10 Ocak 2009

quino 2

mundo 

daha önce de hayranlığımı belirttiğim quino'nun biraz daha karikatürünü bulacaksın aşağıda. küçük ve karma karışık gibi görünüyorlar ama üzerlerine tıklarsan kocaman açılacaklar; öyle ayarladım... 

Sí... cariño Sí... cariño
potentes, prepotentes e impotentes  potentes, prepotentes e impotentes
potentes, prepotentes e impotentes
potentes, prepotentes e impotentes
gente en su sitio
gente en su sitio 
  gente en su sitio 

  mundo si, carino 


(karikatürlerin dosya isimleri, alındıkları albümü belirtir. albüm görselleri amazon.com'a gönderir ) 

devamını göster

08 Ocak 2009

kaçamak

yakınlarda bir istasyon olmadığı halde trenin durması yolcularla beraber kondüktörleri de şaşırttı; ama onlar yolcular gibi pencerelere değil kapılara yöneldiler. makinist rayların üzerindeki aracın sahibine trenin varlığını ve koskocamanlığını düdük sesinden başka nasıl anlatabileceğini düşünüyordu. ancak kimse anlamış gibi görünmediğinden aşağı inmek zorunda kaldı. yardımcısı ve ikinci makinistle beraber araca yaklaşmaya; yaklaştıkça da şaşırmaya, korkmaya başlamışlardı. çünkü bu araç ne bir dolmuşa, kamyonete, arabaya ne de başka bir şeye benziyordu. rayların üzerinde büyük bir başarıyla, olabildiğince uygun bir şekilde duruyordu: tekerlekli ama yüksek bir teknoloji ürünü olduğu belli, sessiz bir araçtı bu...

beş metrenin, yabancı ve garip görünen bir araca en uygun durma mesafesi olduğuna dair bir yasa varmış ve kimse de bu yasaya karşı gelmek istemiyormuş gibi, şaşkınca kala kalmışlardı. birinci makinist ikinci makiniste, gidip motoru durdurmasını ve telsizle bilgi vermesini söyledi. ikinci makinist itaat etti. çok iyi eğitim görmüş bir devlet memuruydu. namusuna düşkün bir karısı ve kendisi gibi olmaları için özenerek yetiştirdiği iki evladı vardı. saygılı, derslerinde başarılı, terbiyeli iki delikanlı! onlarla övünürdü.

meraklanan yolcular da kısa süre sonra trenden inmişlerdi ve beş metre sınırında dizilmiş meraklarını gidermeye yönelik varsayımlar üretiyorlardı. cesur ve meraklı bir genç araca yaklaştığında birinci makinist, ondan daha önce davranmanın, statüsü adına gerekli olup olmadığı konusunda bir iç çatışma yaşadı. delikanlı kapıyı kurcalamış, bir şekilde açmayı da başarmıştı. yaşlıların, “aman evladım girme, başına bir şey gelir” uyarıları ile yaşıtlarının, “gireceksen gir bakalım da öğrenelim, kimin aracıymış bu, neymiş” dolduruşları arasında kalan delikanlı, gerekirse kendini cesurca feda edebileceğini, aslında korkulacak bir şey olmadığını söyleyerek içeri dalmıştı. yıllar önce de, büyük bir depremden sonra, yıkıldı yıkılacak denen bir binaya dalmış ve bir yaralıyı kurtarmıştı. gerçekten de yardımsever ve cesur bir delikanlıydı ve yaptıklarıyla ilgili olarak övünmekten hiç hoşlanmazdı.

