18 Mayıs 2012

44 inch chest

tavsiye üzerine izlediğim ve bir iki saniye sonra üzerine laf edip, daha önce izlemediysen, izleme lezzetine az ya da çok balta vuracağım "44 inch chest", aşk, tutku, bağlılık ve intikam üzerine bir film. çok güzel bir açılış sahnesi var. filmin tamamı çok güzel aslında. hem senaryoda hem de oyunculukta tiyatro havası yoğun olsa da bu durum hiç rahatsız etmedi beni aksine hoşuma bile gitti. çünkü filmin anlatımı, farklılığı o yönde ve tüm oyuncular aynı frekanstalar; aradan bir tanesi göze batmıyor. öyle oyuncular vardır ya, bangır bangır bağırırlar rol yapıyorum diye. hemen örnekler saçayım: forest whitaker, emily mortimer, jodie foster, leonardo dicaprio... derhal aklıma bunlar geldi, bu vatandaşları toplasan bir helen hurt, etmezler: hep bilirsin rol yaptıklarını. konuyu dağıttım biraz ama yeri gelse de kussam diyordum pisliğimi, buraya denk geldi. rahatladım ama. (burada gülme efekti var)
filmin açılış sahnesi haricinde beni etkileyen diğer bir yanı ise, olan bitenler ile aşık kocanın kafasından geçenleri seyirciye "bak burada şöyle oluyor" deme ihtiyacı duymadan harmanlamış olması. rahat olması yani, gerektiğinde uzatması, detaylandırması. "abi seyircinin kafası karışabilir, en azından renk filtreleri falan mı kullansak" diye düşünülmemiş olması.
yazının başında uyardığım için rahatça yazıyorum, bu da ikinci uyarı olsun; film derhal kendini açığa vurmuyor, seyirciyle hafiften oynuyor: bir cinayet filmi gibi başlıyor, daha sonra "bir çeşit rezervuar köpekleri" dedirtecek bir suç/çete havası bastırıyor ve hiç aceleci davranmadan, yavaş yavaş konu açığa çıkıyor.
aşk, tanımı sadece aşıklarca yapılabilecek bir kavram; çok sert, suç dünyasıyla içli dışlı (gibi görünen) bir adamın aşk anlayışı da kendine has dolayısıyla. bu adamın hem karısıyla, hem kendisine baskı yapan birbirinden cins, ilginç dostlarıyla hem de karısıyla yatan adamla kurduğu ilişki/diyalog, kendi içinde bir o yana bir bu yana savrulan düşünceleri, kesinlikle görülmeye değer.

44 inch chest - web sayfası
imdb sayfası
açılış sahnesi:


devamını göster

21 Nisan 2012

kevin richardson ve büyük kediler

hayvanat bahçelerinde kafeslerin bir de iç bölümleri olur ya; insanlar izlesin diye gün boyu orada tutsak edilen hayvanların, uygun olmayan hava şartlarında, mesaileri bitince ya da yemek molalarında geçtikleri bölüm. işte önlerine konulmuş koca et parçalarını yiyen aslanları o bölüme geçip izlemiştim bir zamanlar. normalde izin verilmiyor mu öyle bir şeydi, biraz ısrar etmiştik sanırım oradaki görevlilere, çok da net hatırlamıyorum; bir şekilde içeri girdik. tabii orada da demir parmaklıklar var, kafese fazla yaklaşmayı önlemek için demir korkuluklar... üç tane aslan vardı sanırım, yemeklerini yiyen. belki daha önce de anlatmışımdır, hayatımda gördüğüm en korkutucu şeydi, onlarla karşı karşıya kalmak. kafeslerinin içinde sıkıntıdan kokmuş, yılmış ve uyuşmuş görünen (ya da bana hep öyle denk geldi; çok da gitmedim hayvanat bahçelerine) aslanlar pençeleriyle sıkıca kavradıkları etleri yerken öyle bir bakıyorlardı ki bize! bakışları yeteri kadar ürkütücü; bir de hırlıyorlar arada, bir iki kere de kükredilerdi yanlış hatırlamıyorsam. yemeklerini ellerinden alacağımızı, ortak çıkacağımızı falan sanıyorlar sanki? oysa ben pişmiş severim eti, ayrıca mümkünse masada yemeyi tercih ederim. youtube isimli video sitesinde samantha fox'un muppet show'a konuk olduğu bölümü ararken karşıma çıktı kevin richardson abi'nin aslanlı videoları. gün geçmiyor ki internet dünyasında bir manyakla, bir çılgınla ya da hayranlıkla izleyeceğin bir insanla karşılaşmayasın! işte kevin abi, bende büyük hayranlık uyandırdı kendisine karşı. şu timsahlarla güreşen bir adam vardı, abuk sabuk heyecanlı bir tip; bir gün öldü gitti, tam da önceden tahmin edilebilecek bir nedenle; hangi hayvan parçalamıştı hatırlamıyorum ama. [parçalanmamış, vatozların üzerinde yüzüyormuş, bir tanesi adamı göğsünden sokmuş. daha önce de muhabbetini yapmışım rahmetlinin, ama unutmuşum.] oysa kevin richardson ile aslanlar arasında karşılıklı bir sevgi var gibi görünüyor... asabi foto ve başka fotoğraflar kevin richardson - wikipedia kevin richardson - ekşi sözlük ayrıca bak: aslanlardan et çalan üç adam

