bilimciler, 35 - 60 milyon yıl önce yaşamış, günümüzde nadiren görülebilen, koca kafalı, koca çeneli süper asker karıncalardan üretmişler. dertleri neymiş peki? "kanadalı araştırmacılar, antik zamanlardan kalan genlere geri dönebilmenin, canlılara yeni fiziksel özellikler kazandırmak için çok önemli bir rol oynayabileceğine dikkat çekti" diye bir açıklama var, "neden kurcalıyorsunuz?" sorusuna karşılık. [ntvmsnbc]
dev karınca diye haber okuyunca, insan bir an ürküyor. saçma sapan filmler akla geliyor derhal. iki metre, üç metre boyunda karıncalar? yok, bunlar diğer karıncalara göre dev, bir fiskelik işleri var bizim için hani. yine de o boktan filmler de buna benzer şeylerle başlar ama! çılgın bilim adamı heyecanla eve gelir, karısına sarılır:
"bak dev karınca ürettim!"
"ellerine sağlık hayatım ama dev diyebilmek için çok küçük değil mi bu? 'küçük' olduğu belli olan bir şeyi, 'büyük' diye, hele ki 'dev' diye kabul ettiremezsin insanlara, değil mi?"
işte acılarla ve vahşetle örülmüş bir sonun başlangıcı: gereksiz bir eleştiri ile gururu incinen bir bilim adamı her türlü çılgınlığı yapabilir!
"bir tane, sadece bir tane gerçekten dev bir karınca yapmazsam sanırım ölürüm" diye düşünebilir? ki bir çılgınlık yapmasa bile, genleriyle oynanmış karıncalar, beklenmedik doğal ya da kimyasal ya da "ne bileyim ben" bir nedenle başımıza bela olabilir?
karıncaları ciddiye alıyorum, onlara saygı duyuyorum. bir gün "haydi insanları yok edelim, üç deyince, biiir, ikiii..." diye, sağlam bir organizasyonla ve eş zamanlı olarak yuvalarından fırlasalar, insanların üzerine, kırk beş dakika içinde tek bir insan bırakmazlar -bence!- gezegende! bu konuda bir kanıt, istatistik veri, şu bu sunacak değilim elbette. bir his diyelim; karıncalara bulaşmamak gerek diye düşünüyorum.
09 Ocak 2012
21 Ekim 2011
robok
kelime oyunu benim de içime sinmedi ama bok toplayan robot için aklıma gelen ilk isim o oldu. robotlar sanki insan hayatının bir parçası olup çıkmış da bok toplayanını yapmak kalmış geriye diye düşündüm bahsi geçen robotu görünce. aslında aklımda yapılacak işler bakımından bir önem sırası yok. zaten robot teknolojisi karşısında, konuya bunca kilometre uzaktan, sadece tanık olmak falan geliyor elimden. kısacası, şunu yapan, bunu yapan robotlar doldurmaya başlıyor gezegeni ve işte bu da bok toplayanı: "poop scoop"
bok dediysem de, sen tuvaletteyken pat diye içeri girip, "bitti mi! dur sifonu çekme, alırım ben bokunu" diyen bir robot değil poop scoop. bu zavallı (ki bence bir gün robotlar örgütlenip insanlara isyan etmeye başladıklarında tüm robotlar onu hüzünle anacaktır) bahtsız robot, parklarda, yollarda köpeklerin boklarını temizlemeye programlanmış gibi görünüyor. pek teknolojik, ne bileyim zamane robotu gibi bir görünüşü var ama eline bir plastik kova verip tüm havasını sıfırlamışlar. biri de çıkıp "şu kovayı alüminyum folyoyla bari kaplayalım abi, ne bu ya!" dememiş!
karizması bozuk da olsa işini oldukça iyi yapıyor gibi. videodan anladığım kadarıyla sadece kurumuş* bokları temizliyor. kafasını eğiyor, yere bakıyor, boka benzeyen şeyleri topluyor. teknoloji biraz daha ilerleyince, görsel algılayıcılar yerine koku algılayıcılarına sahip olunca, aşağıya bir yere kocaman bir burun eklenebilir. böylece hem daha hızlı çalışır hem de arada yere düşmüş çörekleri, tahta parçalarını falan toplamaz. çünkü yine videodan anladığım kadarıyla işi bittikten sonra biri (amir) geliyor ve kovadaki bokları sayıyor! ("sana bok topla dedik aptal teneke! günde 80 bok toplamazsan başın belada!") eh, böyle bir işle görevlendirilmiş bir robot işten kaytarmak için yolda bulduğu her boka benzeyen şeyi kovasına atabilir.
