31 Mart 2009

kutsanmış makine

video sitesine döndürdüm günlüğü ama denk geliyor, kendimi tutamıyorum. aşağıdaki üç videoyu kesinlikle bendito machine sitesinden izlemeni öneririm. çok daha net ve kaliteli çünkü orada. bir kimyasal savaş çıkar da vimeo'ya ulaşılamaz olursa diye youtube'dan ekledim. zira bilindiği gibi bir kimyasal savaşa karşı youtube oldukça dayanıklıdır; vimeo gibi siteler dağılır giderler. saçmalamazsam: vimeo üzerinden izin vermiyor yayıncı, youtube rahat bu konuda... ayrıca jossie malis'in sitesi şahane...

videolar hakkında söyleyecek çok şey var ama bu sefer tüm saygımla susuyorum... üç şahane animasyon işte...









Share/Save/Bookmark

devamını göster

30 Mart 2009

film parodileri

sen tut yıllarca uğraş efsanevi filmler yap, unutulmaz karakterler yarat sonra bi'kaç zıpır çıksın, bunlarla dibine kadar dalga geçsin. çok adi bu insanlık. yoda'yı bunamış göstermeler, tek yüzüğü cinsel cihaza takmalar, terminatör'ü hz. isa'nın koruması yapmalar...

sırf ibret olsun, ilerde bir gün milyonları hayran bırakacak bir film yaparsan hazırlıksız olma diye, aşağıdaki parodileri özenle seçtim. ünlü filmlerle dalga geçen filmlerden (naked gun, scary movie vs gibi...) alınmış sahnelerden bahsetmiyorum ama; seçtiklerim, kısa film tadında şeyler... bir kısmı mtv ödül törenleri için hazırlanmış, bazıları komedi kanalları için, falan filan...

insan başka bir filme yapılan göndermeyi anlayınca daha bir sesli reaksiyon veriyor. özellikle komedi filmlerinde oluyor bu çünkü bazısına hiç komik gelmeyen şey bir başkasına (bağlantıyı kurabilene) sanki çok daha komik geliyor. ben öyleyim en azından, saklamaya gerek yok. işte, ben anladım, bağlantıyı kurdum, diye övünmenin bir şekli.

neyse, izle işte boş bir zamanında aşağıdakilerden istediklerini, sanırım eğlenceli olur.


(oldukça yanıltıcı bir shining fragmanı)


(the sopranos)


(24 - yayınlanmamış pilot bölüm 1994)


(matrix - windows işletim sistemiyle...)


(evsiz james bond. ayrıca: evsiz james bond 2)


(gump fiction - forrest gump ve pulp fiction kırması - mad tv)


(terminator - mad tv)


(matrix reloaded - mtv film ödülleri)




(star wars - mtv)


(lord of the rings - mtv)


(spiderman - mtv)

karşıma çıktıkça, zaman içinde eklemeler yaparım sanırım, öyle uzayıp gider bu sayfa....


Share/Save/Bookmark

devamını göster

23 Mart 2009

kurtlar

birinci kurt:
yatağına oturdu. daha öncesinde, ayakkabılarını giyip, perdeleri çekip, kapısını kapatmıştı. hemen yanında, altı karton sigara ve onlarca kutu kibrit duruyordu.

ikinci kurt:
karısı odaya girdi sessizce, onun uyuduğunu zannetmişti. yatakta öylece durup sigara içtiğini görünce şaşırdı kadın. gözlerini ayakkabılarına dikmiş adama bir şeyler söyledi ama adam en ufak bir tepki vermedi. kadın adamın yanına oturdu ve ona sarılmak istedi. tepki yoktu. birazcık sarstı, yine de adamın bakışlarını ayakkabılardan alamadı. bir anlam bulamadı kadın. üzüldü.

üçüncü kurt:
bir sürü insan odaya girip çıkıyordu. perdeler, pencereler açılmıştı. yatakla elbise dolabı arasında, sırtını duvara yaslamış, bacaklarını uzatıp oturmuş bir erkek çocuğu, diz kapaklarını birbirine çarptırıp, bir şarkının sadece nakarat kısmını söylüyordu. odadakiler konuşup duruyorlardı, şundan bundan bahsediyorlardı: hayat pahalı, mercimek hanımın kızı orospu, havalar düzelmedi, falan filan... adam ayakkabılarına bakıyor ve sigara içiyordu.

dördüncü kurt:
üçüncü gece, kadın adamın yanında üç saat kadar hiç kımıldamadan oturdu, ona eşlik etti. adamın hemen yanına kıvrılıp uyumadan önce, tatlı tatlı konuştu onunla, başını okşadı, normale dönmesini istedi ondan.

beşinci kurt:
kadın yalnız uyanacaktı.. sevinçle fırlayacaktı yataktan ve adama seslenecekti, evin içinde gezinerek. evde yalnız olduğunu fark edince, iyice yıkılacaktı ama. komşular, kolonya ile ensesini silerlerdi.

altıncı kurt:
oturduğu yerden, sağa sola koşturan, elindeki tahta parçasını duvarlara sürten, çöp kutularına vuran çocuğu izliyordu. trenin gelmesine daha bir buçuk saat vardı. bir yük treni yaklaşıyordu. ayağa kalktı ve çocuğu durdurdu. bankta oturan annesi dikkat kesildi. çocuğa bir şeyler söyledi, çocuk güldü. tren yaklaşıyordu. çocuğu kucağına aldı. çocuk annesine el salladı. annesi gülümsedi, ama huzursuz olmuştu. güneş tam tepedeydi ve hiç sigarası kalmamıştı. tren yaklaştı. çocuğu rayların ortasına attı. annesinin çığlığıyla kendine geldi. "çok eskimiş bunlar" dedi ve başını kaldırdı.

yedinci kurt:
kadın uyandığında adam kendisine bakıyordu. "kahvaltı mı yapsak?" dedi kadına.

devamını göster

20 Mart 2009

9000

böyle küçük küçük yüzlerce şey yapmış 9000. flickr üzerinden ya da daha derli toplu olarak 9000 vs 0006 isimli sitesinden bakabilirsin yapıp ettiklerine. kısa aralıklarla yeni şeyler yayınlıyor, belki de hedefi 9000 parça iş çıkarmaktır?

