26 Ocak 2011

homo evolutis

homo evolutis, juan enriquez amcanın ted konuşmasında, hominidlerin son türü olarak tanımladığı "canlı". son model, yedek parçası bol, tekno insan gibi bir şey.
hemen yanda ilk örneklerinden biri olan koşucu oscar pistorius'un fotosundan da anlaşılacağı gibi, bilim kurgu falan değil anlattıkları.
şöyle diyor:
"bence göreceğimiz şey hominidlerin farklı bir türü. sanırım homo sapiens'den homo evolutis'e doğru geçiş yapacağız ve bence bu 1000 yıl dahi sürmeyecek. hatta çoğumuz onlara bir göz atma fırsatı bulacağız, torunlarımızsa onlarla yaşamaya başlayacaklar."
juan enriquez, kök hücre mühendisliği, doku mühendisliği ve robotlar üzerine yapılan çalışmaların geldiği noktaları anlatıyor. çok büyük bir hızla yeni bilgi ve teknolojiler üretilen bu alanlarda yapılan çalışmalar sonucunda ortaya, "teknoloji destekli" insanlar çıkacaklar/çıkıyorlar. yani bu değişimler, "şu aptal şempanzelerle mi akrabayız?" diyen kendini beğenmişlerin, kendilerini "yeteneksiz eski modeller" gibi hissetmelerini sağlayacak.
doğuştan sağır birine duyma yeteneği kazandıran teknolojik eklentiler sayesinde doğuştan sağırlar da normal insanlar gibi duyabileceklermiş. ama işin ilginç tarafı, belki bir süre sonra, frekans aralıklarını ayarlayabilecekler ya da kulaklarına yerleştirilen cihaz 100 dilde çeviri yapabilecek (merhaba babil balığı) ya da juan amca'nın dediği gibi, yunusu, balinayı, kediyi köpeği rahatlıkla işitebilecek hatta seslerini çözümleyebilecek bu eklentili insanlar.
kulak burun boğaz bölgesinden hafifçe zıplayıp, beyin bölgesine sıçrarsa bu teknoloji; bu "homo evolutis"ler bize, bizim, ağzında ıslattığı çöpü karınca yuvasına daldıran maymuna, gorile baktığımız gibi bakacaklar ve şöyle diyecekler: "çok şirinler amaaa çok da akıllılar ha!"
*
yukarıda da bahsi geçen koşucu oscar pistorius, engelli olduğu için sadece engellilerin katılabildiği yarışmalara katılabiliyormuş; olimpiyatlarda da yarışmak istiyormuş ancak uluslararası atletizm federasyonları birliği, rakipleri karşısında avantaj sağladığı ve teknik destek aldığı için olimpiyatlara dahil etmiyormuş. mahkemeler şunlar bunlar sonucunda katılabilmiş olimpiyatlara. bu onun için bir başarı şüphesiz. peki 30 yıl sonra? o bacaklara eklenen parça normal bir insanın asla koşamayacağı kadar hızlı koşmasını sağlayacak teknolojik düzeye geldiğinde ne olacak? atletizm kariyeri için kollarını bacaklarını kestirmeye başlamaz mı insanlar? f1 yarış arabaları gibi, sağında solunda şirket markalarının parlak logolarını taşıyan sporcular tozu dumana katacaklar belki de gelecekte?
*
juan amcanın konuşmasına ekonomi, para ile başlaması boşuna değil. sonuçta, "bakın bazı teknolojiler var ve gelecekte "çok para" ve "güç" elde etmek için bu teknolojilerde gelişmeler göstermeliyiz" diyor. zayıf olan yok olup, güçlü ve dayanıklı olanlar kalacaksa, hep de öyle olduysa zaten, evrimin bu bahsedilen son halkası homo evolutis'ler, para denilen nanenin, tıpkı iklim gibi, hastalık gibi, bu dünyanın "değiştirici", "dönüştürücü" bir parçası olduğunu kanıtlayacaklar:

"gözüm 100x optik yakınlaştırma özlelliğinde, ya seninki?"
"bende astigmat var hala, yazılar birbirine giriyor... hem nerde bende o para; zor benim evrimleşmem!"

