31 Mart 2007

mama kabında su bulamayan goldie delirmişken:

devamını göster

basubadelmevt


devamını göster

cinnet


paint'de "çizen" : serdar ağal

devamını göster

klonlama m'lonlama nereye kadar?

koskoca gezegen neden yok oldu diye bana soruluyor olması çok enteresan… ben yok etmedim! hayır, bütün o olup bitenlerle benim hiç bir ilgim yok… ama her şeyi gördüm, duydum…
önce bir haber çıktı, bazı tapınaklardan son peygamberin saç ve sakal tellerinin çalındığına dair. hemen yalanlandı bu tabii… onlar yerinde duruyordu, her tarafta gösterildi bu… sonra başka bir haber ortalığı karıştırdı, onların sahte olduğu ve orjinallerinin yerine konduğuna dair…
halklar ayaklandı, hükümetler sarsıldı bu haberlerle… sonunda araştırmalar başladı ve işte bu, yıkımı hazırladı. zaten insanlık ne zaman bir araştırma başlatsa, gezegen bir darbe alır! iddiaya göre saç ve sakal tellerini gelişmiş bir ülke çalmış, bunları gen teknolojisiyle analiz edip son peygamberi etli kanlı oluşturmaya başlamışlar! böyle saçmalık olur mu! ama çok uzun zaman önce dünya saçmalıklar yumağına dönmüştü...

bunun üzerine saç ve sakal tellerini elinde bulunduran ülke de hızla benzer çalışmalar yapmaya başladı. atılan her adım bir felakete yol açıyordu… yapılan analizler sonucu bu kılların son paygambere ait olması bir yana, bir erkeğe bile ait olmadığı fark edildi… olacak şey mi! son peygamberin erkek olduğunundan kimsenin şüphesi yoktur! işte o zaman ellerinde orjinaller olmadığını anladılar ve inançlı halkın gazabından korktuklarından, ülkelerinin kurucusu olan, neredeyse yüz yıl önce ölmüş önderlerinin mezarına atıldılar… kısa sürede önderlerini vücuda getirdiler ve her şeye çözüm bulmasını beklediler ondan. ahmaklık tabii, ama bunu yaptılar! önderleri zamanın kokuşmuş şartlarına uyum göstererek, saçmasapan, neredeyse zalimce bir diktatörlük yönetimiyle ülkesini uçuruma sürüklerken, o iğrenç gelişmiş ülkeden zaten ayaklanmış olan halkı iyiden iyiye kudurtan haber geldi; son peygamber de dahil olmak üzere tüm peygamberleri vücuda getirmiş olduklarını, hepsinin geçerli din olarak, kendi ideolojilerine uyan dini, yani o ülkenin dinini önerdiğini açıkladılar… peygamberlerini televizyonlara çıkarıyorlar, şov programlarında propaganda yaptırıyorlardı…
bir dinamite dönen dünyanın fitili ateş almıştı... hortlayan sahte peygamberleriyle, devlet adamlarıyla, sanatçıları, filozofları ve bilim adamlarıyla gezegen bir cinnet-cinayet panayırına dönmüştü…
fazla sürmedi tabii… her şeyi gördüm ve aslını soracak olursanız, bunların sadece bahaneye ihtiyaçları varmış diye düşündüm...