"i'm hostile" yazmış kendisi için sadece. eh peki, bana uyar. hatta herkese lazım belki de böylesine bir düşman. gerçekten de bazı işlerinde saldırganlık var (elbette kavramlara yönelik) ancak neredeyse hepsinin ardında mizahi bir yaratıcılık var. şöyle bir göz gezdireyim derken tüm işlerine bakmak zorunda kaldım. beğendiklerimin bazıları aşağıda ve kesinlikle "en güzelleri bunlar" değil; öylesine seçtim sonuçta... muhtemelen bazı işleri sağda solda (internet dünyasının sağı ve solu) karşına çıkacaktır. kimse bu 9000, pek bir yetenekli.









devamını göster

19 Mart 2009

suya yazı

şu hayatta insanın para için yapmayacağı şey yok. [çok klişe bir laf yahu bu! neyse...] dün "çılgınca" gelen şey, bu gün "evet, olabilir?" diye karşılanıyor, yarın öbür gün de "normal" olup çıkıyor. şimdi, örneğin, bir market ürünü olarak "insan eti" düşüncesi, kendini azıcık insan sayan herkese iğrenç, sapıkça, vahşice gelecektir...

bununla beraber, fazla değil, birazcık daha delirdiğimizi (ve teknik açıdan olanaklı olduğunu) düşünürsek, "besin maddesi olarak insan eti" sektöründe kullanılacağını bile bile, "sana on bin dolares vereceğiz, sen de karşılığında bize bedenini klonlama hakkını vereceksin" teklifine "tamam, hemen, nereyi imzalamam gerekiyor?" diyecek insan sayısı emin ol çok fazladır. hiç sorun olmaz hani, girişimci için bu adım... ama "insan eti" satışına başlamadan önce, bazı "etik" sorunları halletmeli... bunun da yöntemi, yavaş yavaş insanları bu fikre alıştırmaktır herhalde? önce insan kopyalama üzerine bilimsel, enteresan ve insanlığa faydalı şeyler ortaya koyulması gerekir. fantastik şeyler değil bunlar: "kopya insanların türemesi an meselesi" ve "doğu avrupa'da klonlanmış üç çocuk var" gibi iki örnek haber başlığı insan klonlamanın, fantastik ya da bilim kurgu zeminde (artık) durmadığını ispatlıyor. [ki, bunlar basına yansıyanlar!] "insanlığa faydalı" bu teknoloji, hiç şüphesiz kısa süre içinde dejenere edilecektir: daha ne olduğunu bile anlamadan, markette insan parçaları görmeye başlarsın...



vejetaryen değilim, vejetaryen olanları da anlamakta güçlük çekerim; tıbbi bir zorunluluk yoksa tabii... şöyle düşünürüm: doğada üç tane olan koyun sayısı çiftliklerde üç bine çıkartılıyorsa pek sorun yoktur? ama, "ben yiyece'm illa bunu" diye nadir görülen hayvanların avlanması, binlerce insan dangalaklığından biridir, onun kabul edilecek, savunulacak yanı yok! [bazı vejetaryen'lerin "gözü olan hiçbir şeyi yiyemem" lafı da pek şiirseldir. "maydanozun gözünü görebilecek gözün yoksa ben ne yapayım?" denilebilir, maksat itiraz daha şiirsel olsun]

işte buna benzer bir şey diyecekler: "biz bir tane olan 'arthur'u kopyaladık, binlerce 'arthur' yaptık ondan..." ha evet, doğru aslında, diyecek, torunlarımızın bazıları. "ayrıca binlerce kadına da iş imkanı sağladık!" evet, diyecek, üretim şirketi için kuluçkaya yatan kadın. hormondur şudur budur, ayda bir doğurmasını sağlarlar sanırım, klonları dünyaya getirecek kadınların. bir süre sonra, kadınlara da ihtiyaç kalmayacaktır belki de, her şey biyo kimyasal işlemleri tıkır tıkır yerine getiren makinelerle halledilecektir... "abi, özel olarak üretilenleri tamam, bence bir sakıncası yok, çok da lezzetli ama normal insanların avlanmasını çok yanlış buluyorum, çok vahşice" diyecektir, olası karanlık gelecekte, benim frekansıma yakın biri de...

bir şeyin normalleşmesi, yaygın kabul görmesi, o şeyin yararlı, iyiliğe dair bir şey olduğunu asla göstermez ama işte bu "insan etinin satılması" (satılmaya başlandıktan sonra yenilecektir) şu anda sıfıra yakın bir değerde kabul gören bir "şey" olarak, tam bir saçmalık formunda duruyor. kimse buna "iyi fikir" demez şu zamanda. hangi düzeyde para hırsı böylesine saçmasapan, iğrenç bir şey yaptırır ki? cevap veriyorum: en basitinden 'su' sattıran anlayış!



senin şimdi "saçmalık" olarak gördüğün, paketlenmiş insan organlarının marketlerde satılması düşüncesi gibi, bundan fazla değil yüz sene önceki herhangi bir insana da "suyu satmak" benzer ölçüde saçma gelirdi herhalde? bak, inan ikisi arasında, saçmalık bakımından hiçbir fark yok! alıştık, kabul ettik, normalleşti diye üzerine düşünmüyoruz belki de? şunu kabul etmek gerek, gezegen kirlendi, su kaynakları azaldı, içme suyu konusunda milyonlarca insan ölümcül düzeylerde yokluk içindeler. ancak bunu bir sorun olarak görenlerin çözüm önerilerinin ciddiye alınmasının zayıflığı karşısında, bunu bir para yapma olanağı olarak görenlerin gücü, mide bulandırıcı boyutlarda! "şirketler her şeyin arkasında !" diyen "belgeseller" haksız değil: devletler, dinler, televizyon, her şey şirketlerin para kazanma amaçlarına hizmet ediyor... para kazanma uğrunda sinsice kullanılan kurumların yöneticilerinin bazılarının şirketlerle (kısacası "para yapma" ile) doğrudan ya da dolaylı ilişkiler içinde olduklarını düşünmeyen de yoktur!

artık çeşmeden gelen suyu içemiyorsun. çeşme suyunun kalitesi bozuldu, hatta hastalık kapma riski var. olası tüm "iyileştirme", "sorunu giderme" çabalarının tek bir sonucu var ama: su şirketlerinin sunduğu, içilebilir temiz su! eh, bir şirketin bilmem ne dağındaki suyu, sana karşılıksız sunmasını bekleyemezsin; adam bir hizmette bulunuyor ve karşılığını alacaktır. tamam, diyorsun, işte tertemiz suya ulaştım! sanki, her şey akla yatkın gibi görünüyor?