devamını göster

24 Ocak 2011

"pazartesi sendromu"

b

banksy, "çocuğu koymuş"; ezberlenmiş, kopyalanmış acılarla (da) dolu dünyamızın sahteliğinin tam da ortasına.
askerlik yapanlar, şafak sayarlar, günler bir an önce geçsin isterler, biten her günün üzerine çarpı atılır, sayı azaldıkça heyecan artar. oysa geçen her gün, kendi ömürlerinden uçup gider. azrail, "işlerim yoğun, senin canını bir gün önceden alsam olur mu?" diye sorsa, herkes topuklarını yere vura vura tepinmeye, ağlamaya, üstünü başını yırtmaya başlar oysa.
yılın sadece 11 ayında çalıştığını ve haftanın sadece 3 gününün* derhal, hızlıca geçmesini dilediğini düşün. matematiğim pek iyi değildir ama, bu şekilde 10 yıl çalışırsan (yaşarsan), derhal yok olmasını istediğin zaman yaklaşık 3 yıl.
işin ne olduğuna bağlı olarak elbette bazı günler, diğer günlere kıyasla çok daha yoğun ve yorucu geçebilir. sen de sızlanırsın, ama işini seviyorsundur; belki o zorlukları yenmek daha sonrasında sana pek de güzel hisler veriyordur. eh zaten işlerini severek yapanlar, konu dışı diyelim.
bir de "kolektif delilik" durumu var ama: öğrenilmiş, kopyalanmış, şuursuzca taklit edilen duygu patlamaları bunlar. "pazartesi sendromu" da, işte, dangalaklığın kitlelere yayılmış virüslerinden biri.
çok boktan bir işi var ve şu anda kim bilir nerelerde olmak isterdi ama işte hayat şartları, sistem, dünya... kaç kişi sevdiği işi yapıyor ki şu gezegende? aman efendim, siz sendrom görmemişsiniz; beter olun!

*"üçün biri", sendromlu olanı

banksy.co.uk

devamını göster

detour (1945)

detour, 1945 yapımı, bir kara film. en unutulmaz kara film listelerinde hatta ölmeden, sürünmeden izlemeniz gereken şu, bu sayıdaki film listelerinde yer alan, pek tanınmamış oyuncuların yer aldığı, 6 gün gibi kısa bir sürede çekilmiş ve film süresi bakımından da kısa diyebileceğim (yaklaşık 70 dakika uzunlukta), pek de güzel bir film. [daha önce izlemediysen ve izlerim ben bunu diyorsan, yazının gerisini filmi izledikten sonra oku, öyle pata küte anlatacağım filmi. gerçi çok da süprizli şeyler yok ama finali ile ilgili ilginç bir iki nokta var, bıtbıtlanacağım...]
uyarımı yaptıktan sonra, gönül rahatlığıyla kısaca filmi anlatayım: piyanist al roberts, evlenmeyi düşündüğü, şarkıcı sevgilisi ile new york'da, köhne mekanlarda çalışan bir müzisyen. ancak sevgilisi, "ben los angeles'a gideceğim, şansımı hollywood'da deneyeceğim" diyor birgün ve al roberts, iyi kötü idare ettiklerini, maceraya atılmak istemediğini söylüyor.
günler eskisi gibi geçerken, sarhoş bir müşterinin gönderdiği 10 dolar bahşiş al roberst'a pek bir koyuyor ve "kıt kanaat yaşamaktan bıktım, bekle beni los angeles!" diye aşka geliyor. yönetmenin nedense araya sıkıştırdığı, pek kısa (30 saniye) bir "kırklı yıllarda telefonla iletişim" konulu belgesel görüntüler eşliğinde sevgilisine müjdeli haberi iletiyor.
neredeyse beslenmeye bile ayıracak bütçesi olmayan piyanist, otostop yapmaktan başka çare bulamıyor. birkaç araç değiştirdikten sonra, sonunda, hayatını bok edecek olayları tetikleyecek otostopu gerçekleştiriyor: sağ elinde taze yaralar, çizikler bulunan, garip bir adamın aracına biniyor. işin doğrusu adam bizimkine çok iyi davranıyor ancak öyle şeyler oluyor ki, sonuçta adam ölüyor ve bizim piyanist aslında adamın canına kesinlikle kast etmek istemediği halde, karanlık ve yağmurlu bir yolda, "anlatsan kimse inanmaz" denir ya, işte öyle bir pozisyonda kalıyor.
suçlanmamak için kendince bir plan yapıyor ve yola devam ediyor ancak bir kere kontrol kötü kaderin eline geçtikten sonra, ne yapsa boşa çıkıyor; bir takım tesadüfler ve aldığı yanlış kararlar onu iyiden iyiye boka batırıyor.

