18 Eylül 2017

no man's sky - hangi yıldız sistemi daha iyi?

"belli başlı her galaktik uygarlığın tarihi üç ayrı ve fark edilebilir aşamadan geçme eğilimindedir. bu aşamalar; hayatta kalma, sorgulama ve incelikli düşünmedir. bu konuya genel ve fazlasıyla açıklayıcı bir örnek olarak ilk aşama "nasıl yiyebiliriz?", ikinci aşama "nerede yiyoruz?", üçüncü aşamaysa "öğle yemeğini nerede yiyelim?" sorularıyla tanımlanmaktadır." (*)

o halde, seçim yapmak, karar vermek önemli ve bu seçim ve kararların isabetli olabilmesi için, arka planda biraz da olsa bir bilgi bulunması gerekir.. aksi halde, her seçim şansa bağlanmış olur. 

no man's sky'da milyarlarca yıldız sistemi var (teorik olarak) ancak bir sınıflandırma yapılacak olursa, temelde dört tip yıldız sistemi bulunuyor. bitki örtüsü, materyal zenginliği ve hayvan çeşitliliği, hangi sistemin seçileceği tercihinde belirleyici olacaktır muhtemelen. bu noktada, haritayı incelerken değerlendirebileceğimiz şeylerden biri de yıldız sistemlerinin renkleri. filtre kapalı durumdayken, aşağıdaki bilgiler, dümeni nereye kırmak gerek sorusuna cevap bulmada yardımcı olacaktır.

  • sarı yıldızlar: 
- sınıf: g veya f
- warp reactor : elde avuçta ne varsa.
- bu yıldız sistemleri, oyunun sıradan sistemleri. elini sallasan ellisi. temel kaynaklar bulunuyor, taş toprak...
- (kara delikler sadece bu sistemlerde bulunabiliyor)

  • kırmızı yıldızlar:
- sınıf: k (turuncu) veya m (kırmızı)
- warp reactor: sigma güncellemesi gerekli. 
- sarı sistemlere kıyasla nadir kaynaklarla daha çok daha sık karşılaşılıyor. 
- rubeum elementi sadece bu sistemlerde bulunabiliyor.

  • yeşil yıldızlar:
- sınıf: e 
- warp reactor: tau  güncellemesi gerekli.
- daha da zengin nadir kaynaklar barındıran gezegenler.
- viridium elementi sadece bu sistemlerde bulunabiliyor.

  • mavi yıldızlar:
- sınıf: b (mavimsi beyaz) veya o (mavi)
- warp reactor : theta güncellemesi gerekli.
- en nadir, en güzel, en yeşil, en dolu sistemler. kırlarda koşar gibi... (bu sistemlerde her gezegen çiçekli, böcekli, yemyeşil anlamına gelmiyor. ancak diğer sistemlere göre daha sık rastlanıyor)
- cymatygen elementi sadece bu sistemlerde bulunabiliyor.

(*) evrenin sonundaki restoran - douglas adams (kitap arkası yazısından)

devamını göster

13 Eylül 2017

çocuklara balon

süper kahraman filmleriyle, bir iki yapım ayrı tutulursa, pek ilgim yok. eskiden çocuklara yönelikti; günümüzde koca koca yönetmenler, çok daha anlamlı şeyler yapabilecek potansiyelleri bulunmasına rağmen, kıymetli zamanlarını harcayıp "ciddi" hava katıyorlar dandik çizgi roman karakterlerine. (bu konuda daha önce üzüntülerimi belirtmiştim: batman ve patlayamayan bomba )

aşağıda, film mi, dizi mi bilmiyorum, bir yapımın çekim ve sonuç karşılaştırmasını gösterir bir video var. sonuçta çıkan şeye bakmak gerek diye düşünsen (misal dicaprio'nun ayı kostümü giymiş bir adamla mücadeleye girmesi) yok olmuyor; ortaya çıkan sonuç da komik sayılabilecek bir saçmalık. 