devamını göster

09 Mart 2012

istanbul'un kuşçuları

birbirinden enteresan karakterlerin kuşlar üzerine anlattıklarını derleyen bir belgesel, "istanbul'un kuşçuları". üzerine pek yazılıp çizilmemiş bir konuyu ele almış yönetmen naki tez. belgeselde genelde eski kuşak amcalar anlatıyorlar ve hepsi sahici.
kuşçuluk diye duyunca (sezyum'da gördüm) şu güvercin hastaları ile ilgili zannettim. taklacı güvercinler. onların da ayrı bir dünyası vardır mutlaka ama bu belgeselde ötücü kuşlara karşı duyulan düşkünlükten bahsediliyor: özellikle florya ve saka kuşlarına...
bu dünyada kuşlar sanki bir enstrümanmış gibi kullanılıyor. üzeri örtülmüş kafeslerle tamamlanan bir enstrüman. yıllarını (çok uzun yıllarını) en güzel ama belirlenen kurallara en uygun öten kuşu aramakla geçirmiş bu insanlar. kuşçuluk uğruna çok şeyle ilgilenememişler hayatla ilgili, işlerinden olmuşlar, okuyamamışlar...
konuyla ilgili sanırım tek araştırmayı selim somçağ yapmış. sitesinde üç makale var; işte oradan bir alıntı:
"ötücükuşların ötmesi üremeyle ilgilidir. ötüşün amacı çevredeki hemcinslerine varlığını ilân ederek dişileri cezbetmek, erkeklere ise meydan okumak, önce eş bulmada, sonra da besin aramada diğer erkeklerin öten kuşun bölgesine girmemesini sağlamaktır. dolayısıyla ötme sosyal bir olaydır. kafeste tutulan kuşlar da başka kuşlarla karşılaştıklarında daha çok öterler. bu saka için de önemli olmakla beraber floryanın bol ötmesi için elzemdir. bu sebeple ötüm mevsimi girince kuşçular kuşlarını kuşçu kahvelerine getirerek karşılıklı öttürürler. kuşçular da kuşların karşılıklı ötüşünün rekabet esasına dayandığının bilincindedirler. onun için karşılıklı öten kuşların 'dövüştüğünden' söz ederler. kahvede kuş öttürmenin incelikleri vardır. değişik çevre kuşu ürküteceğinden, floryanın kafeslerinin üzerine daha kış mevsiminde ince beyaz bezden örtüler geçirilir. daha sonra kuş kahveye yine örtüde götürülür ve bu sayede yerini yadırgamadan öter. en makbulü kuşun asmaca ötmesidir. yani kafesi asıp kuşu kendi haline bırakırsınız, kuş bozmadan öter. fakat iyi öten kuşların çoğunun zaman zaman bozukları olur. bu yüzden kafes masanın üstünde durur. kuşun sahibi kuş bozduğu zaman daha önceden kuşu alıştırdığı şekilde hafifçe kafese vurarak bozuk ötüşü kesmeye çalışır. kahvedeki kuşların bozuk ötmemesi floryada çok önemlidir, çünkü sakadan farklı olarak floryanın ötüşü hayatının her döneminde bir ölçüde değişmeye açıktır. yani floryanın ötüşü kısmen genetik olarak belirlenir, kısmen de öğrenilir. bu yüzden bozuk ötüşlerin olduğu bir ortamda en falsosuz kuşun bile bunları kapıp ötüşünü bozma ihtimali vardır. onun için kuşçu kahvelerini işletenlerin kuşçuluktan anlaması şarttır, çünkü ötüm zamanı kuşu devamlı falso yapan kişiyi kuşunu götürmesi için uyarmakla yükümlüdür. tahmin edilebileceği gibi kahvede karşılıklı kuş öttürmenin müsabakaya, rekabete dönüşebilecek bir yanı vardır. özellikle floryanın ötüp ötmeyeceğinin belli olmaması, fakat bir kere kızışınca da kuşların karşılıklı olarak birbirlerini bastırmak için öttükçe ötmeleri, yani dövüşmeleri bu kuşu iddiaya elverişli kılar."