devamını göster

27 Mart 2007

g o l d i e





=> 26032007

devamını göster

26 Mart 2007

her zaman görülebilecek cinsten bir

küçük şeytan işte; kızın yanında; benim yanımda; ikimiz elbiselere bakıyoruz, kıza elbise bakıyoruz; ben uzun değil ama kısa da değil diyorum; diz üstü işte; sanki ilk bahar gibi; evet evet, hani nerede diyor; bak işte şu; orada var; uzanıp alıyor; elbise kabinine dalıyor hemen; çantasını tutuyorum dışarda; çevreme bakınıyorum, kabinde olup bitene bakmak istiyorum, olup biteni biliyorum; görmek istiyorum, şeytan dediğim küçük geliyor kabinin kapısını açıyor; çok olağandışı, kapat yahu, diyorum; görmek istemek yetiyor bana; haha; gülüyor içten; pek şeker, kapıyı kapatıyor; zaten hiç açmamıştı ki; elbiseyle çıkıyor; çok güzel, elbise yüzünden daha da güzel, alalım bunu derhal diyorum, alacağız tabii diyor; hiç değiştirme üzerini böyle çıkalım diyorum, tamaaam, diyor; hehe; kadınım çocuklaşıyor; sanki çocuklar, her neyse; nedense, kasadaki kız, hayır elbiseyle çıkamazsınız, paket yapmak zorundayım, diyecek diye korkuyorum; öyle bir şey diyecek değil; demiyor; sinemaya gidelim diyorum, ne salakça; küçük şeytan da gülüyor; başka kim gülüyor; bunu bilemem; utanıyorum; hadi parçalarımıza ayrılalım diyor kız; başıma şiddetli bir ağrı giriyor; çok heyecanlanıyorum; sevinçten sanırım; kalbim duracak gibi; ve işte her zamanki aptal adam: nasıl, diye soruyorum; boşver diyor; bir çağ sona eriyor; bir manastırda onlarca yıl “kadınsız kahkahasız” bir süreç başlamak üzere; toparlanmaya çalışıyorum; bunu yalnız yapamam; elinden tutuyorum, elimden tutuyor; ikimiz de aynı şeyi nasıl yapabiliyoruz; galiba ben biraz parçalandım diyorum; öyle değiiil, diyor, gülerek; biliyorum; ama işte kelimeler; koşmak mı istiyoruz; zıplamak falan mı; hiçbirini yapmayız; yapamayız, olmaz; bu tür şeyleri istemek yeterli oluyor; uyuşturucu seven bir kalın saçlı kadın, bir köyde yaşamak istiyorum; sessiz bir köyde, diyor ya; hayır istediği sadece bunun hayalini kurmak; bu uyuşturucu seven kadını başımızdan atıyoruz; bir şekilde; belki de biz başka yöne doğru gidiveriyoruz; ama nereye gidiyoruz; kendimi düşünmeye başlıyorum çünkü, o yüzden ne halt edeceğimi bilemiyorum; filmdeki kadın ilk hareketi gizli eşcinseller yapmak istemez demişti; bunu hatırlıyorum ve kadınımın (elbise onu kabul ettiğinden beri o elbiseyi kabul ettiğinden) kıçına avucumla dokunuyorum; yapmaaa, diyor; sanki herkes pencereye koştu; keşke herkes pencereye koşsa çünkü sesi o an oldukça vajinal; onun bacaklarına da dokunmak istiyorum ama biz üçlü koltukta otururken mesela, bacaklarını dizlerimin üstüne koyması gerek; lanet olası filmler; içimde gizlenmiş eşcinselin evden çıkmasını bekliyorum, malafat kokteyli atacağım penceresinden içeri; evet bu daha önce söylenmiştir; benden binlerce var; yapılacak bir şey yok; ben tüm bunları düşünmeyi istiyorum sadece; onun kıçına elledikten; onun vajinal yapmaaa’sı bittikten hemen sonra tepemize bir çay bahçesi düşüyor; sarsıntı geçer geçmez tahta sandalyelerimizde rahat bir oturuşu aramaya başlıyoruz; önce ben buluyorum çünkü benim bacaklarımı saran bir pantolan var öyle mi; asla; sadece öyle olduğunu zannediyorum yani hemen rahat ettiğimi; o çay içiyor ben de çay içiyorum; tavla oynamaya başlıyoruz; hangi romantism, çok fazla konuşuyorum her zamanki gibi; o sadece oynuyor ama ciddiye almadığından eminim; yeniliyorum ve kesinlikle eminim; biz seninle neyiz diyor bana laf arası; ne laf ama; kardeşiz diyorum; yaaa, diyor; çok vajinal; çok bacak, çok baldır beyazı; onu seviyorum; onu seviyorum demek çok kolay; onun bu vajinal gırtlak yapısını seviyorum; tavlayı sessizce ve ciddiye almadan oynamasını seviyorum; bana bir şeyler anlatmasını; sabah uyandığındaki neşesini; satıcılarla, şununla bununla gereksiz tartışmalara girmesine tilt olmayı da seviyorum; beni seviyor olmasını; sözlerimin üzerinde çok durmamasını da; seviyorum; ama biz senle neyiz, gibi bir şey sormasını; işte onu sevmiyor gibi görünmek istiyorum; ben seninle neyim; bir çiçek bahçesiyim; ama nedir bir çiçek bahçesi; bir sürü şey söylenebilir; bu arada tavla bitiyor; galiba ben yeniliyorum; evlenelim seninle diyorum; oluuur, diyor; küçük şeytanının boynuna geçiririm ama tasmayı, diyor; gülüyorum; güleyim diye söylemedi mi zaten; ona, ondan başka bir kadını çekici bile bulamadığımı anlatmak zor geliyor bana; bunun anlatılabilir olduğunu zannetmiyorum; örneğin bu dünyanın kalan kadınlarına karşı sessizce kara gözlük takan eşcinseli; çünkü onun yüzünden değil bu; ama sadece gülüyorum, çünkü güleyim diye söyledi; evlenmeyeceğiz zaten, bana inandırıcı gelmiyor; ilk hamleyi kim yapacak; kafam karışıyor; çocuğumuz da olsun, ben hep evde oturayım, sen eve ekmek getir, diyor, başka şeyler de söylüyor ardı ardına; oldukça eğleniyor; ben bir posterim bir süre daha; sırıtıyorum yürürken; gören takmış koluna fıstık gibi kızı (elbise onu kabul ettiğinden beri o elbiseyi kabul ettiğinden), sırıtıyor hıyar, der; gören kim; galiba ben; benden binlerce var, ama nereye doğru yürüyoruz; ne zaman sıkılacak, şu yalnız kalma isteği ne zaman burnumuzda tütecek; hangi ara intihar eder gibi uzaklaşmak isteyeceğiz birbirimizden; kendimden nefret ediyorum; kalbim sıkışacak diye korkuyorum ve kalbim sıkışıyor işte; oysa domuz gibiyim; onu öpüyorum; endişeleniyor; cidden evleneceğimizden ürküyor belki de; iş ciddiye bindi ha; ben rahatlıyorum onu öpünce; kalbim düzgün çalışıyor; o düşünceli; akşam cips alalım diyor birden; film izlerken tıkınırız; ne filmi; yaptığı hesaplamanın sonucu evlilik mi çıktı yoksa, endişeleniyorum; çok kötü, saçmalıyorum, böyle olmaz, ona bir kolye hediye ediyorum; o çakmağıma gaz doldurtuyor; birer dondurma alıyorum; bir kitap hediye ediyor bana; çayların parasını ödüyoruz,

