30 Nisan 2010

"you talkin' to me?"

robert de niro'nun "taxi driver" filminde canlandırdığı travis bickle, ayna karşısında özgüven tazelerken söylüyor bunu, hayali düşmanlarına: "you talkin' to me?"
aslında, (belki de tarantino'nun ince bir göndermesidir?) jackie brown gibi, birazdan parçası olacağı bir kompozisyona, duruma hazırlık falan yapmıyor. daha çok, sanki ayna karşısında oyun oynuyor. robert de niro'nun travis karakterini canlandırmadan önce yaptığı provalar gibi, travis'in de prova yaptığı söylenebilir. kısacası, hem kendisiyle hesaplaşıyor hem de hayata ve insanlığa karşı bir imaj yaratmaya çalışıyor.
olur da gerekirse, repliğin önemli kısmı şöyle:
"you talkin' to me? you talkin' to me? you talkin' to me? then who the hell else are you talking... you talking to me? well I'm the only one here. who the fuck do you think you're talking to? oh yeah? ok."
arıza işte. evet, övülecek, parmakla gösterilecek bir yanı yok bu herifin, ama sahne, replik ve robert de niro şahane. (şahane dedim de, taxi driver'da cybill shepherd şahanedir yahu, yani insan olarak...) aslında filmi genel olarak o kadar sevmem. özellikle müziği (ya da müzik teması) film boyunca tekrar tekrar çalıyor ya. (belki de müzik kötü? baba serisinde de tema müziği sıklıkla çalar ya da bir zamanlar amerika'da, ama onları izlerken rahatsız etmiyor beni). bir de çok geç izledim ben bu filmi, gözümde pek büyütmüşüm belki de, bilmiyorum ama "bu mudur yani?" diye diye izlemiştim tüm filmi. elbette iyi filmdir ama işte, dediğim gibi, öyle bayıldığım, aman efendim birazdan adaya düşeceğim yanıma almam gereken 100 filmin arasında taxi driver da olsun mutlaka, diyeceğim bir film değil...
bir de şu var: ayna karşısında insanın kendsiyle uğraşması ya da eğlenmesi... hiç de anormal bir şey değil. hani olur ya, göz kırparsın, dil çıkarırsın, kaş göz eğersin... evet konuyla doğrudan bir ilgisi yok ama şöyle şeyler geldi aklıma; hariçten gazel:
- "you talkin' to me?" sahnesine benzer şekilde ancak bu sefer, "did you fuck my wife?" diyen bir robert de niro.
- gülümseyip, "n'aber lan?" demek.
- aynayı yalamak.
- yansımanın arkasında biri var mı yok mu görmeye çalışmak.
- aynaya sabunla astronot başlığı çizip, çevreyi incelemek.
- aynanın karşısında parçalanmış ruhun tekrar tek parça olması. [spoiler mpoliler!]
- aynanın sana küfretmesini dinlemek.

her neyse, aşağıda bir takım el emeği göz nuru çeşitlemeler ve şu ya da bu nedenle "you talkin' to me?" sahnesine doğrudan göndermeler yapan videolar bulunuyor. zamanla, rastladığım diğer örnekleri de eklerim buraya.


benw99


blackpeace


citizenwolfie


leonidafremov


dave macdowell


tranmonster


loggezinho


rosepurpuradelcairo


yiğit özgür

wrestler mania: bir reklam filmi bu, bir dolu amerikan güreşçisi (ve bir iki büyük memeli kadın) taxi driver'ın ünlü repliğini canlandırmaya çalışıyorlar. yandaki görselde görülen arkadaş favorim oldu. işte, eğlenceli bir deneme silsilesi. ayrıca youtube üzerinden wrestler mania'nın diğer reklamlarına da bakmalı; genellikle ünlü filmleri merkeze alıp buna benzer eğlenceli bir dolu reklam filmi hazırlamışlar.



la haine: şahane fransız filminin en arıza adamı vinz (vincent cassel), travis bickle amcasının yolunda ya da ruh halinde. yönetmen mathieu kassovitz, repliğinden aynasına kadar bir saygı duruşunda bulunmuş; bir silah eksik! eh, varoş çocuğu nerden bulacak ki silahı? neyse, anlatmayım filmi ama şu kadarını söyleyim: bir filmde parmaklarınla silah yaparsan, o silah patlar. (çok güzel dedim, aferim bana)



coupling: dizinin üçüncü sezonunun altıncı bölümünden kısacık bir sahne. jeff aynayı görünce birden durur ve aklına şahane bir fikir gelir. oyun oynamanın yaşı ya da zamanı olmaz, aklına geldi mi ya da fırsatını buldun mu havaya girersin. eh, tamamen hayatı nasıl algıladığınla ilgili. jeff örneğin, neşeli, eğlenceli ve evet kafası biraz da garip işleyen biri. neyse, eğleniyor işte çocuk.



polite taxi driver: "that mitchell and webb look" isimli ingiliz komedi programındanmış. yiğit özgür'ün karikatürüyle beraber düşünülünce daha da bir komik sanki. ayna önünde, yalnız başına coşabilecekken, gerçeklik abi zihini dürtüyor ve ortaya çıkarmak istediğin travis'in aslında larry appleton'dan başka biri olmadığını kabul etmek zorunda kalıyorsun. heh!



world cinema dk: film festivali için tanıtım filmi. kristoffer kiørboe yönetmiş. ayna önünde maço muhabbetler yaparak eğlenen bir teyze (teyze mi?) eğlenceli bir durum çıkarmış ortaya. ne yapsın, içine mi atsın, hem yalnızken herkes delidir, hiç bir fırsatı kaçırmaz, biraz önce jeff için dediğim gibi, derhal uçuşa geçer. sonuç olarak, özellikle farklı dünyalar vurgusu yapan bir film festivali için çok başarılı bir tanıtım filmi olmuş.



tiny taxi driver: bu da bir film festivali için tanıtım filmi. pek bir numarası yok gerçi, hatta beğenmedim bile diyebilirim. bir kere akla gelebilecek ilk şeyi çekmişler ama burada akla gelen ilk şey pek de çarpıcı ya da zekice değil. eleman da enteresan bir şey yapmıyor. ya da ben bir şeyleri kaçırıyorum.





bollywood taxi driver: bir reklam filmi; taxi driver'a hoş bir gönderme yapmış sanki, emin olamadım. neyse de, adam da, konuşma şekli de komik sonuçta.