Detour

filmi, tüm olaylar olup bittikten sonra, bir yol üstü restorantında mola veren kahramanın ağzından (düşüncelerinden) anlatmış yönetmen. filmin finali garip. bir polis arabası, restoranttan çıkıp yürümeye başlayan piyanistin yanında duruyor, piyanisti araca bindiriyorlar ve: the end. "onca olan bitenden sonra nasıl oldu da bu adamın suçlu olduğunu, cinayetlerden sorumlu olduğunu anladınız yahu?" diye sorduğunla kalıyorsun.
ancak filmin finalinin aceleye getirilmiş, yüzeyselce geçiştirilmiş olmasının ardında boktan mı boktan bir neden var: polisli final, film sansüre uğramasın diye alınan bir önlem! o dönemde, "suçlu adamı öyle elini kolunu sallayarak çekip giderken gösteremezsin, suç cezasız kalmaz" gibisinden kurallar varmış sinemacılar için ve yönetmen mecburen filmine polis çağırmış, karakteri tutuklatmış.
filmin bir başka enteresan yanı, david lynch'in lost higway filmi ile olan akrabalığı. her iki filmde de, gerçekleşen ölümlerden kendisinin sorumlu olmadığından emin olan, bir şekilde bir başkasına dönüşen/bir başkasıymış gibi davranmak zorunda kalan, kendini yollara vurmuş, radyodan ya da dışardan bir yerden gelen "belirli bir" müziğe dayanamayan bir müzisyen var.
şöyle başlıyor anlatmaya al roberts:
bu melodi! bu melodi! neden hep bu kokuşmuş melodi? beni takip ediyor, kafamın içinde çınlayıp duruyor, asla bırakmıyor. hiç, bir şeyi unutmak istediğiniz oldu mu? hiç, hafızanızın bir kısmını kesip atmak istediniz mi? yapamazsınız, biliyor musunuz. ne kadar denerseniz deneyin. görüntüsünü değiştirebilirsiniz ama er ya da geç, kokusunu alacaksınız ya da birisi onu hatırlatan bir şey söyleyecek... ve yine yakalanacaksınız!
imdb
wikipedia
divxplanet
lost highway