devamını göster

19 Mart 2007

PUNK


“aman yarabbim! mürebbiyeyi çağırın hemen!”
“sakin olun bayan, mürebbiye size yardım edemez...”
“a-aa! şaştım kaldım vallahi! ay, üzerime iyilik sağlık; bu tırtıklanmış muhallebi benimle mi konuşuyor yoksa ben artık bunadım mı?”
“pişt! sakin olun lütfen;ne kadar genç ve güzel görünüyorsunuz...”
“mürebbiye! mürebbiye!”
“hay mürebbiyeniz batmasın hanımefendi...hadi bakalım gelsin de görelim;ne halt yiyecek?”
mürebbiye yarı esrimiş kafasıyla mutfağa girer.
“evet,ben o kişiyim!”
“bana burada olup bitenleri açıklayabilir misiniz rica etsem?”
“o...o bir kase muhallebi efendim...bir kase muhallebinin neyini açıklayabileceğimi düşünüyorum da...”
“o sıradan bir muhallebi değil!”
“evet biraz tırtıklanmış...emin değilim ama...”
“siz sarhoş musunuz kuzum?”
“rezil kokuyor...”
“a-aa! hanımefendi bakın,bu tırtıklanmış muhallebi konuşuyor! a-aa! sizce de pek zihin bulandırıcı bir hadise değil mi acaba?”
“zihin ha! hay allah...”
“siz susar mısınız!”
mürebbiye,hanımefendi ve tırtıklanmış muhallebi bir süre susarlar.(susmak:hiç ses çıkarmadan durmak ama örneğin uyumamak da...) içeri anthony girer. olaylar hiçbir şekilde gelişememektedir. buna rağmen anthony konuşur:
anthony :hey!neler oluyo’ burada ?