güncelleme(220610) :


goenetix

görsel (yani ilk görsel) : akutou-san

devamını göster

28 Nisan 2010

romain gavras - born free

daha önce justice için stress isimli parçaya video çeken (daha doğrusu, bir de o videoyu biliyorum) romain gavras, m.i.a. için "born free" isimli parçaya video çekmiş. öyle bir duruyor ki, sanki yönetmen müzisyenlere yardım etmiyor da, müzisyenler yönetmene destek çıkıyorlar. ya da belki de, aklıma sinir bozucu, sarsıcı, şiddet dolu bir video fikri geldi deyip, romain gavras'ın yanında alıyorlardır soluğu: "bunu senden başka kimse çekemez!" neyse, işin o kısmıyla yani müzikal ve müzik endüstrisi kısmıyla pek ilgilenmiyorum.
yıllar önce, south park'ın "ginger kids" isimli bir bölümünü izlemiştim (9. sezon, 11. bölüm). işte o bölümde, her türlü pisliğe yatkın eric cartman, sırf nefret ettiği kyle'ı aşağılayabilmek için, kızılları hedef alan (çünkü kyle'ın saçları kızıldır) ipe sapa gelmez, nefret dolu bir sunum yapıyor derste. çoğunluktan farklı görünen kızıllara karşı, sırf farklılar diye önyargıyla yaklaşan okul arkadaşlarından da destek alınca, kyle, cartman'ın zırvaladığını ispat etmek için biraz araştırma yapmak ve bir karşı sunum yapmak zorunda kalıyor. her ne kadar bilimsel kanıtlarla cartman'ı yalanlamış olsa da cartman okuldaki çocuklara nefret aşılamakta başarılı oluyor. yani teoride zehir gibi olan kyle, pratikte canavar cartman'a yeniliyor. bunun üzerine gizlice bir gece vakti (oturdum south park anlatıyorum! neyse başladım bir kere) işte bir gece vakti kyle ve ekibi cartman'ın saçını kızıla boyuyorlar ve yüzüne kalemle çiller yapıyorlar. sabah uyandığında kendini son derece kızıl bulan cartman çıldırıyor ama asıl zorluğu okulda yaşıyor: kendi yarattığı düşmanlığın hedefi oluyor. hangi renge bürünürse bürünsün iğrenç bir yaratık olduğundan, tüm kızılları örgütlemeye başlıyor, işte, biz büyük bir ırkız, seçilmişiz, özeliz, diğerleri düşmanımız falan fıstık...
şöyle sesleniyor daha düne kadar işlerine güçlerine bakan ancak aslında kendisi yüzünden hor görülen kızıllara:
"dışarıda bize karşı ne kadar nefret olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. bizim gibi muhteşem insanlara karşı öfke! ve bu nefretten çıkarabildiğim tek şey, nefrete daha büyük bir nefret ile karşı koymaktır. biz bu toplumu ucubeleri değiliz, bizim dışımızda herkes öyle! kızıllar seçilmiş insanlardır. seçilmiş ırk! ve biz bütün dünyayı ayak takımı ve koyu tenli sıçanlar olarak görmeliyiz!
"kızıl dostlarım! hiç nefretin olmadığı bir dünyayı hayal ediyorum! bir dünya ki herkes kızıl! ve o zaman, hep beraber kızıl olmayan tüm çocukları toplamalıyız ve onları yok etmeliyiz!"
çok saçma değil mi? ama komik mi, komik. tüm bunların ötesinde, şahane bir insan ve anlayış eleştirisi. zaten south park güldürürken düşündüren bir yapımdır ya da güldürürken küfrettiren ya da güldürürken kola içirten ya da öyle bir şey...
araya parça atmış gibi oldum ama hayır, bağlantı hazır: bu south park bölümünde ortaya serilen insan anlayışı, başka bir zihniyet (romain gavras) [tam bu noktada, nasıl bir zihniyet: justice - stress] tarafından, neredeyse aynı malzeme kullanılarak ama hiç de mizahi açıdan değil, oldukça sinir ve moral bozucu bir şekilde ele alınmış. nasıl ki south park her bünyeye uygun değilse, bu video da her bünyeye uygun değil.
[gerçekten değil!]

devamını göster

26 Nisan 2010

insanlarla iletişim

hawking amca, dünya dışında yaşam olduğundan kesinlikle emin olduğunu söylemiş. dünyanın en zeki adamlarından biri, söylediklerini ciddiye almamak zor: "100 milyar galaksi var, her birinde de 100 milyonlarca yıldız, mutlaka birçok gezegende yaşam şartları oluşmuştur." hey, bak bu açıdan hiç düşünmemiştim, diyen olmamıştır, zaten bilinen bir çıkarımdır bu. bir de uyarıda bulunmuş stephen hawking: "uzaylı uygarlıkların dünya'yı keşfi, kristof kolomb'un amerika kıtasını keşfinden farklı olmaz. kaynaklar yağmalanır, bizim durumumuz da şimdi yerli amerikalıların durumuna benzer."
bu durumda net olan üç "tür" var: uzaylılar, biz ve yerli amerikalılar. uzaylıların ve yerli amerikalıların kanıtlanmış bir istilası, kitlesel cinayetleri ve buna benzer kötülükleri bulunmuyor. bu durumda, en tehlikeli ve sakınılması gereken "tür", hawking'in "biz" dediği grup. yerli amerikalılar için olan oldu ama uzaylıları uyarmak gerek bence:
"100 trilyon galaksinin ve bu galaksilerde milyonlarca yıldızın bulunduğu evrende, bir tek sizin gezegeninizde zeki canlılar bulunduğuna inanmanız biraz saflık belli ki! gezegeninizdeki çok zeki fizikçileri falan dikkatli dinleyin, başka yerlerde de zeki canlılar var ve dikkat: onlar çok tehlikeli olabilirler sizin için! evet belki şu anda zamanda ve mekanda atlama yapabilcek ya da galaksiler arası yolculuk yapabilecek bir teknolojileri yoktur ama bir gün başaracaklar ve gezegeninizi bulduklarında iliğinizi kemiğinizi sömürecekler!"
hawking'in "iletişim kurmayın, konuşmayın, duymazdan gelin, kafanızı diğer tarafa çevirin..." gibi uyarıları, sanırım sana bana değil, hükümetlere, uzay araştırmaları yapan, çok uzaklara sinyaller göndermeye çalışan, karışık kaset doldurup uzaya fırlatan kurum ve kuruluşlara yönelik. yani, gezegene zaten gelmiş uzaylılardan bahsetmiyor, kendi gezegeninde takılan uzaylıyı bilip bilmeden dürtmeyelim, tepemize biner, amerikan yerlilerine çevirirler bizi, üzerimizden otoban geçirirler, gibi şeyler söylüyor. dediğim gibi, çok da yeni, ilginç, garip bir şey söylemiyor aslında; yıllardır konuyla ilgilenen insanlar tarafından defalarca dile getirilen şeyler... ama konuyla ilgilenenler genellikle uçuk tiplerdir ya da öyle görülürler, işte dünyaca ünlü bir fizikçi söyleyince gazetelere haber oluyor, daha bir ciddi duruyor.
elbette ciddiye alınması gereken şeyler hawking'in söyledikleri. baksana şu duruma: "abd ulusal havacılık ve uzay dairesi (nasa), muhtemel uzaylılara barış mesajı vermek amacıyla 2 sene önce uzaya yayın yaparak beatles grubunun "across the univers" şarkısını dinletmişti. şarkı 2439 yılında polaris bölgesine ulaşacak." (ntvmsnbc). polaris bölgesindeki bir gezegende şarkıyı duyan akıllı canlı, büyük olasılıkla hemen yanındakine şöyle diyecek:
"yuh! yıl olmuş 2440 hala kurtulamadık be şu pestenkerani gruptan! tüm lazer silahlarını kızartmaya ayarlayın ve yok edin şu gezegeni viracocha aşkına!"

