death of michael - michael'ın ölümü

michael'ın önce hastaneye kaldırıldığına, kısa süre sonra da hayatını kaybettiğine dair haberler, tartışmalar akarken o gece, içim oldukça sıkıldı, "bu adam da ölürse herkes de ölür ki, herkes neyse de, ben bile ölürüm yahu" diye... ölebileceğini düşünmeye başlayınca, için sıkılıyor, kan basıncın değişebiliyor, of diye temiz hava alma ihtiyacı hissedebiliyorsun. işte bir yandan haberleri takip ederken bir yandan da içime sıkıntılar basarken bilgisayarın ekranı dondu. fare imleci, ekrana çakıldı. renkler bir iki adım attıktan hemen sonra "bizde 32 bit dermanı kalmadı, yok olmuyor..." dedi ve renkler de uçtu. işte o an ne michael kaldı, ne varoluş buhranı, "ne oluyor! hop!" diye bilgisayarı resetledim. yeni bir başlangıç yapalım bebeğim, tüm hatalarımızı düzeltelim şeklindeki düşüncelerim, ekranın altıya bölünmüş olduğunu gördüğüm anda yok oldu: büyük olasılıkla ekran kartı nanaydı; michael'a yetişmeye çalışıyordu gökyüzünde. tüm gayretiyle açılan bilgisayar sanki her zamanki gibi devam etmemi bekliyordu ancak bana altı küçük masaüstü sunmakla kesinlikle iyi bir şey yapmıyordu. yalan söyleyecek değilim; gezegenin en etkili pop ikonlarından biri kayıp gitmişti ancak ben bilgisayarım için üzülüyordum.

elbette bilgisayar, "garanti" kapsamında olduğundan, servise gitti, bir ara düzeltip gönderirler, eskisi gibi devam eder çalışmaya, ancak, buraya dikkat, michael her ne kadar ölmemek için çok çalışmış olsa da, bir servise falan gönderilmedi. doğru mudur bilmiyorum, çok da umursamıyorum ama, michael'ın öldükten sonra bedeninin dondurulmasını istediğini duymuştum sanki, işte, teknoloji gelişince canlandırsınlar diye; ölmeyi hiç istemiyordu rahmetli, en azından bir ara öyle haberler çıkardı gazetelerde, mecmualarda; belki sonra sonra "koy götüne gitsin, michael jackson'ım ama yine de mutlu değilim, lanet olsun bu hayata" gibisinden düşüncelere kapılmıştır? [bilgisayarımın bozulmasıyla michael'ın ölüm haberini almamın benzer saatlere denk gelmesinden kaynaklanan; kurulabilecek benzerlik ve ilişkiler üzerine daha fazla şey okumak istemediğini fark ettim birden.]

içimde kalmasın söyleyim, ben michael jackson mı prince ( O(+> ) mi diye sorsalar, kendimi biliyorum, "ne bakımdan, hangisi ölsün gibi mi?" diye, soruya soruyla karşılık verir, "yuh! insan ol biraz, hangisini daha çok seviyorsun?" diye soruyu netleştirdikleri takdirde, "prince..." diye cevap verirdim ama "...michael ölse daha çok üzülürüm" diye de eklerdim. işte böyle hayat, slayer'ı daha çok seviyorum ama metallica ölse (ölse evet...) daha çok üzülürüm. işte tam bu noktada, kendimle mücadeleye giriyorum: "aslında çok daha iyisinin var olduğunu bildiğin halde, üstelik onları da sevdiğin halde, bazılarıyla çok daha duygusal bir bağ kuruyorsun; sence nedir bu?" diye soruıyorum kendime. "aşk gibi mi?" diye, yine soruyla karşılık veriyorum ve "yok, muhtemelen ilk gördüğün olduğu için" diye mantıklı bir cevapla kendimi savuşturuyorum ancak "o zaman ilk görüşte aşk!" diye konuyu dağıtıyorum...

michael jackson'ın en sevdiğim şarkısı "billie jean"; bir çok şarkısını çok seviyorum aslında ama billie jean en sık dinlediğim şarkısı. hayatının büyük bölümünde "başkası" olmaya çalışmış michael jackson isimli muhterem ve muhteşem karakterin bu şarkısının bir çok yorumunu bulacaksın şimdi. daha da fazlası için de "daha fazlası" bağlantısına tıklaman yeterli. (10 cover 5 remix toplam 18 şarkı)

cover listesi:
berk & the virtual band - billie jean
chris cornell - billie jean
chris cornell - billie jean (live)
david cook - billie jean
ian brown - billie jean
jamie lancaster & karen souza - billie jean
josh & anand - billie jean
neil finn - billie jean
shinehead - billie jean
sly & robbie - billie jean
the bates - billie jean

(remix versiyonlar üzerinde fazla durmadım açıkcası, ciddi baksan onlarca vardır...)