tırtıklanmış muhallebi: heh!
anthony: a-aa! bu muhallebi ses çıkardı!
hanımefendi: rica ederi anthony ,bir de sen başlama...
anthony: neye başlamayım?
hanımefendi: muhallebiye...
mürebbiye: ha ha...
anthony: bu muhallebi tırtıklanmış! mürebbiye! mürebbiye!
mürebbiye: ben buradayım zaten efendim...boş yere bağırıyorsunuz zannımca...
anthony:ah evet,farkındayım. bu kahrolası muhallebiyi kim tırtıkladı müreb?
mürebbiye: bence...
tırtıklanmış muhallebi: lütfen!
mürebbiye: bence...
tırtıklanmış muhallebi: lütfen! ben kahrolası bir muhallebi değilim!
mürebbiye: bence...
hanımefendi: of...
mürebbiye: bence kesinlikle kendisine sormalısınız.
anthony: sen, muhallebi! seni kim tırtıkladı? cevap ver hemen!
tırtıklanmış muhallebi: sanırım sizinle konuşmak istemiyorum... çok kabasınız.
hanımefendi: hakkı var anthony!
anthony: biliyor musun mimi, bu gün çok yoruldum...
hanımefendi: a-aa! doğru, benim adım o! ne kadar güzel bir adım var değil mi mürebbiye?
mürebbiye: evet hanımefendi. bir kızım olursa ismini mimi koymayı çok isterdim...
hanımefendi: isterdim demekle ne demek istiyorsun? yani istediğin halde hep içinde ukde mi kalacak?
anthony: susar mısınız! sen muhallebi;lütfen söyler misin bana;seni kim tırtıkladı?
mürebbiye: ben de merak ediyorum doğrusu....
anthony: onunla ben konuşuyorum müreb!
mürebbiye: özel bir şey konuşacaksanız çıkabilirim?
anthony: hayır kal burada...
mürebbiye: peki efendim...
anthony: ama sessiz ol lütfen... evet dinliyorum seni muhallebi?
tırtıklanmış muhallebi: sanırım sizler delisiniz... burada durmuş bir muhallebiyle konuşuyorsunuz... bunu eş dost meclislerinizde anlatmayın bari. rezil olursunuz!
anthony: a-aa! hem de ukala bu!
tırtıklanmış muhallebi: beni küçük kızınız emma tırtıkladı diyelim...
anthony: emma mı? yalan bu!
hanımefendi: saat kaç oldu?
mürebbiye:sabaha karşı üç... uykunuz mu geldi efendim?
anthony: susar mısınız!
tırtıklanmış muhallebi: kızınız hakkında daha bilmediğiniz bir dolu şey olduğunu da söyleyebilirim size...
tabii ki odaya emma ve en yakın arkadaşı götlek jeremy girer. emma’nın elinde çürüye yazmış bir fare vardır.
hanımefendi: emma!
emma: anne!
hanımefendi: emma!emma!
emma: keser misin anne! evet o benim... emma...
anthony: o da nesi?
götlekjeremy: benim bay anthony...jeremy!
anthony: kapa gaganı götlek!
hanımefendi: anthony?
anthony: ama onun lakabı o balım... herkes onu öyle çağırır...
hanımefendi: ama o zaten burada... çağırmana gerek yok ki?
anthony: yani ona öyle seslenirler, demek istiyorum... senin uykun gelmedi mi balım?
hanımefendi: hayır! bu olay açığa kavuşturulmadıkça gözüme bir dirhem bile uyku girmez!
emma: bak! fare!
mürebbiye: ama bu ölü emma; lütfen burnumdan çeker misin?
anthony: emma!
emma: baba!
anthony: emma! emma! müreb’i rahatsız etmeni men ederim! o senden on beş yaş büyük!
mürebbiye: on sekiz , efendim...
anthony: kapa çeneni müreb!
tırtıklanmış muhallebi: he he he... çatlak bunlar...