*yani öyledir umarım yoksa birinin ya da bir robotun da bu robotu temizlemesi gerekecek.
bok dediysem de, sen tuvaletteyken pat diye içeri girip, "bitti mi! dur sifonu çekme, alırım ben bokunu" diyen bir robot değil poop scoop. bu zavallı (ki bence bir gün robotlar örgütlenip insanlara isyan etmeye başladıklarında tüm robotlar onu hüzünle anacaktır) bahtsız robot, parklarda, yollarda köpeklerin boklarını temizlemeye programlanmış gibi görünüyor. pek teknolojik, ne bileyim zamane robotu gibi bir görünüşü var ama eline bir plastik kova verip tüm havasını sıfırlamışlar. biri de çıkıp "şu kovayı alüminyum folyoyla bari kaplayalım abi, ne bu ya!" dememiş!
karizması bozuk da olsa işini oldukça iyi yapıyor gibi. videodan anladığım kadarıyla sadece kurumuş* bokları temizliyor. kafasını eğiyor, yere bakıyor, boka benzeyen şeyleri topluyor. teknoloji biraz daha ilerleyince, görsel algılayıcılar yerine koku algılayıcılarına sahip olunca, aşağıya bir yere kocaman bir burun eklenebilir. böylece hem daha hızlı çalışır hem de arada yere düşmüş çörekleri, tahta parçalarını falan toplamaz. çünkü yine videodan anladığım kadarıyla işi bittikten sonra biri (amir) geliyor ve kovadaki bokları sayıyor! ("sana bok topla dedik aptal teneke! günde 80 bok toplamazsan başın belada!") eh, böyle bir işle görevlendirilmiş bir robot işten kaytarmak için yolda bulduğu her boka benzeyen şeyi kovasına atabilir.
*yani öyledir umarım yoksa birinin ya da bir robotun da bu robotu temizlemesi gerekecek.
19 Ekim 2011
konuşmak
bir robotla konuşabilirim. yanına gitmem ama o yanıma gelir de bir şeyler anlatmaya başlarsa dinlerim. baktık muhabbet güzel, bu konuşma gittiği yere kadar gider, sıkılmam, bir robotla ne konuşulur, demem. robotça dertlerini, robotluğu falan anlamaya çalışırım; gücüm ve aklım yetiyorsa ona yardım etmek maksadıyla önerilerde falan bulunabilirim.
bir çocukla da konuşabilirim. kaç yaşında olursa olsun. genellikle çocuklar boş konuşurlar, çok soru sorarlar, insanı sıkarlar ve hepsinden önemlisi hava basabileceğin varlıklar değillerdir. ama her çocuk da bir değildir elbette. muhabbeti, kafa yapısı güzelse, oturur saatlerce dinlerim onu; hiç de kendimi kasmadan konuşurum onunla.
bir kedi ya da köpek gelse yanıma, becerebilse iki kelam etmeyi, ilk şaşkınlığı ve yabancılığı kısa süre içinde atlatır -ve tabii kafa dengiyse- konuşmaya başlarım. zaten benim soracak bir dolu sorum vardır; onların merak ettiklerini de içtenlikle, bildiğim kadarıyla anlatırım. havadan sudan da konuşabilirim, illa kedilik, köpeklik, insanlık hakkında konuşmalıyız diye düşünmem.
"üzerine hoş bir açıyla gün ışığı vurmuş bir dilim peynirle" de konuşabilirim. onun bir şey söylemesini, bir şeyler anlatmasını beklemeden, öylece konuşabilirim. ancak diğerlerinden farklı olarak sanırım benim ona yaklaşmam ve konuşmayı başlatmam gerekir çünkü yüzyıllar içinde dikkatlerden kaçmamıştır, peynirlerin ağızları, onlara bir ifade verecek gözleri yoktur. bir peynir asla insana yaklaşmaz.
tanrılarla, şeytanlarla, ruhlarla konuşmam. eğer onlar yaklaşmışlarsa bana ve konuşmaya çalışmışlarsa, gözlerimi kapar, her şeyin normale dönmesini beklerim.
bir çocukla da konuşabilirim. kaç yaşında olursa olsun. genellikle çocuklar boş konuşurlar, çok soru sorarlar, insanı sıkarlar ve hepsinden önemlisi hava basabileceğin varlıklar değillerdir. ama her çocuk da bir değildir elbette. muhabbeti, kafa yapısı güzelse, oturur saatlerce dinlerim onu; hiç de kendimi kasmadan konuşurum onunla.
bir kedi ya da köpek gelse yanıma, becerebilse iki kelam etmeyi, ilk şaşkınlığı ve yabancılığı kısa süre içinde atlatır -ve tabii kafa dengiyse- konuşmaya başlarım. zaten benim soracak bir dolu sorum vardır; onların merak ettiklerini de içtenlikle, bildiğim kadarıyla anlatırım. havadan sudan da konuşabilirim, illa kedilik, köpeklik, insanlık hakkında konuşmalıyız diye düşünmem.