delikanlı gördüklerini sabırla, tekrarlaya tekrarlaya anlattı. bunun bir uzay aracına benzediği kesindi. bununla beraber, tekerlekli olduğu ve tekerleklerinin tam olarak raylara uygun imal edildiği de bir o kadar kesindi. hiçbir demir yolu, dedi orta yaşlı, gözlüklü ve daha sonra doktor olduğu anlaşılan iyi yürekli adam, hiçbir demir yolu dünya dışına doğru uzanamaz. o halde, diye sürdürdü akıl yürütmesini, bu bir uzay aracı olamaz! neden olamazmış, dedi emekli bir subay, belki gökten gelip raylara inmiştir? saçma, dedi doktor, demiryolu en ilkel mekanik ulaşım aracıdır ve uzay araçları en yüksek teknolojiyi kullanmak zorundadırlar! belki onlar hem en yükseğini hem en düşüğünü kullanmaktan hoşlanıyorlardır, diye fikir yürüttü fen lisesinde başarılı bir öğrenci olan genç kız. demiryolu ile ulaşım en güvenli olanıdır, dedi kondüktörlerden biri. genç kız ile kondüktörün düşünceleri fazla ciddiye alınmadı ama araca giren delikanlının sorusu oldukça merak uyandırdı: “bu aracı kullananlar nerede?”

uyanan merak hareket etmek ister; aracı kullananlar buralarda bir yerlerdeyseler, onları bulmak gerektiğine karar verildi. gruplaşan gençler çevreye yayıldılar. bu arada, birinci makinist, tüm tecrübesi ve bilgi birikimini kullanarak aracın her iki tarafındaki rayları, aracın tekerleklerini incelemiş, ancak kendini rahatlatacak bir sonuca varamamıştı. aracın tekerlekleri, garip bir maddeyle ve kıskandırıcı bir teknolojiyle yapılmıştı ve raylar ile tekerlekler, tencere ve kapağı denli uyumluydu. yıllarını trenlerde, rayların üzerinde, istasyonlarda geçirmişti ve geçen yıllar ona çok şey öğretmişti. aracın nereden geldiğinden çok nasıl geldiği ilgilendiriyordu onu. gökten inmediyse rayların üzerinde ilerleyerek gelmiş demektir, dedi kendi kendine, burası da birbirinden atmış kilometre uzaklıktaki iki istasyon arasında bir hat olduğuna ve bu hatta bir makas olmadığına ve bu araç iki istasyona da uğramadığına göre... gerisini getiremiyordu.

ağaçlık alandan araçlarına doğru yürüyen iki kişi önemli bir konuyu açıklığa kavuşturmaya çalışıyorlardı. daha sivri burunlu olanı diğerine kızıyordu: onu çok ciddiye alıyorsun... seni hiç de önemsemediğini anlayamayacak kadar gözün bağlanmış senin! bu kadar korkak olmanı anlayamıyorum doğrusu! diğeri kendini savunuyordu: "korkuyor muyum? neden korkayım ki?" sesleri duyuluyordu ancak konuşmaları anlaşılır gibi değildi. "ondan ayrı yaşamak düşüncesinden korkuyorsun... biraz önce seviştin işte benimle; beni sevdiğini söyledin! ben de seni seviyorum ve artık ondan tamamen ayrılman gerektiğini düşünüyorum!” araçlarının çevresindeki insanlar onlara şaşkınlık ve korku ifadeleriyle yol açıyorlardı.. bunu düşüneceğim, dedi daha büyük gözlü olanı, bunu düşüneceğim ve en doğru kararı vereceğim. bu arada bunlar neden bize böyle şaşkın şaşkın bakıyorlar? yanlış bir şey mi yaptık yoksa? diğeri insanlara şöyle bir baktı, saçmalama, dedi, kim bilir ne diye bakıyorlar, beni hiç ilgilendirmiyor doğrusu, beni sadece sen ilgilendiriyorsun, seni seviyorum, anlıyor musun, bunun doğrusu yanlışı yok!

insanlara gülümsediler ve kendilerine bakanlar kadar olmasa da, şaşkınca, başlarıyla selam verdiler. yaşlı bir kadın da gayri ihtiyari karşılık verdi selamlarına. sakince araçlarına girdiler. büyük gözlü olan, kapı kapanmadan insanlara el salladı. aracın çalışmaya başlamasıyla insanlar geri çekildiler. araç rayların üzerinde ilerlemeye başladı ve yirmi otuz metre sonra dağlara doğru havalanır gibi kayboldu. birinci makinist, göğe doğru yol ayıran bir makas olabileceğini düşündü.