anthony: emma, bu sersem muhallebiyi sen mi tırtıkladın?
emma: hangi muhallebiyi?
tırtıklanmış muhallebi: beni güzelim... ne o şimdi hatırlamadığını mı söyleyeceksin?
emma: a-aa! bu muhalliş konuşuyo’!
mürebbiye: evet emma...
anthony: sus müreb! evet emma?
hanımefendi: haklısın kızım konuşuyor...
götlek jeremy:vay be! n’aber adamım?
tırtıklanmış muhallebi: ne?
anthony: susun! susun diyorum size!
tırtıklanmış muhallebi: ben de mi susayım?
anthony: özellikle sen sus! evet emma?
emma: nası’ yani? sustum işte...
anthony: onu sen mi tırtıkladın?
hanımefendi: kendisini senin tırtıkladığını iddia ediyor güzel kızım...
emma: tırtıklamak da ne demek?
götlek jeremy:he he he...
anthony: kapa gaganı götlek! yani, onu sen mi çatal ya da başka bir aletle kurcaladın?
emma: ne fark eder ki?
anthony: ne demek ne fark eder?
emma: yani tırtıklamış olsam ne olacak ki?
uzun bir sessizlik olur.
hanımefendi: ee..bu..
anthony: bak emma bu davranış...eee...mürebbiye?
mürebbiye: evet efendim?
anthony: bir şey söylesene!
mürebbiye: nasıl bir şey efendim?
anthony: ne bileyim... bir saattir tartışıyoruz...
tırtıklanmış muhallebi: ha ha ha...
götlek jeremy: emma, hadi gidelim...
hanımefendi: emma, güzel gözlü yavrum benim...
emma: benim gitmem gerek...
anthony: muhallebini bitirmeden hiçbir yere gidemezsin!
emma: o benim muhallebim değil!
anthony: o halde neden tırtıkladın onu?
emma: sütlaç sandım; değilmiş!
hanımefendi: sütlaç mı?
tırtıklanmış muhallebi: böğk!
hanımefendi: canın sütlaç mı istiyor kızım; söyle bana?
emma: hayır benim canım gitmek istiyor!
tırtıklanmış muhallebi: sütlaç ha! tanrım berbat!
götlek jeremy: şu muhallebiyi de yanımıza alalım...
hanımefendi: nereye gideceksin bu saatte sersem kızım?
emma: muhallebiyi de alıp gideceğim işte!
anthony: o muhallebiye dokunma sakın!
emma: nedenmiş?
anthony: dokunmanı istemiyorum; o kadar!
emma: öff!
hanımefendi: emma!
emma:anne!
hanımefendi: dur gerzek kızım!
götlek jeremy:iyi günler bay anthony;bayan mimi...
anthony: hey!
mürebbiye: sanırım benimle olan işiniz bitti...
emma, götlek jeremy,mürebbiye ve tırtıklanmış muhallebi çıkar. anthony ile mimi bir süre kapıya bakarlar.
hanımefendi: biliyor musun anthony; bazen ne düşünüyorum...
anthony: gitti be!
hanımefendi: beni dinliyor musun?
anthony: ee.. evet pekmezim?
hanımefendi: en son ne zaman seviştiğimizi hatırlıyor musun?
anthony: bu da nereden çıktı şimdi?
hanımefendi: nereden mi çıktı?bu..evet anthony;bu benim aklımdan hiç çıkmıyor... sevişmek istiyorum ben anthony; eski günlerdeki gibi...
anthony: mimi ; kızımız gecenin üçünde bir dalyarak, bir kase muhallebi ve bir ölü fareyle karanlığa karışıyor ve sen sevişmekten bahsediyorsun öyle mi?
hanımefendi: ne yapalım? onlar çıkıp gitti ve baş başa kaldık... aklıma geldi işte...yani yine...
anthony: ben..ben sanırım yalnız kalmak istiyorum...
hanımefendi: pekala! kal! ben da kalayım!