-chris cornell - billie jean (live)


-jamie lancaster & karen souza - billie jean


-the bates - billie jean


-berk & the virtual band - billie jean


-david cook - billie jean

laf: newsweek türkiye, 36. sayı, nihal bengisu karaca'nın yazısından - ama tüm yazıyı beğenmiş, evet işte budur, demiş değilim- kısacık bir hakikat: "billie jean'in büyüsüne kapılmamış olana, neşeden ve ritim duygusundan nasibini almamış bir zavallı olarak bakmak mümkündür (...)"
görsel: colectiva.tv

devamı için: genişlet

death of marat - marat'ın ölümü

aslen doktor olan ama daha çok fransız ihtilalini ateşleyen gazete yazılarıyla ve liderliğiyle bilinen marat (jean paul marat) ile ressam jacques-louis david arkadaşlarmış. marat, jakobenlerin lideri olduktan kısa bir süre sonra yakalandığı bir cilt hastalığından dolayı, günün büyük bölümünü banyo küvetinde geçiriyormuş. jironden taraftarı charlotte corday, gizli bilgiler getirdim diyerek marat'a yaklaşmış, bıçağını çekmiş, marat'ı öldürmüş... tabii bu cinayetin bedeli olarak kendisine de giyotin yolu görünmüş...

dönemin hükümeti tarafından ısmarlanması üzerine, david arkadaşının ölmüş halini resmetmiş. (1793) cilt hastalığından kaynaklanan yaraları bereleri yansıtmadığı gibi, eline bir mektup tutuşturmuş ("il suffit que je sois bien malheureuse pour avoir droit à votre bienveillance" ["senin iyi halini ödüllendirmek için mutsuz olmam gerekiyor"] diye bir cümle okunuyor mektuptan) bir de söylenene göre, sanki bir azizmiş hatta isa peygambermiş gibi göstermiş resminde.

olay ayrıca, aynı yıl (1793) joseph roques tarafından, "the death of marat" ismiyle; paul baudry tarafından, 65 yıl sonra, 1858'de, "charlotte corday" ismiyle; 87 yıl sonra, 1880'de, jean-joseph weerts tarafından "l'assassinat de marat" ismiyle ve 1907 yılında, edvard munch tarafından "death of marat I" ve "death of marat II" isimleriyle tekrar yorumlanmış. (munch küvet yerine yatak çizmiş; ama kaç marat var ki bir kadın tarafından yattığı yerde bıçaklanmış?)


(joseph roques - the death of marat)


(paul baudry - charlotte corday)


(jean-joseph weerts - l'assassinat de marat)


(edvard munch - death of marat I)


(edvard munch - death of marat II)

joseph roques, paul baudry, jean-joseph weerts ve edvard munch, cinayeti yorumlamışlar ama bir sürü insan da, epeyce ünlü olan, david'in tablosunu yorumlamış. resim pop kültüre pek yansımamış sanırım, ya da ben rastlamadım ama bir çok insan fotoğraf makinesinin karşısında küvete atmış kendini, resmi canlandırmak adına...


(artzinechina.com)


(bonomatos 1 ve 2)


(blue-bebop) (djezyon.com)


(ememist)


(lior patel) (suhuiyu.com)


(ibolomania) (djailledie)


(laura wendenburg)


(a. haltenhof) (uh_sonamos)


(pigtp007) (flashback)


(pinhankara)


(daphna kadabra) (w. b. kurtz)


polygonist (1 - 2)


(sandow birk)


(smichanczyk)


(designyoutrust.com)

kaynak:
joseph roques - the death of marat
edvard munch
bir cinayetin üç versiyonu

tüm görseller (46 adet)



Share/Save/Bookmark

devamı için: genişlet

la peste

la peste veba hakkında bir kısa animasyon. renkleri, ortamı, karakterleri, havası hatta hikayesi bile şahane olmuş. derhal haber etmeli, bu sene en iyi kısa animasyon oscar ödülünü bu filme ayırsınlar, en azından aday olsun. gerçekten de çok beğendim.

film fransızca ama ingilizce altyazılı da... livier dubocage, michal firkowski, benoît galland ve gildas le franc bir araya gelmişler, ki eminim birbirinden pırlanta kişiliklerdir, bu filmi yaratmışlar. biraz daha bilgi aradım ama "böyle güzel bir film için daha detaylı bir site hazırlanabilirdi" düşüncesiyle arayışım kısa sürdü. yine de bakmak istersen: la peste




Share/Save/Bookmark

devamı için: genişlet

on beş : düğüm

(ilk bölüm burada)