haber: ntvmsnbc ve radikal
görsel: alien tourist - madart84

devamını göster

24 Nisan 2010

uzay çarli'si

çarli büyüyünce doktor olmak istemiyordu ya da avukat ya da astronot... çarli muz ağaçlarıyla dolu bir alanda takılmak istiyordu sadece, belki biraz da karınca, biraz da ceviz, arada sırada yağan yağmur, bol bol güneş ama serin bir hava...
kimse ona fikrini sormamıştı, hayata kendini kaptıran çarli astronot olup çıkmıştı. sabah erkenden uyanıyor, mesaisi bitene kadar eğitimlere katılıyor, akşam yorgun argın televizyonun karşısına geçiyor ve tüm yaptıklarına karşılık verilen iki üç muzu yiyordu. muz verme konusunda hiçbir zaman cömert değillerdi. çarli kıt kanaat yaşamaktan çok sıkılmıştı ama sistemin çarklarına girmişti bir kere. buna da şükür diyordu, hiç muz bulamayan maymunlarla dolu bu gezegen!
dünyanın tüm maymunlarına yetecek kadar muz olduğunu biliyordu çarli bir yandan da. gün gelecek, bu aptal sistem çökecek ve her maymun, gezegenin rahatlıkla ve cömertçe sunduğu muzlara saatlerce çalışmak zorunda kalmadan sahip olabilecekti. böyle şeyler düşünerek yorgun bedenini uykuya teslim ediyor ve her gece düşlerinde, dilediğince muz yediğini görüyordu.
eğitimi aylar boyunca devam etti çarli'nin. çok da bir şey yapmayacaktı aslında, her şeyi ayarlamışlardı, söylendiğinde bir iki düğmeye basacaktı ve biraz da gözlem yapacaktı. fazlasıyla heyecanlıydı çünkü ay muz doluydu, saatlerce, günlerce, canı ne kadar isterse muz yiyecekti. sıkılana kadar! öyle demişlerdi: "çarli, sana öğrettiğimiz her şeyi can kulağıyla dinle, eğitimini ciddiye al, bu işin sonunda muza doyacaksın!"
gün geldiğinde, çarli hevesle oturdu uzay aracının koltuğuna, bir an önce şu geri sayım işlemine geçilsin, derhal yola çıksın istiyordu.
"her yer muz ha?" diye sordu kıyafetini, koltuğunu, sağını solunu kontrol eden görevliye.
"delisin oğlum, tabii ki de!" dedi, görevli, gülümseyerek.
"tamam tamam, her şey ayarlı hadi gideyim!" dedi çarli, sabırsızlıkla.
tüm dünyanın gözü çarli'nin üzerindeydi bir yandan da. uzayda ve ayda neler olduğu hakkında ilk defa bilgi alınacaktı, çarli'nin ileteceği bilgiler yeni bir çağ başlatacaktı.
nihayet araç fırlatıldığında çarli heyecandan geberecekti neredeyse. en ufak bir korku ya da endişe hissi duymuyordu, sadece sabırsızlık, muz arzusu, mutluluk...
araç kısa bir süre sonra aya vardı. çarli koltuğundan fırladı kapıyı açmaya koyuldu. dünyadan kendisiyle ses bağlantısı kurmuşlardı, "iyi misin çarli, kazasız belasız inebildin mi aya?" diye soruyorlardı.
"indim, her şey yolunda şimdi dışarı çıkıyorum!" dedi çarli, "muz lan! muz!" diye düşünüyordu.
araçtan çıkar çıkmaz sarsıldı. bir bok yoktu çevrede: taş toprak, karanlık! gözlerini kırpıştırdı ve yürümeye başladı. "yanlış tarafa mı indim acaba?" diye düşündü.
"evet çarli? hemen söyle bize ne görüyorsun?"
"muz yok?" dedi çarli, ciddi ve sıkıntılı bir sesle.
"bırak şimdi muzu, anlatsana, ne var ayda?"
"muz yok!" dedi çarli sertçe, "belki şu tepenin arkasındadır?" diye düşünerek yürümeye devam etti.
"çarli! muzdan daha önemli şeyler de var! görevini unutma! hayatının sonuna kadar yetecek, tonlarca muz vereceğiz sana! ne görüyorsun!"
tepeye varmıştı çarli, şimdi çok daha geniş bir alanı görebiliyordu.
"yok... muz yok burda..." dedi, hayal kırıklığıyla.
"boşver muzu, su var mı?"
"muz yok!" dedi öfkeyle çarli, yürüyebildiği kadar yürümeye karar vermişti, yalan söylemiş olamazlardı; resimler göstermişlerdi bir dolu, muz ağaçları...
bir süre sonra yürümekten yorgun düştü, bir kaya parçasının üzerine oturdu ve dünyaya baktı yaşlı gözlerle.
"çarli, lütfen bize gördüklerini anlat, tarihe geçeceksin, her şeyi değiştirecek söyleyeceklerin, lütfen, anlat bize, ne görüyorsun?"
"muz yok amına koyim..." dedi çarli, tükenmiş bir halde, "...muz yok."



not: daha önce üzerinde pek durmadan geçmiştim (marsta kırk makak). bir arkadaşımdan fıkra olarak dinlediğim çarli'nin öyküsünün tamamıdır.