işte fotoğraflarını gördüğün "fantastik" ürünleri marketlerde gördüğümüzde de, hayat şartları ve gerekirse tüm ekoloji (ve doğa) öyle bir hale getirilecek (ya da insanlar, "öyle bir hale geldiği"ne inandırılacak) ki, her şey akla yatkın görünecek... bize suyu bile satan, klonlarımızın etini de satacaktır. sonra klonlarımıza bizi satarlar vs vs vs....

güncelleme (261109) : chris rock'ın "kill the messenger" (2008) gösterisinden:



gereksiz açıklama: görseller, "sanatçı işi"dir; kurgudur...
leziz ayak: davidyesai
temiz kafa: zef narkiewicz
tütsülenmemiş naturel kafa: derdommy

devamını göster

18 Mart 2009

pis koku

tavandaki tahtalar ilk defa gıcırdamaya başladığında yukarda bir farenin gezindiği şüphesine kapılmıştı. günler ve gıcırdamalardan sonra sesin hep aynı yerden geldiğini fark edince, fare tahtakurusu oldu. bu değişim onu rahatlattı. bir ilaç alma kararıyla birlikte tahtakurusuna alıştı ve onu umursamamaya başladı. oysa yukarıda tahtakurusu falan yoktu; sadece kısa bir süre sonra evi başına yıkılacaktı. o bunu elbette bilemezdi.

tamir etmeye çalıştığı bir cep saati vardı, aylardır uğraştığı halde bir türlü çalıştırmayı başaramamıştı. oysa saat ölmüştü.

sabah beş gibi uyandı. kara perdesinin yırtık yerlerinden içeri girmeye hazırlanan gün ışığının altında, neden uyandığını soruyordu kendisine.

pencereyi açtı, çalışma masasına geçti. tamir edemediği saat orada, diğer bozuk saatlerin arasında duruyordu. birkaç gündür ona dokunmamıştı. uzun uzun saatin akrep ve yelkovanına baktı. saati masanın üstüne koydu, çekmeceden bir çekiç çıkardı. son bir kez baktı saate ve çekici kaldırdı.

ev başına yıkıldı; sabahın beşinde.

devamını göster

17 Mart 2009

yeninin eskisi

butt johnson, kendi sitesinde bile kendisinden bahsetmediği için hakkında "doğru" bir şey söyleyebilecek miyim bilmiyorum, belki biraz isabet edebilirim gerçeklere?

butt johnson, bundan beş sene falan önce bir şekilde zaman atlaması yaşamış; oldukça eski zamanlarda bulmuş kendini. bir şeyler çizme konusunda epeyce yetenekli olduğu için gittiği zamanın ortamında bu yeteneğini kullanmış; muhtemelen aç kalmamak için falan yapmıştır bunu. içinde bulunduğumuz modern zamanlara ait şeyleri, eski zamanların anlayışına uygun bir şekilde aktarmış. butt johnson'ın yaptıklarına, o zamanların insanları "tuhaf" diyeceklerdir ancak sen, biçime de içeriğe de olabildiğince aşina olduğundan, "postmodern" deyip geçebilirsin.

böyle küçük küçük pek karışık görünüyorlar ama üzerine tıklarsan kocaman açılacaklar. ondan sonra gelsin "yahu bu ne acayip şeymiş"ler gitsin "amma uğraşmış adam"lar...








devamını göster

16 Mart 2009

ikinci sene sonu raporu

ters meditasyon için ikinci sene bitti, utanmadan üç yaşında diyebilirim artık biri sorarsa: "dana gibi oldu!"

bir aksilik çıkmazsa, rahat bir iki sene daha yaşar gibi geliyor bana. köpekler için denir ya, "onların bir yaşı insanların yedi yaşına denktir" gibi abuk sabuk şeyler; internet siteleri için de böyle bir kıyaslama var mıdır acaba? araştırmak gerek, gereksiz işler manyağı biri bu konuda bir ölçüm sitesi bile açmış olabilir?

bu sene, "american gothic" en popüler başlık oldu. 25 ağustos 2008 günü, bir iki yabancı kaynaklı site üzerinden, 3090 farklı ziyaretçi, american gothic derdine, ters meditasyon'u dağıttı: neredeyse tüm temel görsel malzemenin bulunduğu "google sayfa oluşturucu" hesabım, gösterim limiti aşıldığı için, hizmeti kesti ve sevgili güncem bir süre tüm görsel elementleri (başlık, site fon resmi, tüm düğmeler vs vs) kaybetti, mal gibi kaldı. demek ki, senin kapasiten buymuş dedim ben de! üç gün içinde beş bini aşkın ziyaretçi elbette hoşuma gittti, hiç beklemiyordum doğrusu. zaten buna benzer bir durum bir daha tekrarlanmadı.

american gothic'den sonra, "p*rno film nasıl tanınır?" başlığı, geçen sene olduğu gibi yine popülerdi. ancak bu yanıltıcı bir şey: sayfada ortalama kalma süresi, "yazı bu be!" ünlemini ifade etme süresine eşit! yine de geçen sene düşündüğüm gibi düşünüyorum; birileri okuyor ve eğleniyor mutlaka. (çünkü eğlenceli ve güzel bir yazı) [bu arada, aklımca google arama sonuçlarına engel olabilmek için kelimeyi sansürledim (başka bir sorunum yok kelime ile) ama sayfa ismini görünürde değiştirsem de, orijinali kalıyor onu nasıl değiştirebilirim bilmiyorum? belki silerim ve tekrar eklerim bir ara...]

neyse birkaç istatistiki şey yazayım da "rapor"a benzesin:
geçen seneden bu güne, yaklaşık otuz bin kişi, ortalama bir dakika elli üç saniye zaman geçirmiş burada. (ya çok zekiler ya da ben çok sıkıcıyım) (değilim, onlar zeki) (evet) bu muhterem insanların %68'i türkiye'den. (%9 a.b.d. , %7,5 rusya, %2 almanya ve %1 ingiltere, ukrayna ve kanada... geri kalan doksan iki ülkeden, %1'in altında kaldıkları için bahsetmiyorum. eminim çok etkili olacaktır bu tavrım) belki de sayfada geçirilen süre ortalamasını bu %32'lik, dil bilmez, laftan anlamaz muhteremler düşürüyor? ben de isterdim sekiz on dile çevirisi yapılan, küresel hatta kozmik bir güncem olsun! eh, google translate var; var ama onunla bakarsan, sürekli zırvaladığımı zannedersin... (lütfen, espri olarak bile, "ben türkçe biliyorum ve aynen öyle düşünüyorum" falan deme...)

