15 Kasım 2008

ailemizin görüşü ve zuzaylılar

 


devamını göster

12 Kasım 2008

cehennemin dumanı

sandığı itiyor. önüne geçip çekiyor. yorulunca üstüne oturuyor. güneş arada sırada kaybolsa da sanki her zamankinden daha parlak, daha sıcak. çok da büyük. gece sandığa çakıl taşları atarken uykusu geliyor. yoksa uyuyamayacak! her sabah yağmur yağıyor. damlalar uyandırır uyandırmaz öfkeyle gökyüzüne tükürüyor, ağzından köpükler saçarak küfrediyor.
sandığı itiyor, elleri sandığın içine giriyor. bilekleri kanıyor, çürümeye başlamış sandığa değil havaya suya küfrediyor. sandığı çekeyim derken bir parçası elinde kalıyor. küfretmeye devam ediyor.
sandığın içindeki homurdanıyor. koca kafalı, tüm kemikleri çaresizlikle birbirine kaynamış, ağzı karnına, götü boğazına kaymış iğrenç şey homurdanıyor. anlamsız sesler çıkarıyor. sandığı taşıyan bu sesten çok korkuyor. panikliyor, ne yapacağını bilemiyor. sandık mandık kalmıyor geriye; elini neresine attıysa koptu eridi parçalandı gitti... korkusundan küfredemiyor da, dudak etlerini kemiriyor, kan tükürüyor, titreme nöbetleri geçiriyor.
karanlık çökünce ucubenin sesi yıldızlara vuruyor; uluyor mu haykırıyor mu, çığlık mı atıyor ne halt yiyorsa çok korkutuyor. adam ucubeyi sakinleştirmek istiyor ama neresine dokunacağını bilemiyor, onu okşamak, severek sakinleştirmek istiyor ama bir türlü elini uzatamıyor.
çakıl taşlarını karanlığa fırlatırken, çığlıklara kulağını tıkamaya çalışıp ağlıyor. aslında zırlıyor; burnunu çeke çeke…
uykusuzluktan gözleri şişmiş halde, hırıltılı sesler çıkaran ucubeye bakıyor. bir bebeği uyutmaya ya da susturmaya çalışır gibi sakin, güven verici sesler çıkarmaya çalışıyor ama hıçkırıp duruyor ve sesi titriyor.
ucubenin bir gözü (diğeri nerede acaba?) ona bakıyor. belki bir sandık istiyor; derlenip toplanmak? ağlar gibi, inler gibi inceden pis bir ses çıkarıyor. susmuyor!
avucunda sıktığı çakıl taşlarını yere fırlatıyor adam. gözlerini ucubeden alamıyor. gözyaşları sümüğüne karışırken yerden kocaman bir taş kapıyor ve ucubeyi ezmeye başlıyor. deli gibi küfrediyor taşı indirip kaldırırken; ama sanki her şeye, daha çok havaya, suya…
çığlıklar atarak can veriyor ucube.
kendini çekiyor. arkaya geçip sırtından itiyor. yorulunca yere yığılıyor. güneş arada sırada batıyor ama hep çok sıcak, çok büyük ve çok parlak!
…artık kendini tanımlayamıyor.

devamını göster

10 Kasım 2008

heidi taillefer

kanada doğumlu bir sanatçı olan heidi taillefer işi gücü bırakmış "acaba, da vinci'nin ünlü la jakond (mona lisa işte) tablosunda bir doğulu kadın olsaydı nasıl olurdu?" diye düşünmüş. düşündüğü şeyi görsel olarak ifade edebilme yeteneğine sahip bir insan kişisi olduğu için de yandaki resmi yapmış işte. yani ben bile merak edip o ünlü tabloda nasıl olurdum diye cameroid isimli site aracılığıyla merakımı gidermiştim. sonuçta "kurcalanma" rekorunu rahatlıkla elinde bulunduran bir resimdir mona lisa (la jakond peki).

acaba biri, heidi hanıma "neden bu kadar önyargılısınız; arap veya müslüman kadınlar hakkındaki bu batılı ama sığ fikirleriniz çok yanlış şudur budur kırt pırt..." gibi bir eleştiri getirmiş midir? bir sanatçı için oldukça sıkıntı yaratacak bir soru. "bana ne yahu; aklıma esti yaptım ben, ne önemi var ki!" deyip geçebilir ama yine de canı sıkılır...