devamını göster

uygunsuz gerçek




devamını göster

bir şeyin önce ya da sonra olması:

eğer onu döversek daha sonra bi götlük yaptığında “biz onu dövmüştük” deriz ve götlük-dövme ilişkisini daha sonra kurabiliriz. fark etmez... ona dayak atmak için bir götlük yapmasını beklemek zorunda değiliz. böylelikle hem onu dövdükten sonra düşmanlık görmemize hem de o götlük yaptıktan sonra düşmanlık göstermemize gerek kalmaz... bununla beraber biz onu dövdük diye götlük yaparsa dövmekle iyi yapmış oluruz...

devamını göster

16 Mart 2007

küçük şeyler

çoook uzun zaman önce küçük kağıtlara çizdiğim ve o zamanki oda(ları)mda, ilgili ilgisiz yerlere yapıştırdığım "küçük şeyler"

devamını göster

olabildiğince şey’ettim

abi çok kötü bir –ömür-gün-yıl-an bir şey işte bilirsin sana mı anlatacağım işte öyle bir şey geçirmiştik hani denir ya leş gibiydik, aklın almaz! ben de biraz sinirli miydim ne bileyim üzgün müydüm neydim tam hatırlamıyorum…neyse biz açtık biraları oturduk; küçük bir teyp-kasetçalar-müzik seti-ses düzeni getirmiş bizimki, koydu mu hemen daha muhabbet bile başlamamışken alaylı-kalaylı-bol cancanlı müziği…. allaaah, tokuşturduk hemen biraları, şarkı inceden işledi içimize, bir şey demedik; bıraktık ki işlesin…..


lan sen şimdi beni anlamadın… ben sana diyor muyum şimdi o ne yaptı yok bu ne yaptı diye soruyor muyum yok hayır sormuyorum o halde ne sikime derman anlatmaya çabalıyorsun? şurda oturmuş dertleşiyoruz bildiğin başka makam yok; neden öyle oldu neden böyle oldu hikayesi…yetti ya!

epeyce içtik boş yere hazırlanmadık ya biz! sabah rüzgarı esmeye başladı bir ara ne ara tabii lan sabaha doğru ne ara olacak sokulduk birbirimize hayvanız sanki yok aslında hayvanız biraz ne yalan söyleyim işimiz ne yoksa bu saatte! baktım böyle olmayacak bir türkü söylemeye başladım. ulan o kadar mı kötü söylenir ya, beş dakka dayanamadı pezevenkler, sus da sus yetti de bitti! ne haliniz varsa görün dedim bastım yürüdüm…. geldi yanımda bizimki… elinde bira şişesi bir fırt kalmış ama bir saaattir erteliyor… git oğlum dedim ama dinlemedi.

“abi ben herşeyi sonradan anlıyorum” bunu dedi bana…sonra sustu. ben düşündüm hemen, acaba ben de mi her şeyi sonradan anlıyorum diye? zamanında hatta derhal-anında-şimdi-bir an önce- anlamak lazım gelir… endişelendim, bir ayar yapayım dedim olan bitene ucunu bucağını bulamadım….ha koy götüne gitsin amına koyum dedim… ona da öyle dedim. öyle ama, o kadar kolay değil dedi… kolay lan! dedim, kestirip attım.

