her zaman biraz boşluk gerek



daha önce gökdelen inşaatındaki öğle yemeği (lunchtime atop a skyscraper) isimli fotoğraf ve ondan da önce alice ile ilgili derlemeler yapmıştım. (alice için ayrıca burada "biriktirme" yapıyorum)

resmin ismi "nighthawks". yukarıdaki resme tıklayıp, oldukça büyük boyutta ve sağı solu kırpılmamış halde görebilirsin.
edward hopper boş odaları (1, 2, neredeyse 3), dingin insanları (1, 2, 3) seven bir ressam. defalarca kurcalanmış, saygı duruşlarında bulunulmuş bu resmin dinginliği ve sessizliği (sabah beş?) garip bir huzur veriyor.

sınıflandırma yapmadan (3d, çizim, canlandırma vs) alt alta ekledim hepsini... hiç çekinmeden görsellerin üzerine tıklayabilirsin çünkü hepsi yeni bir sayfada ve bazıları oldukça büyük açılıyor.

[hemen alttaki kare, steve martin'in "pennies from heaven" isimli filminden(miş).]




























































































devamı var...

ne o daldın galiba?

"tuvalete gittim.


"döndüğümde herkes gitmişti. bira bardaklarını, yanan sigaralarını, montlarını, çantalarını bırakıp gitmişlerdi. ben gidecek bir yer bulamadım. oturdum. garson yoktu; müzik yoktu, yan masalar yoktu. onlar da gitmişler... kalan biraları içtim; sigaraları... barın arkasına geçtim, sakin bir müzik koydum. barda oturmayı düşündüm ama arkasına montumu koyduğum sandalyeden başkasında rahat edemedim. bira fıçısının nasıl değiştirildiğini merak ettim. cep telefonumun kontörü bitmiş; eski mesajları okudum. cüzdanımda fotoğraf taşımıyor olduğum için kendime kızdım. saatime baktım, bir anlam veremedim. hangi yedi bu acaba, dedim. uykum geldiğinde nerede ve nasıl yatacağıma bakındım...

"bir bira daha söyledim; içtikçe içesim geliyordu."

devamı var...

goldie 11

sabah manasızcasına zaplarken (sörf?) bir rus sitesinde (ziza.ru) goldie'nin, tarafımca çekilmiş bir fotoğrafına rastladım. işte burada ondördüncü foto... evet, saçmasapan bir site aslında ama ilginç fotoğraflar(?) karmasında bizim evdeki fırlamanın fotoğrafını görünce sevindim doğrusu. insan formunda yıllarca başarıyla idare eden bir arkadaşımla bu sevincimi paylaşmak istedim; "böyle böyle" diye anlattım messenger aracılığıyla. bir önceki yaşamında tekerleği döndüren mil olan bu arkadaşım, "internet aleminde buna benzer milyonlarca fotoğraf var" gibi saçmasapan bir yorumda bulundu... şu planette milyarlarca karbon kökenli maymundan devşirme varlıktan sadece biri olarak bu tür yaklaşımlarda bulunması ironik tabii...
neyse; goldie işte:















devamı var...

ezildik ama yenilmedik



eğer adamın biri, ya da birileri atmadıysa o kayayı, yani bir saldırı değilse(*), ya da kötünün kötüsü bir mizah yapma derdi yoksa ("uçmasın diye ağırlık koyduk üzerine"), o taş bizzat tanrı tarafından yerçekiminin hizmetine verilmiş. sanatçı diyor ki, (ya da ben öyle anlıyorum) "ey din adamlarının lideri, evet haklısın bir tanrı var (yenilmedin) ama tanrı senden hiç hoşlanmıyor!"

şoke edici değil mi; yıllarca, yüzyıllarca kimin şeyine (şey yerine "dünyevi" her türlü istek ya da haz gelebilir) hizmet ettiğin belli olmasın, sonra cırk diye ezil bir taşın altında. yani ona da çok düşük gelir her halde taş altında kalma olasılığı... genellikle öyledir ama; bir çocuk olduğunu düşün, (bir zamanlar çocuktun) diyelim bir konuda anneni inandırman gerekiyor; "allah çarpsın ki doğru söylüyorum yaa" diye zırlıyorsun. pek inandırıcı gelmez. (bu durum anneden anneye, mahalleden mahalleye değişir elbette) ama hangi anneye derse desin, bir çocuk "kamyon çarpsın ki doğru söylüyorum!" dediği anda annenin tepesi atar, "sus yalan söyleme!" soslu tokatı yersin kıçına! bu, annelerin "bir tanrı'ya inanmıyorum ama bir güç var o da kamyon, araba gibi bi'şey" şeklinde fantastik bir inanç sistemi geliştirmiş olmalarından kaynaklanmaz. tamamen istatistiksel olarak bakıldıkta, mahallede koştururken, allah çarptığı için(**) ölen çocuk sayısı neredeyse sıfırdır ama bir araç çarptığı için ölen çocuk sayısı ne yazık ki epeyce fazladır.