ne garip sesler çıkarıyorlardı, dedi fen lisesinde okuyan kız, miyavlıyorlardı sanki...

devamını göster

07 Ocak 2009

francisco perez (pac)

pac panda 1francisco'nun çok güzel çizimleri var; ben sadece pandalı olanları aldım. "çünkü pandaları çok severim hep bir pandam olsun isterim" gibi bir şey yok ama! ayı işte nedir yani, uzaktan sevimli görünüyor, yakından hiç görmedim.

aslında francisco'nun gerçekten çok etkileyici, renkli çizimleri var, bazıları bu pandalılardan çok daha güzel! asıl onlar olmalıydı burada; sanırım çok yanlış bir tercih yaptım.

neyse sen yukardaki bağlantıyı takip ederek ayrıca incelersin o şeyleri, şimdi bunları kaldırıp o daha güzel olanları yerleştirmeye çok üşeniyorum...

bu arada "falanca çizerin işleri" başlığıyla eklediğim bu türden şeylere, saçmalama pahasına üç beş satır eklemeye çalışmam acaba gram takdire şayan bir iş midir? hadi diyelim ki üç bin yıl sonrasına, şimdiki insanlık kültüründen, bir francisco'nun pandalı resimleri bir de bu güncenin sadece bu "yazısı" kaldı... "işte yüce francisco'nun çizimleriyle alakalı kutsal belgeye ulaştım sonunda!" diye sevinecek adama yazık değil mi; "ne ki şimdi bu?" diye yutkunacak ve hemen arkasından küfürü basacak bana...
o halde üzerime düşen, şu notu bırakmaktır: sevgili üç bin yıl sonra yaşayan arkadaşım; üzgünüm ama, francisco'nun bu pandalılardan çok daha güzel resimleri var(dı)...

pac panda 2

pac panda 3


pac panda 4
pac panda 5


pac panda 6

devamını göster

30 Aralık 2008

pardon...

bir davranışının yanlış olduğunu anlayan insan kişisi, kendini affettirmek için öncelikle özür diler; sonra mümkünse hatasını telafi eder ve hayat devam eder. bu durumda o insandan beklenen şey, benzer "hatalı" davranışı tekrar göstermemesidir. yani "özür dilemek" yeterli değildir; bozulan durum olabildiğince düzeltilmeli ve benzer hata tekrarlanmamalı...

huysuz çocuk arkadaşına zarar verir ve olay ailelere yansıdığında aile büyüğü çocuğu adına özür diler çünkü "huysuz bebe" özür dilemek istemez; işte onun adına özür dileyen aile büyüğü, eve gidince o bebeye dersini vermelidir ki bebe bir daha yaramazlık yapmasın! yoksa ne anlamı kalır ki? ama işin doğrusu, uygunu, elbette hatayı yapanın bizzat özür dilemesidir: bu onun bir hata yaptığının farkında olduğunu gösterir ve elbette "anlamlı" bir başlangıçtır, daha huzurlu günler için...



"tek seferde en fazla insan öldüren kişi" rekorunu(!) elinde tutan paul tibbets, 6 ağustos 1945 günü yaklaşık yetmiş bin (70 000) kişi öldürdü:

atom bombası hiroşima üzerinde patladığı ilk anda 70.000 kişi 'buharlaştı...' kasıma kadar geçen iki aylık sürede 60.000 insan radyasyondan öldü. onu takip eden beş yıl zarfında 65.000 japon daha, vücutları mutasyona uğramış bir biçimde, büyük acılar çekerek öldüler. toprak ve bitki örtüsü kavruldu. nehirler zehirlendi. kentin üzerine haftalarca kara asit yağmurları yağdı!..
(eksi sözlük)