belgeselin fragmanı

istanbulunkusculari.com
istanbul'da kuşçuluk - 1
istanbul'da kuşçuluk - 2
istanbul'da kuşçuluk - 3
istanbul'un kuşçuları - efe.me

devamını göster

17 Şubat 2012

michael huebner vs claudio golinelli - 1990

genel olarak spor ile dolayısıyla bisiklet sporları ile de pek ilgim olmasa da geçenlerde izlediğim bir video çok hoşuma gitti. iki bisikletçinin taktik savaşı mı desem, inatlaşması mı desem, anlamıyorum da, mücadelesi diyeyim, görülmeye değer. videoyu ilk izlediğimde ne kadar gerildiğimi, yarış bittikten sonra fark ettim. çok acayip bir şey; "gerçek hayattan monty python sahnesi" diye yorumlamışlar youtube'da...
sprint denilen bu bisiklet sporuyla ilgili en düzgün açıklamayı ekşi sözlükte buldum: "iki yarışçı arasında 333 metrelik 3 tur ( 1 km ) halinde yapılır. bisikletçilerin sırası kura ile saptanır. yarış özellikle son 200 metrede süratlenir. yarış sırasında, son 200 m' de kulvar değiştiren yarışmacı diskalifiye edilir, dolayısıyla diğer sporcu turu tamamlamasa da birinci olur. normalde ise, varış çizgisine ilk ulaşan yarışı kazanır."
başka yarışları da izledim youtube'da, yok ama bu yarıştaki kadar yoğun bir gerilim hiç görmedim, hatta izlediklerim gram ilgimi çekmedi. demek ki bu yarış özel bir yarış olmuş. hem zaten ben de bunu "bakın ilginç bir şey" diyen bir sitede (hiç hatırlamıyorum hangisinde?) gördüm, bir spor sitesinde değil hani. eh, ben de derim: "bakın ilginç bir şey"