devamını göster

23 Nisan 2010

karıncalanma

öncelikle şu karınca hayvanına çalışkan denmesinden hoşlanmadığımı belirtmek isterim. belirteyim: karınca hayvanına çalışkan denmesinden hoşlanmıyorum. ayrıca, bu muhteremler söz konusu olduğunda, koloni, kraliçe, işçi, asker, toplayıcı, mimar gibi şeyler söylenmesinden de hoşlanmıyorum. şimdi kalkıp dünya karınca severler derneğinde oyun oynayanlar iskambil kağıtlarını fırlatıp bulaşırlar, "neden hoşlanmıyorsun ulan?" diye, hemen onu da söyleyim: çünkü tüm bu kavramlar yakıştırma, sadece azıcık anlayalım diye; kendimizi kandırmayalım. bilemiyoruz, "bunlar da böyleler işte" deyip geçmeyi de beceremiyoruz. biz. insanlık abi olarak. hoşlanmasam da benim de elim mahkum o kavramları kullanmaya ama. yoksa, iletişim kurmak zorlaşacak. neyse, başladığım yere döndüm, adamlar oyunlarına devam etsin ben de bir fevri çıkış yapmış olayım. peki.
karıncalarla ilgili beni etkileyen ilk şey, bir belgeseldendi galiba ama neydi hiç hatırlamıyorum, bir karınca yuvasının aslında tek bir hayvan gibi düşünülmesi gerektiği bilgisiydi. evet, dedim, aklıma yatmıştı, benim parça bütün anlayışım ve algılamam sınırlı olabilir, öyledir de elbette. ve bu çok heyecan verici bir şey, bedeni parçalara ayrılmış tek bir hayvan!
yine bir belgeselde (onun da ismini hatırlamıyorum) mevsim değişikliğiyle beraber amazon nehrinde suların yükselmesiyle, bir karınca yuvasının taşınmasını izlemiştim. evet mantıklı, sular yükselecekse, biraz yukarı taşıyalım yuvayı, bunda garip bir şey yok. garip olan, tüm karıncaların nehri geçme çabasıydı. kraliçe karıncayı, karıncaların oluşturduğu bir sal ile, evet aynen öyle, suyun üzerinden geçirdiler. binlerce karıncanın suya kapılıp gitmesine neden olan bu çaba başarılı oldu, karınca salı karşı kıyıya geçti. evet, dedim, daha sonra, bir hayvan (karınca yuvası) karşı kıyıya geçti, gayet açık!
üçüncü şey, yani karıncalarla ilgili olarak beni etkileyen üçüncü şey, arjantin karıncalarının (linepithema humile) kolonisi oldu. bu koloni, tek bir koloni, antartika haricinde (eh, mantıklı!) tüm gezegene yayılmış durumda. (bbc'nin haberi ve avrupa istilası ile ilgili radikal haberi ) küçükler, ortalıkta dolaşıyorlar ama görmüyoruz diye hafife almayalım, büyük başarı ya da bi' şey, neyse...


(devamını youtube üzerinden...)

devamını göster

21 Nisan 2010

"sudan nasıl kuru çıktın?"*

atlantisten gelen adam diye bir dizi vardı. sıradışı bir yapımdı ve örneğin "hadi atlantisten gelen adamcılık oynayalım" önerisini layıkıyla gerçekleştirebilmek için, mevsim ve deniz (havuz) şartları sağlanmış olmalıydı. bizim o tür olanaklarımız olmadığından (evet yaz da gelmiyordu bizim mahalleye, paso kıştı, çok acılar çektik), atlantistengelenadamcılık oyunumuz, keşfi ve geçmişi saniyenin keşfi kadar eski olan, "kim daha uzun süre nefesini tutacak?" iddialaşmasıyla kendini gösterirdi. halının üzerinde geri zekalı gibi (çocuklar çiçektir) atlantisten gelen adam yüzüşünü taklit etmeye falan da çalışmışızdır; bilmiyorum, hatırlamıyorum ama olmayacak şey gibi de gelmiyor bana.
david blaine 17 dakika nefesini tutarak rekor kırmış (bu rekorda son durum nedir bilmiyorum ve merak da etmiyorum). bir illüzyonist olduğundan, "kesin bir numara vardır" diye düşünülmüştür mutlaka. sanırım bu nedenle ya da belki başka bir ihtiyaçtan, çıkıp anlatmış: "nefesimi 17 dakika nasıl tuttum?" diye. ("nası' tuttum ama! heh!")
bilimsel dergilere ve ciddi platformlara taşındığına göre bu muhabbet, vay be adam 17 dakika nefesini tutmuş, yuh, diye düşünmeden edemiyorum. daha aklı başında ya da bilimsel alt yapısı olanlar, insan bedeninin sınırları ve olanaklarıyla ilgili bir bilimsel veri gözüyle bakıyorlardır.
tüm bunlar bir kenara, david blaine'in konuşması daha doğrusu anlattıkları ilginç, eğlenceli ve finali, nedenini tam bilemesem de, hüzünlü. abartmak istemiyorum ama çok güzel denk geliyor: insan nefesini tutarak izliyor konuşmayı!

david blaine: nefesimi 17 dakika nasıl tuttum:

"view subtitles" üzerinden, türkçe altyazılı izleyebilirsin.

*başlığın evrim teorisiyle çağrışımsal ilişkisi bir rastlantıdır.