aslında öyle değil doğu (arap, türk ya da müslüman) dünyası. bak suriye cumhurbaşkanı beşar esad'ın eşi esma esad (siyahlı olan), kktc cumhurbaşkanı mehmet ali talat'ın eşi oya talat (bilekleri açık olan), azerbeycan cumhurbaşkanı aliyev'in eşi mehriban aliyev (pantolonlu olan), mısır cumhurbaşkanı mübarek'in eşi suzan mübarek (gözlüklü olan); gayet normal görünmüyorlar mı? normal dediğim; heidi'nin bildiği, uygar dünya'nın norm'al'i... yoksa deliye her gün normal!

heidi taillefer'in bir de flash tabanlı bir sitesi var; orada bir tane daha mona lisa versiyonu var; epey bir mekanik görünümlü... demek ki arap düşmanı(!) falan değil, sadece yaratıcılığıyla var olmaya çalışan birisi...







devamını göster

06 Kasım 2008

pembo

nerden baksan iğrenç diyeceğim seksenli yılların, (yine de neşeli) çocukluk dönemlerinden kalan "sakız kağıdı" silsilesinin unutulmazlarından biri de pembo (çizeri kim acaba?) tipitip ve bi-bib serilerinden sonra bu "abuk" karekterde sıra. epeyce sıkıcı işlemlerden sonra ilk yirmi "karikatür"lük bir seri oluşturdum ki yeter de artar bile! zira şu saatten sonra pembo'nun daha fazlası, kıymetli gri hücrelere zararlı olabilir... 

  pembo pembo 
pembo pembo 
  pembo pembo 
  pembo pembo 
  pembo pembo 
  pembo pembo 
  pembo pembo 
  pembopembo 
  pembo pembo 
  pembo pembo 


 

devamını göster

05 Kasım 2008

brian despain ve robotlar

brian despain balıklar, kurukafalar ve robotlar denilince akla gelen ilk isim. (yuh, ne kadar desteksiz attım!) öyle değilse de bunlara takmış olduğu kesin. robot takıntısını sevdim ama. resimlerindeki tarza sahip robotlar bende şu düşünceyi uyandırıyor. şu: 2008 yılındayız ve hala, yıllar öncesinde hayali kurulan uzay - bilim kurgu çağında değiliz. sanki bu robotlar, robotlar aleminin eski amerikan arabaları, modası geçmiş klasikleri... bu garip bir yanılsama çünkü ortalıkta kıyaslama yapılabilecek "son model" bir robot falan yok.(*) baksana şunlara hepsi paslanmak üzereler sanki?
robot denilince akla ilk önce star wars filmlerinin iki ünlü robotu , r2-d2(**) ve c-3po geliyordur ama benim aklıma marvin de geliyor ve elbette filmindeki görüntüsü değil, kitaplardan kaynaklanan belirsiz bir şey yine de sanırım buradaki çizimler ona sanki daha yakın?
odtü robot topluluğu, robot kelimesinin kökenini robot nedir? başlıklı yazı ile etraflıca anlatmış. hemen başlarda bulunan tanımı görsellerin hemen altına alıntıladım; böylece, benim gibi, konuyu merak ettiğin halde yazının hepsini okumakla alakalı üşenme hücrelerini çalıştırmana gerek kalmayacak.





















robot teknolojisi, ismini çek oyun yazarı karel capek’ in , "rossum' un evrensel robotları (1921)" oyununa borçludur. yazar, angarya-zorunlu iş anlamındaki "robata" kelimesi ile işçi anlamına gelen "robotnik" kelimelerini birleştirerek, “robotic” kelimesini türetmiştir.
isaac asimov, ise yazdığı bilim-kurgu romanlarla “robot” fikrinin öncülüğünü yapmıştır. yazarın kitaplarında belirttiği üç kanun "asimov kuralları" olarak bilinmektedir.
1. bir robot insana zarar vermez ve bir insanın zarar görmesine izin vermez.
2. bir robot birinci kanuna aykırı olmadığ sürece insanlar tarafından verilen tüm emirlere itaat eder.
3. bir robot birinci ve ikinci kanuna aykırı bir durum olmadığı sürece kendi varlığını korur.