"üzerine hoş bir açıyla gün ışığı vurmuş bir dilim peynirle" de konuşabilirim. onun bir şey söylemesini, bir şeyler anlatmasını beklemeden, öylece konuşabilirim. ancak diğerlerinden farklı olarak sanırım benim ona yaklaşmam ve konuşmayı başlatmam gerekir çünkü yüzyıllar içinde dikkatlerden kaçmamıştır, peynirlerin ağızları, onlara bir ifade verecek gözleri yoktur. bir peynir asla insana yaklaşmaz.
tanrılarla, şeytanlarla, ruhlarla konuşmam. eğer onlar yaklaşmışlarsa bana ve konuşmaya çalışmışlarsa, gözlerimi kapar, her şeyin normale dönmesini beklerim.
17 Ekim 2011
"bana ay taşı getir!"
işte öyle demiştir astronotun karısı ya da sevgilisi, "bana ay taşı getir." kendisi koca bir taş kaya kütlesi olan bir yerden başka ne isteyeceksin ki? "bana muz getir!" hah işte bunu da çarli'nin sevgilisi söylemiştir. ama çarli'nin ağzı epey bir bozuktu, getire getire yakası açılmadık bir küfür getirmiştir garibim.
aya gitmiş bir astronot, dünyayı kimsesin göremediği büyüklükte (ve küçüklükte) gören bir insandır artık, yanına yaklaşmak bile zor olmalı. savaşlardan çıkmış bir dede gibi, kıvrıl yanına, o anlatsın sen dinle, hayranlıkla gözlerinin içine bakarken bir yandan da anlatılanları hayal etmeye çalış.
ama hayat zor, ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş, sonunda geri döndüğünde en azından üç beş imza atman gerekebiliyor. "daha geçen gün ay üzerinde yürüyordum yahu, gelir gelmez bu kağıt kürek ne saçmalıktır!" diye düşünmüşlerdir mutlaka.
aşağıdaki belgenin gerçek olduğunu söylüyorlar, aydan dönen astronotlar gümrükten geçmişler, yanlarında getirdikleri şeyler kayıt altına alınmış ve uzaklardan mikrop, hastalık getirmişler mi diye gözlem altına alınmışlar. ama gümrük? daha önce kaç kişi gelip gitmiş ve daha sonra kaç kişi gelip gidecek ki? zaten bu adamlar tarihe isimlerini yazdırmış insanlar. biri "yaav şu aydan gelenlerin gümrük belgeleri nerede; ne zaman giriş yapmışlar, yanlarında ne getirmişler?" diye sorsa, "aç ansiklopediye bak lavuk!" gibisinden bir cevap hiç ağır gelmez!
o astronotlardan biri, tüm bu dertlerden kurtulup evine dönerken arabasını yol kenarında durdurmuş, yol kenarından irice bir taş parçası bulmuş ve öyle karısının karşısına çıkmıştır. "al hayatım sana aydan taş getirdim." televizyonun hemen üzerine koymalı, belki zararlı dalgaları, sağdan soldan fışkıran radyasyonu falan emer. yoksa çok çirkin şeyler yaşanabilir akşam:
"tüü! aya gittin de bir taş parçası bile getiremedin mi!"
"gümrüğe takıldı lan!"
