29 Kasım 2007

optik ejderha

askerdeyken bir odaya aldılar bizi, beklemeye başladık. duvarlarda çeşitli resimler ve tablolar vs vardı. bir de atatürk maskı. ama mask enteresandı çünkü ben ona bakıp hareket ettiğimde o bakışlarıyla beni izliyor gibiydi. "bu kadar kısa zamanda kafayı yemiş olamam" diye düşünüp yakından baktığımda maskın içbükey olduğunu fark ettim. bu karton ejderler de aynı mantıkla yapılmış. (hatta gördüğüm atatürk maskının einstein versiyonu bile var)

grand-illusions.com adresinden, pdf dosyalarını indirip bir çıktısını almaya ve akabinde bir makas bulmaya bakıyor iş. gerçi ben öncelikle çıktıyı kalınca bir kağıda yapıştırdım; biraz daha sağlam olsun diye...
şimdi dvd kolleksiyonumu koruyan dik bakışlı bir ejderim var.. tabii tek gözü kapatarak bakıldığı takdirde çünkü bu karton canavar sadece üç boyut algısı kaybolduğunda kendini gösteriyor.



devamını göster

26 Kasım 2007

ölümle nasıl başa çıkılır?


"les triplettes de belleville" filminin çizimlerini andıran bir kısa animasyon. yani muhteşem değil ama sevdim. ignacio ferreras isimli kişinin, 2002 yılından bir işiymiş. orjinal ismi: "how to cope with death"
işte:


devamını göster

made in u.s.a.

otobüsün arka tarafı bir çukura girmiş. kim bilir ne kadar zaman önce? içerde üç beş yolcu var; onlar dahil her taraf toz içinde: otobüs, şoför ve yolcular eskimiş görünüyorlar.
arka tekerlerin merkez olduğu bir çemberi çiziyor koca araç. arada sırada kapılar açılıp kapanıyor çünkü bazen duruyor. kimse binmiyor tamam ama inmiyor da?
ben biniyorum ama. yolculardan birine neler olduğunu soruyorum. bir kazadan bahsediyor. şoföre yaklaşıyorum. genellikle gaza basıyor ama arada sıkılıyor sanırım, durduruyor otobüsü. zaten sürekli aynı yollarda gidip geldiğini söylüyor; onun için pek fark etmiyormuş, şimdi daha kısa bir hat diyor.
bir koltuğa oturup, bir süre tozlanmaya karar veriyorum.

devamını göster

25 Kasım 2007

keny arkana - la haine

youtube'a alt yazılı videoyu koyan şöyle demiş:


"keny arkana marsilya'da doğmuş arjantinli bir ailenin çocuğu. 96 yılında yurttaki arkadaşlarıyla rap yapmaya başlayan keny, canını acıtan şeyleri dile getiremediği zamanlar, düşüncelerini raple ifade ediyor. her zaman müziği ve yazıları düşlediği bir ütopyanın aynası olan keny arkana, 2006 yılında "entre ciment et belle étoile" (çimento ve parlayan yildiz arasinda) albümünü çıkardı.

her isyanın yapıcı olduğunu atılganlık ve inançla anlattığı,"la rage" adlı parçasına çekilen bu video-klip "komün video kolektifi/no pasaran" tarafından türkçe'ye çevirildi."

roll dergisinde (de?) yayınlanan bir röportajında; "oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu" gibi cukka bir laf etmiş.*

şarkıyı bana, la heine isimli şahane filmi sinemada izlerken "hayır burada öyle demedi; böyle dedi" diye tek tek düzelten bir arkadaşım tanıtmıştı. eğer ki filmi dvd, vcd vs gibi "yasal kopya"larından izlemiş biriysen ve biraz önce "evet ya, la haine ne etkileyici filmdi" demişsen bir şeyleri kaçırdığını bilmelisin.... yani, o halini etkileyici bulmuşsan bir de, örneğin bu altyazı ile izlemeni tavsiye ederim.