“lütfen sakin olun... sanırım hepiniz bir yanlış anlamanın içindesiniz...” dedi cinson. dört çift şaşkın göz onu izliyordu. cinson kendinden emin bir ifadeyle konuşmaya devam etti:
“sifonda bulunan prezervatifin nereden geldiğini merak ediyorsunuz değil mi?”
“ne?” diye bağırdı mirveddin bey. cinson onu duymazlıktan geldi.
“prezervatifi oraya koyan kişi, kısadalga’dır.” diye bombasını patlattı cinson.
“ne?” diye bağırdı bu sefer dört kafa. cinson lafı uzatmadan sonucu söylemiş olmaktan dolayı kendiyle gururlanıyordu. her türlü açıklamayı yapabileceğinden emin, hiç de sakin olmayan ev sakinlerini bakışlarıyla tartıyordu.
“kısadalga mı? onun ne işi olabilir prezervatifle?” diye sordu bayan müessir.
“efendim, kısadalga onu bir balon olarak görüyormuş... sanırım şişirirken patlamış... o da korkup prezervatifi sizin sifon deponuza saklamış...”
“haa... balon bom booom! vay canına!” diye söylendi haltettin bey.
“çok saçma! nereden bulacak ki prezervatifi?” diye sordu bay tansık. cinson bu soruyu beklemiyordu ve bu büyük bir hataydı. kendini birden, böyle önemli bir sorunun sorulma ihtimalini hesap edememesi yüzünden oldukça aptal hissetti. mevsimnormalleri’nin ismini veremezdi. en azından buna cesaret edip edememe konusunda bir karara varamazdı çünkü bir uşak olması itibariyle sorunları çözmeye ve yeni sorunlar yaratmamaya yönelik bir yapı kazanmıştı. en mantıklı olan, zaten sorunlu olan kısadalga’da bu olayın sona ermesiydi.
“sokaktan bulmuştur... bilemiyorum efendim...” diye birşeyler geveledi. kısadalga’nın konuyla alakalı olarak sorulan her soruya saçma sapan laflarla karşılık vereceğini ümit ederek parmaklarını oynattı.
evde, bir prezervatifle işi olabilecek tek kişi mevsimnormalleri’ydi ve kendini berbat hissediyordu. kısadalga’nın prezervatifi kendi odasından almış olma ihtimalini düşünmüyordu. bundan emindi. üstelik kaçabileceği bir yer de yoktu çünkü zaten odasındaydı.
“pekala...” dedi bay tansık, “bu prezervatif konusunu sonra konuşuruz, çok geç oldu...”
mevsimnormalleri derin bir nefes aldı...
“şimdi izin verirseniz mevsimnormalleri’yle konuşmam gerekiyor....”
...ve nefessiz kaldı...
“ben de mi?” diye sordu bayan müessir, biraz alınmış...
“evet balım; lütfen...”
“seni odamızda bekliyorum; çünkü benim de seninle konuşmam gerekiyor...” dedi ve çıktı odadan bayan müessir. haltettin bey hala kısadalga ve daha yeni duyduğu prezervatif olayını hazmetmeye çalışıyordu ve hazım kolaylaştırıcı olarak cinson’u seçmişti. uşağı kolundan çekip dışarı çıkarırken soracağı ilk soru kafasında şekillenmişti...
“efendim bir emriniz olursa...” diyebildi cinson, odadan dışarı sürüklenirken.
mevsimnormalleri babasına baktı. olabildiğince anlamsız bakmaya çalışıyordu ve aslında bunun için çabalamasına hiç gerek yoktu.
“bak mevsimnormalleri, benimle olabildiğince açık konuşmanı istiyorum senden...ne olursa olsun, baban olarak her şeyi bilmeye hakkım var değil mi? bunun için de seninle açık konuşmaya...”
mevsimnormalleri’nin bakışları terliklerinden babasına doğru yönlenirken, her ne sonuç doğuracak olursa olsun, her şeyi, tüm gerçekliğiyle, en azından kendisini aklayabilecek kadarıyla anlatmaya kara verdi.
“baba ben...” dedi ve babasının biraz aptallaşmış şekilde, yatağının kenarındaki komodinin üzerine atılmış olan sutyenine gözlerini dikmiş olduğunu fark etti. sustu.
bay tansık kendini topladı ve şaşkın şaşkın kızına baktı.
“ben... her neyse.. sabah, evet sabah konuşuruz... eee, iyi geceler mevsimnormalleri... dediğim gibi, sabah devam ederiz... eee, belki...” dedi ve odadan çıktı.
mevsimnormalleri yine derin bir nefes aldı ve rahatlamış bir şekilde babasına iyi geceler diledi.