devamını göster

04 Ocak 2011

üç milisaniye

avrupa nükleer araştırma merkezi (cern), türkiye'nin ön üyelik başvurusunu kabul etmiş. 3 yıl sürecek resmi görüşmelerden sonra, masaya (muhtemelen kapıya yakın* bir) sandalye daha eklenebilirmiş yani. bu gün tuvalette okuduğum ntv bilim dergisinden edindim bu haberi. "üç yılda cern'deyiz" (biz? ben de mi?) başlığıyla verilmiş haber. şuralarda bir yerde duran bağlantıdan ulaşabileceğin, ntvmsnbc.com haber sitesinde ise, bana daha uygun görünen, ironiden uzak bir başlık atılmış: "türkiye cern'e üye oluyor". "okumak" denilince bağırsaklarında hareketlenme hisseden, zamanının çoğunu bilgisayar karşısında aptal oyunlar (worms, gta, fallout, friendfeed, blogger vs) oynayarak harcayan bir armutun (sakin; kendimden bahsediyorum), saygın bir uluslararası kurumda, hem ülkelerini temsil etme hem de kendilerini geliştirme fırsatı bulacak, kendi alanlarında saçlarını ağartmış bilim insanlarını karikatürize etmesi; yetmiyormuş gibi, "biz mi? hadi canım!" gibi şeyler söyleyip kendince eğlenmesi çok acı verici. evet, ben eşeğim. ama en azından pislik değilim, sanırım. en çok ziyaret edilen gazete/haber sitelerinde (örneğin, hürriyet, milliyet, radikal gazetelerinin sitelerinde) "bilim" başlığı bile yok! hepsinde "teknoloji" sayfaları var ama konu, iletişim ile sınırlı gibi, işte bilgisayarlar vs... ya da "yaşam" başlığı altında, televizyon ünlüsü, aptallığın aynası programlar yapan sığ tiplerin isimlerinin sağa sola saçıldığı ve o sığlığa salya damlatan beyinsizlerin kilo, yaş, cinsellik sorunlarının ele alındığı saçmalıklar arasında, evet azıcık bilim haberi var; yalan olmasın. ama onları da "kesin araştırmadan etmeden, yarım yamalak, laf olsun diye koymuşlardır" diye düşünmeden okumak zor. --- her neyse asıl konuya geleyim ya da asıl konudan uzaklaşayım. biraz önce tuvaletteyken öğrendim: iddiaya göre, önce ne göreceğimizi tahmin ediyoruz, daha sonra, milisaniyeler süren ve elbette biliçdışı bir işlemle görüntü kaynağını kontrol ediyor ve karşılaştırma yapıyoruz. daha sonra, tahminlere, "öngörülere" uymayanları, hatalı olanları düzeltiyoruz. bir kamyon kelime ile anlatılabilen ancak milisaniyelik bir işlem. şöyle bir canlandırma: "vazo düşecek mi, düşüyor mu ne?" diyor görme merkezindeki nöronlar; "bi' milisaniye, bakalım ne oluyor?" diyor (sanırım başka bir nöron); tahmin raporuyla, "çekilen fotoğrafı" karşılaştırıyor yetkili bir başka nöron ve sonucu söylüyor: "düşüyor valla!" hızlı (hızlı mı!) bir hareketle vazoyu yakalıyorsun ve övünüyorsun: "çok hızlıyım!", diyorsun. belli ki aslında çok (ama çok) daha hızlıyız üstelik biraz daha hızlı olabilsek hiç sıkıntı yaşamadan, düşmesinden bir iki saniye önce vazoyu sağlama alabileceğiz! böylelikle canlandırma epey bir kısalacak: "vazo düşecek mi, düşüyor mu ne? neyse, hallettim." işte bu kadar! bu durumda, milisaniyelerden de öte kısa sürelerde iş yapma yeteneğine sahip bir sistemde, fotoğraf çeken nöronlar zamanla tembelliğe alışacaklardır sanırım ve eğer yönetim iyiyse (belli ki iyi), başka bir departmana gönderileceklerdir. bu ne demek; "book of eli" diye boktan bir film var ya, işte o filmdeki çakmanın çakması bir zatoichi olan eli gibi olabilir insan. yok artık; eli'nin körü! ama bir dakika, bu çok saçma olmaz mı? yani, masanın üzerinde sigara paketi var ve ben onu görüyorum. milisaniyeler önce "masanın üzerinde sigara paketi var" diye bir "tahmin" yumurtladım ve gözlerim bunu destekledi, diye mi düşüneceğim? sanırım burada anlatılmak istenen, öncelikle