yine bu otuz bin muhteremin %50'si internet explorer kullanıyormuş. [bu internet explorer kullanıcılarının da %51'i, ie7 kullanıyor. %0,05 oranında ie5 kullanan (9 kişi) (onlarla tanışmak isterdim) enteresan insan bulunmakta..] windows işletim sistemi kullananların oranı %93. (%0,01 oranla nintendo wii, playstation3 ve ipod kullanarak ters meditasyon'u görüntüleyen 9 kişiye sevgilerimi iletmek istiyorum.)

ters meditasyon'dan sadece kişisel tatmin sağlıyorum, başından beri maddi kazanç arayışına girmeyi düşünmedim. bu anlamda beni etkileyen tek "sayısal" değer, geçen sene de söylediğim gibi (ve umarım gelecek sene de söyleyeceğim gibi) rss abonelerinin sayısı. işte budur benim tek zayıf noktam. geçen sene 30 civarındaydı, bu sene yaklaşık yüz kişi eklendi o rakama ve bu beni gerçekten çok mutlu ediyor.

geçen bir sene boyunca dirty.ru (nighthawks ve american gothic), darkroastedblend.com (nighthawks ve sand city) ve underconsideration.com (american gothic ve nighthawks) başta olmak üzere bir çok yabancı blog ya da site ters meditasyon'a yer verdi. ayrıca youtube (danny kaye) ve stumbleupon da bir çok ziyaretçiyi yönlendirdi...

geçen seneden bu yana takip ettiğim site / blog sayısı da arttı, (google reader aracılığıyla an itibariyle 498) ve görgüsüzlük yapıp, geçen bir sene içinde, bir şekilde ters meditasyon'dan bahseden ya da bir şekilde buraya yer veren (daha doğrusu: ziyaretçi gönderen) tüm bağlantıları (eskisiyle yenisiyle) tespit etmeye çalıştım; hem minnettarlığımı göstermek için hem de onlar sayesinde kendimi şişirmek için: öyle ya da böyle, değerlendirilmek insanın hoşuna gidiyor... bunların bazıları artık aktif olmayan bloglar, sahipleri dokunmuyor onlara; elbette bildikleri bir şey vardır.

işte teşekkür listemde bulunan dev kadro: limk.com, demo, aydan atlayan kedi, buzcevheri, mathy, kudra, zehirli örümcek, kabakmeltemi, joujou, goddess artemis, deepness, yüksel, lowman, durugörür, hmf , cevval portakal, inte, denizero , vladimir, lyn, karalama defteri, aqua's, at avrat ve silah, bir delinin güncesi, heccecan, edebiy.at, nautilus , okyanustaki rüzgar, jazzistan, demleme, pilaki, zeynep everi, birden bire, cornelius, la santa roja, neslie, punk the pump, buz-dokuz, kelebenk, deli profesör, tekme tokat, medya alternatif, pijamalı blog, cahil peri, ege mavisi, against being limited, lady jade, çikolatalı sufle, omdb, nostatic, blo'g'astesi, leggerazza, mekanik saat

ama hepsinin ötesinde, asıl sana teşekkür ederim; umarım seni hiç sıkmadım...

not 1: bağlantı listesini bir karşılık vermek için ya da bir karşılık beklentisiyle yazmadım. lütfen öyle düşünme. sadece teşekkür ettim, kaçtım.
not 2: google bile yıldönümlerinde bu kadar yaygara yapmıyordur!
not 3: ters meditasyon'u sürekli kurcalıyorum: yakın zaman önce eklediğim, "rastgele bir yazı getir" düğmesini oldukça sık kullanıyorum; bunun sonucu eski yazılardaki eksikleri düzeltiyor ya da yeni bir şeyler ekliyorum. bu tür düzenlemeler eğer umurundaysa, sitede "olan biten" başlıklı bölümü ya da direk twitter hesabını takip edebilirsin.

devamını göster

15 Mart 2009

quino - 3d

quino amcanın dört karikatürünün, üç boyutlu versiyonları aşağıdakiler. ne yazık ki şimdi araştırmaya çok üşendim işte o yüzden ne yazık ki bu çalışmaları hangi akıllı ve yetenekli insanlar yapmışlar bilmiyorum. (biri hariç) bilgisayarımın quino klasörüne kopyalarken hiç düşünmemişim, şunları nerden bulduğunu not al, belki ilerde gerekebilir diye.

üç boyutlu, bilgisayar destekli grafik (ve animasyonların) bazı duyguları tam veremediğini düşünenler vardır ve aşağıdakiler sanki bu düşünceyi doğrular gibi. ancak bu iş bir "restorasyon çalışması" değil ki? yani, "gönül ister tüm quino karikatürleri zamanla üç boyutlu görünüme kavuşsunlar..." gibi bir şey dediğimi düşünsene; ne saçma! elbette bunlar, "bir de böyle görünseler" gibi bir olanağa hizmet ediyor. insan bazen, karşılaştırma yapayım derken saçmalıyor işte.










carlos agell sogbe












daha önce (ve daha sonra) eklenmiş quino karikatürleri için yarım saniye önce okuduğun "quino karikatürleri" yazan yere tıklaman yeterli...