"mary'nin kocası martin japonya'dan dönüşte karısına kıyafetler getirmişti!"
bir astronotun yavaş ölümü böyle gerçekleşir işte.
kaynak: space.com
25 Ağustos 2011
assassin's creed: brotherhood - multiplayer
oyun oldukça uzun zaman önce yayınlandı, o yüzden bir tanıtım yapmaya gerek yok. iki oyun öncesinden başlayan öykü bu sene sonlarına doğru çıkacak "assassin's creed revelations" ile, hem de istanbul şehri merkezinde, devam edecek. gerçi ezio'nun öyküsü bitecekmiş ama tahminime göre, assassin's creed 3 ile desmond başka bir karakterle bütünleşecek. geçmişten günümüze doğru ilerleyen oyun, tabanca tüfek ile boka sarmasın yeter.
multiplayer oyunlarla aram aslında pek iyi değil. team fortress 2 ve call of duty gibi oyunları oynamayı denedim, "bi' saniye yahu neler oluyor bir anlayım!" bile diyemeden haklandım her seferinde. strateji oyunlarında (age of empires ve red alert denemiştik kardeşimle) zaten felaketim. ben üç beş asker ortaya çıkarana kadar karşımda ordu buldum! futbol, basketbol gibi spor oyunları desen, o da aynı; yeteneksizim! kısacası, bir iki oyun var: worms reloaded (özellikle "fort") gibi, dirt serisi (onun da rally ve trailblazer bölümleri sadece) gibi oyunları becerebiliyorum.
"assassin's creed: brotherhood" lafı açılacaksa da, epey bir konuşabilirim. bak işte bu tam bana göre. sessiz, sakin, sabırlı olanın genellikle kazandığı bir oyun! işin doğrusu bu, aynen öyle olmak gerekiyor ancak oyuncuların çok büyük bir bölümü ninja gibi damdan dama atlıyorlar, sokaklarda, meydanlarda kıçına nişadır sürülmüş eşek gibi koşturuyorlar genellikle ama elbette onlar yanılanlardandır, yenilenlerdendir!
dediğim gibi oyun çıkalı çok oldu ama benim derdim tanıtım yapmak falan değil zeten. bazı oyunları ve oyunlardan bazı enteresan şeyleri kaydetmiştim işte onları buraya eklemek istedim. yine de, olası bir "bu nasıl bir oyun, olay ne?" sorusuna yönelik kısa bir açıklama yapabilirim. aşağıdaki görüntü, "wanted" (multiplayer oyun seçenekleri arasında en popüler olanı) modundan.
1. peşindeki oyuncu sayısı. en fazla dört kişi olabiliyor. yukarıdaki örnekte, dörde bölünmüş alandan sadece biri kırmızı; bu da demektir ki peşimde bir kişi var. oyuncunun peşindeki kişinin sana yaklaştığını, fısıltı seslerinden anlıyorsun. düşmanın ne kadar yakınındaysa fısıltıların şiddeti de o kadar artıyor. hemen üstteki 1 rakamı oyundaki sıralamanı gösteriyor. bende genellikle 1 ya da 2'dir o; bazen 3 olur işte. (öyle!)
2. bir oyunda en fazla sekiz oyuncu yer alabiliyor ( ac: brotherhood'un senaryosu gereği, aslında bu oyuncular bir simülasyonun içindeler. çevrede benzer karakterlerden onlarcasının gezinmesinin, oyuncuların örümcek adam denli insanüstü hareketler yapabilmelerinin vs nedeni de bu) ve oyunlar 10 dakika sürüyor. kalan süreyi bu bölümden takip ediyorsun.
3. senin peşinde olduğun vatandaşın karakter resmi. bilgisayarın da yönettiği benzer karakterler arasından, rakip oyuncunun kontrol ettiği karakteri ayırt etmen ve onu haklaman gerekiyor. hedefi bulmak ve tespit etmek, tamamen hedefinin oyunu nasıl oynadığıyla ilgili. senin görüş alanındaysa ve gereğinden fazla hareketli ise zaten karakterin üzerinde bir "mause" simgesi çıkıyor. elbette senin peşinde olanlar da çok hızlı hareket ediyorlarsa onları da çok uzaktan fark edebiliyorsun çünkü onların da karakterlerinin üzerinde kırmızı bir simge oluşuyor.
görselde, üzerinde kilit simgesi olan karakter hedef olarak seçilmiş. çünkü biraz önce ya koşturmuştur, ya bilgisayarın kontrol ettiği (örneğin hemen yanında duran ve biraz öteden yürüyen karakterlerin) asla yapmayacağı bir şey yapmıştır ya da sadece içgüdülerin "bu o" demiştir. hedefini tespit ettikten sonra kilit simgesi ile ona odaklanabiliyorsun, kalabalığa dalsa bile ayırt edebiliyorsun böylelikle.
hedef karakterin resminin hemen yanındaki eğik çizgi, rakibinin seni fark edip etmediğini gösteriyor. zıpır gibi koşarsan ona doğru, o mavi eğri çizgi parlamaya, yanıp sönmeye (ya da öyle bir şeyler) yapmaya başlıyor. hedefin seni fark etmiş olması, az puan kazanmak demek.
yine aynı resmin diğer tarafındaki, dört bölümlü simge, rakibinin peşinde kaç kişi olduğunu anlamana yarıyor. örnek resimde tek bir bölüm mavi bu da demektir ki o elemanın peşinde sadece sen varsın!