her neyse; işte videolar:







devamını göster

13 Kasım 2007

yüz varyasyonları

yaşlanınca nasıl olacağım hakkında bir fikrim vardı zaten ama görsel bir olasılık da hiç fena olmadı doğrusu. 40 yıl sonra kontrol edeyim; bakalım denk gelecek mi? ( peki 30 yıl sonra)
yani bu siteden uzak doğulu olsam nasıl oldurdum, maymun olsam neye benzerdim sorularına geçici cevaplar bulunabiliyor.
bana tek bir kişinin kullanıldığı benetton reklamı gibi geldi bu uygulama.
bununla beraber, cameroid de epey eğlenceli; bazen stres atmak için bile kullanıyorum ancak bu benim tuhaflığım da olabilir.














devamını göster

11 Kasım 2007

douglas adams - kuşkucu somon

kuşkucu somon, douglas adams'ın bitmemiş bir romanı. ancak kabalcı'nın yayınladığı kitapta bu bitmemiş eserden fazlası var. bir dolu röportaj, douglas adams'ın "bilgisayarından çıkma" bir dolu yazı.

douglas adams, otostopçunun galaksi rehberi'nin yazarı. beş kitaptan oluşan, aslında radyo için yazılmış bir dizi bu. bbc tarafından bir kısmı dizi film haline getirildi (sadece 6 bölüm sanırım, tüm öykünün az bir kısmı) hatta son dönemde rezil bir film projesi bile gezegenimizde yer etti (aslında izlemedim filmi; arçelik robotundan bozma gibi duran bir marvin* (paranoid android) beni filmden fena halde soğuttu.)
otostopçunun galaksi rehberi'ni bir "bilim-kurgu" olarak okumadım. zaten bilim-kurgu ile aram pek iyi değildir. peki bir aşk romanı olarak mı okudum? hayır da, aklımda kalanlar, bilim-kurgu dekorunda muhteşem bir mizah oldu. sıradan ilerleyişindeki günlük insan dertlerinden tanrı-var oluş-insanlık vs gibi "ulvi" konulara kadar her şey hakkında ( hayat evren ve herşey) sarsıcı fikirleri, hiç acıtmayan muhteşem bir ironi duygusuyla anlatmak galiba douglas adams'ın yeteneği.

"makinalarınızı toplama-çıkarma yapmak için kullanın" diye uyardı majikthise, "biz de evrensel gerçeklikle uğraşalım ve size müteşekkir olalım. (...) en üstün gerçek yasası'na göre bu, çalışan düşünürlerimizin devrolunamaz hakkıdır. allahın cezası bir makina gidip de, en üstün gerçeği bulursa anında işten atılırız değil mi? yani gece yarılarına kadar oturup tanrı'nın (var) olup olmadığını tartışmak neye yarar; bu makina gidip de ertesi sabah size onun kahrolası telefon numarasını verirse?"
"doğru!" diye bağırdı vroomfondel, "kesin çizgilerle belirlenmiş şüphe ve belirsizlik alanları talep ediyoruz!" (her otostopçunun galaksi rehberi - sayfa 177, sarmal yayınları mayıs 1996)


douglas adams kendisini "radikal bir ateist" olarak tanımlıyor:

"bir tanrı olduğuna gerçekten inanmıyorum - hatta bir tanrının olmadığına ikna oldum. onun var olduğuna dair etrafta en ufak bir kanıt bile görmüyorum.(...) başka bir takım insanlar nasıl olup da bildiğimi iddia edebildiğimi soruyorlar. bir tanrı(nın var) olmadığı inancı, tıpkı bir tanrı(nın var) olduğu inancı kadar mantıksız, kibirli vs bir yaklaşım değil mi? diyorlar. buna yanıtım birçok nedenden ötürü h a y ı r olacaktır.birincisi bir tanrı olmadığına inanmıyorum. bunun inanıp inanmamakla ne alakası var anlamıyorum. dört yaşındaki kızım yeri kirletenin kendisi olmadığını söylediğinde buna inanırım ya da inanmam. ben adalete ve dürüst oyuna inanırım. ayrıca ingiltere'nin avrupa para birliği'ne üye olması gerektiğine de inanıyorum. işin uzmanı olan biriyle etkin bir şeklilde tartışabilmek için uzaktan yakından ekonomist sayılmam ama bildiğim az bir şey, güçlü bir önseziyle de birleşerek bana kuvvetle bunun doğru seçenek olduğunu söylüyor. kolayca yanılıyor olabilirim ve bunu biliyorum. bu saydıklarım bana inanmak sözcüğünün meşru kullanımları gibi geliyor. bununla birlikte, mantıksız kavramları, mantıklı sorulara karşı koruyan, dış kabuk görevi yapan bu sözcüğün sorumluluğunu yüklenmek durumunda olduğu pek çok fesatlık olduğunu düşünüyorum. işte bu yüzden tanrı(nın var) olmadığına inanmıyorum ama tanrı(nın var) olmadığına ikna oldum (...) (kuşkucu somon - sayfa 185-187, kabalcı yayınları ocak 2005)