devamını göster

16 Şubat 2012

skyrim: müzik

skyrim için bir puan verecek olsam derhal 10 puan der geçerim. peki müzikleri oyundan çıkartsak? işte o zaman puanım 7 olur. işte o kadar etkili müzikleri var oyunun. jeremy soule oyuna çok önemli bir katkı sağlamış: bazı oyuncular diyor ya, "bazen oyunu bırakıp etrafı seyrediyorum" gibi şeyler, işte o esnada çalan müzik, manzarayı pek bir güzel tamamlıyor. oyunun müziklerinin bomba olacağı, oyun fragmanından belli olmuştu zaten; ben de daha oyunu oynamaya başlamadan müzikleri indirmiştim internetten. film ve oyun müzikleri düşkünü değilim sanırım çünkü çok çeşitli örnek dinlemedim. chris vrenna'nın alice için yaptığı müzikler, grim fandango'nun müziği, jesper kyd delisinin bazı işleri, kenji kawai'nin ghost in the shell besteleri ve işte bu kadar sanırım. bir de borderlands'in müzikleri var, bak onu da çok severim. son aylarda en sık dinlediğim albüm ise, anlaşılacağı gibi, skyrim müzikleri. madem bu kadar çok dinliyorum, seviyorum, üstelik bestecisinin imzası ile satıyorlar, neden orijinal almayım bu albümü dedim ve directsong sitesine yöneldim. benim için ayrıca heyecan verici oldu çünkü bir müzik albümü satın almak çok ama çok nadir yaptığım bir şey. neyse, site üzerinden satın aldım albümü (25 aralık 2011) ve beklemeye başladım. aslında uygun bir zaman değildi sanırım çünkü o dönem batı dünyasında tatile denk geliyor. dolayısıyla albümün elime ulaşması bir aydan fazla zaman aldı. paketten heyecanla çıkardım ve açıkcası ilk anda hayal kırıklığına uğradım. ne bileyim, kılıçtır, ejderhadır, insan şöyle ele ağır gelecek bir şey bekliyor sanırım. en azından daha sert malzemeden yapılmış bir dış yüzey, belki bir kutu? daha sonra abinin imzasını gördüm. artık nasıl bir kalem kullandıysa, altın yaldız mıdır nedir, emin olamadım; "baskı bu be!" dedim ikinci bir hayal kırıklığıyla. tam bu sırada beni izleyen ördek, "aldığın şey müzik sen nelere takılıyorsun!" diye eleştiri getirdi. yahu ben müziği dinliyorum zaten, 320kbps mp3, cd'ye yakın kalite işte! sadece müzik değil derdim yani; ellemeliyim, koklamalıyım! derhal google'a bağlandım ve kısa bir araştırma yaptım. albümü alıp, tıpkı benim yaptığım gibi görgüsüzce sitelerinde, facebook sayfalarında bundan bahseden insanların çektikleri fotoları inceledim ve imzaların farklı farklı olduklarını sevinçle fark ettim. tüm bunlar yaklaşık 15 gün önce falan oldu; on gündür de diğer albümlerin yanında yatıyor cd. işte hayat böyle küçük mutluluklarla hamhomşurulop oluyor, ondan sonra hep aynı. üzgünüm ama müziği mp3 formatında dinlemeye çok alışmışım. her neyse, azıcık da albümden bahsedeyim: albüm tıpkı oyun gibi dolu dolu: tam dört cd! ilk üçü standart yapıda; dördüncüsü, 42 dakikalık tek bir parçadan ibaret. "skyrim atmospheres" isimli bu parça, oyunda genellikle gece havasını destekleyen, adıyla kendini tanımlayan bir eser. uyumadan önce başlatılırsa, insanın enteresan düşler görmesine neden olabilir! albümün geneli senfonik, bazılarında çok etkili vokal kullanımları var. birkaç tane de "skyrim yöresinden" diyebileceğim, akustik ama senfonik olmayan parça var. benzer temalar sıklıkla tekrarlanmıyor, her parçanın üzerine düşülmüş. son yılların en güzel oyununun müzikleri de son yılların en güzellerinden kısacası. ayrıca: -skyrim : modlar, uygulamalar, videolar -skyrim: görüntüler

devamını göster

15 Şubat 2012

dear esther

dear esther, enteresan bir oyun. daha önce (2008 yılında) bir source engine (ya da half life 2) modu olarak, ücretsiz yayınlanmış; bu sene ise tamamen geliştirilerek satışa sunuldu. dear esther'e oyun demek zor çünkü bu yapımda sana düşen tek şey yürümek. eşya toplamak, bir şeylerle mücadele etmek, puan kazanmak gibi şeyler yok. gizemli bir ada, mağara dipleri ve atmosferi besleyen güzel bir müzik. sakinlik diz boyu. ilk etapta bana korku/gerilim öyküsü gibi gelmişti ama hayır, gizemli ve hüzünlü... geçmiş yıllarda buralarda bir yerde üzerine bıtbıtlandığım "the graveyard" ve "the endless forest" "oyunları" gibi; bana onları çağrıştırdı açıkcası. peki neler oluyor bu yapımda? şöyle ki; oyun boyunca bir adada dolaşıyorsun, öyle tamamen serbest bir dolaşma değil; bir koridorda ilerlemek gibi de değil. bazen yollar çatallanıyor ve yapımcıların iddiasına göre oyuncunun gittiği yola göre öykü detaylanıyor ve böylece 2 saat kadar süren bu deneyimi tekrarlamak istediğinde, tamamen aynı şeylerle karşılaşmış olmuyorsun. karşılaşma dediğim de, mektup parçaları sadece: belirli noktalardan geçerken anlatıcının okuduğu, esther'e yazılmış mektupları dinliyorsun ki zaten öykü de, işte bu mektuplarla ortaya çıkıyor. dear esther, (oyun süresi bakımından da) film izlemek gibi, ya da bir filmin içinde dolaşmak gibi. dear-esther.com dear esther soundtrack