Share/Save/Bookmark

devamını göster

14 Mart 2009

yarasını özleyen dudak

bedenimin büyük bir bölümünü kaplayan su, kendini dışarı atmak istiyor. çok sıcak... bir de kötü, rahatsız edici kokular...

yetmezmiş gibi dünya tuhaflaşıverdi. evren amuda kalktı sanki. apartmanımız yarasa gibi asıldı dünyaya. tüm eşyalar tavana fırladılar. düştüler mi havalandılar mı belli değil. havalandık sandım.

en üst katta oturuyorduk. balkondaydım o sırada. önce bir sarsıntı oldu ve kendimi tavana yapışmış buldum. tutunabilecek bir yer bulamadım: gökyüzüne düştüm. ama öyle ipini koparmış bir düşme değildi bu. sabit bir hızla, sakince uçuyordum işte. üstümdeki (ya da altımdaki?) otobüsle baş başa gidiyorduk. olanca gücümle otobüsten destek aldım ve kendimi dünyaya doğru ittim. yeryüzünden bir sürü şey yaklaşıyordu. eşyalar, araçlar, taşlar, hayvanlar, insanlar, madeni paralar... her şey üstüme geliyordu. tek başıma mücadele ediyordum onlarla.

iri cisimlerden güç alarak eşya toplamaya başladım. birkaç kaset buldum; ne oldukları hakkında bir fikrimin bulunmadığı caz kasetleri... üç beş kitap, dergi falan geçti elime. en iyisi bir yatak bulmuş olmamdı. küçük bir kasetçalar ya da walkman ne güzel olurdu... eşyalarımla yatağa geçtim; yüzüstü uzandım.

dünya evrene dağılıyordu ve ben oldukça başarılı bir avcıydım. bir yatağım ve biraz eşyam bile vardı. uzun bir sopayla evreni gezmeye başladım.

devamını göster

13 Mart 2009

omne animal triste post coitum (meme*)

omdb'de film kritikleri yapan cevval portakal tarafından mimlendim. 5posta kaynaklı bu mim, "blog yazarları acaba hangi blog yazarlarıyla seks yapmak istiyor?" sorusunu atmış ortaya. hemen söyleyim, benim bu soruya "budur" diye bir cevabım olmayacak ve hayır, bu konuyu çok "edepsiz" ya da "aptalca" görmüyorum, aksine eğlenceli bile olabilir? [oyuna katılmayıp oyunu eleştirmek derdinde değilim, sadece konu buldum, bıtbıtlanacağım...]

muhterem insan charles bukowski'nin pis moruğun notları isimli kitabında, efendi ile stirkoff'un muhabbeti vardır. aşk konusunda şöyle bir diyalog:
(...) kırmızı bir deniz topu ya da üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek de sevilebilir.
tereyağlı kızarmış ekmeğe AŞIK olabileceğini mi söylüyorsun stirkoff?
her zaman değil, efendim. bazı sabahlarda, güneş ışınları belli bir açıdan gelirken belki. aşk habersiz gelir gider.
bir insanı tanımak mümkün mü sence?
iyi tanımadığınız biri ise belki. ben insanları pencereden seyretmeyi severim.
işte aşk konusu böyle, nerden ne zaman neden oldu bilemeyebilirsin. ama seks söz konusu olduğunda, ortalama bir erkek için, bazen, güneş ışınlarına falan gerek yoktur hatta tereyağına da... aslında ekmeğe de gerek yoktur çünkü yaygın bir inanışa göre bir erkek sadece boşaldıktan hemen sonra hiç seks düşünmez! bu durumda demek istiyorum ki, sanırım, bir web günlüğü yazarına (ki cinsiyetini saklıyor ya da farklı gösteriyor olabilir) şehvet duyguları besleyebilmek bir erkek için hiç de olmayacak şey değildir.

haklıyım, belki abartıyorum ama durum böyle. hazır abartmışken, şu (bak ürünün ismini hatırlamadım.. bir dakika... ee... buldum ama 5 dakikamı aldı!) sprite reklamı örneğin, tam da orada gösterildiği gibiyiz biz, üç aşağı beş yukarı...

durumun ne boyutlarda olduğunu çok daha eğlenceli görmek açısından, woody allen'ın, 1972 yapımı, "everything you always wanted to know about sex; but were afraid to ask" (seks hakkında bilmek isteyip de sormaya asla cesaret edemedikleriniz) isimli filminden, hem de madem bir sinema blogundan geliyorken mim, şahane bir bölüm oldukça açıklayıcı olacaktır. gene wilder'ın daisy'e "kapılıp gittiği" sahnedeki performansı, tüm erkeklerin ne hallere düşebileceğini olağanüstü bir gerçeklikle gösterir bununla beraber tüm kadınlar için, "çirkin miyim; beni beğenirler mi?" sorusuna da çarpıcı bir yanıttır!


-yok paslamıyorum bu mim'i...
(filmin alt yazısı divxplanet.com'dan. bazı küçük dilbilgisi hatalarını yükledikten sonra fark ettim, öyle kalmış oldular...)
*meme - mim : önce eksi sozluk'ten, ayrıca bir de eksi sözlükten...

devamını göster

12 Mart 2009

dünya gezegenine genel bir bakış

sadece insanlık beni kesmiyor. o bakımdan, aramızda konuşurken "uzaylı" dediğimiz, ama aslında "dünya dışı akıllı yaşam formu" dememiz gereken varlıkları da göz önüne(?) alıp, tamamen onlara yönelik bilgi paylaşımlarında bulunmaya karar verdim; biraz önce tuvalette, penguen mizah dergisinde, kaan sezyum'un "oy-yes" köşesinde okuduğum, "bize de böceklere bakar gibi bir takım üst bilinçler baksa, ne dalga geçerler acaba?" sorusunun çağrışımı neticesinde... (evet sevgili dünya dışı akıllı yaşam formu, "ne bu, uzun ve karışık cümleler, okumam ben bunun gerisini!" diyorsan sen kaybedersin... ben sana akıllı yaşam formu diyorum sen ne yapıyorsun! ayrıca her defasında "dünya dışı akıllı yaşam formu" yazmak sıkıcı, bundan sonra "uzaylı" diyeceğim ben de herkes gibi...)

gezegenimize bir amaçla ya da kazayla gelmiş uzaylıların, yeterince gözlem yapma şansına sahip olduklarını düşünüyorum. tamam onlar da cici ama asıl hedefim, sizler, gezegenimizde bulunma şansına sahip olmayanlar. uzayda yaşayan siz uzaylıların gelişmiş teknolojisi sanırım gezegenimizin internetini takip etmeye yetecek düzeydedir? [uzaylı dediğinin teknolojisi illa ki gelişmiş olmalı!] bir uzay gemisine ya da evreni inceleyen bir bilgisayara firefox yüklemek zor mu? her neyse, bu satırları okuduğuna göre, öyle bir sorunun yok demektir....