paketin şeklinin, renginin, boyutlarının vs kabaca öngörüldüğü ve milisaniyeler içinde bunun doğrulanması? aynı şeyin ses ya da koklama duyularında da geçerli olduğunu düşünsene bu arada. şu klişe durum, sevgililer kavga ediyordur, kadın şarap şişesine uzanır ve sen gerçekten müthiş birisindir; şişe henüz fırlatılmak üzereyken, senin sesin duyulur: "ah! oo! nefismiş!" tam o anda zamanı durdursak, mikrofonlarımızı uzatsak, "tam kafamın dibinde, duvarda patlayacak şişe; ama nefis şarap; beni yeşilliklerle dolu kırlara götürecek!" gibi bir şey dersin. bunca yetenekli bir insanın sevgilisi de yetenekli olacağından, diye varsayılabilir, şişeyi fırlatmadan hemen önce, senin "ah! oo! nefismiş!" lafın üzerine, "ne diyorsun sen be!" diyecektir hatun (birbirinizi tamamlıyor olsanız da, kusursuz değil) ve şişeyi fırlatmıyacaktır. diyelim. çok karışmadı mı her şey? duvarda patlayan şişenin sesi ve nefis bir koku geziniyor zihninde ama kadın şişeyi fırlatmadığından, olan biten bir şey yok? ha, bir de şey var... --- bak, aynen yazıyorum:
göründüğü gibi değil: duke üniversitesi'nden tobias egner'in çalışmasına göre, görme merkezindeki nöronlar önce alacağı görüntüyü tahmin ediyor, sonra bu öngörüleri görüntü kaynağı ile karşılaştırarak hatalı varsayımları düzeltiyor. tüm bunlar milisaniyelik süreçlerde gerçekleşiyor. "öngörüsel kodlama" adı verilen model, nörobilimcilerin beyne dair fikirlerini değiştirebilir. http://tiny.cc/5xu6m
ntv bilim dergisinin ocak 2011 sayısında, "haber" başlığı altında, 6. sayfada, sayfanın sağındaki sütunda yer alan kısacık bir haber bu. ingilizcen yeterliyse, haberde verilen bağlantı üzerinden daha geniş bilgi alabilirsin. benim o kadar ingilizcem yok. türkçe kaynak aradım, daha geniş bilgi alabilmek için; bulamadım. bir bilim dergisinin, kısaca verdiği üç beş satırlık, yukarıda tamamını alıntıladığım haberden kaynaklı geyik yaptığım için özür dilemem gerekiyor mu? bilmiyorum gerçekten. bir bilim dergisinin sadece iki sayfasında kısaca anlatılan bazı şeyler** ile kıyaslandığında, "büyük" gazetelerin bazı koca koca başlıkları insanı üzecek kadar aptalca değil mi; kesinlikle öyle. * "pardon, söz alabilir miyim? teşekkürler; ee, bir 15 dakika ara versek, sigara falan?" ** bilinmeyen bir insansı!: orta asya'da bir yerde (sibirya altay dağlarındaki, denisova mağarasında), bulunan kalıntılardan elde edilen dna örnekleri, buralarda bir zamanlar, şimdiye kadar bilinmeyen bir insan türünün yaşadığını keşfetmişler. denisovan ismi verilen bu arkadaşlar, ne modern insan ne de neandertal'miş. 300-400 bin yıl önce afrikadan iki kola ayrılarak yayılmış/evrilmiş bu eski modeller: neandertaller ve doğuya giden denisovanlar. günümüzden 70 bin yıl önce de modern insan "afrika'yı terk etmiş". [öyle yazıyor, "...afrika'yı terk etmiş.". kalanlar ne peki? sözüm size ntv bilim yazarları] - basra hipotezi : arap yarımadası'nın güneyinde, basra körfezi ve çevresindeki bölge, hint okyanusu yutmadan (8000 yıl önce yutmuş) önce, 100 bin yıl (100.000 yıl) boyunca insanların yaşam alanıymış. - işlemci bakteri: "california üniversitesi'nden christopher vogit, e-coil bakterisini moleküler bir devre kullanarak programladı. diğer bakterilerle iletişim kuran e-coil, geliştirilen 'mantık geçidi' üzerinden işlem yapabiliyor." - kavanozdaki süpernova: "toronto ve rutgers üniversitesi fizikçileri, süpernovayı laboratuvar ortamında minyatür ölçekte gerçekleştirdi." ayrıca bak: "göründüğü gibi değil" haberi ilgini çektiyse ya da çekmediyse bile: zihin, nöron, ayna