devamını göster

14 Şubat 2012

anatidaephobia

anatidaephobia*, bir ördek tarafından izlenme korkusu. öyle gıcık bir ördek ki, bir şekilde yolunu bulup seni izliyor ama bir şey yapmıyor. yani onun saldıracağından, pis bir laf edeceğinden falan korkmuyorsun, sadece onun seni izlediğini hissediyorsun ve onun bir yerden her hareketini dikizlediğini düşündükçe ağzın kuruyor, soluk alıp vermen düzensizleşiyor, elin ayağına dolanıyor. bu fantastik ve kurgusal fobiyi insanlığa gary larson kazandırmış; hemen yandaki karikatür ile. daha sonra kavram yayılmış ve insanlar "gerçek bir fobi mi?" diye sormaya başlamışlar. komik ve saçma gelse de kulağa, komik ve saçma olan ancak insanların hayatını zehir eden bir kamyon gerçek fobi var. bununla beraber, gerçekten de "beni bir ördek izliyor! kurtulamıyorum onun bakışları altında yaşamaktan!" diye terler döken, şimdi ya da gelecekte birileri olabilir koca gezegende; şaka kaka olduktan sonra yapılacak bir şey yok. aslında bir ördeğin kendisini izlediğinden korkmak yerine bir ördeğin kendisini izlediğini düşünüp bundan tarif edilmez derecelerde keyif alan insanlar da olabilir? nasıl ki yükseklik korkusu olanlar varsa, yükseklere çıkma işini büyük bir hazla yapanlar da var. ( bkz: "yüksek be!" gerçi oradakiler işlerini yapıyorlar...) yani, düşünsene, koltuğunda oturan ama zevkten dört köşe olmuş birini: ortada bir neden yok; televizyon bile açık değil! "beni izliyor, biliyorum" diye düşünüyor, "o ördek şimdi, şu an, bir şekilde beni izliyor!" sorsan dünyanın en huzurlu insanı. her iki durumda da, aklıma iki şey geliyor. öncelikle o korkan (ya da haz alan) insana, "ördek falan yok!" demenin saçmalığı. evet, ördek yok, yani izleyen bir ördek yok ama bunu doğrudan söylediğinde, "ben boku bokuna mı bu haldeyim?" diye sinirlenecektir o kişi. ben olsam sinirlenirim sanırım? ördeğin varlığını sorgulamaktansa, diyelim sevdiğin biri bulaşmış bu ördek işine, bir ördeğin kendisini izlediği inancının kaynağını sorgulamak (neden, nasıl, ne zaman, kim görmüş vs) daha mantıklı. illa ki sorman gerekiyorsa tabii çünkü mutlu olana (ya da izlendiğinden haz alana) bulaşmak da saçmaymış gibi geliyor bana; bu gezegende bir şekilde huzurlu olmayı başarmış birine gölge etmemek gerek. yeter ki, huzur bulacağım diye çevresini ve gezegeni huzursuz etmesin. değil mi ama? diğeri ise, bir ördeğin bir kişiyi izlemesinin ne gibi sonuçlar doğurabileceği. e, izlesin, ne olacak ki? ördek sonuçta, seni izleyip özel yaşantına dair bilgiler edinse bile, bir ördeği kim ciddiye alacak ki; "vak!" diye ses çıkaran bir canlının, tüm bir galaksideki ağırlığı ne olabilir? hadi onu geçtim, bir ördekten daha fazlasının (örneğin bir maymunun, karganın ya da baykuşun da) seni izlediğini düşünmeye başlamamışsan, zaten pek de "önemli biri" değilsindir ve dişe dokunur bir halt yediğin yoktur? bırak izlesin, ördek... *google üzerinden anatidaephobia kelimesi arandığında, bir wikipedia sayfası çıkıyor. eğer onunla yetinirse, bilgilenmiş değil, bir karikatürün komikliğine kapılmış gitmiş oluyor insan. "kontrol edilmemiş" diye belirtilmiş olsa da bu sayfa, internette her gördüğüne doğrudan ve tamamen inanmamak gerektiğine dair örneklerden biri sadece...

devamını göster