öncelikle kendimden ve aslında insanlıktan bahsetmek istiyorum. yüz elli hadi iki yüz sene önce olup bitmiş her şey. özellikle fotoğraf makinesinin (ve diğer kayıt cihazlarının) keşfinden önce epey eğlenceliymiş gezegenimiz. ne zaman ki kayıt cihazları bulunmuş (ve ayrıca "bilim" denilen saçmalık) işte birden tüm acayiplikler sona ermiş. yani aslına bakarsan, dünya aynı dünya ama şimdi bir acayiplikten bahsedildi mi, hemen "var mı kaydı?" diye soruyoruz; öyle pat diye inanmıyoruz. gerçi yine de ota boka inanan ve hatta bir kanıt görme ihtiyacı duymayanlar çoğunluktadır ama siktiret onları; onlarla bir işin olmaz...

uzaylı denilince aklımıza iki ana şey geliyor: birincisi, kayıt cihazlarının bulunmasından çok önceleri yapılmış ya da meydana gelmiş şeylerin arkasında sizin izlerinizin olduğunu düşüncesi. mısır piramitlerinin, peru (ve inka) kültürünün, eski mağara çizimlerinin, hatta semavi (semavi, gökle ilgili göğe ilişkin demek) dinlerin bile ardında hep siz varsınızdır bazılarımıza göre. akla gelen ikinci şey ise, bulanık ve titrek, asla net olmayan fotoğraf ya da video görüntüleridir. bunlar zaman zaman popüler olur, üç beş ayda bir yenisi çıkar... bir çoğunun düzmece olduğu kanıtlanmıştır ancak bilim kurumları da hükümetler de son noktayı koyamamışlardır. bununla beraber, sizin de son noktayı bir türlü koymamış olmanız düşündürücüdür. tüm bunların ötesinde, kapa gözünü ve bir uzaylıyı düşün deseler, çoğu insan, yeşil renkli, büyük gözlü, koca kafalı, küçük ağızlı ve ya çok kısa boylu ya da uzun ince hayal eder seni. oysa öyle değilsindir, bundan hiç şüphem yok! ama elden bir şey gelmiyor: veriler ve tasarımlar sana dair öyle bir imaj oluşturmamıza neden oluyor...



kabaca bir giriş yazısı oldu bu. daha sonra, insan kültürü ve gezegenimize gelince dikkat etmeniz gerekenler konusunda birçok şey anlatacağım. bizim, "bunu herkes biliyor zaten" diye düşünüp, hiçbir yerde anlatmaya gerek duymadığımız ancak sizin için bazıları hayati önem taşıyabilecek bir dolu şey var. google, ekşi sozluk, wikipedia falan yeter bana diye hiç düşünme yani... onların hepsi bize hitap ediyor, aramızda konuştuğumuz şeyler...

bu arada hem gezegenimizden hem de uzaya gönderilmiş aletlerden size bazı mesajlar gelmiş olabilir. bu sinyal ve mesajlara henüz bir cevap vermediğinizi biliyoruz, verdinizse de bize bir şey söylemedi yetkililer. işte ben de bu ilk yazımda size kendimce bazı mesajlar iletmek istiyorum. üstelik onlar gibi sıkıcı ve tekdüze şeyler de değil benden alacaklarınız...



ilk önce insan ne hırt bir yaratıktır konusunda şimdiye kadar yazılmış en gerçekçi kitabı okumalısın. louis ferdinand céline isimli bir fransızın yazdığı, gecenin sonuna yolculuk isimli kitaptan bahsediyorum. hemen akabinde, uzay gemini başka bir yöne çevirmeden önce yani, douglas adams isimli bir ingilizin yazdığı otostopçunun galaksi rehberi serisini oku. (hem bu aralar epey indirimli...) tereciye tere satmak gibi gelmesin ama! (aslında o da sadece insanları anlatır.) daha sonra da, öylesine, sadece gülmek için, zeki alasya ve metin akpınar'ın, bir "devekuşu kabare" oyunu olan "geceler"i dinle. izle demek isterdim ancak malesef onun bir video kaydı yok.

şimdilik bu kadar, devam ederim ama...

görseller:
dünya gezegeni: ixrevivalxi.deviantart.com
mutlu çift: pysse holmberg
diğer ikisi: bilmiyorum.

devamını göster

11 Mart 2009

ağacın ismi

birkaç gün önce sahilde, değil dünyanın belki de evrenin en alelade taşını bulmuş; o günün akşamında taşı bir yerlerde düşürmüş ve kaybetmişti. alelade taşı kaybetmek onu çok üzmüştü. elbette arkadaşları ve onu seven birkaç kişi yüzlerce taş göstermişlerdi ona. hiçbirini beğenmemişti çünkü kendisine sunulan her taşın, ufacık da olsa bir özelliği bir ilginçliği vardı. kimse ona yaranamayınca, taş göstermeler de başladığı hızla yok olmuş, onunla kimse ilgilenmez olmuştu.

çok güzel resimler yapan beyaz tenli kız ondan taşı tarif etmesini istemişti. bana taşını anlat, öyle bir anlat ki onu gözümün önüne getirebileyim de bir resmini yapayım, demişti. dakikalarca taşı anlattı ve kızcağız onlarca resim yaptı. ancak resimlerin hiç biri beğenilmedi. ressam kız üzgün olduğunu söyledi ve pes etti.

ertesi akşam onu çok keyifli görenler, bu durumun nedenini sordular.

"bu gün çok güzel bir şey oldu..." diye anlatmaya başladı.