on altı : paketteki son sigara

sessizce çalışma odasına dalıp kapıyı kilitleyen bay tansık, bilgisayar ekranında azgınca sevişen kızın memelerine bakıyordu. kızının sutyenine bunlar gibi üç meme daha girerdi ve bay tansık bir süre sonra böyle bir kıyaslama yapmış olduğu için çok utanmıştı. bu çılgınca sevişen ahlaksız kız, kendi kızına şaşırtıcı derecede benzeyen, ama kesinlikle mevsimnormalleri olmayan bir kızdı.
kızı aşağılık bir orospu değildi; kızı kötü yola düşmemişti; dünya aleme rezil olmak...
bay famodin’i yine ateş basmıştı. ekrandaki kızın kendi kızı olmadığını ispatlamanın tek yolu kızının memelerinden bahsetmek olmamalıydı. yüzü benziyor sadece, o başka biri diyerek kurtulmak mümkün müydü?
bay famodin kapıya çevirdi başını çünkü kapısına vuruluyordu. hemen netten çıktı ve kapıyı açtı. bayan müessir, kontrol etmeye çalıştığı bir şirinlik ifadesini yüzüne takmış, kendisine bakıyordu.
“ne yapıyorsun bu saatte tansık?”
belli ki kısadalga’yı sorgudan geçirmiş ve rahatlamıştı...
“e.. eski dosyalardan, bir hastamın gelişim sürecinde aşağılık kompleksiyle ilgili bir grafiğin...”
“her neyse... seninle konuşmalıyım...”
“konuşmak mı?”
“evet... bu gün üzerine çok gittim senin... özür dilerim...”
“ah balım... bu gün zor ve uzun bir gündü... ama bak her şey yolunda görünüyor...”
famodinler yatak odalarına geçerken, sonbaharın ilk yağmuru solmaya başlamış yaprakların üzerine ürkek ürkek...
falan filan...

(bitti evet.)

devamı için: genişlet

food (jídlo )

jan svankmajer'in yazıp yönettiği food (jídlo), 1992 yapımı bir animasyon. gerçek oyuncuların yoğunlukla kullanıldığı bu üçleme, kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeği başlıklarından ibaret. toplamda yaklaşık on yedi dakikalık bu kısa filmin öğle yemeği başlıklı ikinci bölümü hemen aşağıda. (kahvaltı ve akşam yemeği de bunlar işte...)


devamı için: genişlet

on dört : yoğurt leke bırakmaz

(ilk bölüm burada)

bay tansık, pencerenin önünde dikildi bir süre. bayan müessir spor kanalındaki wrestling programını izlerken sinirli sinirli sigara içiyor; yaşlı haltettin uyukluyor; cinson maket uçağın kanadına bir şeyler sürüyordu.
“mevsimnormalleri nerede?” diye sordu bay tansık. bayan müessir kocasına bakmadan cevap verdi:
“odasındadır...”
uşak cinson bay famodin’in ardından endişeyle baktı.
mevsimnormalleri’nin odasından müzik sesi geliyordu. bay tansık kapıya vurdu. kız ‘girin’ demeden de kapıyı açtı. mevsimnormalleri bilgisayarının başındaydı.
“baba?”
“ne yapıyorsun?”
“hiç; arkadaşlarla sohbet...”
“sohbet ha? biliyor musun bu gün çok şaşırtıcı bir mail aldım...”
mevsimnormalleri masmavi bir yoğurt gibi hissetti kendini. patlamak üzere olan bir kase yoğurt! ağzından tek bir kelime bile çıkmadı çünkü o an gerçekten de bir kase yoğurdun, hem de mavi bir yoğurdun düşünebileceği kadar düşünebiliyordu.
“mailde ahlaksız görüntüler vardı ve görüntüdeki kız sana çok benziyordu..”
“ba.. bana mı benziyordu? ben...”
mavi yoğurt birden babasının bir psikolog olduğunu hatırladı. evet, görüntüleri görmüştü babası ve kendisinden şüphelenmekle kalmayıp, neredeyse emin olaraktan hesap soruyordu. mevsimnormalleri aslında bir kase yoğurda göre çok daha zekice akıl yürütüyordu.
“...ben bir şey anlamıyorum…” dedi. zaten şaşkın olduğu için ayrıca şaşırmış numarası yapmasına da gerek kalmıyordu.
“sana çok benziyordu, hatta sensin, diyebilirim...”
“bu da ne demek oluyor baba?” diye şaşkınlığına biraz da kızgınlık ekleyerekten sesini yükseltti mevsimnormalleri. en iyi savunma saldırıdır, görüşü genlerine kazınmış biriydi...
“benimle açık konuş mevsimnormalleri!” diye sesini yükseltti bay tansık; aynı görüş kendi genlerinden kızına geçmişti...
“neler oluyor?” diye sesini duyurdu bayan müessir; sadece tartışmaya dahil olma isteğiyle...
bay tansık karısının bu işe şu aşamada dahil olmasını hiç istemiyordu. mevsimnormalleri de istemiyordu çünkü bu, işini iki kat (belki de üç kat, çünkü annesi bir psikolog değildi) daha zorlaştırabilirdi.
“bu da neyin gürültüsü böyle!” diye haltettin bey de odaya dalınca; anne, baba ve kız ayrı ayrı sebeplerden, iyice gerildiler. ama bokunu çıkaran uşak cinson oldu. şimdi tam zamanı diye düşünerekten olabilecek en yersiz ve zamansız konuşmayı yaptı.
(...devam edecek)