papa'nın ya da din adamlarının inancı ne düzeydedir sorusuna cevap aramaktan öte, tanrı'nın (kutsal metinler haricinde), asla direk , düz anlatımlara girmediği, "görebilen gözler" için ise ne tarafa bakarsan sana bir şeyler söylediği düşünülür. inançlı bir insana bu yeter de artar bile, neden daha fazlasını istesin ki? ama kırmızı halılar üzerinde şatafatlı kıyafetinle dolaşmakta iken tepene kaya düşmüş bir papa isen, alman gereken mesaj çok net...

bir papa için eminim çok nettir.

(*)belli ki 'sanatçı' (italya'dan, maurizio cattelan) "papaya suikast" konseptiyle bir iş çıkarmış değil
(**)"ne yazıyor raporda; çocuk neden ölmüş?" "çok yavşak, yaramazmış, allah çarpmış"

devamı var...

kırık tavuk

* kutu biraları (küçük olan kutu biraları) o kadar aşağılıyormuşum ki, normal kutu kola ile aynı boyutta olduklarını fark edince şaşırdım; ben daha küçük diye düşünüyordum. şu var: üst üste beş altı kutu kola ya da fanta bilemedin sprite içebilir miyim? mümkün değil.. belki de bu yüzden "hadi len" dedim yıllarca küçük kutu biraya... yirmi yirmibeş kutu kola içebilir miyim? çok ciddi bir teklifle ya da tehditle gelmeleri gerek karşıma... o halde? bira sözkonu olduğunda, insan çüş noktası çalışmayan canlıdır. (hepsi değil, bazısı)

* kill bill, ikinci bölüm sonunda bill'in superman monologu ile ne yapılabilir? yani "ha ha", tamam da, bana da bir şey demek istiyor mu? gerçi benim superman yüzüğüm falan yok! yine de üzerime alınabileceğim noktalar vardır. şu diziyi severim, şu şarkıcıya hastayım, şu filmi yüz kere izledim dersin ya; demezsin de, dersin diyelim, işte aslında hep bir mesaj vermeye çalışıyorsundur. elbette uçamıyorsundur, o kadar da rahat (geniş, komik, eğlenceli) bir insan ya da bir "erdem kataloğu" değilsindir. insan sürekli kendini kandırma eğilimindedir; bir de dış dünyaya anlattıkları, sundukları! yahu bırak konfigure etmeye (ayar vermeye) çalışmakla geçirme kısacık zamanını, eğlen geç; elbette sahtekarız, hep akıllıyıss, ciciyisss, kıymetliyisss...

*yüksekliği ve yaslanma açısı ayarlanabilir bildiğin normal bir "bilgisayar koltuğu" aldık bu gün. kutudan çıkardım ve kardeşimle parçaları birleştirmeye başladık. yaslandığın (lafın gelişi, ben yaslanacağım sadece) tarafını oturtamadık bir türlü. kardeşim "eeeh" deyip gitti, koltukla başbaşa kaldım. "neden böyle yapıyorsun, salak herifler bir not bile bırakmamışlar, şurasını şöyle burası böyle diye, bari sen işimi kolaylaştır" dedim. cevap vermedi, ben de şiddet kullandım. anlamsızcasına yerine oturdu parça. test ettim tekrar; olmuş işte...

*artık "şöyle bir kısa film gördüm, süpermiş" ya da "böyle bir sanatçı keşfettim, müt'iş çizimleri var" içerikli şeyleri, olabildiğince (ve genellikle,) ya "faydalı eserler" başlığı altında, "sanatçının sitesi"ne bağlantı olarak ya da "google reader paylaşım" başlığı altında sunacağım. şimdi karar verdim. eğer bir şeyler çizersem yayınlamamazlık etmeyeceğim bir de... çok önemli bir şey duyarsam, ne bileyim grim fandango'nun soundtrack albümünü tamamen indirebileceğin gibi, söylememezlik etmem tabii... (ben yeni gördüm/indirdim. sen de grim fandango'yu yeni duyduysan hiç zaman kaybetmeden konuyu araştır derim)

devamı var...