taşını aramaya çıkmış, iyice derinlerine, daha önce hiç gitmediği bölgelerine girmiş ağaçlık alanın. kayalara tırmanmış, su birikintilerinden atlamış... sağlam bir inatla taşını arıyormuş. derken bir ağaca çarpmış. anlattığına göre suçlu olan ağaçmış; taşını aramakla meşgulken ağaç onun önüne atlayıvermiş ve çarpışmışlar. öyle yumuşak bir çarpışma değilmiş ama, omzu gerçekten çok ağrımış. ağrının da etkisiyle ağaca bağırmış, küfretmiş. ancak siniri çok çabuk geçmiş çünkü kendisine çarpan çok güzel bir ağaçmış. gövdesi, dalları, yaprakları parlıyormuş sanki. gerçek olamayacak kadar güzelmiş: bir başyapıt! ağacı incelemeye başlamış ama daha önce görmüş olduğu hiçbir ağaca benzemiyormuş... fark etmiş ki bu ağaç türünün tek örneği hatta bir türe dahil olamayacak denli özel, kendine has bir ağaç... ağacın turuncu gövdesine sırtını dayayıp oturmuş; kendisinden bahsetmiş. başından geçenlerden, olmasını istediği şeylerden, konuşmuş da konuşmuş... konuşurken aklına bir şey takılmış: biriyle konuşurken arada bir hitap etmek gerekir, yoksa insan kendi kendine konuştuğunu düşünmeye başlıyor, demiş kendi kendine ve ağaca bir isim koymaya karar vermiş. önce turuncu renk hakim olduğu için portakal demek istemiş ama bunun bazı karışıklıklara yol açabileceği düşüncesi onu rahatsız etmiş. sonra onunla çarpışması aklına gelmiş ve ona kör portakal ismini vermiş. kör portakal ile bu sefer hitap konusunu da halletmiş olmanın rahatlığıyla uzun uzun dertleşmiş. sonunda kör portakal’ın bir bilge olduğuna karar vermiş ve isminin başına “bilge” lakabını yerleştirmiş.

bilge kör portakal’ın kendisine, taşı yeteri kadar aramış olduğunu, artık aramaması gerektiğini, taşın bir gün kendisini nasıl olsa bulacağını ima ettiğini söyledi. bu durum çevreyi oldukça rahatlattı.

yarın bilge kör portakal ile buluşmaya gittiğinde bizim selamımızı da ilet, dedi ressam kız. yarın onu görmeye gitmeyeceğim, kendimi özlettirmek istiyorum, dedi, kendinden emin. birkaç kişi onun tutumuna hak verdi.

o sırada, aslında ismi rıza olan turuncu ağaç, aslında hiç de alelâde olmayan yaşlı taşla dertleşiyordu. taş, artık çok yaşlandığını, hareketli günler geçirmek istemediğini söylüyordu. rıza, o zaman toprağa girmelisin, dedi taşa. taş bu fikri çok beğendi ve ağacın hemen dibindeki toprağa daldı. güç bela yirmi-yirmi beş santimetre kadar ilerleyebildi.

beni duyabiliyor musun, diye seslendi ağaca. elbette duyabiliyorum, dedi ağaç. tamam o zaman, dedi taş.
ressam kız meyveleri taştan turuncu bir ağaç resmi yaptı. resmi beğenmedi ve tuvalini beyaza boyadı.

----------
parantez:

devamını göster

10 Mart 2009

kutiman: youtube virtüözü

kutiman kişisi, belli ki, youtube video paylaşım sitesini yalamış, yutmuş ama hazmetmiş de: o videodan şu parça bu videodan bu parça bir şeyler almış ve hem kulağa hem de göze hoş gelen "yeni" bir şeyler ortaya koymuş...

thru you isimli sitesinden sekiz eserine ulaşabilir, o sırada izlediğin videoyu oluşturan videoların listesini "credits"e tıklayarak görebilir, birazcık daha şaşırmak ve eğlenmek için onları da izleyebilirsin... (yasak masak deme, herkes izliyor!)



"nasıl yapmış yahu?" sorusuna cevap, sekizinci video: about

devamını göster

08 Mart 2009

calvin ve hobbes

uğur gürsoy'un "fırat" kitabı çıktıktan sonra bir arkadaşım, "üç dört tane aldım, evin çeşitli yerlerine serpiştirdim... mutlaka al!" diye baskı yaptı. "yahu bende tüm uykusuz sayıları var, okudum ki hepsini" gibisinden (aslında saçma) bir düşünce yüzünden almayı falan düşünmüyordum kitabı. ama aldım tabii, iyi de yaptım. uğur gürsoy'un; yiğit özgür ve umut sarıkaya'nın farklı anlayışlar getirmesi gibi, mizah dünyasına tamamen farklı bir anlayış getirdiği kesin! onun tipleri, okkalı bir küfür yerine örneğin "aşkolsun!" gibi şeyler söyleyebiliyorlar. işlerinin arkasında yatan şey sadece bu değil tabii ama eski klişe işte: şeytan detayda gizlidir. neyse, seviyorum uğur gürsoy'un mizah anlayışını, bir anda perişan ruh hallerine bürünen tiplerini...

bir calvin (ve hobbes) yazısına başlarken neden anlattım bunu, çünkü fırat bana bazen calvin'i çağrıştırıyor. sakın, "fırat, çakma calvin'dir, araktır, hırt kırt" gibi bir düşüncem olduğu sanılmasın ama! bir çocuğu merkeze almakla başlayan ve bu durumdan kaynaklanan benzerlikler var sadece. ama bu benzerlikler, kendi çocukluğunu düşünsen bile ortaya çıkar zaten? işte fırat bana calvin'i çağrıştırdı ve kendime şaşırdım: bunca zaman adını bile anmamış olmama!

bill watterson'un yarattığı calvin, oyuncak kaplanı hobbes'dan başka sırdaşı olmayan hayal dünyası çarpıcı derecede geniş bir çocuk. bazen öyle laflar ediyor ki! sanırım çizerken tam anlamıyla ve tam bir başarıyla "çocuklaşan" bill amca, bazen kendini tutamıyor ve büründüğü calvin karakterine kendi sesini katıyor. bu durumu önceden kestirmiş olduğunu, karakterlere seçtiği isimler belli ediyor aslında. [calvin ve hobbes]



bill watterson, calvin ve hobbes'u yaklaşık on sene çizmiş.. oyuncakları, şunları bunları kısacası ticari hiç bir yansıması olsun istememiş. ülkemizde remzi kitabevi tarafından dört albümünü yayınladı: "kalvin ve hobs", "macera peşinde", "bilimsel gelişme gümledi" ve "yatağın altında ne var?"





kitap kapaklarına bakıp "yahu çocuk kitabı bu!" diyor insan ilk bakışta. tam öyle değil aslında çünkü tıpkı snoppy, dilbert zırt pırt gibi, gazetelerde yayınlanmış bunlar: kelli felli adamlar da okusunlar diye! yani baksana şu aşağıdaki şey çocuk için mi senin için mi? ne anlar çocuk bundan! zaten çocuk dediğin salak bir şey, abuk sabuk şeylerin peşinde koşan daha olmamış bir yaratık(!)