devamı için: genişlet

marco brambilla - civilization

marco brambilla'nın, crush ile ortaklaşa hazırladıkları "civilization" karanlık bir ortamda, büyük bir ekrandan izlenmeli. hatta daha öncesinde bir şişe votka içmek de fena fikir sayılmaz. tabii videoyu "repeat" modunda izlemek gerek, belki yarım saat falan? o kadar etkilendim işte. ancak bu video, new york standart hotel asansörleri için hazırlanmış. asansörün yukarı (ya da aşağı) hareketine uygun olarak, asansörde bulunan yüksek çözünürlüklü ekrana (fotoya tıkla, kocaman açılsın, ekran dedim geçtim ben) yansıyacakmış görüntüler... o halde, elinde dibi görünmüş bir şişe votkayla, bir aşağı bir yukarı hareket eden sarhoş müşteriden bahsedelim. işte, benim ruh ikizim! standart hotel görevlileri o adama (ya da kadına) dokunmasınlar, madem böyle bir video koydunuz, deliren müşterileri de anlamak zorundasınız!



youtube bende nanay diyorsan tam da buradan, vimeo üzerinden; çok ilginç bir şeymiş bu, daha net izlesem ben, diyorsan asıl buradan izleyebilirsin bu cennet cehennem yolculuğunu...

Share/Save/Bookmark

devamı için: genişlet

on üç : patlayan mavi yoğurt

(ilk bölüm burada)

bayan müessir’den yayılan gergin dalgalar, yemekteki herkesi etkiliyordu. yemek yenirken konuşulmaması gerektiğini düşünürlerdi ve bu kurala uymaya çalışırlardı ancak bir ölüm sessizliğinde yemek yemek de çok sıkıcıydı. özellikle de çocuklar için...
“pirzatif ne demek büyükbaba?” diye sordu molar. dirhem kardeşine öfkeyle, annesine suçlu suçlu baktı...
“ne?” dedi haltettin bey, saçma sapan da olsa bir konuşma fırsatı doğmuş olmasından memnundu.
“ben sana o kelimeyi ağzına almayacaksın dememiş miydim!” diye kızdı bayan famodin.
“hayır anne dememiştin...” dedi molar. bayan famodin bir an aptallaştı.
“bana demiştin anne... ama molar çok aptal olduğu...”
“sensin aptal!”
haltettin bey halinden memnundu. ama bayan famodin iyiden iyiye öfkelenmişti.
“bu evde hiç kimse o kelimeyi ağzına almayacak! susun ve yemeğinizi yemeye devam edin!”
mevsimnormalleri, önündeki tabaktaki pirinç tanelerini sayıyor ve o anda başka bir yerde, herhangi bir yerde olmayı nasıl da çok istediğini düşünüyordu. her şey o kadar berbat gidiyordu ki, artık avrupayı bir tren turuyla gezmek istediğini ve bunun için ailesinden izin istemeyi bir münasebetsizlik olarak görmeye başlamıştı. paris’i, roma’yı ve o ismini duyup, resimlerini görüp iç çektiği şehirleri asla göremeyeceğini düşünüyordu.
evden kaçıp, fas’ta bir fahişe olarak yaşamına devam etmeyi hayal ederek biraz daha salata aldı tabağına...

(...devam edecek)

devamı için: genişlet

ralph goings

tabii ki de bunlar fotoğraf değil, hepsi de resim. hiperrealist ressam ralph goings amcanın altmışlardan itibaren yaptığı işlerden... zaten amerika'da, altmışlarda ortaya çıkmış hiperrealizm. yahu çıksana 400 yıl önce; ortalıkta fotoğraf makinesi falan yokken? işte hep böyle: "vaay be.." diye şaşırdıktan hemen sonra kendini toplayıp "ama fotoğraf makinesi diye bi'şey var; ne saçma" diye bok atmaya başlıyor insan bu tür resimlerle karşılaştığında. hayranlık kıskançlığa mı dönüşüyor ne? üstelik, ressamların çoğu da sevmiyor ve çok da ciddiye almıyor bu akımı. ben de benzer duygu ve düşünceleri paylaşıyorum bu akıma karşı. derler ya her şeyin fazlası zarar; bu da gerçekçiliğin fazlası işte...

yine de "fotoğraf gibi" deyip gereksiz (pırt kırt) bulacağıma "fotoğraf değil işte" deyip hayranlıkla bakıyorum bu tür resimlere. etkileniyorum, şaşırıyorum; resim için değil, onu yapan adamın yeteneğine, sabrına şaşırıyorum.



















Share/Save/Bookmark

devamı için: genişlet

dış güzellik

fences diye bir uygulama indirdim, masa üstünü düzenlemeye yarıyor; üstelik gayet de güzel bir görünüme kavuşturuyor. (evet kırk yılda bir de olsa, bilgisayar ve uygulamalar hakkında bıtbıtlanabiliyorum... sanırım bu yazı haricinde, sadece, süper bir "şey" olan nada hakkında bir yazı var sitede...) ha işte, kurdum programı, gayet de güzel, tamam da neden yansıtıyorum buraya? çünkü, hemen akabinde duvar kağıdı arayışına girdim (madem masaüstüne yenilik getirdim...). deviantart üzerinden bir dolu görsel indirdim ve bir de küçük bir rastgele duvar kağıdı değiştiren program buldum (wallpaper changer). her neyse, programları tavsiye ettiğim anlaşılmıştır ama asıl önemlisi, bulduğum duvar kağıtları... bir bölümü aşağıdaki gibi olan bu görsellerin tamamını (ve daha önceden yer almış bazılarını) da belki lazım olur diye bir güzel sıkıştırdım, paket yaptım. öyle işte...