"bu akıl yürütmenin aslı şöyledir: 'var olduğumu kanıtlamayı reddediyorum' der tanrı, 'çünkü kanıt inancı reddeder ve inanç olmadan ben hiç bir şeyim!'
"ama, der insan, 'babil balığı bir çıkmaz değil mi? rastlantı sonucu evrimleşmiş olamaz? senin varlığının bir kanıtıdır; öyleyse kendi söylemine göre yoksun QED ' (quad erat demonstradum: işte söylediğimin kanıtı)
"vay canına' der tanrı, 'bunu düşünmemiştim işte!' ve ani bir mantık köpüğü patlamasıyla yok olur ortalıktan.
"hah, bu daha bir şey değil,' der insan ve tekrar tekrar siyahın beyaz olduğunu kanıtlamaya girişip, bir zebra çizgisinde hayata veda eder" (her otostopçunun galaksi rehberi - sayfa: 65, sarmal yayınları, mayıs 1996)


beş kitaplık bir serinin daha ilk kitabında hatta 42. sayfaya kadar (bendeki sarmal-1996 baskısından hoş bir tesadüf) dünya gezegenini yok etmeyi başarmış bir yazardır douglas adams; demek ki bu gezegenle, bu gezegenin patronluğuna soyunmuş insanlarıyla ve bu insanların kavramlarıyla sorunları var...
eh, hiç zorlamadan, sündürmeden, sadece şiddetli ve sıradışı bir mizah gücüyle hikayeler anlatımış sadece; hayat evren ve herşey hakkında...