bağlantılar da olsun:
calvin ve hobbes (tüm karikatürler ve indirme bağlantısı)
calvin'in sanatsal kardanadamları
calvin ve hobbes (hayran sitesi)
ekşi sözlük

öylesine ek: aşağıdaki karikatürü (kesinlikle bill watterson tarafından çizilmemiştir) görüp de siniri bozulmayacak calvin hayranı yoktur. (ritalin çocukları ve kaynak)



öylesine ek 2:
bak: cédric veya cedric

devamını göster

06 Mart 2009

doğal seleksiyon

*. bir kol saati için oyun senaryosu:

ekranın sağındaki siyah yaratık, belirsiz aralıklarla ekranın soluna doğru, düzensiz uçan ve uçtukça büyüyen konuşma balonları gönderir. ekranın solundaki, oyuncunun kontrol ettiği ince, insanımsı karakter ise bu balonlara temas etmeden yaratığa yaklaşmalı ve onu öpmelidir. eğer öpmeyi başarırsa 200 puan alır; başaramaz ise boyu biraz daha uzar, kendini başladığı noktada, ekranın en solunda bulur. her iki balon temasında bir hakkı gider ve toplam üç hakkı vardır. eğer on defa yaratığı hiç bir balona değmeden öpmeyi başarırsa, -ki her öptüğünde yine başladığı noktaya döner- her "öpme" ile renklenen ve güzel bir prensese dönüşen, sağdaki karakter ile bir süre sevişir ve tam 1000 ekstra puan kazanır. level atladıkça yaratık daha çok ve daha hızlı hareket eden balonlar gönderecektir. hiç şüphesiz bu oyun asla bitmeyecektir ve işte tam da bu yüzden kol saatleri için düşünülmüştür.

devamını göster

05 Mart 2009

mulholland drive 5

(en baştan okuyabilir ya da bir önceki bölüme göz atabilirsin)

o kadar uzun aralıklarla yazıyorum ki, bir önceki yazım şeklini tutturmak zor oluyor. şimdi de her karenin altına gevezelik yapmak istiyorum...


betty ile coco'nun (coco, diana'nın, düşüne (filme) kaynaklık eden bazı tipleri bilinç altına yerleştirdiği partide karşılaştığı, yönetmen adam kesher'in annesi. ancak diana kadını bir site yöneticisi olarak kodluyor düşünde. etkilenmiş ama pek de hoşlanmamış belli ki) göründüğü bu karede, betty'nin yüzüne yapışmış o iğrenç ifadenin nedeni, coco'nun avludaki köpek pisliklerine laf etmesi. betty, hafiften sıkılıyor ama bir yandan da şirin görünmeye çalışıyor. utangaç ve efendi kız işte... diana'nın "ideal insan olma" derdinin bir görünümü bu; mide bulandırıcı bir şirinlik, pırlanta olma çabası!


betty'nin yalnız başınayken bile aynı karakterde olması, örneğin coco'nun arkasından işaret çekmemesi, diana'nın "betty" olma (ya da kendini öyle sanma) takıntısının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.


betty, laura ile (ismi sanırım hiç geçmiyor filmde) banyoda yıkanırken karşılaşıyor ve laura, ismi dahil hiç bir şey hatırlamadığı için kendisine bir isim düşünüyor. işte tam o sırada bir amerikan ikonu, gilda filminin afişi gözüne çarpıyor. eh, kendine rita ismini uygun buluyor. ama hayır, ona bu ismi uygun bulan elbette diana! işte, diyor diana, benim aşık olduğum kadın o kadar güzel ve etkileyici bir kadındı!


betty bitkin ve kafası karışık rita'yı yatırdıktan sonra, her yerlerinden "biz mafyadanız" diyen iki tipin bir binaya girdiğini görüyorum. bu iki tip, çekilecek bir filmin yapımcı ve yönetmeniyle görüşmeye gelmişler. görüşme şu: bizim istediğimiz oyuncu filmde yer alacak; başka bir oyuncu değil! pek sanat aşkı kokmuyor ortalık! oyuncusunu seçme konusunda hiç de özgür olmadığını yönetmene açık açık anlatmaya gelmiş bu adamlar... [hemen üstteki karede "öküz"ün, filmde oynamasını istedikleri oyuncunun fotoğrafını iletmesi, "daha büyük öküz"ün ise "konuşulacak bir şey yok, isteğimiz belli" bakışı...]


(öküz)


(yönetmen: adam kesher)



(daha büyük öküz)


diana'nın, film dünyasında "arkada olan bitenler" hakkında belki de gerçeğe isabet eden düş kurgusu var. belki de david lynch, sinema izleyicisinin bazı kalıplara yönlendirildiğini ve bu kalıpların defalarca başarıyla kullanıldığını anlatmak istiyor. aşırı tepkilerle ve sert ifadelerle dolu bu sahnede, bir mafya parodisi izlediğimi düşünüyorum. çok da sevdiğim, baba, sıkı dostlar, sopranos gibi yapıtları düşünüyorum bir yandan... mafya filmlerinde genellikle karakterlerin karizmaları çok yoğundur; pislik, boktan ve anlamsız şeyler yüzünden sıkıntı yaratan tiplerdir aslında ama izlerken etkilenirsin. yakın tarihli gomorra, mafya filmlerinin bu balon karizmasını epeyce söndürdü: "ne karizması; çakal sürüsü işte mafya!" diye bağırdı hatta. david lynch de işte bu balon'la oynuyor bu sahnelerde ama klasik kuralların dışına çıkmadan: bu iki laftan anlamaz, dediğim dedik, garip takıntıları olan hödüğün, gizemli bir mizah ile, "karizma etkisi"ni kullanmayı da ihmal etmeyerek, gerçekte sadece aptal ve saldırgan adamlar olduklarını gösteriyor.



yönetmen'in (zayıf) intikamı? bu kareler yönetmenin başına geleceklerden bahsederken gerekebilir... o yüzden koydum.

not: devam edeceğim, orası kesin ama sözleşmeyelim; süpriz yaparım ben...
not2: cevval portakal ve ekip arkadaşlarının açtığı, imdb'nin arsız ama komik bir görünümü havasındaki omdb'de bir david lynch film tanıtımı(!) görmek isterim doğrusu; olasılıkla, bulaşmak istedikleri filmler listesinde vardır bir tane?

Share/Save/Bookmark

devamını göster