devamını göster

19 Nisan 2010

zaman yolcusu

zaman-yolcusu
1940 (ya da 1941) yılında çekilmiş bu fotoğrafta görünen insanlar, kanada'da, bir köprü açılışı için toplanmışlar. üzerinde bir oynama olmadığı söylenen bu fotoğrafta, elinde fotoğraf makinesi bulunan, gözlüklü adam pek de "zamanının adamı" gibi görünmüyor diye düşünülmüş ve "yoksa bir zaman yolcusu mu?" sorusu ortaya atılmış. kıyafeti, gözlüğü ve fotoğraf makinesi, 40'lı yılların ötesinde mi sorusuna cevaplar aranmış. eskinin insanı ne kadar önce bir tarihte yaşamışsa o kadar aşağılanıyor, son model insanlar tarafından: 40'lı yıllarda öyle gözlük var mıymış, üzeri desenli, yazılı kıyafetler falan?
1940 yapımı, "they drive by night" isimli, bir kamyon şoförü ile kardeşinin merkezinde, biraz aşk biraz suç öyküsü anlatan bir film var. işte bu bilim kurgu falan olmayan filmde, bir garaj kapısı, araba iki nokta arasından geçerken otomatik açılıyor. o dönemde gerçekten var mıydı öyle bir şey diye düşünmeye gerek yok, en azından fikir olarak varmış. çok daha önceleri düşünülmüş bir şeydir belki de? nesne hareketini algılamaya dayalı açılıp kapanan kapıların tarihi konusunda bir araştırma yapmadım ama filmde gördüğümde şaşırmıştım. insan bilmiyorsa şaşırır ya, öyle işte.
neyse, işin eğlenceli kısmına geçeyim:
zamanda yolculuk konusunu ne kadar ciddiye almalı sorusuna basit bir yanıt bulunabilir. sessiz bir yerde uzun uzun düşünmek gerek; geçmiş senelerde, özellikle çocukken, dikkatini çeken garip biri olmuş muydu, sanki senin daha yaşlı halin gibi biri? hele bir de seninle konuşmuşsa, ne bileyim, hafta sonu sinemaya gitme, evden çıkma gibi bir şey söylemişse falan, harika! kesinlikle derhal başlamalısın bu konuyla ilgili kendini yetiştirmeye. işte zamanda yolculuk muhabbetinin en sevdiğim yanı, tam bu noktada sorulabilecek, "zamanda yolculukla ilgilenmenin nedeni zaten zamanda yolculuk yapıp, kendinle etkileşim kurman ve yıllar sonra bunu hatırlaman değil mi?" fotoğrafa uyarlarsak bu durumu, gerçekten de zaman yolcusuysa o eleman, tahminime göre doksanlarda başarmış geçmişe gitmeyi. fotoğrafının çekildiğinden de bu fotoğrafın bir müzede sergilendiğinden de haberi olmamış ve bir ara ölüp gitmiş. daha enteresanı şu olabilir: geçenlerde internette gezinirken bu fotoğrafla karşılaştı bu eleman ve hayretler içinde kaldı çünkü fotoğraftaki kendisinin biraz yaşlı görünümüydü. bunun üzerine zamanda yolculuk konusunda araştırma ve çalışmalar yapmaya başladı. belki on sene sonra geçmişe gitmeyi başaracak ama bir dakika, o güne (köprü açılışına) gitmek zorunda mı ya da zaten gitmemiş miydi?
onun durumu bir paradoks ama daha belalısı var. robert heinlein, "all you zombies" isimli öyküsünde* zamanda yolculuk kavramını oyuncak yapmış, evirip çevirmiş:
bir adam bara gelir ve barmenle sohbet etmeye başlar ve kendisini 'evlenmemiş anne' olarak tanımlar. barmen meraklanınca anlatır...
kendisi bir kız çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve doğumdan hemen sonra bir yetimhanenin önüne bırakılmıştır. o yüzden genç bir kızken kendi kendine söz vermiştir, 'bir gün bir çocuğum olursa asla onu terk etmeyeceğim' diye. ama bir gün karşısına bir adam çıkmış ve onu kandırmıştır, adamla beraber olmuş ve hamile kalmıştır ve bu arada adam da ortadan kaybolmuştur.
doğum çok ama çok zorlu geçmiş, sonunda bir kızı olmuştur. doğumu gerçekleştiren doktorlar, başta rahmi ve yumurtalıkları olmak üzere bütün üreme organlarını aşırı tahribattan ötürü almak zorunda kalmış ve bu arada onun vücudunun içinde erkek organları da taşıdığını görmüş ve onu bir erkeğe çevirmişlerdir.
o hastanede iyileşmeyi beklerken bebeği hastaneden çalınmıştır... o gün bugün sokaklarda sarhoş biçimde dolaşmaktadır...
öykü barmeni çok etkiler. zaten barmen öyle sıradan bir barmen değildir, bir nevi zamanda yolculuk ajanıdır. bizim adama, 'gel seninle geçmişe gidelim ve sen seni kandırıp sonra terk eden o adamı bul' der. adam kabul eder ve birlikte zaman makinesine biner, hamile kaldığı zamandan biraz öncesine giderler.
barmen adamı orada bırakıp 9 aydan biraz fazla ileriye gider ve hastanede doğmuş olan kız çocuğunu çalar, sonra o bebeği 18 yıl önceye götürüp bir yetimhanenin önüne bırakır. sonra 18 yıl ileri gider ve adama geri döner.
adam o sırada bir genç kızla birlikte olmuştur. adamı alır ve bugüne geri getirir.
aslında adam, kendi kendisinin hem annesi, hem babasıdır. ve biraz sonra anlarız, barmen de adamın biraz daha yaşlanmış halidir sadece.
öykünün sonunda barmen, vücudundaki sezaryen izine bakar ve 'ben nereden geldiğimi biliyorum ama peki ya siz zombiler, siz nerden geliyorsunuz' der, öykü biter.
fotoğraftaki "zamanının ötesinde" göründüğü söylenen adam zaman yolcusu ise ve henüz zamanda yolculuk konusunda bir şey yapmamışsa, bu fotoğrafın bir "mim"e dönüşmesi (umarım dönüşür) çok heves kırıcı olabileceği gibi ("öyle internetlerde mim peşinde dolanırsan, bok yaparsın zaman makinesi!") aksine çok da teşvik edici olabilir: onlarca başarılı photoshop kolajından sonra, "vay be ne kadar çok yer gezeceğim şu makineyi yapabilirsem!" diyecek ve kolları sıvayacaktır.

kaynak: forgetomori
*alıntı: 'einstein'ın evreninde zamanda yolculuk - ismet berkan'

devamını göster

15 Nisan 2010

"lütfen!"