devamını göster

06 Aralık 2010

at kafası

sabah, yatağın içindeki bir ıslaklıkla uyanmak, belli bir yaştan sonra pek karşılaşılmayan bir durumdur. ha, insanlık hali, belki olur öyle şeyler arada sırada ama en kötüsü, utanç verici bir şeydir ya da ne bileyim belki bir sağlık problemi vardır, diye endişelenir insan. çok daha nadir, belki sadece filmlerde görebileceğin bir şey ise, o ıslaklığın kan olmasıdır ki bunu fark ettiğin anda utanma duygusu değil, dehşete kapılma duygusu bangır bangır çalışacaktır. daha da fenası, yorganın altında, çarşafa yayılmış kan gölünün kıyısında, hemen ayak ucunda bir at kafası ile karşılaşmak olur. kapıldığın dehşet ve nöronlarına kazınmış "her şeyin ait olduğu bir yer vardır" bilgisinin esaslı bir darbe yemiş olması, seni serseme çevirir. gırtlağın tahriş olana kadar bağırmaktan başka bir şey gelmeyecektir aklına. hele bir de at, senin atınsa... bu çok ünlü ve sinema tarihinde kendine sağlam bir yer edinmiş sahne, godfather filminden, bilindiği gibi. öyküye göre, johnny fontane, bir yandan kamyon şoförlüğü yaparken, geceleri de sahneye çıkıp şarkı söyleyen bir delikanlıdır. onu diğer zor şartlarda türkücülük, şarkıcılık yapanlardan farklı kılan şey ise, don corleone'nin vaftiz oğlu olmasıdır. işte, kanatlarım var ama uçamıyorum, zalim patron beni filminde oynatmıyor, sıkıntısını bir türlü çözemeyince, vaftiz babasının elini öpmeye gider. don corneole, vaftiz oğlunun sorununu önce konuşarak halletmek ister ancak yapımcı inatçıdır: johnny fontane'i filminde istemiyordur. bunun üzerine, bir gece yapımcının sevgili atlarından birinin kafasını keser (birileri) ve gizlice üstelik sinsice adamın yatağına sokarlar kanlı at kafasını. olan biten şeyler ve bütün bu olup bitenlerde rol alan karakterler kurgusal elbette ancak ilgi çekici şeyler de var: her ne kadar ailesi ve yakınları söylenenleri kabul etmeseler de, johnny fontane'in, frank sinatra'dan esinlenilerek yaratıldığını iddia edenler var. anthony summers ile robbyn swan'ın yazdığı "sinatra: hayat" isimli kitapta, sinatra'nın mafya için kuryelik bile yaptığı iddia edilmiş. (radikal) martin scorsese de, yapım aşamasında olan "sinatra" filminde, sinatra'nın mafya bağlantılarını ele alacakmış ama filmin yapımcıları arasında da yer alan tina sinatra (evet kızı), babasının "olumsuz" gösterilmesini istemiyormuş. johnny fontane ile frank sinatra arasındaki ilişkiyle ilgili daha detaylı bilgilerin yer aldığı bir alıntı tam bu noktada pek yakışıklı durur:
(...)işte o johnny fontane'nin 1952'de ses tellerindeki kanama nedeniyle şarkıcılığa ara vermek zorunda kalınca umudunu hollywood'a, oyunculuğa bağlamış frank sinatra olduğu söylenir durur. (yönetmen francis ford coppola, baba'da sinatra'ya vito corleone rolünü önermişti. "hatta" demişti, "istersen senaryodan fontane bölümünü çıkarabiliriz. çünkü senin isteğinle veya telkininle orası filme eklenmiş gibi bir izlenim doğabilir.'' sinatra teklifi reddetmişti. ve coppola çaresiz marlon brando'nun kapısını çalmak zorunda kalmıştı. tabii o bölüm de senaryoda olduğu gibi bırakılmıştı.) gerçekten de o sıralar, yani 1952'de -ilk görüşte vurulduğu- ikinci eşi ava gardner'le bir yıldır ikinci baharını yaşamakta olan sinatra, columbia'nın fred zinneman yönetiminde müthiş bir film çevirmeye hazırlandığını duymuştu: "from here to eternity", yani "insanlar yaşadıkça". o filmde mutlaka oynamalıydı. ne var ki ava gardner'i columbia'nın patronunun elinden -yoksa koynundan mı dememiz gerekiyor- çekip almıştı. üstelik ondan da eskiye giden kapanmamış bir hesapları daha vardı: sinatra şarkıcılığının ilk yıllarında columbia ile sözleşme imzalamıştı ama ünü artınca bir çalımla capitol'e geçivermişti. filmde don vito corleone'nin ürkütücü tehditleri sayesinde rolü kaptı johnny fontane. gerçek hayatta ise frank sinatra'nın kimin sayesinde "insanlar yaşadıkça"da "asker maggio" rolünü koparmayı başardığı konusunda rivayet muhtelif. kimi joe costellano diyor, kimi gambino ailesinin danışmanı joseph gallo, kimi lucky luciano, kimi de - en güçlü olasılık- sam giancana. hepsi de birbirinden ünlü, birbirinden dehşet mafya babası... sinatra tüm karizmasını çizen bir ücret (sadece 8 bin dolar) karşılığı oynadığı o filmde öyle müthiş performans sergiledi ki ertesi yıl en başarılı yardımcı aktör dalında oscar ödülüne layık görüldü. (eksisozluk/the day as heaven wept)
asıl konuya (at kafasına) döneyim: bu sahneye ciddi bir filmde göndermede bulunulmuş mu bilmiyorum; zamanla daha da çeşitlendireceğimi düşündüğüm, şimdilik az sayıdaki malzemenin hepsinde, sahne mizahi olarak yorumlanmış. hem benzersiz hem de dehşet dolu olmasından sanırım... horsehead (6) at kafası yastık 1 horsehead (1) at kafası yastık 2 2567773704_d3afc3cdbe sevensheaven 2101 eğer yönetmen david lynch olsaydı konulu çiziktirmece 72dpiEvanimal_Retribution21x27inch mario the young ones oil godfather ingiliz kaçık komedi dizisi "the young ones"dan... audi reklamı (sanırım baba'daki oyuncu oynamış yine) king of queens grounded for life arrested development despicable me diğer görseller: en üstteki sevimli at kafası lego at kafası ayrıca bak: "you talkin' to me?" american gothic death of marat (marat'ın ölümü) - david my neighbor totoro bedroom in arles - van gogh nighthawks - edward hopper lunchtime atop a skyscraper - charles c. ebbets tiananmen meydanı 1989 alice