(*)gündelik yaşamı kastediyorum yoksa teknoloji fuarlarındaki dış kaplaması parıldayan ama parkinsonlu gibi (?) hareket eden hantal robotları hiç "adam" yerine koymak istemiyorum.

(**) r2d2'nun sefalet dönemi, alkol bağımlılığı ve oyunculuk kariyeriyle ilgili beneath the dome isimli üç bölümden oluşan bir belgesel vardır. şöyle oluyor: bir, iki ve üç

devamını göster

04 Kasım 2008

cennetin ışıkları

mutfakta kendisine omlet yaparken mutlu mutlu gülümseyip hayaller kurarak şarkı söyleyen kızı, soluk turuncu renkli eski koltukta hayal eden sakalını yeni kesmiş delikanlıya sanki bir şeyler söylemek istermiş gibi yanaşan kedi, delikanlının kucağına sıçramadan önce bir tereddüt geçirmişti. delikanlı kucağındaki kedinin tüylerinde parmaklarını gezdirirken, mutfakta kendisine omlet yapan kız, aceleyle ocağı söndürüyordu çünkü yemeğini yakmıştı. delikanlı gülümsedi; kızcağızın tavayı temizlemesini, ocağı yakmasını, tavaya yağ koymasını ve iki yumurta kırmasını, gözlerini kapayarak izledi. kız yine mutlu mutlu gülümsemeye ve hayaller kurarak şarkı söylemeye başlamıştı.

açık pencereden serin bir hava mutfağı dolduruyordu; dışardan, oynaşan-kavga eden kedilerin sesleri geliyordu. kız omleti bir tabağa koydu ve tuzladı. duran bir otobüsün belki de bir çöp kamyonunun fren sesi duyuldu. küçük tahta masada yumurtasını yerken mutlu mutlu gülümseyen ama şarkı söylemeyen kız, karanlık bir odada, kocaman bir pencerenin önünde, turuncu renkli eski bir koltuğa oturmuş, kedisini seven, sakalını yeni kesmiş bir delikanlıyı hayal ediyordu.

hayal kuran kızları, delikanlıları, kedileri ve omletleri, çöp kamyonlarıyla otobüsleri, serin havaları ve tavaları , karanlık odalarla mutfakları ve hepsini; kalabalık ve gürültülü bir barın tuvaletinde, kustuktan hemen sonra duvara yaslanmış, kesik kesik soluyan bir adam hayal ediyordu. oldukça fazla içmişti ve sadece üç buçuk dakika ömrü kalmıştı.

devamını göster

02 Kasım 2008

denis zilber

biraz önce the sopranos'un dördüncü sezonundan, dokuzuncu bölümü izledim. şahane bir bölümdü ama huzurumu ve sinirimi bozdu. bölüm bittikten sonra sevgili gom-player'ı kapattım ve masaüstünde duran sarı klasörlere bakarken izlediğim bölümü düşünmeye başladım. o sırada denis zilber isimli klasörü farkettim ve orada bulunan renkli ve neşeli çizimlere bakarak kendimi dengeledim.

her ay en üst sağda, arama kutusunun hemen yanında bulunan (süper tarif ettim) bölgedeki görseli değiştiriyorum böylece "küçük detaylar hayatı güzelleştirir" anlayışına uygunluk konusunda bir sorunum olduğunu iddia edecek olana verilecek cevap da hazır oluyor. her neyse, işte bu sefer aşağıdaki görsellerin de çizeri olan denis zilber'in bir görselini kullandım.

denis zilber, sitesinde verilen bilgiye göre serbest çalışan israilli bir sanatçı. şimdi açıkça belirtmek istemediğim kaynaklarımdan birinde çizimlerini görür görmez kendisine kanım kaynadı. kendisine değil çizimlerine aslında; bana ne yoksa...

aşağıdaki çizimleri sevdiysen sitesinde daha birçoğunu bulabilirsin... birkaç tane de flash animasyon çalışması var.



















devamını göster