bir kanalın haber bülteninde, "bir kameramana saldırgan davranış gösterildi!" gibisinden bir haber yayınlanıyor. haber görüntülerinde sakallı bir adam, "işini yapan" haber kameramanına bağırıyor, kameramanın üzerine yürüyor. ardından diğer habere geçiyorlar ve izleyici, haber bülteninde gördüğü bu görüntülerden sonra, "evet abi, tahammülsüz, saldırgan insanlarla dolu bu gezegen" gibi şeyler söylüyor yanındakine. işte o izleyici, bir başka gün, "haber bültenlerini hiç kaçırmam, dünyada neler olup bittiğini takip eden, akıllı bıdık bir insanım ben!" gibi şeyler de söylüyor çevresine, göğsünü kabartarak.
daha sonra, o sinirli adamı nesne edinen kameranın (yani kamera ekibinin) başka bir kamera tarafından nesne edildiği ortaya çıkıyor. sakallı adamın neden kızmış olabileceğini daha önce hiç düşünmemiş izleyici bu defa yayınlanan görüntüler karşısında "bu medya çok şerefsiz abi, bok kafalılar!" diyor yanındakine. izleyici olmanın güzelliği bu işte, bol bol yorum yapıyorsun, hayatın yorum yapmakla geçiyor. keşke bir kamera olsa da kaydetse senin yorumlarını, insanlık tarihi faydalansa senden. ( ya da bir sitede yazabilirsin derdini, hah! )
neyse, olay şu: sakallı amca ve oğlu anlaşılabilir ölçülerde görüntüleniyorlar haberciler tarafından ve kendi yollarında ilerleyip hayatlarına devam etmek istiyorlar. ancak kameraman, "biraz daha ekmek çıkaracam ben" dürtüsüyle (buna dürtü deyip geçmeyim, yavşaklık, şerefsizlik de diyeyim) adamı takip etmeye başlıyor. adam ve oğlu, "tamam istediğiniz görüntüyü aldınız, rahat bırakın bizi, düşün ensemizden" diyorlarsa da kameramanı (ve yanındaki tipsiiiiz, kıııııl, salaaaak elemanı) ikna edemiyorlar. 20 - 25 defa "lütfen!" diyor adamcağız, ama hayır, "işimizi yapıyoruz" diyor haber ekibi.
yine de adam ve oğlu yollarında yürümeye çalışmaktan başka bir şey yapmıyor. bunun üzerine adi kameraman siktir çekiyor. eh sakallı adam da buna tepki veriyor. süper! işte sana haber! sakallı adamın bu tepkisi (sadece bu tepkisi) haber oluyor. buna da yavşak haberciler (habercilerin yavşak olanları), "haber yapmak" diyorlardır.
işini "layıkıyla" yapmış olan kameraman, belki de "tamam kızdırdım ama bir de kendime ya da yanımdaki şu tipsiz, kıl pezevenge bir yumruk çaktırabilsem çok daha bomba bir haber olur lan!" diye düşünüyor ya da belki sırf ırkçı ya da aşırı dinci bir hıyar olduğundan, son defa şansını deniyor ve "sikik terörist!" diye laf atıyor. artık sinirleri iyice laçkalaşmış baba ve oğul elbette bu lafı kabul etmiyorlar ancak kameramanın beklediği ya da istediği şeyi de yapmıyorlar.
tüm bu olay, başka bir televizyon programında detaylıca anlatılıyor:



ayrıca bak:
the office ve kamera
altı ay tv izlememek bir insana ne kazandırır?

kaynaklar:
mumbrella.com
mediawatch

devamını göster

13 Nisan 2010

gerçekten mi?

kobayaşi odaya girdiğinde, keyser soze'yi görünce çok şaşırdı.
"senin öldüğünü sanıyordum!" dedi.
keyser soze, "hayır ölmedim, bir an için ölüler diyarına geçtim sanırım ama dönmeyi başardım" dedi.
"yahu bırak şimdi şakayı, öldüğüne dair haberler aldık, gerçek olamaz bu!" dedi kobayaşi.
keyser soze, sakince, "ölmedim işte." dedi.
"yaşlı bill söyledi öldüğünü, bilirsin ona güvenim sonsuzdur." dedi kobayaşi.
keyser soze soluklandı, gözlerini kapadı, konsantre olmaya çalıştı ve tüm gücüyle yüzünde bir ciddiyet ifadesi oluşturdu, "hiç şüphen olmasın, ölmedim." dedi.
"inanılacak şey değil, herkes öldüğünden bahsediyordu oysa kaç gündür." dedi kobayaşi.
keyser soze, kobayaşi'yi oracıkta boğazlamak istediyse de, yatak odasına yöneldi, dağınık odada karısının makyaj çantasını buldu, ayna karşısına geçti, kaşlarını kalınlaştırıp kobayaşi'nin yanına döndü.
"çok ciddiyim, ölmedim." dedi.
"ne bileyim, öldün diye duyduk? hatta buraya da senin cenaze işlemlerin için gerekli evrakları almaya gelmiştim. bu gün öğleden sonra üçte cenaze töreni yapılacak..."
keyser soze aceleyle makyajını sildi, çalışma odasından bir resmi gazete buldu, babasının eski siyah çerçeveli gözlüklerini ve piposunu kutuların diplerinden çıkardı, üzerine kalın ropdöşambırını geçirdi ve kendini koltuğa attı. gazeteyi açtı, bir süre okuyormuş gibi bekledi sonra gazeteyi indirip, kobayaşi'nin yüzüne yaklaşık beş saniye baktıktan sonra, "ölmedim ben." dedi.
"yok, yani, insanın kafası karışıyor, arabanın yanmış enkazını sen ortadan kaybolduktan 15 gün sonra buldular uçurumun dibinde ve zaten ümitlerimiz tükenmişti, öldü gitti dağ gibi adam diye düşündük doğal olarak."
kısa süren bir sessizlikten sonra keyser soze yerinden fırladı, "bekle burada!" diyerek kendini sokağa attı. ilk otobüsle tibet'e gitti. yaklaşık 5 sene tek bir insanla konuşmadı, dibinde bağdaş kurduğu ağaçtan on metre bile uzaklaşmadı. en büyük tibetli rahip yanına yaklaşıp "baba çok ciddi bakıyosun sen ya, bi' problem mi var?" diye sorunca, "işte budur!" diye düşündü ve olanca hızıyla eve döndü. kobayaşi televizyon izliyordu, beş yıldır yaptığı tek şey buydu. keyser soze'yi bir anda karşısında görünce "senin öldüğünü sanıyordum!" diye bağırdı.
bir an bocalayan keyser soze yine de dikkatini evrendeki o tek noktada (keyser soze noktası diyordu ona) toplayıp, "ölmedim ben." dedi.
"dün yaşlı bill geldi, tibet'te hırsızlar kayalardan aşağı atıp öldürmüşler keyser'i dedi. bir saat ağlaştık burada. öldüğünden iyice emin oldum ben de, hatta şu program bitsin de evime barkıma gideyim dedim kendi kendime."
keyser soze'nin gözlerinden yaşlar boşalıyordu.
"ölmedim, gerçekten, cidden" dedi hıçkırarak.
"çok garip..." dedi kobayaşi, "...herkese de keyser soze öldü diye haber saldık, beş yıldır haber alamayınca insanın aklına her türlü şey geliyor. öyle yani, tüm bildiklerimiz senin ölmüş olduğun yönündeydi, aklım almıyor doğrusu "
keyser soze, gözyaşlarını sildi, paçavraya dönmüş ropdöşambırını çıkardı, kalın çerçeveli gözlüğü, pipoyu ve resmi gazeteyi bir kenara attı. "canın cehenneme!" dedi kobayaşi'ye ve kendini pencereden aşağı bıraktı. aklı çıkan kobayaşi basamakları uçarcasına aşarak sokağa koştu. keyser soze ortalıkta görünmüyordu. "öldü galiba" diye söylendi kobayaşi. keyser soze ölmemişti, evi ikinci kattaydı ve hemen aşağıdaki pastanenin tentesine takılmıştı. "yardım et bana!" diye bağırdı kobayaşi'ye.
güç bela indirilen keyser soze'nin burnu bile kanamamıştı.
"öldüğünü sandım, çok korktum!" dedi kobayaşi.
keyser soze hemen yandaki manavdan yarım deste pırasa satın aldı. olanca gücüyle kobayaşi'nin kafasına vuruyor, bir yandan da "ölmedim ben! yaşıyorum, ölmedim!" diye bağırarak sinir krizi geçiriyordu. derhal ambülans geldi, neredeyse bayılmak üzere olan keyser soze'yi en yakın hastaneye yetiştirdiler.
üç gün komada kalan keyser soze, sonunda kendine gelmeye başlıyordu. zorlanarak göz kapaklarını araladı, burnunun dibinde kobayaşi'yi gördü.
"tanrıya şükür! gerçekten yaşıyor musun keyser, söylesene kurtuldun mu ölümün pençesinden?" dedi, sevgiyle gülümseyerek.
keyser soze, yeni bir komaya girmeden hemen önce şunları söyleyebildi, binbir güçlükle: "tüm sevdiklerinle beraber öldürece'm seni... seni tanıyanları da öldürece'm... sana borcu olanları, senin borçlu olduklarını bile öldürece'm..."