4. o mavi yuvarlak hedefine ne kadar yakın olduğunu anlamana yarıyor. ne kadar mavi renk ile dolarsa, hedefine o kadar yakınsındır anlamına geliyor.
bir de 5 diye işaretlemediğim, sol alt köşedeki simgeler var. onlar da seçebildiğin ekstra özelliklerin. ben genellikle sis bombasını ve zehiri tercih ediyorum. bu özel güçleri her istediğinde kullanamıyorsun çünkü türüne ve özelliğine bağlı olarak her birinin belirli bir kullanma limiti var. örnek resimde, sis bombası yaklaşık 50 saniye önce kullanılmış ve birazdan tekrar kullanım için hazır olacak. kısacası, hedefine yaklaşıp onu zehirledin diyelim, zehirin tekrar kullanılabilmesi için belirli bir süre geçmesi gerekiyor.
seni öldürmekle görevlendirilmiş rakibinden kurtulmanın sadece dört yolu var:
- iyice yakınlaştığında, gerekirse özel güçleri kullanarak ama illa ki ondan önce davranarak, onu bayıltmak. (böylelikle görevi başarısızlıkla sonuçlanmış oluyor ve bayıltan 200 puan kazanıyor)
- rakibinin senin yerine bilgisayarın yönettiği bir karakteri öldürmesi.
- rakibini başka bir oyuncunun öldürmesi
- seni başka bir rakibinin öldürmesi.
bu açıklamalardan sonra aşağıdaki tam oyun videosundan keyif alacağını tahmin ediyorum.
ac: revelations yakında çıkacak ve onda da aşağı yukarı benzer kuralların geçerli olduğu multiplayer bölümler olacak. oyun mekanları istanbul merkezli olacak gibi. karakterlerden bazıları osmanlı havası estiriyor zaten. yani eğer videoda olup bitenleri beğendiysen, kasım ayı gibi çıkacak olan ac: revelations'ı beklemeni tavsiye ederim çünkü o oyun çıkar çıkmaz, brotherhood'un multiplayer oyuncuları yeni oyuna kayacak.
diğer iki video, oyunu bilenlere ilginç ya da komik gelebilir. oyun sistemi nadiren de olsa sapıtıyor işte. ilkinde büyük bir yalnızlık ikincisinde çok uzun süren bir kabus var!
multiplayer oyunlarla aram aslında pek iyi değil. team fortress 2 ve call of duty gibi oyunları oynamayı denedim, "bi' saniye yahu neler oluyor bir anlayım!" bile diyemeden haklandım her seferinde. strateji oyunlarında (age of empires ve red alert denemiştik kardeşimle) zaten felaketim. ben üç beş asker ortaya çıkarana kadar karşımda ordu buldum! futbol, basketbol gibi spor oyunları desen, o da aynı; yeteneksizim! kısacası, bir iki oyun var: worms reloaded (özellikle "fort") gibi, dirt serisi (onun da rally ve trailblazer bölümleri sadece) gibi oyunları becerebiliyorum.
"assassin's creed: brotherhood" lafı açılacaksa da, epey bir konuşabilirim. bak işte bu tam bana göre. sessiz, sakin, sabırlı olanın genellikle kazandığı bir oyun! işin doğrusu bu, aynen öyle olmak gerekiyor ancak oyuncuların çok büyük bir bölümü ninja gibi damdan dama atlıyorlar, sokaklarda, meydanlarda kıçına nişadır sürülmüş eşek gibi koşturuyorlar genellikle ama elbette onlar yanılanlardandır, yenilenlerdendir!
dediğim gibi oyun çıkalı çok oldu ama benim derdim tanıtım yapmak falan değil zeten. bazı oyunları ve oyunlardan bazı enteresan şeyleri kaydetmiştim işte onları buraya eklemek istedim. yine de, olası bir "bu nasıl bir oyun, olay ne?" sorusuna yönelik kısa bir açıklama yapabilirim. aşağıdaki görüntü, "wanted" (multiplayer oyun seçenekleri arasında en popüler olanı) modundan.