devamını göster

03 Kasım 2010

zihin, nöron ve ayna

vilayanur s. ramachandran amca bir nöroloji uzmanı. "vilayanur ramachandran'dan zihnimiz üzerine" ve "medeniyetlere şekil veren nöronlar" başlıkları altında iki konuşmasını izledim bugün. "önümüzde pelte gibi bir kütle var; yaklaşık 1,5 kg'lık, iki avucuna sığabilecek bir pelte ve o pelte yıldızlar arası mesafeyi düşünebilir, sonsuzluğun anlamını düşünebilir ve kendisinin sonsuzluğun anlamını nasıl düşündüğünü düşünebilir." diyerek başlıyor her iki konuşmasına. anlaşıldığı gibi, insan beynini anlatıyor. ilk konuşmada, "insan beyninin işlevlerini anlayabilmek için çeşitli çalışma metodları var. metodlardan ilki, bizim de en çok kullandığımız olan, beyninin küçük bir bölgesinde kalıcı hasar olan hastaları incelemektir." diyor ve üç örnek "kalıcı beyin hasarı" konuşmanın merkezine alınıyor. insanın, ayna karşısına geçip, kendi yansımasına baktığını bildiği halde, kendi yüzünü tanıyamamasını ya da annesini karşısında görüp, "anneme çok benziyor ama o değil" diye düşünüp, annesine karşı en ufak bir yakınlık bile hissetmemesini; hayalet uzuv sendromu adı verilen, kolu ya da bacağı kesilmiş insanlarda sıklıkla görülen, duyu organı yerinde olmadığı halde sanki yerindeymiş gibi hissetmeye neden olan beyin hasarlarını ve son olarak, "sinestezi" yani kabaca, duyuları karıştırma denilebilecek anormalliği ve tüm bu sorunların çözümüne yönelik çalışmaları, eğlenceli bir üslupla anlatıyor. 

 [kendine bir bardak çay ya da kahve hazırla istersen: ]

   

 (türkçe altyazı: "view subtitles" menüsünde. *hata veriyorsa, ted.com site güncellemesindendir; daha sonra tekrar deneyiniz...) 

 ikinci konuşma, ilkine göre çok daha kısa sürüyor ancak beni ilkinden daha çok etkiledi diyebilirim. "hayalet uzuv sendromu" konusunu cepte tutarak nöronların medeniyete nasıl şekil verdiğini anlatıyor.

   

 insanı allak bullak edebilecek şeyler söylemiyor mu? insanı ve/ya bireyi evrenin merkezine koyan görüşlerin hem yanlış hem de tehlikeli olduğuna yönelik düşünceleri de doğrular gibi ramachandran'ın sözleri. 'bilme' ve 'bilgi' ile kendi varlığını yüceltebildiğince yücelten insanın, daha kafasının nasıl çalıştığını bile çok az (çok çok az) bilmesi, kozmik boyutlarda bir saçmalık, evrensel ölçeklerde bir aşağılanma nedeni: düşünsene, sen kendini ayrı bir yere koymak istedikçe, daha çok içine giriyorsun; kopmak istediğin ne varsa onunla daha çok birleşiyorsun! ayrıca: rupert sheldrake isimli bir biyolog şöyle diyor: "zihin beyinle sınırlı değil, doğada dört bir yana yayılmış olan etki alanları aracılığıyla işlev görüyor." onun ne demek istediğini daha net anlamak için "biri beni gözetliyor" isimli kitabını okumak gerekiyor sanırım. (ne kötü bir kitap ismi yine de okuyacağım bir ara) 


 çağrışımsal bonus: 1968'de hazırlanmış bir kısa belgesel: powers of ten insanı merkeze alıyor teknik olarak; tamamen ölçüsel anlamda:

 

devamını göster

15 Ekim 2010

blog action day 2010: bol bol su için!