devamını göster

11 Nisan 2010

assassin's creed 2

bir gün ayda rakı içebileceğime inanabilirim ama geçip gitmiş günlerden bir güne dönmek bana olanaksız geliyor; fizik bilimi istediği kadar götünü yırtsın. işte bu yüzden, assassin's creed'in ilk bölümü bana ilaç gibi gelmişti çünkü aynı neden: geçip gitmiş günlerden bir güne dönmek bana olanaksız geliyor ama bu konuda sanal bir tecrübe yaşayabilirim.
olimpos beldesini bilirsin. konu orası olunca, eskiden çok güzeldi diye cümleye başlamanın bir görgü kuralı olduğu, güzel bir yerdir ve arazi, her daim, "bastığın yerleri taş toprak deyip geçme, düşün!" diye bağırır ama o kadar çok uyarıcı ya da gürültü ya da kargaşa vardır ki, geçmişin seslerini duyman oldukça güçtür: bir dolu bikinili kız ya da bir şişe şarap ya da bir çift kağıtlı ya da sevgiliyle günlerdir çözülememiş bir problem ya da sinir bozucu bebeleri çığlık atan, kışı yazı siklemez kalın kıyafetli teyzelerle dolu, piknik tüpü aileleri ve onların denizlere sürüklenesi arabaları ya da elbette hakkımız, memleketin her yeri bizim, haydi canını çıkarana kadar tüm dokunulması zor yerlere yollar açalım, her yolu ayak yolu yapalım fikrine yapışmış pansiyonların gürültülü kargaşası ya da başka bir dolu şey... zamanın yoktur belki de? yine de, denize kendini atıp, biraz yüzdükten sonra, kendini suya teslim edip, sırt üstü yataraktan hayallere kapılabilirsin. gerçekten özel bir anı yakalayıp, bin küsür yıl önce neler oluyordu buralarda diye düşünüp, kalıntıların izini sürmeye başlayabilirsin.
hah işte onu diyorum, oyunun ilk bölümü bendeki "o zamanlarda yaşam" merakına azıcık da olsa derman oldu; salak sepet bir sanal tecrübe. işin güzel yanı, assassin's creed tam da buna paralel bir yapıya sahip. aslında tüm olan biten günümüzle ilgili: çok fantastik bir cihaza bağlanıp, genetik bilimine sırtını dayayıp, geçmiş günlerin izlerini takip ediyor oyunun kahramanı.

ilk bölüm, şahane atmosferi, güzel konusu ve müzikleriyle oldukça başarılıydı zaten ve bu ikinci bölüm neredeyse kusursuz olmuş. sinir bozan hemen hemen her şeyden kurtulmuşlar ve bir dolu artı kazandırmışlar oyuna. en başta ezio [tam ismi: ezio auditore de firenze] yürürken, altaïr gibi kırıtmıyor! oyunun hemen başında makineye bağlanan ezio, zırt pırt yerinden kalkmıyor, oyuncunun oyunu başlatmasıyla ilişkilendirmişler, sen bağlanınca o da bağlanıyor işte, bir de yatağa sürüklemiyorsun, bir saat muhabbet etmiyorlar ki bu ezio'nun kırıtmamasından çok daha önemli. ayrıca şöyle güzellikler var:
-para sistemine geçilmesi de çok akıllıca olmuş, anlamsızcasına bayrak toplamaktansa para sandıkları toplama ya da görevlerden sonra para kazanma özelliği, alışveriş yapmaya, kıyafet, silah, harita satın almaya hatta köy yönetmeye kadar bir dolu olanağa yol açmış.
-artık yüzme yeteneğine sahip olan karakterin hareket ve silah kullanma becerileri de geliştirilmiş.
-aranma derecesiyle ilgili düzenlemeler yapılmış, sağa sola asılan "aranıyor" afişlerini yırtarak ya da sokaklarda halka duyurular yapan armutlara rüşvet vererek aranma derecesi düşürülebiliyor. aranıyor afişlerinin oyun ilerledikçe çok garip yerlerde bulunması biraz saçma olsa da, binaların tepelerinde sadece ana karakterin gezmiyor olması (
binaların tepesinde koşturan ve bazen ezio'dan bile para çalabilen bir dolu hırsız var) durumu biraz düzeltiyor.
-ezio, dikkat dağıtmak için dansçı kadınları ya da destek için hırsızları, savaşçıları kiralama olanağına sahip.
- müzikler sağlam, çok sağlam hem de. bu işi en iyi yapanlardan biri olan jesper kyd, ilk bölümde olduğu gibi bu bölümde de harika.
- ana ve yan görevler çok daha yaratıcı ve çeşitli.
- dükkanlar hoş bir renk getirmiş oyuna. bir sanat ve sanatçı dostu olarak resim kolleksiyonu yapma opsiyonunu çok tuttum doğrusu.
- aklıma geldikçe çaktırmadan ekliyorum: bir başka şehire gitme konusunu da çok güzel çözmüşler.
- epey zor bulunan duvar resimleri (simgeleri) ile gizlenen "hakikat" bulmacaları şahane. bazıları gerçekten de zorladı beni.
- övdüm övdüm bitiremedim, daha da överim gibi görünüyor.