git bak şunlara dedim uzaklaştırdım yanımdan. ardından baktım, götveren böcek gibi göründü gözüme. elinde bira şişesi eğile büküle yürümeye çalışıyor… hay allah belanı versin! hay allah belamı versin! ulan allah bir beş dakka daha harcasın hepimizin belasını versin be! damını terasını sikerim dedim çıktım betona. baktım hala yürüyor…ne zaman acele ettin ki amına koduğumun uyuşuğu; “koy götüne gitsin laan!” dedim bıraktım kendimi boşluğa….bir düşüyorum sorma…düşerken diyorum ki, derdinizi, derdimi sikeyim işte buymuş lan işte buymuş!

devamını göster

zaman makinesi midir?

ben, zaman makinesi araştırma ve geliştirme ünitesinde asistan olarak çalışıyordum. yüzyılı aşkın bir zamandır bu aletin icadıyla alakalı teoriler, araştırmalar yapılmıştı ve biz gelinebilecek son noktaya geldiğimize inanıyorduk. zamanda yolculuk konusunda geleceğe değil geçmişe yönelik amaçlarımız vardı. hocamız, profesör, geleceğe zaten hali hazırda yaklaştığımıza, ama gittikçe uzaklaştığımız geçmişimize dönmenin çok daha başka bir şey olduğuna inanıyordu ve her şey buna göre yapılıyordu.

o gün bilimsel araştırma tarihi için de önemli bir gündü bence; zaman makinesini denediğimiz gün! şu anda bana komik gelen şeyler var ama inanın o sıralar hepimiz saçlarımızı yoluyorduk çünkü makina tüm fonksiyonlarıyla doğru çalışıyordu; tüm hesaplamaların sonucu zamanda geriye gittiğimizi gösteriyordu ancak yerimizden kımıldamamış buluyorduk kendimizi… bilim tarihi ince düşünen zeki insanlarla doludur ancak bu insanlar bazen önlerindeki kocaman bir fili bile göremeyecek kadar kendilerini işlerine kaptırmış olabilirler… evet, geçmişe gitmeyi başarmıştık hatta başardığımızı fark edene kadar on dört kere tekrarlamıştık bu yolculuğu!
çok garip bir durumdu; size şöyle açıklamaya çalışayım: zaman makinemiz sadece yedi dakika öncesine götürüyordu bizi. bununla beraber, tekrar çalışması, her şey yolunda giderse dört dakikayı alıyordu… kısacası zamanda sadece birkaç dakika öncesine yolculuk yapabiliyorduk ve örneğin aristoteles'in kafasına bir taş atabilmek için yüzyıllarca uğraşmamız gerekecekti! sanırım bir arkadaşımız buna benzer yolculukların süresiyle alakalı bazı hesaplamalar yapmıştı da… ancak hiçbir detay hatırlamıyorum… sadece yüzyıllardan bahsediliyordu!
hatırladığım bir şey var ama; o da profesörün araştırmalarımızı sona erdirmeden önce söylediği şu laf: "bunca denemeden sonra hala yerimize sayıyorsak ya insanlık zamanda çok gerilere gitmeyi asla başaramayacak ya da bize yardım etmeyecek kadar dangalaklar "

devamını göster

bir paşa bu değilse nedir?

amasya genelgesi için amasya'ya doğru hareket eden hareket ordusu komutanları ve mustafa kemal geceyi geçirebilmek için köyümüzde kalmaya karar vermişlerdi. bu bizlere büyük onur verdi ve hepimizi heyecanlandırdı. paşa dahil herkes oldukça yorgundu ama bize belli etmemeye çalışıyorlardı. köyün meydanında büyük bir ateş yakıldı ve koyunlar koçlar çevirilmeye başlandı. sazlar çalıyor kızlar oynuyordu.
derken köye atı çatlayacak kadar yorulmuş biri geldi. hemen atından atladı ve paşanın yanına koştu. vatanperver gençler onu paşaya yaklaşamadan durdurdular ve kim olduğunu sordular. kemal paşa da uzaktan adamı fark etmiş, mavi gözlerini dikkatle olan bitene dikmişti. adamın paşaya iletmesi gereken bir mesajı vardı ve askerler üzerini aradıktan sonra, paşanın da izniyle geçme hakkı tanıdılar. adam paşanın elini öpmek istedi ancak kemal paşa sert bir dille onu azarladı; elini öptürmedi, zaten kolay kolay kimseye elini öptürmezmiş.

