelmiş.
“hey dur!” demiş kral. batik usta umutla doğrulmuş.
“emredin yüce kralım!”
“seni... seni dük ilan ediyorum! köyüne dönebilirsin!” demiş kral.
kralın kendisiyle dalga geçtiğini düşünen batik usta, kralın daha önce ironi konusunda söylediklerinden cesaret alarak konuşmuş:
“ben bir şehirde yaşıyorum kralım!” demiş.
“vay canına, yediremedin ha kendine! emrimdir, şu andan itibaren feşmekan şehri haritalarda, turistik rehberlerde ve dahi coğrafya kitaplarında ‘fişmekan köyü’ olarak geçecektir!”
batik usta şaşkınlıktan dona kalmış...
“hadi! seni arşidük ilan ediyorum! iyisin; fişmekan köyü arşidükü batik usta! bak söylemesi ne kadar zor ve hatta uzun süreli...”
iyiden iyiye ağlamaklı bir ifadeye bürünen batik usta, kralın son kahkahasıyla kendine gelmiş.
“tamam batik usta! şakaydı hepsi! sen gururlu ve onurlu bir adamsın ama şunu da unutma ki senin bir mevki kompleksin olmamalı! bak sana şunu söyleyim; bende sendekinin onda biri kadar bile bir hayal gücü olsaydı, krallığımdan vaz geçebilirdim! tamam haklı olarak abarttığımı düşünüyorsun ama etkileyici olabilmek için de bazen abartılı bir anlatıma bulaşmak gerekiyor... neyse; şu gerçek ki sen yaratıcı bir insan olarak kendine yetmelisin! şimdi tüm bu olan bitenlerin herkeslere anlatılmasını emrediyorum! bu olup bitenlerden ve konuşmalardan dersler çıkarılacak ve artık hatalı davranışlarda bulunulmayacak! emrimdir!”
“baş üstüne kralım” diye kükremiş bir görevli. kral ona bakıp sırıtmış:
“ bak yaa!”

devamını göster

22 Temmuz 2007

henryk mikolaj gorecki

şu...üçüncü senfoninin ilk bölümünü... kiminle dinlemiştim acaba?
ve kendi kendime dinlemek neyime yetmiyor da biriyle dinlemek istiyorum?
galiba soru : o kim?
soru-cevap, çağrışımlar ve boktan kimlik ispatları olmadan kiminle dinlemek istiyorum acaba?
sadece durup: sessizce.
önemli bir şey değil çünkü; en fazla o kadar önemli; en azından.
sonrasında günün gelişen olaylarından pekala bahsedilebilir; neden olmasın?
ama sadece 27 dakika duramaz mı insan; kendini bir kenara bırakıp; sadece kendi için...
bu konuda bir eksikliğim var; bir delik; bir kompleks...
sanki başım göğe erecek!




devamını göster

21 Temmuz 2007

atraksiyon


doğrusu bayılmadım ama yine de güzel bir video:



35mm / 10' 00" / S&B-Renkli / Canlandırma
2001 / Belçika-Fransa

Yönetmen: Raoul Servais
Senaryo: Raoul Servais
Kurgu: Raoul Servais
Görüntü: Lou De Meyere
Müzik: Lucien Goethals
Oyuncular: Marq Rawls & Mime Centrum
Yapım: Anagram (Belgium), OIL pour OIL (France)
Ödüller: Özel Mansiyon Flanders o Jüri Özel Ödülü Vallodolid
bilgi: europeanfilmfestival.com

devamını göster

g o l d i e 6



goldie'nin 6 yeni görüntüsü:












devamını göster