oyunda neredeyse tek sinir bozucu şey, ara videoları geçememek. genellikle ara videoları keyifle izlerim oyunlarda, sıkıntı vermez bana ama bir yandan da izlemek istemiyorsam geçme olanağım olsun isterim. belki de ben keşfedemedim ama ara videoları paşa paşa izlemek zorunda olmak çok sıkıcı. bak, diyorum, sevdiğim oyunları iki üç kere oynarım ben, tamam ilk oyunda zaten izliyorum o uzun muhabbetleri ama sonraki oyunlarda "tamam biliyorum abi" deyip geçmem gerek.

yapımcı şirket illegal kopyaların oyun çıkar çıkmaz dünyaya yayılmaması için oldukça uğraşmış. oyunu satın alsanız bile internet bağlantınızın olması şart, en ufak "save" işi bile internet üstünden yapılıyor. bu bakımdan, oyunun kırılması rekor sayılabilecek bir süre aldı ama kırıldı mı evet kırıldı. zaten oyun şirketinin çabası da, bu kırma işinin uzun sürmesine yönelikti. işte, oyunu bekleyenlerin satın almak zorunda kalmaları için biraz daha zaman yaratmış oldular böylece.
oyunun istesi: assassin's creed 2
not 1: ilk görseldeki, altaïr.
not 2: oyunu daha bitirmedim yine de şahane bir öyküsü olduğunu söyleyebilirim.
görsel:
johnsonsan.deviantart.com
ve3d.ign.com
primotechnology.com

devamını göster

03 Nisan 2010

blind spot



"blind spot", 2007 yapımı bol ödüllü bir kısa animasyon. iki market çalışanı, bir müşteri ve bir hırsız, filmin karakterleri. eğlenceli bir konusu var ve özellikle mekan ve karakter tasarımları çok güzel.
filmin sitesi: blindspotthemovie.com




devamını göster

02 Nisan 2010

deli misin?

bilimsellikten tamamen uzak bir test hazırladım, ya da test diye hazırladım ama sonuçta ne olur bilmiyorum. her neyse, aşağıdaki soru ve durumlara vereceğin evet, hayır ve "e, e, ee!" cevapların, deli olup olmadığını ortaya çıkaracak ya da çıkarmayacak.

*içinde tüm şirinlerin bulunduğu bir kutu verdiler sana ama şirinler mavi değil, hepsi de gri; şirinenin saçı ve şirin babanın şapkası bile gri. rahatsız olup, hepsini tek tek maviye boyar mısın?

*belediye otobüsünde yanında oturan yaşlı bir kadın var. uyukluyor. kısa aralıklarla burnundan çıkan baloncuklar, hani şu deterjanlı suyla yapılanlar olur ya, işte aynı onlar gibi yükseliyor ve otobüsün tavanında patlıyor. bir süre sonra dayanamayıp parmağının ucuyla patlatıyorsun baloncukları. derken kadın uyanıyor, "26 balon patlattın, biz 25 diyelim, borcun şu kadar" deyip senden para istiyor. az bir şey, işte bir sigara parası kadar. ona para verir misin?

*biraz konsantre olsam, nesneleri düşünce gücümle hareket ettirebilirim diye düşünüyor musun arada sırada?

*içinden bir ses sürekli, durmadan, enseni yalaman gerektiğini, dünyanın geleceğinin buna bağlı olduğunu söylüyor mu?

*herhangi bir uzvun ya da organın sana fazlalık gibi geliyor mu? yuh deme, varmış böyle bir şey, bende fazla parmak var, kesin alın şunu diye doktorlara başvuranlar varmış hiç de fazla parmağı olmadığı halde. neyse, yönlendirme yapmayım...

*herkes seviyor diye metallica'nın one isimli şarkısını sevmiyorum, gibi şeyler düşünüyor musun arada sırada?

*çok büyük bir ormanda kayboldun diyelim, bir şekilde yolun gorillerin arasına düştü. sevdiler seni ve gruplarına aldılar. bir iki ay sonra birisi yanına geldi ve "artık senin de evlenmen, bir aile kurman gerek, madem artık bizden birisin, bir yere de gidemiyorsun, bari bir yuva kur" dedi ve bu düşünce aklına yattı. diyelim. evleneceğin gorilin geçmiş ilişkileri senin için önemli olur mu?

*sen televizyona laf yetiştirirken televizyonun sana cevap verdiğini hisssettiğin oldu mu? ya da yayınlarla konuşuyor musun?

*bir gece, sen kitap okurken örneğin, robert de niro, angel heart filminde canlandırdığı karaktere bürünmüş halde ortaya çıktı diyelim. odanın ortasına bir kutu koydu ve "bu kutuyu asla açma, eğer açarsan sonsuza kadar etlerini çekiştireceğim" dedi sana. sert bir bakış attıktan sonra kayboldu, diyelim. o kutuyu açar mısın? [spoiler: iki üç elma ya da bir köy dolusu şirinler var kutuda, bence yani]

*bilgisayar kullanırken, masaüstünde, boş alanda, sağ tıklayıp, açılan menüde "yenile" kısmına defalarca tıkladığın oluyor mu? [bak bu ciddi bir durum!]

*hiç sevmediğin ya da dinlemek istemediğin bir konuda dakikalardır konuşan birinin burnuna dokunmak ve gülmek istediğin oluyor mu?

*bir fil dört vosvosa nasıl biner?*

sıkıldım, belki biraz daha soru eklerim ilerde. cevap anahtarı şu şekilde: eğer evetl'er çoğunluktaysa deli olabilirsin, hayır'lar çoğunluktaysa sıkıcı olabilirsin, "e, e, ee!"ler çoğunluktaysa ne diyeyim ki, neyi nasıl diyorsan, öyledir kesin.

*son soruya verilecek tüm cevaplar "e, e, ee!" sayılacaktır.

görsel: hank willis thomas

devamını göster