paşaya bir dolu şey anlatmaya başladı; paşa adamı dikkatle dinliyor ve düşünceli bir edayla ayranını içiyordu. ne konuşuyorlardı anlamıyordum çünkü benim aklım ermiyordu; hem yaş olarak küçük hem de önemli şeylere karşı ilgisizdim. ama her şey gözümün önünde oldu; adam, belki rüzgarlı havadan dolayı belki başka bir nedenden olanca gücüyle hapşırdı ve ağzından bir şey tam da paşanın önüne fırlayıverdi. herkes donup kalmıştı, davul ve zurna çalanlar bile bir anda susmuşlardı. adamın ağzından, şey, bunu nasıl söylesem, orta parmak kadar, kurumuş bir insan dışkısı çıkıvermişti.
derhal askerler adamın üzerine çullandılar ve elini ayağını bağlayıverdiler. paşa yerinden kalktı ve emir erlerine ortadaki pisliği kaldırmalarını ve adamı sorgulamalarını emretti. paşa çadırına çekilmiş aradan üç beş dakika geçmişti ama hiç kimse o nesneye dokunmak istemiyordu. ama ben dayanamadım ve bir torbayla uzunca bir sopa kaptım. sopayla dürte dürte o şeyi torbaya tıktım, torbayı da sıkıca bağlayıp ateşe attım. bu davranışım önce çok övgü topladı ama başka bir paşa beni azarlamaya başladı… onun bir delil olduğunu, onu inceleyen bilim adamlarının, o şeyin hangi millete ait bir şey olduğunu bulup düşmanımızı tanımamızı sağlamaya yönelik araştırma yapması gerektiğini ama benim bu olanağı yok ettiğimi bir çırpıda haykırıverdi. kaş yapayım derken göz çıkardığımı anlamış, itin götüne girmiştim.
o geceyi ne sıkıntılarla geçirdiğimi bir ben bilirim bir de allah bilir… güneş doğar doğmaz paşanın çadırının önüne koştum. kendisi çoktan kalkmış sabah sporuna başlamıştı. onun büyük bir disiplinle bedenini güne hazırlamasını saygıyla izledikten sonra eteğine sarılmak için fırladım ama aynı anda üç asker de paşaya doğru fırlamışlardı. onlar benden çok daha önemli kişiler olduğundan haddimi bildim ve kendimi geri çektim. paşaya adamın sorgu altında dayanamayıp intihar ettiğini anlattılar. paşa çok kızdı bunlara ve yanlarından kovdu. ardından bana döndü ve çakmak gözlerini üzerime dikti. ne yapacağımı bilemedim, tüm cesaretimle ama gözlerimden yaşlar boşanarak yediğim haltı anlattım ve beni affetmesini diledim. o ise beni dinledi ve bir güneş gibi gülümseyerek başımı okşadı. öyle önemsiz şeylerden daha önemli şeyler olduğunu anlattı ama heyecandan kalbim çıkacak gibi olduğundan ve korkudan tir tir titrediğimden hiçbir dediğini anlamadım. bana, netice olarak üzülmememi, çok çalışmamı söyledi ve cebinden çıkardığı şekeri uzattı. titreyen ellerim şekeri aldı almasına ama aklım ve bünyem daha fazla dayanamadı; yere yığılıverdim.
kendime geldiğimde paşa ve hareket ordusu köyümüzü terk etmişlerdi.
avucumda sıkı sıkı tuttuğum şekeri hayatımın sonuna kadar saklayacağıma yemin ettiysem de akşam yemeğinden sonra dayanamayıp yedim. ama sonra çok da pişman oldum.

devamını göster

daha biraz




devamını göster