steven spielberg'in, alt yazılarını hazırlama işi "tam bir yetersiz"e emanet edilmiş (film boyunca "özel ryan" yazısını görmek berbat; "hadiyin" diye bir türkçe ile tacize uğramak tam bir felaket) "er ryan'ı kurtarmak" filminin kutu-seti versiyonunda, "price for peace" isminde, ikinci dünya savaşında amerikan - japon mücadelesini konu alan bir belgesel var. paul tibbets bu belgeselde gayet rahat bir halde, sadece görevini yaptığını, pişman falan olmadığını açık açık anlatıyor. askerler öyleler işte; "emir" varsa işin içinde sıyrılıveriyorlar zaman zaman insanlıktan! kimse uçurmaya yanaşmasa o uçağı, başkan truman mı atlayıverecekti pilot kabinine? işte bu çok şaşırtıcı geliyor bana; "emir öyleydi, yapmak zorundaydım" hayır yahu, küçük bir vicdan muhasebesi yeterli; gerekirse kendi hayatı pahasına karşı çıkmalıydı o göreve. uçağıyla beraber okyanusa dalıp gitseydi "şerefli bir kahraman" olarak tarihe geçmez miydi? (hangi tarihe? adamın ismi amerikan "milli güvenlik" (?) ders kitaplarında aynen öyle geçiyordur belki de?)

şimdi tüm pilotlar özür dilesin? çok saçma gelmiyor mu kulağa? hatta amerikan hükümeti özür dilese ne olacak; her sene yeni bir katliamı ya bizzat yapıyorlar ya da arka planda bulunmak suretiyle dolaylı olarak...



her gün (ya da herhangi bir zaman diliminde) yüzlerce, binlerce masum insanın öldüğünü, öleceğini düşünmek, yaşayan "masum" insanları çok rahatsız ediyor ve herkes elinden geldiğince bir şeyler yapmak istiyor. "özür dileme" kampanyaları düzenliyorlar ya da "özür dilensin" kampanyaları... ama (artık özür dileme aşamasını çoktan geçmiş) "sorumlu güçler" boktan cinayetlerine devam ediyorlar. kendileri de cinayetlere bulaşmış devletler, olan bitenlere seyirci kalma yolunu seçiyorlar. dün soykırıma uğramış, tarifsiz acılar çekmiş halkların yöneticileri bu gün soykırımlara neden oluyorlar. bununla beraber, muhtemelen bu gün katledilenlerin torunları da el ele verip birilerini katledecekler!



yine aynı belgeselde (price for peace) beni şaşırtan şeylerden biri de, ikinci dünya savaşı esnasında japon asıllı amerikalıların durumuydu. pearl harbour baskınından sonra "çoluk çocuk fark etmez tüm japonlar ölmeli" gibisinden bir nefret duygusuna bürünen amerika, ülkesinde yaşayan japon kökenli vatandaşlarını toplama kamplarına sürmüş. bir kısım japon asıllı delikanlı da "japonlara karşı" savaşa gitmiş; üstelik "amerikan vatandaşı statüsünü kaybetme korkusu" gibi motivasyonlarla... sırf amerikalı askerler tecavüz, işkence etmesin diye kendi çocuklarını (ve kendilerini) yüksek tepelerden atan; benzer korkularla kendi annesinin başını kayayla ezen japonların karşısındaki orduda bulunan "japonlar" hangi kimlikteydiler? elbette: amerikan vatandaşı! japonlar için "onur" "şeref" gibi kavramların çok önemli olduğu söylenir; ne saçma şey; "insanım" diyen herkes için çok önemlidir o kavramlar... peki amerikan ordusuna katılmış, "cephede amcamla karşı karşıya gelmekten korkuyordum" diye o günleri anlatan japon asıllı amerikan "şerefsiz" mi? sanırım hayır; sadece kendi dünyasını savunan bir insan. çünkü "milliyet" bir insanı "insan" yapan bir şey değil. "tüm" araplardan, türklerden, ermenilerden, yahudilerden, müslümanlardan, hristiyanlardan, amerikalılardan, ostrogotlardan, uzaylılardan "nefret" etmek (ya da tersi: çok sevmek) bana fazlasıyla "şiirsel" oldukça da gereksiz geliyor...