1. peşindeki oyuncu sayısı. en fazla dört kişi olabiliyor. yukarıdaki örnekte, dörde bölünmüş alandan sadece biri kırmızı; bu da demektir ki peşimde bir kişi var. oyuncunun peşindeki kişinin sana yaklaştığını, fısıltı seslerinden anlıyorsun. düşmanın ne kadar yakınındaysa fısıltıların şiddeti de o kadar artıyor. hemen üstteki 1 rakamı oyundaki sıralamanı gösteriyor. bende genellikle 1 ya da 2'dir o; bazen 3 olur işte. (öyle!)
2. bir oyunda en fazla sekiz oyuncu yer alabiliyor ( ac: brotherhood'un senaryosu gereği, aslında bu oyuncular bir simülasyonun içindeler. çevrede benzer karakterlerden onlarcasının gezinmesinin, oyuncuların örümcek adam denli insanüstü hareketler yapabilmelerinin vs nedeni de bu) ve oyunlar 10 dakika sürüyor. kalan süreyi bu bölümden takip ediyorsun.
3. senin peşinde olduğun vatandaşın karakter resmi. bilgisayarın da yönettiği benzer karakterler arasından, rakip oyuncunun kontrol ettiği karakteri ayırt etmen ve onu haklaman gerekiyor. hedefi bulmak ve tespit etmek, tamamen hedefinin oyunu nasıl oynadığıyla ilgili. senin görüş alanındaysa ve gereğinden fazla hareketli ise zaten karakterin üzerinde bir "mause" simgesi çıkıyor. elbette senin peşinde olanlar da çok hızlı hareket ediyorlarsa onları da çok uzaktan fark edebiliyorsun çünkü onların da karakterlerinin üzerinde kırmızı bir simge oluşuyor.
görselde, üzerinde kilit simgesi olan karakter hedef olarak seçilmiş. çünkü biraz önce ya koşturmuştur, ya bilgisayarın kontrol ettiği (örneğin hemen yanında duran ve biraz öteden yürüyen karakterlerin) asla yapmayacağı bir şey yapmıştır ya da sadece içgüdülerin "bu o" demiştir. hedefini tespit ettikten sonra kilit simgesi ile ona odaklanabiliyorsun, kalabalığa dalsa bile ayırt edebiliyorsun böylelikle.
hedef karakterin resminin hemen yanındaki eğik çizgi, rakibinin seni fark edip etmediğini gösteriyor. zıpır gibi koşarsan ona doğru, o mavi eğri çizgi parlamaya, yanıp sönmeye (ya da öyle bir şeyler) yapmaya başlıyor. hedefin seni fark etmiş olması, az puan kazanmak demek.
yine aynı resmin diğer tarafındaki, dört bölümlü simge, rakibinin peşinde kaç kişi olduğunu anlamana yarıyor. örnek resimde tek bir bölüm mavi bu da demektir ki o elemanın peşinde sadece sen varsın!
4. o mavi yuvarlak hedefine ne kadar yakın olduğunu anlamana yarıyor. ne kadar mavi renk ile dolarsa, hedefine o kadar yakınsındır anlamına geliyor.
bir de 5 diye işaretlemediğim, sol alt köşedeki simgeler var. onlar da seçebildiğin ekstra özelliklerin. ben genellikle sis bombasını ve zehiri tercih ediyorum. bu özel güçleri her istediğinde kullanamıyorsun çünkü türüne ve özelliğine bağlı olarak her birinin belirli bir kullanma limiti var. örnek resimde, sis bombası yaklaşık 50 saniye önce kullanılmış ve birazdan tekrar kullanım için hazır olacak. kısacası, hedefine yaklaşıp onu zehirledin diyelim, zehirin tekrar kullanılabilmesi için belirli bir süre geçmesi gerekiyor.
seni öldürmekle görevlendirilmiş rakibinden kurtulmanın sadece dört yolu var:
- iyice yakınlaştığında, gerekirse özel güçleri kullanarak ama illa ki ondan önce davranarak, onu bayıltmak. (böylelikle görevi başarısızlıkla sonuçlanmış oluyor ve bayıltan 200 puan kazanıyor)
- rakibinin senin yerine bilgisayarın yönettiği bir karakteri öldürmesi.