çocuk işlemeli philifor

polonya ile ne ilgim var acaba? henüz bu belirgin değil. bir de japonya ile bir ilgim var; o da daha belirginleşmedi. ayrıca new-york ile bir ilgim olsun istiyorum ama bu tamamen benim filmlerden, romanlardan falan etkilenmemden kaynaklanıyor...


en sevdiğim iki polonyalıdan biri de witold gombrowicz. (diğeri gorecki...) witold amca, yapıtları 'sırasıyla nazilerce, stalincilerce ve polonya hükümetince yasaklandığı için, 25 yıl (1937-63) boyunca arjantin'de sürgünde yaşamış'(*).
belli başlı tüm kitapları güzel türkçemize çevrilmiş bu polonyalı yazarın, hem bakakaï isimli öykü kitabında hem de ferdydurke romanında yer alan, "çocuk işlemeli philifor" isimli öyküden bir bölümü, hemen aşağıdan okuyabilir ve bu değeri kendi zamanında, kendi toplumunda anlaşılmamış yazarı, ismini gönül rahatlığıyla söyleyemesen de sevmeye başlayabilirsin. yine bakakaï kitabında yer alan ve ayrıca iletişim yayınevince küçük bir kitap olarak yayınlanan "taammüden cinayet" öyküsü de oldukça çarpıcıdır.

(...)
yüksek çözümleme profesörü çaresiz bir öfkeyle birkaç adım geriledi, ama aklına korkunç bir fikir geldi: philifor'la karşılaştırıldığında rahatsız, hastalıklı durumda olan anti-philifor, yaşlı ve övgüye değer profesör kocasının her şeyden çok sevdiği bayan philifor'a çatmaya hazırlandı. tutulan protokole göre, işte olayın sonraki gelişimi:

1. profesör philifor'un dolgunca, oldukça ağırbaşlı eşi düşüncelere dalmış, suskun bir biçimde oturuyordu.

2. profesör doktor anti-philifor beyninin tüm gücüyle gelip onun karşısına kurularak, gözleriyle onu tepeden tırnağa soymaya başladı. bayan philifor ürperti ve utançla titredi. profesör doktor philifor sessizce onu seyahat battaniyesiyle örttü ve küstah adamın hakkını sonsuz bir aşağılamayla dolu bir bakışla ödedi. yalnız bunu yaparken bazı kaygı belirtileri de gösterdi.

3. anti-philifor o zaman sakince "kulak, kulak," dedi ve alaycı bir kahkaha patlattı. bu sözler üzerine, kulak bütün çıplaklığıyla göründü ve uygunsuz bir hal aldı. philifor karısına kulağını şapkasının altına gizlemesini emretti; ancak bu da pek işe yaramadı, çünkü anti-philifor birazdan kendi kendine mırıldanıyormuş gibi: "burun delikleri," dedi, böylece profesörün saygın eşinin burun delikleri hem edepsiz, hem de çözümleyici bir biçimde çıplak kaldı. durum ciddileşiyordu, çünkü artık burun deliklerini de gizlemek söz konusu değildi.

4. leyde'li profesör polis çağırma tehdidinde bulundu. zafer terazisi açıkça colombo'dan yana ağır basmaya başlıyordu. çözümleme ustası müthiş bir beyin yoğunlaşmasıyla dedi ki: "elin parmakları, beş parmak." ne yazık ki bayan philifor'un direnci, görülmemiş bir canlılıkla bir anda orada bulunanların gözleri önünde ortaya çıkan bir gerçeği, yani elin beş parmağını gizlemeye yetmedi. oradaydılar, iki tarafta beşer tane. iyice hakarete uğramış durumdaki bayan philifor eldivenlerini giymek için son gücünü de topladı, ama olacak şey değil, colombo'lu doktor ona derhal bir idrar tahlili yaptı ve karşı konulmaz, gür bir kahkaha koyvererek utkuyla bağırdı: "h2o, c4, tps, biraz lokosit ve albümin!" herkes yerinden kalktı ve profesör anti-philifor bayağı bir şekilde gülen metresiyle oradan ayrıldı, bu sırada profesör philifor aşağıda imzası bulunanların yardımıyla karısını acilen hastaneye götürüyordu. imza: görgü tanıkları t. poklewski, t. roklewski ve antoine swistak.

-yukardaki alıntı :bakakaï, s.78 (ayrıntı 1999) ve ayrıca ferdydurke, s.87 (ayrıntı 1996) ama çevirmen başka başka tabii...)
(*) ferdydurke isimli kitabın (ayrıntı yayınları) "yazar bilgisi" kısmından.

devamı var...

jimmy pickering

jimmy pickering, inorganik yollarla tim burton'la akraba olanlardan. şirinlik müsvettesi iblisler, sanki biraz önce dirilmiş, renkli zombi hayvanlar çizenlerden yani... acaba tim burton'un dedesi, babası kim bu anlamda? hayır araştırmak istemiyorum; nasıl olsa bir gün o bağ(lar) da kurulur; acelem yok...

çizim konusunda yetenekli olsam, ben de "şirin ama bir o kadar da iblis" denilebilecek şeyler çizmek isterdim... ama yönetmen falan olsam kesinlikle bu tavırla işim olmazdı, sadece komedi filmleri çekmek isterdim, sıradan komedi filmleri... işte, adam düşer, biri diğerini kovalar falan filan...

her neyse...

jimmy'nin oldukça zengin içerikli sitesine de bir bakış atabilirsin.
















devamı var...