(tinypilot)


(emciem) (alexxg)


(lordzoltan) (katia88)


(freakyframes)


(artnerdem) (silent-broken-wish)


(tinypilot) (jeevay)


(e-m-i-l-a)


(viirus92) (headvoid)


(akkasone) (freakyframes)


(norke)


(momentica-one) (stuntkid)


(iunewind) (thebestisaac)

(beaucoupzero)

Share/Save/Bookmark

devamı için: genişlet

ben de dedim ki...

* happy tree friends diye bir çizgi dizi var, internet üzerinden yayınlanıyor bölümleri. şiddet ve vahşete mizah sosu katmışlar, çocuksu komik çizgi film karakterlerine yaklaşık iki dakika boyunca acı çektiriyorlar. bazen yüzünü iğrenmeyle buruşturduğun halde gülerken yakalıyorsun kendini. (demek insan bazen kendinden uzaklaşabiliyor?) her neyse, nasıl şeylermiş ki, benim midem de sağlam, mizah kaslarım da gelişmiştir diyorsan eye candy, crazy antics ve helping helps isimli bölümlerini senin için seçtim, hemen şimdi, üzerlerine tıklayıp izleyebilirsin... işte bu çizgi filmler aklıma yıllar önce duyduğum bir fıkra silsilesini getirdi. bir zavallı ahmet vardı fıkrada (ya da ali) ve onun annesi (genellikle...). bu ahmet'in bazen kolları, bazen bacakları yoktu. bazen de ne kolları ne de bacakları vardı. net hatırlamıyorum ama şöyle bir şeydi aşağı yukarı: "kolları olmayan ahmet nefis kurabiye kokusunu alınca derhal mutfağa koşmuş. mutfak tezgahının üzerinde, biraz önce fırından çıkmış kurabiyelere iştahla bakan ahmet, 'anne canım çok çekti bana biraz kurabiye verir misin?' diye sormuş. bulaşıkları yıkayan annesi, 'e ahmet, tezgahın üzerinde duruyor işte, alıver oradan" demiş.'" bak bir tane daha "bacakları olmayan ahmet, pencerenin yanındaki koltuktan dışarda top oynayan çocuklara bakıyormuş. kendi kendine söylenmiş: 'ben de onlarla oynamak isterdim' diye... bunun üzerine annesi 'ama ahmet senin bacakların yok ki? nasıl oynayacaksın onlarla?' demiş." çok fena değil mi, hiç de komik değil... ama kalabalık bir arkadaş grubunda, arada bir iki tane de "çüş noktası" olmayan geyik insanlar varsa, durum değişebiliyor; belki ilk önce "saçmalamayın be böyle fıkra mı olur?" falan diyorsun ama örnekler arttıkça, geyik arkadaşların hayal güçleri coştukça sen de gülmeye başlayabiliyorsun... ayıp ama gerçek!

*karnaval diye bir dizi var ya; işte onu izledim bitirdim. ilk iki sezonu. üçüncü sezonunu, "roma" dizisine para yetiştirebilmek için çekmemiş hbo kanalı diye duyunca roma'yı izlemeye başladım. aslında öyle değil, karnaval ile roma'yı bir arkadaşım aynı pakette göndermişti, nasıl olsa izleyecektim ama olsun, ben bahsettiğim motivasyonla yaklaştım. tamam, roma güzel diziye benziyor, henüz başındayım ama karnaval da öyle bırakılmaz ki? böyle de bir anım var işte...

* (lost spoiler) "milyon yıllık öngörün buysa, tüküreyim hikmetine..." demez mi siyah beyaza ya da beyaz siyaha ya da daha kafa karıştırıcı: gri kendi kendine? (yok be şaka)

*daha çok şarkı, görsel, internet olsun diye: tersmeditasyon.tumblr.com

devamı için: genişlet

on iki : wrestling bir gösteridir

(ilk bölüm burada)