pis insanlar fırsat buldukça su içmeliymiş insan, öyle çay kahve, kola bira içince bünyenin "sıvı ihtiyacı" karşılanmıyormuş. tamam, bol bol su içmek gerek ama içilecek suyu bulmak, korumak, milyonlarca insan için o kadar da kolay değil. o bakımdan bir süre ciddi olayım: blog action day 2010'un teması, anlaşıldığı üzere, su. bugün, afrika'daki yoksunluklardan, doğal kaynakların insan eliyle hızla yok edilmesinden, bir dolu istatistikten, yüze ya da göte çarpılan suyu idareli kullanmanın öneminden, yakın bir gelecekte su savaşları çıkacağından, genellikle insanı karamsarlığa düşürecek bir dolu şeyden bahseden yazılarla dolu bloglar. gerçi o kadar da yoğun bir ilgi olduğunu sanmıyorum; sıkılıyouz bu tür şeylerden; konuşmayı da dinlemeyi de sevmiyoruz; bayatladı, sıktı artık gibi şeyler düşünüyoruz. bireysel ya da örgütlü çalışmalarla dünyanın değiştirilebileceğine inanmak insana zor gelebilir. ama dünyayı, koca dünyayı karşıya almanın ne gereği var ki? dünya barışı, küresel ısınma falan, devasa büyüklükte ejderhalar ve karşısında ne var, mini mini birkaç tip! daha başlangıçta masal gibi görünüyor. önce birlik olalım, güçlerimizi birleştirelim ve biz de devleşelim, sonra savaşalım! bu gezegenin ordulara değil, çevresine zarar vermeyen, "akıllı" insanlara ihtiyacı var. eh, akıllı bir insan göz göre göre yarın ihtiyaç duyacağı şeyi yok etmez. basit bir örnek: su tasarrufu kampanyası varmış, artık daha dikkatli kullanıyorum suyu diyen insan o kadar da akıllı değildir. sen 15 dakika diş fırçalarken şarıl şarıl akan su beyninde en ufak bir elektriklenme yaratmıyorsa, böyle bir elektriklenme için "kampanya" falan gerekiyorsa, üzgünüm senin için. demem o ki, suyu ticari bir nesne haline getirme alçaklığını gerçekleştirmiş insanlığa gram güvenim yok. her kaynağı gerçekten hırsla ve hızla tüketirken geberip gideceğiz ve bir dolu masum canlıyı da yanımızda götüreceğiz, kesin! çünkü bizler, golgafrincham'dan "işe yaramazlar" diye uzayın derinliklerine sürülmüş ve kazara bu gezegene düşmüş yaratıkların torunlarıyız. kafalarının işleyişi tanıdık gelecektir:
"(...) birkaç hafta önce, yaprağı geçerli para birimimiz olarak kabul ettiğimizden beri, pek doğaldır ki, hepimiz müthiş zenginleştik." ford kulaklarına inanamayarak kalabalığa baktı, herkes memnuniyet içinde mırıldanıyor ve koşu eşorfmanlarını tıka basa doldurdukları yaprak banknotları ihtirasla avuçluyordu. "bununla birlikte," diye devam etti danışman, "yaprağın elde edilebilirlik seviyesindeki rahatlıktan kaynaklanan minik bir enflasyon sorunuyla da karşılaştık. yani sanırım, şu anki piyasa değeri üzerinden, yapraklarını döken mevsimlik ağaçlardan oluşmuş üç orman ancak bir gemi dolusu fıstık satın alabilmekte." kalabalıktan panik mırıltıları yükselmeye başladı. idari danışman bu mırıltıları elinin bir işaretiyle bastırdı. "o halde bu sorunu ortadan kaldırmak için," diye devam etti, "ve yaprağın değerlendirilmesini etkin bir şekilde yeniden yaratabilmek için yoğun bir yaprak düşürme kampanyası ve... eee, bütün ormanları yakma kampanyasını başlatmak üzereyiz. sanırım mevcut koşullar altında hepimiz bunun mantıklı bir atılım olduğu konusunda hemfikiriz." kalabalık bir iki saniye süreyle, yani aralarından biri çıkıp da bunun ceplerindeki yaprakların değerini ne kadar yükselteceğine dikkat çekene kadar bu konudan pek emin olamadı. sonra memnuniyet ıslıkları etrafı sardı ve hepsi ayağa kalkarak idari danışmanı alkışladılar. aralarında bulunan muhasebeciler bolca kâr edecekleri bir sonbahar beklentisine girdiler. "siz hepiniz çıldırmışsınız," diye açıkladı ford prefect. "siz tam anlamıyla sersemsiniz," diye haykırdı. "siz bir yığın keçileri kaçırmış çatlaksınız," diye öfkeyle söylendi. [douglas adams - evrenin sonundaki restoran]
görsel: betteo

devamını göster