devamını göster

29 Ağustos 2017

li'l quinquin

li'l quinquin, fransız yönetmen bruno dumont'un bir eseri. film diye yapılmış ama sanırım sonra mini dizi diye sunulmuş. son yıllarda izlediğim en enteresan karakterlere, öykü anlatımına eh belki öyküye sahip yapımlardan biri. ancak bu yapımı tavsiye edemiyorum; bakın var böyle bir şey diyorum sadece. helikopter, mimik ve boşluk isimlerini koyduğum üç sahneyi ve bu sahneler üzerine bıtbıtlanmalarımı aşağıya bırakıyor ve esen kalın diyorum.



helikopter:

çocukken hiç helikopter görmedim; bizim oralardan geçmeleri için en ufak bir neden yoktu zaten. bizim oralara arada sırada dünya dışı uzay araçları uğruyordu sadece. sokaklara dökülüp izliyorduk; ki o zamanlar gezegende tek bir piksel bile yoktu, yanıp sönen ışıklar sadece yanıp sönen ışıklardı; kimse çözünürlük hesabı yapmazdı. zaten hiç bir şeyden emin değildik; günler günleri kovalarken, hariçten gazel çalan bir olaya, eğlence gözüyle bakıyorduk; zengin birinin düğününde fırlatılan havai fişekler misali; bambaşka bir dünya; bizle ilgisi olmayan...

ama bir helikopter yaklaşsaydı, pata pata, yine sokağa dökülürdük, tüm önemli işlerimizi erteleyerek. belki uzaklardan geçerdi ama ya süper şanslı bir günümüzdeysek; o zaman tam üzerimizden geçerdi; pata pata, eller kollar, toprağın tozunu kaldıran bir zıplama, hey hey hey, seni gördük!

daha da güzeli, olanaksızlığın parmakları saçlarımızın arasında gezinirken, hem de bizi sevimli bulmuşken gerçekleşebilirdi; bir hayal; bir düş; artık hiç bir gün o aptal günler gibi olmayacak: helikopter bizi görüp, yanımıza yaklaşırdı. tam o anda şu kaçık hayattan başka bir beklentimiz kalmazdı! helikopterin pervanesinin altında kendimizden geçerdik; acaba milyon yıl yaşasan bundan daha görkemli, daha önemli, daha güzel bir şey gerçekleşebilir mi? dört milyar yılın son on bin yılında bir kerecik bile kendini gösterme inceliğinde bulunmamış yüzlerce tanrıdan hangisi o aşağıda birikmiş küçücük kalabalığın üzerine eğilmiş bakan helikopterin yarattığı coşkuyla baş edebilir?

çünkü o anda saf bir merak, saf bir heyecan; hayranlık ve korkuyla,  saf bir lütuf gösterisine bakıyor. bu bir alış veriş; bir hesaplaşma. asla bir beklenti değil; sadece bir durum; eşsiz, benzersiz, heybetli... anlamsız ama çok da önemli, asla unutamayacağın bir karşılıklı fark ediş, beni gördüğünü gördüm ve işte şimdi sen de bana bakıyorsun; sadece bana; nihayetinde gereksiz, yararsız ama en azından tek bir taraf için muhteşem bir bakışma...




mimik:

insan her şeyi öğreniyor; afrayı tafrayı öğreniyor ve oturup kalkmasını, eğer ki aileden şanslı ise. o an geldiğinde, bir şey yapması gerektiğinde, öğrendiklerinden yola çıkarak bir şey yapıyor; bir ifade takınıyor ve diyor ki 'bu durumda ben böyle yaparım' ; davranışının kendine has olduğunu düşünüyor; zira kişiliğini dışa vuruyor ama aslında sadece daha önce öğrendiklerini sahipleniyor.

çok popüler olmuş bir reklam ya da bir televizyon dizisi bir dolu insanın hemence sahiplendiği, benimsediği mimikler, laflar yayıyor topluma. bir demet tiyatro'daki tirbüşon'un "şşş!" demesi örneğin; hala yeri geldiğinde kullanırım ve bir zaman sonra (çevremde) kimse hatırlamaz tirbüşon'u; artık benim yaptığım bir şeydir.