“gün boyunca başıma bin çeşit ağrı girdi...” dedi bayan müessir. ancak bay tansık oldukça bitkin ve düşünceli görünüyordu.
“bak sigara içtim bu gün!” eğildi ve küllüğü aldı. “işte bak, tam dört sigara içmişim!”
bay tansık ceketini koltuğun üzerine bıraktı. bayan müessir bunun üzerinde durmadı...
“benimle gel konuşmamız lazım...” diyerek yatak odasına yöneldi bayan müessir. bay tansık da bir sigara yakıp karısını izledi.
“şu prezervatif işini bugün halledeceğiz!” dedi bayan müessir, pencerenin önüne geçerken; dışarıda rüzgar ağaçları sallıyordu. bay tansık, aynalı masanın yanındaki koltuğa gömüldü. konuşmuyordu.
“bana anlatmayı düşündüğün bir şey var mı?” diye sordu bayan müessir.
“prezervatifin canı cehenneme!” dedi bay tansık ve etraf buz kesti. şoke olan bayan müessir döndü ve kocamanlaşmış gözlerini kocasına dikti. adam sigarasının ucundaki küle dalıp gitmiş, berbat bir haldeydi.
“ne... ne demek istiyorsun?”
“prezervatifin canı cehenneme!”
“ama?”
“bak müessir, o prezervatifin orada bulunması ya çok kötü bir şaka ya da çocukların işi...”
“çocuklar mı? onlar prezervatif kelimesini bile telaffuz edemezler!”
“öff! bir yerden bulmuşlardır; ne olduğunu bile bilmiyorlardır...”
“neler diyorsun sen!”
“bana biraz zaman ver müessir; kafam çok karışık...”
bay tansık güven verici ve ikna edici olmuştu bayan müessir’in üzerinde. bunu sağlayan etkenlerin en önemlisi de yüzündeki o çok düşünceli, üzgün, yıkılmış, bedbaht, kıstırılmış, panik içinde, mutsuz ve çaresiz ifadeydi.
uşak cinson, yemeğin hazır olduğunu söylediğinde, canının istemediğini söyledi bay tansık. kocasının fazla üzerine gitmek istemeyen bayan müessir onu yalnız bırakıp aşağı indi.
bay tansık’ı endişelendiren, kızından nasıl olup da hesap sorabileceği konusuydu. bu p*rno görüntüleri izlemiş olmasını, karısını ve ailesini yıpratmayacak bir şekilde açıklamalıydı. kendisinin herhangi bir p*rnografik görüntüyle hiçbir ilgisi olamazdı. falanca arkadaşım, filanca tanıdığım gösterdi de diyemezdi çünkü tüm falanca ve filancalar da kendisi gibi saygın insanlardı ve onlar da asla bu tarz basitliklere prim vermezlerdi.
aklına hiçbir çözüm gelmiyordu bay tansık’ın...

(devam edecek)

devamı için: genişlet

home - yann arthus-bertrand

home, gezegenin güzelliklerini muhteşem bir görsellikle sunmanın ötesinde, tüm canlı hayatıyla beraber bu güzel gezegenin, insan denilen hayvan yüzünden, her an biraz daha cehenneme döndüğü gerçeğine dikkat çekmek isteyen bir belgesel. yönetmen yann arthus-bertrand, 54 ülkeyi gezip, üç yılda tamamlamış bu belgeseli.

tamamı havadan çekilmiş görüntüleri, sanki öleceği raporlarla belirtilmiş bir kanser hastasını izlermiş gibi izledim. (akşam tekrar ve daha dikkatli izleyeceğim...)

"insanlık geçtiğimiz birkaç kısa on yılda, gezegenin yaklaşık dört milyon yıl süren evrimle kurulan dengesini altüst etti. ödenecek bedel ağır, ama artık karamsar olmak için çok geç: insanlığın bu gidişatı tersine çevirmesi, dünya’nın zenginliklerini yağmaladığının farkına varması ve tüketim kalıplarını değiştirmesi için hemen hemen 10 yılı var." diye yazıyor, ntv'nin home (yuva) belgeseli için ayırdığı sayfada... yani on yıl daha laylaylom yapabileceğiz, ondan sonra "tamam yeter bu kadar, azıcık insan olalım, ehe he" diye kendimize gelip, gezegene çeki düzen vermek istediğimizde (ki hiç ama hiç sanmıyorum, öylesine bir aydınlanma, aklını başına toplama, dangalaklıktan vaz geçme kararı alınacağını) gezegen bize en kibar şekliyle "hassiktir!" çekecek... beter olalım, yakışır bize...




























(luc besson, francois-henri pinault, yann arthus-bertrand)

90 ülkede bu gün (neden; çünkü dünya çevre günü bu gün) aynı anda gösterilen belgesel, youtube üzerinden de özel bir arayüzle yayınlanıyor. (ntv yayınını kaçırdıysan: portlak )

www.home-2009.com

Share/Save/Bookmark

devamı için: genişlet

tiananmen meydanı 1989

4 haziran 1989 tarihinde, pekin'de, tiananmen meydanında öğrenci, aydın ve işçiler gösteri düzenledirler ve çıkan olaylar sonucu, hükümet güçlerine göre 200 - 300, çin öğrenci birlikleri ve çin kızılhaçına göre 2000 - 3000 kişi hayatından oldu. olaylar neden çıktı, nasıl gelişti gibi bilgileri konuyla ilgili wikipedia sayfasından inceleyebilirsin.
bu gün, bir iki yerde ( bir ve iki), o günün simgesi haline gelen, meçhul isyancının, tankların önünü kestiği ünlü görüntünün yorumlarını gördüm. derhal, en bilgiç yüz ifademi takınarak, "öyle olmaz ki, iki üç örnek verilecek olduktan sonra ne anladım ben o işten" deyip, google, flickr ve deviantart üzerinden bir tarama yaptım. aynen aşağıdaki gibi sonuçlandı araştırmam:


(nevver)



(ivorydrive)


(imsteevin) (iamjacksbrokenheart)


(tihz_ho) (dantonsspot)


(kevis)


(picormdwe)


(stevenhott) (nocaptionneeded.com)


(simpsons)


(rlcwallpapers)


(xxpanthernovaxx) (ashley903)


(airtonyli) (balakov)


(halvorbodin)


(maxmagnusnorman.coml)


(backwardscity.blogspot.com)


(nikahang kowsar)


(t-shirts.cafepress.com) (www.taiwandc.org)


(nocaptionneeded.com)


(orijinal görüntü)


(tankın içindeki - (pangeaday.org)

video
(nocaptionneeded.com)


(roger waters - watching tv)


Share/Save/Bookmark

devamı için: genişlet

on bir : saçmalık

(ilk bölüm burada)

“nerede kaldın; yarım saat içinde dönerim demiştin?”
bayan müessir sigara içiyordu.
“anne sen sigarayı bırakmıştın?”
“tekrar başlamam icap etti... cinson’a söyle yemek hazırlansın... baban birazdan gelir...”
bayan müessir sigara içtiği yetmezmiş gibi bir de spor kanalında wrestling izliyordu. mevsimnormalleri ortadan kaybolması gerektiğini anlayacak yaştaydı.
uşak cinson’un mutfakta bayan firez’le lafladığından emin olan mevsimnormalleri, mutfak kapısının önünde dirhem’le karşılaştı.
“meraba abla... pirzatif ne demek?”
“ne?”
“pirzatif...”
“ne bileyim ben!”
mevsimnormalleri, kardeşinin ne dediğini anlamaya çalışsaydı sadece kafası karışırdı. mutfağa daldı.
“bay cinson...”
“bay cinson burada değil küçük hanım...” dedi bayan firez.
“hay allah; nerede acaba?”
“bilemiyorum küçük hanım....”
mevsimnormalleri gerçekten de pek zeki biri değildi. bay cinson’u, bayan firez’e yemeği hazırlamasını söylemesi gerektiğini söylemek için arıyordu.
“belki bahçeye çıkmıştır!” diye seslendi bayan firez, mevsimnormalleri’nin ardından...
gerçekten de uşak cinson, haltettin bey ve kısadalga bahçedeydiler. uşak cinson kendini pek de iyi hissetmiyordu.
“cinson, bu çocuk en az senin kadar sersem! ne var ki senden on kat daha eğlenceli!”
kısadalga çok uzun süren bir konuşmadan sonra, şöyle özetlenebilecek bir şey anlatmıştı:
“balon oldu, bom, bom, patladı. bom patladı. ablanın balonu çok kızar. ben de bom olunca, balon. ben de balon.”
gerçekte o kadar da sersem olmayan cinson, bu küçük ve bir o kadar da anlamsız görünen kelime gruplarından, baş belası bir tablo oluşturmayı başarmış gibiydi. haltettin bey ise kendi halinde eğleniyor gibiydi.
“ee, sen ne yaptın balonu?” diye sordu cinson, tedirgince...
“işte ben buna eşit zekaların karşılaşması derim!” dedi haltetttin bey. ancak onu duymazlıktan geldi diğerleri..
“ben de balon bom!” dedi kısadalga.
“bom balonu bana ver de saklayım...” dedi cinson.
“olmaz! olmaz! bom balonu sakladı!” dedi kısadalga.
“nereye sakladı?” diye sordu, kafasındaki hedefe ulaşmaya çalışan cinson.
“olmaz! gizle! ben, bom olunca, abla çok kızar!”
uşak cinson, sanki, ben hiç de sersem değilim, aksine çok da zekiyim, düşüncesini, en azından kendine ispatlamak için açtı ağzını:
“sifonu bozmuşsun ama!”
kısadalga ellerini çırptı. gerçekten de sersem sersem gülüyordu.
“sus! sus!” dedi. uşak cinson büyük bir sorunu çözmüş olmanın o eşsiz rahatlığıyla işaret parmağını dudaklarının önüne götürdü. (buna kısaca, ‘sus işareti yaptı’ denir...)
“bay cinson! bay cinson! annem yemeğin hazırlanmasını istiyor...”
cinson, mevsimnormalleri’ne, çok önemli bir sırrını biliyorum küçük hanım, der gibi baktıysa da, mevsimnormalleri tabii ki bunu anlamadı. uşak cinson bir yandan da, açıklama zamanı geldiğinde nasıl olup da konuşma cesareti bulabileceğini düşünüyordu.

(devam edecek...)

devamı için: genişlet