israil hükümeti "insanın ne olduğunu" ve aynı zamanda "aslında ne olmaması gerektiğini" çok açık gösteriyor: bu pislik sürekli öldürecek! dün öldürülen, bu gün öldürecek; bu gün öldürülen yarın öldürecek!

devamını göster

29 Aralık 2008

resimli tişört

uzun yıllar boyunca üzerinde en ufak bir görsel şey (marka logosu bile) bulunmayan tişörtleri tercih ettim. ne zamandan beri? heavy metal'den başka bir şey dinlemediğim o yıllardan beri: iron maiden, tankard, metallica tişörtleri neyse de, kıçlarında kocaman deliklerle kaçışan kedilerin ve ortada prezervatif takılı dev bir aleti olan iğrenç bir farenin bulunduğu ("kitty...kitt...kitty" yazıyordu sanırım bir yerinde de) dehşet verici tişötten sonra, artık bu konuda en son noktaya geldiğimi düşündüm sanırım. tüm evrenin sırrını çözen adamın (kim ki o?) "hiç bir şey bilmiyorum" demesi gibi bir şey bu!

ama bir süre önce ( 3 beş sene) bir arkadaşımla zara isimli mağazaya girdik, arkadaşımın gazıyla, parak mavi ve üzerinde "the end" yazan (kovboy filmlerinin sonundaki gibi; o yazı karakterinde hani) bir tişört aldım ve büyü bozuldu. artık ben de normal insanlar gibi üzerinde şu ya da bu görseller olan tişörtler giyebilmeye başladım.

glenn jonez, tişört satıyor; glennz isminde "tükkanı" bile var. golf umrumda olan bir şey değil ama esher çağrışımlı yukarıdaki tişörtü beğendim. öyle, o kadar ama; beğendiğimle kalacak... ama sen istersen istediğini alabilirsin; elbette... her neyse, aslında bir grafiker ve işlerinden bir kısmını seçtim, beğenirsin diye alt alta dizdim... bakalım ne olacak?





















devamını göster

17 Aralık 2008

oda gezisi

bedroom in arles, benim için oldukça özel bir resim. bir zamanlar bu "odayı" (flash isimli program aracılığıyla) interaktif (gibi) bir hale getirmiştim; işte pencere, çekmece açılıyor, yatakta biri oturuyor; döşemeden böcekler fırlıyor falan filan... oda.gezisi.com isminde bir site hazırlayıp, bunu yayınlamıştım hatta. ancak "ücretsiz servis veren" bir yerde barındığından, onlar kapanınca bu site de kapanmıştı. daha sonra toplamda 17 flash parçadan oluşan bu oyunumsu şeyi, bilgisayara kurulabilir bir hale getirmiştim. kendi halinde basit bir şey işte, hem de çok acemice yapılmış... 

vincent van gogh, ilk resim hasar görünce, odasının resmini iki kere daha yapmış. bu resimlerden birisi 1888 yılında yaptığı, amsterdam van gogh müzesinde bulunan, daha çok sevdiğim versiyon. diğeri de, 1889 yılında yaptığı; paris'te, orsay müzesinde... 

çoğunluğunu deviantart'dan bulduğum aşağıdaki versiyonlarda, diğer derlemelerdeki gibi çok çeşitlilik ve farklı yorumlama bulunmuyor. ne yapayım; olduğu kadar...

 


 

 

 
(teagan, bebe, sekiz yaşındaymış)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
(oda tasarımı - key west sanat müzesi)

 
(? bir müzeden oda tasarımı)

 




devamını göster