çok daha derinlere gizlenmiş, kaynağının belirlenmesi artık olanaksız bazı anlamsız ifadeler de var. örnek şu: bir yere varamıyorum; sıkıldım ve bunun anlaşılmasını istiyorum anlamlarına gelen; 'üf', 'püf'...

bu bir problem olabilir mi? yani, sıkıldın, bunaldın ve uğraşmak istemiyorsun artık; 'üf' ya da 'püf' diyorsun; hiç düşünmeden; hem neden düşüneceksin ki; bin yıldır 'üf püf' bunlar. buna bir seçenek getirmenin ya da 'bu da benim tarzım!' demenin bir anlamı var mı? bununla beraber aynı değerde bir soru: aynı durumda nasıl oluyor da hep aynı anlamsız, garip, saçma sapan şeyi yapıyoruz ve bu bize hiç garip gelmiyor?

ama farklı saçma bir şey yapıldığında garibimize gidiyor; çünkü bildiğimiz ve alıştığımız saçmalık değil diye mi?



boşluk:

...


devamını göster

25 Ağustos 2017

kurzgesagt – in a nutshell

'kurzgesagt – in a nutshell' takip etmeye değer youtube kanallarından; her ay, genellikle bilimsel mevzular içeren yeni bir video yayınlanıyor. insanın aklını sarsabilecek şeyleri sakin bir ses tonuyla ve oldukça sevimli, renkli animasyonlar eşliğinde sunuyorlar. aslında grafikle / animasyonlarla bilimsel şeylerin anlatıldığı videolar, eğer ki videoyu hazırlayanın asıl odaklandığı şey, anlattıklarının bilimsel sağlamlığından çok  hazırladığı sunum (grafikler, animasyon) ise, ki bu çoğunlukla belli de oluyor, belki ilgi çekici görünüyor ancak özünde insana pek bir şey katmıyor.
kurzgesagt ekibinin hazırladığı videolarda ise o yavanlık yok bence. anlatmak, paylaşmak istedikleri bir şey var ve günümüz hız çağında bunu kısa sürelere sığdırıp, renkli ve eğlenceli bir sunumla yansıtıyorlar. 
dün yayınlanan, kara deliklerin, sevgili evrenimizi yok edebilme olasılığı üzerine hazırladıkları videoda insanın başını döndürebilecek şeyler anlattılar; hem de türkçe alt yazı desteğiyle. (tıktıktık)
hali hazırda yaklaşık 5 milyon kişiye düzenli olarak ulaşıyorlar, toplamda ise 275 milyon defa videoları görüntülenmiş; yine de belki gözden kaçırmış ya da karşılaşmamış olan vardır. 


devamını göster

24 Ağustos 2017

10 metre

al sana 30 dolar, çık şu on metre yükseklikteki platforma ve atla, deseler bana, tek bir hücrem bile bu teklifi ciddiye almaz. konuyu 'kaç dolar verseler', geyiğine getirmek istemiyorum; kendini sınama da dahil olmak üzere ortada gerçek bir neden yokken, benim o işi yapma ihtimalimi, şu anda oturduğum yerden, sıfıra yakın görüyorum.

gerçek neden dediğim de, bir hayati tehlike durumudur sanırım; peşinden bir şey (silahlı bir manyak, bir ayı, yuvarlanan dev bir kaya topu...)  kovalıyordur seni, kaçacak yerin kalmamıştır ve kurtulma şansı diye değerlendirip, atlarsın herhalde? ya da bir çocuk düşmüştür veya sevdiğin birisi ve ne bileyim yüzme bilmiyordur, ya da yüzemeyecek ama gayet de boğulup gidebilecek bir durumdadır; onu kurtarmak için atlarsın herhalde?

on metreden, on beş metreden, sırf eğlencesine denize ya da havuza atlamanın eğlenceli bir aktivite olduğunu kabul ediyorum; bana çılgınca gelmiyor ancak hayranlık da duymuyorum. olabilir diyorum, daha ne diyebilirim ki; hem bana ne?