- rakibini başka bir oyuncunun öldürmesi
- seni başka bir rakibinin öldürmesi.
bu açıklamalardan sonra aşağıdaki tam oyun videosundan keyif alacağını tahmin ediyorum.
ac: revelations yakında çıkacak ve onda da aşağı yukarı benzer kuralların geçerli olduğu multiplayer bölümler olacak. oyun mekanları istanbul merkezli olacak gibi. karakterlerden bazıları osmanlı havası estiriyor zaten. yani eğer videoda olup bitenleri beğendiysen, kasım ayı gibi çıkacak olan ac: revelations'ı beklemeni tavsiye ederim çünkü o oyun çıkar çıkmaz, brotherhood'un multiplayer oyuncuları yeni oyuna kayacak.
diğer iki video, oyunu bilenlere ilginç ya da komik gelebilir. oyun sistemi nadiren de olsa sapıtıyor işte. ilkinde büyük bir yalnızlık ikincisinde çok uzun süren bir kabus var!
23 Ağustos 2011
geleceğin dünyası
geleceğin dünyasının "şanslı" insanları, şimdiki zamanlarına geçmişin insanlarının gözüyle bakar gibi yapıp kendileriyle hesaplaşmışlar. sonuç komik olmuş: scott dikkers abinin yazıp yönettiği, "the astounding world of the future", bir kısa film. iki üç festivalde ödül de almış.
kısa bilgiden sonra olağan bıtbıtlanmama geçebilirim: neredeyse tüm çocukluğu boyunca, 2000'li yıllar lafı geçtiğinde heyecan dalgaları arasında serseme dönen ve kendini "şanslı" hisseden kuşağın bir temsilcisi olduğumu söyleyebilirim. ancak, "beklenen günler" gelip geçerken, ne değişti, neler oldu pek farkına varmıyor insan. zamanında, "gelecek" çok da abartıldığı için oldukça soğuk kanlıyız hatta umursamaz olduğumuz bile söylenebilir çünkü beklenen şeylerin bir kısmı (mesela ışınlanma!) gerçekleşmedi bir kısmına ise, onları duyduktan/gördükten bir iki gün sonra alışıverdik.
bu alışma durumu çok acayip aslında, geçenlerde eklediğim kabile insanları ile modern insan karşılaşması belgesellerini izlerken de benzer şeyler aklıma geldi. adam güç bela ateş yakıyor, sen ona zippo çakmak veriyorsun, "yorma kendini arkadaşım" diye, ertesi gün parmağını şıklatarak kapağını açıyor! yani belgesellerde öyle bir şey yok tabii, ama yapar hani! insanın alışma süreci ve ona bağlı "normal bu ya!" deme hızı yüksek değerlerde. yarın uzaylılar inse gezegene, en fazla iki gün sürecek şaşırma işimiz, ertesi gün atm sırasında önümüze geçmeye çalışan (kültür farkı!) uzaylıyı kolundan tutacağız, "hop kardeşim, sıra var burda!" diye.
"gelecek süper olacak!" diye düşünenlerin sayısı sanırım geçmişte (30 yıl önce örneğin) öyle düşünenlerden çok daha azdır şimdilerde. bin yıl öncesine de baksan bin yıl sonrasına da baksan, aslında hep az sayıda insan zamanının "süper" şeylerinden yararlanır ya; onca heyecan ne diye o halde? ışınlanmayı, kansere çareyi, ölümsüzlüğü, uçan arabayı, şunu bunu bulsalar, "ah canım yıllardır bekliyordun, al tepe tepe kullan!" demeyecek kimse. bak, uzaya yolculuk yapılabiliyor günümüzde ama milyonlarca insan "dolmuş seviyesine" inmesini (ya da çıkmasını?) bekliyor o olanağın, teknolojinin...
bir de şu var ki, "davulun sesi uzaktan hoş gelir" de demiş geçmişin insanları. aşağıdaki kısa filmi ve bu gelecek muhabbetini, geçmişin bilgece sözleriyle son dakikada ilişkilendirerek "ulan yazdım yazdım nasıl bağlasam da bitirsem şu yazıyı" sorununu da çözmüş olmanın rahatlığıyla, "beş dakikalık bir şey, izle bak, çok komik" diyor, sessizce uzaklaşıyorum.