anlatacaklarım gerçek bir insanın başlına gelmiş gerçek bir olaydır ve söz konusu insan da benim. bir trene yetişmeye çalışıyordum. olay, 1976’nın nisan ayında, ingiltere, cambridge’de meydana geldi. gara erken gelmiştim ve trenin kalkmasına daha zaman vardı. kendime, bulmacasını çözmek için bir gazete, bir fincan kahve ve biraz kurabiye almaya gittim. sonra bir masaya oturdum. sahneyi gözünüzün önüne getirmenizi istiyorum. bunu kafanızda net bir şekilde canlandırmanız çok önemli. masa, gazete, bir fincan kahve ve bir paket kurabiye. karşımdaysa, takım elbiseli, çantalı, son derece normal görünüşlü bir adam oturuyordu. tuhaf bir şey yapacak gibi görünmüyordu. bununla birlikte şöyle yaptı: ansızın öne doğru eğildi, kurabiye paketini aldı, yırtarak açtı, içinden bir tane aldı ve yedi.
şimdi, bunun, ingilizlerin hiç de kolayca başa çıkabilecekleri bir durum olmadığını söylemeliyim. bizim geçmişimizde, yetişme tarzımızda ya da eğitimimizde, güpegündüz kurabiyelerinizi çalan biriyle nasıl baş edebileceğinizi gösteren hiçbir şey yok. burası güney los angeles olsaydı, ne yapacağınızı bilirdiniz. hemen silahlar çıkar, helikopterler gelmeye başlardı, cnn falan, bilirsiniz işte… neyse, ben sonunda her sıcakkanlı ingilizin yapacağı şeyi yaptım: görmezden geldim. gazeteme bakmaya devam ettim, bir yudum kahve içtim, bulmacanın bir satırını çözmeye çalıştım, ama hiçbir şey yapmadım ve düşündüm, şimdi ne yapacaktım?
sonunda düşündüm ki, bunun için hiçbir şey yapmayacaktım, sadece harekete geçmeliydim; sonra kendimi zorladım ve paketin gizemli bir şekilde daha önceden açılmış olduğunu fark etmemiş gibi yaptım. içinden bir kurabiye çıkardım. bu onu kendine getirir diye düşündüm. ama hayır getirmedi çünkü bir iki dakika sonra yine aynı şeyi yaptı. bir kurabiye daha aldı. ilk seferinde konu etmemiş olmak, ikinci sefer konuyu açmayı daha da zorlaştırıyordu. “afedersiniz; elimde olmadan dikkatimi çekti de…” yani, olmuyor.
böylece bütün paketi bitirdik. bütün paket dediysem, zaten sadece sekiz kurabiye vardı, ama bana sanki bir ömür sürmüş gibi geldi. o bir tane aldı, ben bir tane, o bir tane aldı ben bir tane… nihayet bittiğinde ayağa kalktı ve yürüyüp gitti. yani, aslında hemen öncesinde anlamlı anlamlı bakıştık ve sonra gitti. derin bir nefes alıp rahatladım. arkama yaslanıp oturdum.
bir iki dakika sonra tren yaklaştığında, kahvemin kalan kısmını yudumladım, gazetemi aldım ve altından kurabiyelerim çıktı. bu hikayede özellikle hoşuma giden şey şu: son çeyrek yüzyıldır, son derece sıradan bir adamın, ingiltere’de bir yerlerde, tamı tamına aynı hikayeyle ortalarda dolaşıyor olduğunu bilmemin verdiği duygu. aramızdaki tek fark, onun hikayenin son ve en önemli bölümünü bilmiyor olması.

(kuşkucu somon - sayfa 264, kabalcı yayınları,ocak 2005)



douglas adams, yukardaki öyküyü, otostopçunun galaksi rehberi'nin dördüncü kitabında, arthur dent'in ağzından bir kere daha anlatmış. (hoşçakal balık için teşekkürler, sayfa 119, sarmal yayınları, ağustos 1996)
uzun süre otostopçu'nun bir film olması için çabalamış olduğu, kuşkucu somon kitabında kendi ağzından anlatılıyor. walt disney'den david vogel'e (kimse artık) film projesinin hayata geçirilmesi adına yazdığı mektup, onun iletişim sorunlarına ironik yaklaşımının gerçek hayattan bir örneği. mektubu, "ekte bana ulaşabileceğin bir dizi telefon numarası gönderiyorum. bana ulaşamamayı başarırsan, bunu yapmamaya çalıştığını, üstelik buna çok çok gayret ettiğini anlayacağım" diye bitirmiş; alışveriş yaptığı marketten kızının dadısına, kapı komşusundan bulunabileceği lokantalara kadar otuzun üzerinde telefon numarası eklemiş...
douglas adams, 11 mayıs 2001 yılında öldü.


(...) ve ben biliyorum, çünkü ben bir ölüyüm ve böyle olmak insana mükemmel ve hiç bir şeyle engellenmemiş bir perspektif sağlıyor. bizim buralarda "yaşam, yaşayanların elinde ziyan oluyor" diye bir söz var" (evrenin sonundaki restoran - sayfa:35, sarmal yayınları)

devamını göster

09 Kasım 2007

iyi kahve üzerine

iyi bir kahvenin yapılma yöntemiyle ilgili olarak f. nietzsche bir kitabın arka kapağına şunları yazmıştır:

“geçenlerde bir dostuma, kahve içer misin, diye sordum. o da bana samimiyetle, evet içerim, hem sen ne kadar da iyi kahve yaparsın şimdi, dedi. samimiyet maskesi ardına saklanan o hazıra konuculuk! lanet olsun sana! ancak gülümsedim –ve yine o kahrolası bıyıklarım yüzünden istediğim etkiyi bırakamadım... ona şöyle dedim, kahveyi iyi yapmak ya da doğru yapmak diye bir şey yoktur. aç birine sunacağın kahve ile tok birine ya da tıka basa tok birine sunacağın kahve aynı olamaz. çokluk , belli ölçüleri kabullenmiş ve iyi ya da doğru kahvenin sınırlarını çizmiş olduğunu zanneder. ah o ne kurşunlara gelesice bir yanılgıdır!
“derken dostum sözümü kesti, sevgili friedrich, dedi, siktir et kahveyi, konyağın var mı?
"mideme bir ağrı saplandı ve ona öfkemi belli etmemeye çalışarak şöyle dedim: lütfen, lütfen beni yorma ; işte şu camlı dolapta şişe ve bardaklar duruyor, dilediğince iç!”

devamını göster

02 Kasım 2007

"sakız kağıdı"

üç beş numune...

yıpranmışlığını geçtim; her şeyiyle eski bunlar. bir de tipitip ve pembo kolleksiyonum var ki; sadece tarayıcıdan geçirmek epey zamanımı aldı... üşenmezsem bir ara yayınlayacağım; heralde 004 numaralı tipitip karikatürünü görmek heyecan verici olur... ama ben 001 numarayı görmeyi çok isterdim doğrusu; ya da daha güzeli hatırlamayı?
aşağıdakiler, benim en kıymetlilerimdi. ama özellikle o üç araba... işin ilginci arabalara hiç meraklı değilimdir; hiç anlamam. o zamanlar ilgiliymişim demek ki (!).

evet, banu alkan...

ayrıca bak: tipitip, pembo, bi-bib, düldül...










Share/Save/Bookmark

devamını göster

yağ şeker tuz

dedem kesinlikle terzi falan değildi ve tabii ki sırf bu yüzden pantolonun arka cebini icat eden kişi de değildi. kesin olan şu ki, bir sabah, yoğun geçeceğinden korkulan bir günün sabahı, o kadar çok evrak, belge, fatura ıvır zıvır taşıması icap etmişti ki, şaşkınlık içinde pantolonun arka cebini keşfederken bulmuştu kendini.
kendimden tiksinir gibi oluyorum. zavallı adam öleli neredeyse on yıl oldu. kalkmış ipe sapa gelmez iftiralar atıyorum manevi şahsiyetine... nasıl savunabilirim ki kendimi? hangi amaca hizmet ettiğimin bile farkında değilim henüz... bununla beraber, dedemin yaşanmamış gününü anlatma isteği duyuyorum. çevremde, dedeleriyle yaşadıklarını ya da sadece dedelerinin yaptığı şeyleri anlatıp, hava atan insanların yanında ezilip büzülmekten sıkıldım doğrusu. elbette benim de dedem bir sürü halt karıştırmış. kurtuluş savaşında , kendi payına düşen düşman askerlerini denize itmekten, benim şu anda var olmama neden olan yağ, şeker, tuz karışımını hazırlayıp kullanmaya kadar bir sürü önemli şey... ne var ki, bu ülkedeki tüm dedeler de söz birliği etmişçesine zaten ilk önce bunları yapmışlar... daha sonra kendilerine dönmüşler ve işte, batıdan bir şeyler getirmişler, kimsenin o sıralar beş kuruş değer biçmediği arsaları satın alma avanaklığını gösterip uzun vadede delicesine zenginleşmişler ya da vali falan olmuşlar... dedemle alakalı hatırladığım en eski ve beni etkileyen şeyi ise anlatmak bana zor geliyor doğrusu. sadece şu kadarını anlatabilirim ki, yıllar önce, kadınlar hamamı vizemizin bile geçerli olduğu yaşlarımızda, kardeşimle beraber (tabii ki erkekler hamamında) dedemi gözlemlemiş ve onun hakikaten de saygıya değer, yüce bir kişiliği olduğuna karar vermiştik... her neyse; ben dedemin yaşanmamış gününü anlatmalıyım şimdi...
dedemin, pantolonunun arka cebini keşfetmesi karşısında şaşkınlığa düşmesi şaşılacak bir şey gibi görünse de, aslında dedemin oldukça dalgın ve kendi halinde bir insan olduğu yalanını söyleyerek bu şaşkınlığı bertaraf edebilirim sanırım... evet dedem dalgın bir insandı ama genellikle dünyevi, aslında pantolonun arka cebi denli önemsiz konularda bu özelliği ortaya çıkardı. tabii ki bu pantolon olayı gerçekleştiğinde annem bile ortalıkta olmadığından sanırım tarihsel değerleri sadece bir zamanlar yazılmış olmalarından kaynaklanan bazı belgelere başvurmam gerekiyor.
teyzelerimden birinin tuttuğu günlükte yazılanlara göre olaylar şöyle gelişmiş:

kıymetli günlük; babam bu sabah ne kadar da telaşlıydı öyle değil mi? evet oldukça telaşlıydı çünkü vatanımız dahilinde yüce hükümetimizin aldığı bir kararla beraber tüm yurttaşların evraklı yaşama geçmesinin ilk ayı bu gün sona eriyordu. halbuki geçen gün ne kadar da neşeli ve heyecanlıydık... artık biz de medeni batı uygarlıkları gibi belgelerle ve faturalarla yaşamanın ilk sonuçlarıyla karşılaşacaktık... on beş gündür annemin itinayla kuran-ı kerim içinde sakladığı su, elektrik faturalarının son ödeme günü öncesi (yani dün akşam) yemek esnasında babamın elleri ödevini yarın teslim edecek bir acar öğrenci denli titriyordu. ama ya bu sabah! allah’ım o ne telaş öyle; zavallı adam kahvaltısını bile tam yapamadı.
mukaddes günlük; babamın halini görmeliydin... evde ne kadar evrak varsa hepsini masanın üzerine istifledi. sadece faturaları götürmesinin yeterli olacağını ona bir türlü anlatamadık... ne olur ne olmaz, diyerekten, evin tapusuna kadar, geçen ay başı verilen ne kadar evrak varsa ceplerine doldurmaya başladı. ama beni en çok güldüren ne oldu biliyor musun; tüm cepleri dolup da elinde sadece faturalar kalınca yüzüne yayılan o şaşkınlık! hele daha sonra annemle bir tartışma gerçekleşti ki görmeliydin! ama annemle diyalogunu yazmayacağım çünkü biraz önce ablamın günlüğünü karıştırırken gördüm, o her şeyi olduğu gibi yazmış. zaten işi gücü laf dinlemek... her neyse, merak ediyorsan ablamın günlüğüne bak... ben yatıyorum; allah rahatlık versin meraklı günlük...

aile kitaplığımızın ilgili bölümünde bulunan, diğer teyzemin günlüğündeki diyalogu da aktarıp, dedemin ruhunu rahat bırakmak istiyorum doğrusu...

babam elindeki faturaları anneme doru salladı. oldukça şaşkın görünüyordu.
-hanım; bunlar kaldı?
-onlar kalır mı hiç; asıl önemli olanlar onlar... laf dinlemiyorsun ki!
-siz bilmezsiniz, devlet işlerinde neyin ne derece mühim olabileceğini... lakırdını sorunuma meyletmezsen asabiyetimi sol gözüne meyledeceğim haberin olsun!
-tamam tamam kızma, hele bir dur, sakin ol... ceketinin iç cepleri de mi doldu?
-doldu ya! tüm ceplerim doldu! böyle mendil gibi taşınmaz ki bu mühim evraklar?
-arka cebin?
-nasıl? hangi cebim?
-pantolonunun arka cebi, diyorum;onlar da mı doldu?
-pantolonum mu? hay Allah ,bir yaşıma daha girdim... burada da cep olur muymuş yahu?
hepimiz gülmemek için kendimizi sıkarken babam başını sallaya sallaya evden çıkmıştı bile...

devamını göster

01 Kasım 2007

The Umbilical Brothers

avusturalya'lı iki kardeşmiş bunlar yahu...



menu-->daha fazla umbilical brothers...

devamını göster