"ten meter tower", 2017 sundance film festivalinde de gösterilmiş bir belgesel. yaklaşık yirmi dakika, yorumsuz, yargısız, bir deney havasında. belgeselde, 10 metre yükseklikten havuza atlama konusunda kendime yakın gördüğüm insanları izledim; dolayısıyla üzerimde hoş bir gerilim filmi etkisi yarattı. insanların karar verme süreçleri; her birinin kendine has halleri; ırk, cinsiyet, yaş ve görünüş gibi özellikler üzerinden değerlendirmeler yapmanın saçmalığı hatta kişiler arası iletişim örnekleri gibi şeyler üzerine düşünceler uyandırabilecek, formatı hiç değiştirmeden dizi yapsalar, sektirmeden  her bölümünü merakla izleyebileceğim bir yapım, "ten meter tower".


devamını göster

23 Ağustos 2017

we can't live without cosmos

konstantin bronzit abiden, hoş detaylar ve incelikle yedirilmiş bir mizahla süslenmiş, güzel bir animasyon daha. daha önce paylaştığım "at the ends of the earth"* kadar olmasa da, bu eseri çok beğendim. sanki finali, ne bileyim, pek tatmin etmedi, bilmiyorum belki bende bir sıkıntı vardır.

film beraber büyümüş iki astronotun, arkadaşlıkları üzerine. ya da cem yılmaz'ın, astronot olmak isteyen çocuğa, şimdiden zıplamaya başla, yaklaşımını hatırlatan bir azim üzerine. yok ama yine de nihayetinde dostluk üzerine...



*koca dünya

devamını göster

22 Ağustos 2017

yaşlı insanların kayıp yüzüklerini bulan havuçlar

aslında şöyle söylemek gerek; yaşlı insanların kayıp yüzüklerini bulan havuçları bulan yaşlı insanlar... zira belki binlerce, milyonlarca havuç, şu anda, yıllar önce kaybedilmiş ancak "buldum benimdir" ilkesiyle sahiplendikleri yüzüklere sıkı sıkı sarılmış, bir gollum edasıyla kendilerinden geçmiş, toprak altında gizleniyor olabilirler; diğer havuçların kıskançlık, imrenme ya da hayranlık dolu bakışları altında...

belki bazı havuçlar, sırf yüzüklerine güvendiklerinden, kendilerini kraliçe havuç ilan etmişlerdir:
- pişt...
- ne?
- sen bundan sonra işçi havuçsun.
- ne?
- ben bu bahçenin kraliçe havucuyum belli oluyordur sanırım.
- diyorsun... ne yapmamı bekliyorsun?
- onu düşünmedim daha; soran olursa işçi havucum ben dersin...
- işçi havucu mu işçi havuç mu?
- küstah!
- o şey beynine c vitamini gitmesini engelliyor sanırım...
- fazla konuşma da yakınında iri yarı bir havuç varsa söyle; emrimdir, bundan sonra savaşçı havuç olacak!
- yok yanımda kimse; ama görürsem söylerim.
(...)

ancak konu onlar değil; konu, kaçarken yakalanan sinsi havuçların ya da "bi' yüzük buldum, yüzük kaybeden var mı!" diye bağırıp duran dürüst havuçların ya da uzunca bir süredir çevresinden bir heimlich manevrası bekleyen ancak teknik ve doğal nedenlerden ötürü bir türlü boğazında düğümlenmiş yüzükten kurtulamayan telaşlı havuçların gün ışığına, bellerindeki ya da boğazlarındaki yüzüklerle çıkarılmış olmaları.




işte bazı örnek olaylar:

lena paahlsson, üzerinde yedi taş elmas bulunan yüzüğünü, kaybettikten 16 yıl sonra, bahçesinde, topraktan söküp çıkardığı havuçta bulmuş. ne şaşkınlık dolu bir mutluluktur!

otto theer, evlilik yüzüğünü, kaybettikten üç yıl sonra, yine bahçesindeki bir havucun üzerinde bulmuş; bir gün bulacağımı biliyordum, demiş. yüzünde mutluluğa batırılmış bir sırıtış ile; kahraman (ya da hırsız; bunu asla kesin olarak bilemeyiz) havuç ile bir hatıra fotoğrafı bile var.

son olarak mary grams, kaybettiği evlilik yüzüğünü 13 yıl sonra, evet, bahçesinden çıkan bir havucun üzerinde bulmuş.



kaynak:

lena paahlsson
otto theer
mary grams

devamını göster