18 Ağustos 2011
1947 yılında kitaplar nasıl basılırmış?
sorunun cevabını aslında tahmin edebiliyorsun kabaca da olsa ama detaylıca öğrenince "ne zahmetliymiş eskiden her şey" diye düşünmeden edemiyorsun. ayrıca onca zorluktan sonra ortaya çıkan kitap illa ki değerli olacak sanki. ne bileyim, onca uğraşı, emek, değsin bari? e tabii ki duygusal hatta salakça bir yaklaşım bu, bir dolu boktan kitap basıldı durdu çok daha eskilerden beri. öyle değil mi; hitler'in kavgam kitabı örneğin, 1925 yılında yayınlanmış, aşağıdaki video 1947 yılına ait, demek ki çok daha fazla emek harcanmış o kitap için.
kitap denilen şeyin ve kitap okumanın abartılması garip gelir bana. yani bir adamın, kadının sözleridir altı üstü, her adam ya da kadın da değerli, güzel, övülesi şeyler söylemez hatta söyleyeni çok da azdır. ama ta o zamanlardan insanın kalıtımsal kodları neredeyse işte oraya yapışmış demek ki; basımı, yayımı zor olduğu için (de) baştacı edilmiş kitap. bununla beraber, zamansal ya da mekansal nedenlerle asla ulaşamayacağın akıllı, ilginç insanların sözlerine kitaplar aracılığıyla ulaşma şansını tepmek de bir çeşit merkeplik tabii.
çok değişik bir çağda, mekaniğin neredeyse sıfıra indiği ama elektroniğin tepeye yerleştiği şartlar altında, şimdi, tam da şu anda, bir şeyler yazıyor olmam, bu yazdıklarımı birazdan yayınlayacak olmam ve "düğmeye basar basmaz" dünyanın herhangi bir noktasından bu yazdıklarıma ulaşılabileceğini biliyor olmam garip geldi bana, aşağıdaki filmde olan bitenleri, onca çalışan çabalayan insanı düşününce. ne şanslıyız! ama belki de o kadar şanslı değilizdir? çünkü hükümetlerin aldıkları kararlarla ya da servis sağlayanların "kapattık biz dükkanı" kararlarıyla veya teknik bazı olumsuzluklarla, ağ üzerinde ya da sabit disklerde bulunan tüm dijital kitaplar, yayınlar ve yazılar, belki tek bir kopyası bile kalmamacasına buhar olup uçabilir oysa benim küçük kitaplığımda bile 1940'lı yıllardan kalma birkaç kitap var.
hay aksi, konuyu dijital yayın ile geleneksel yayın farklarına getirmek istemezdim, kaptırdım kendimi. daha fazla uzatmadan konuyu tatlıya bağlayım: yazı, kağıt üzerinde çok daha güzeldir!
kaynak: how a book is made: ad 400 vs. 1947 vs. 1961 vs. 2011
kitap denilen şeyin ve kitap okumanın abartılması garip gelir bana. yani bir adamın, kadının sözleridir altı üstü, her adam ya da kadın da değerli, güzel, övülesi şeyler söylemez hatta söyleyeni çok da azdır. ama ta o zamanlardan insanın kalıtımsal kodları neredeyse işte oraya yapışmış demek ki; basımı, yayımı zor olduğu için (de) baştacı edilmiş kitap. bununla beraber, zamansal ya da mekansal nedenlerle asla ulaşamayacağın akıllı, ilginç insanların sözlerine kitaplar aracılığıyla ulaşma şansını tepmek de bir çeşit merkeplik tabii.
çok değişik bir çağda, mekaniğin neredeyse sıfıra indiği ama elektroniğin tepeye yerleştiği şartlar altında, şimdi, tam da şu anda, bir şeyler yazıyor olmam, bu yazdıklarımı birazdan yayınlayacak olmam ve "düğmeye basar basmaz" dünyanın herhangi bir noktasından bu yazdıklarıma ulaşılabileceğini biliyor olmam garip geldi bana, aşağıdaki filmde olan bitenleri, onca çalışan çabalayan insanı düşününce. ne şanslıyız! ama belki de o kadar şanslı değilizdir? çünkü hükümetlerin aldıkları kararlarla ya da servis sağlayanların "kapattık biz dükkanı" kararlarıyla veya teknik bazı olumsuzluklarla, ağ üzerinde ya da sabit disklerde bulunan tüm dijital kitaplar, yayınlar ve yazılar, belki tek bir kopyası bile kalmamacasına buhar olup uçabilir oysa benim küçük kitaplığımda bile 1940'lı yıllardan kalma birkaç kitap var.
hay aksi, konuyu dijital yayın ile geleneksel yayın farklarına getirmek istemezdim, kaptırdım kendimi. daha fazla uzatmadan konuyu tatlıya bağlayım: yazı, kağıt üzerinde çok daha güzeldir!
kaynak: how a book is made: ad 400 vs. 1947 vs. 1961 vs. 2011
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)