21 Ekim 2011

robok

kelime oyunu benim de içime sinmedi ama bok toplayan robot için aklıma gelen ilk isim o oldu. robotlar sanki insan hayatının bir parçası olup çıkmış da bok toplayanını yapmak kalmış geriye diye düşündüm bahsi geçen robotu görünce. aslında aklımda yapılacak işler bakımından bir önem sırası yok. zaten robot teknolojisi karşısında, konuya bunca kilometre uzaktan, sadece tanık olmak falan geliyor elimden. kısacası, şunu yapan, bunu yapan robotlar doldurmaya başlıyor gezegeni ve işte bu da bok toplayanı: "poop scoop"
bok dediysem de, sen tuvaletteyken pat diye içeri girip, "bitti mi! dur sifonu çekme, alırım ben bokunu" diyen bir robot değil poop scoop. bu zavallı (ki bence bir gün robotlar örgütlenip insanlara isyan etmeye başladıklarında tüm robotlar onu hüzünle anacaktır) bahtsız robot, parklarda, yollarda köpeklerin boklarını temizlemeye programlanmış gibi görünüyor. pek teknolojik, ne bileyim zamane robotu gibi bir görünüşü var ama eline bir plastik kova verip tüm havasını sıfırlamışlar. biri de çıkıp "şu kovayı alüminyum folyoyla bari kaplayalım abi, ne bu ya!" dememiş!
karizması bozuk da olsa işini oldukça iyi yapıyor gibi. videodan anladığım kadarıyla sadece kurumuş* bokları temizliyor. kafasını eğiyor, yere bakıyor, boka benzeyen şeyleri topluyor. teknoloji biraz daha ilerleyince, görsel algılayıcılar yerine koku algılayıcılarına sahip olunca, aşağıya bir yere kocaman bir burun eklenebilir. böylece hem daha hızlı çalışır hem de arada yere düşmüş çörekleri, tahta parçalarını falan toplamaz. çünkü yine videodan anladığım kadarıyla işi bittikten sonra biri (amir) geliyor ve kovadaki bokları sayıyor! ("sana bok topla dedik aptal teneke! günde 80 bok toplamazsan başın belada!") eh, böyle bir işle görevlendirilmiş bir robot işten kaytarmak için yolda bulduğu her boka benzeyen şeyi kovasına atabilir.





*yani öyledir umarım yoksa birinin ya da bir robotun da bu robotu temizlemesi gerekecek.

devamını göster

19 Ekim 2011

konuşmak

bir robotla konuşabilirim. yanına gitmem ama o yanıma gelir de bir şeyler anlatmaya başlarsa dinlerim. baktık muhabbet güzel, bu konuşma gittiği yere kadar gider, sıkılmam, bir robotla ne konuşulur, demem. robotça dertlerini, robotluğu falan anlamaya çalışırım; gücüm ve aklım yetiyorsa ona yardım etmek maksadıyla önerilerde falan bulunabilirim.
bir çocukla da konuşabilirim. kaç yaşında olursa olsun. genellikle çocuklar boş konuşurlar, çok soru sorarlar, insanı sıkarlar ve hepsinden önemlisi hava basabileceğin varlıklar değillerdir. ama her çocuk da bir değildir elbette. muhabbeti, kafa yapısı güzelse, oturur saatlerce dinlerim onu; hiç de kendimi kasmadan konuşurum onunla.
bir kedi ya da köpek gelse yanıma, becerebilse iki kelam etmeyi, ilk şaşkınlığı ve yabancılığı kısa süre içinde atlatır -ve tabii kafa dengiyse- konuşmaya başlarım. zaten benim soracak bir dolu sorum vardır; onların merak ettiklerini de içtenlikle, bildiğim kadarıyla anlatırım. havadan sudan da konuşabilirim, illa kedilik, köpeklik, insanlık hakkında konuşmalıyız diye düşünmem.
"üzerine hoş bir açıyla gün ışığı vurmuş bir dilim peynirle" de konuşabilirim. onun bir şey söylemesini, bir şeyler anlatmasını beklemeden, öylece konuşabilirim. ancak diğerlerinden farklı olarak sanırım benim ona yaklaşmam ve konuşmayı başlatmam gerekir çünkü yüzyıllar içinde dikkatlerden kaçmamıştır, peynirlerin ağızları, onlara bir ifade verecek gözleri yoktur. bir peynir asla insana yaklaşmaz.
tanrılarla, şeytanlarla, ruhlarla konuşmam. eğer onlar yaklaşmışlarsa bana ve konuşmaya çalışmışlarsa, gözlerimi kapar, her şeyin normale dönmesini beklerim.

devamını göster

17 Ekim 2011

"bana ay taşı getir!"

işte öyle demiştir astronotun karısı ya da sevgilisi, "bana ay taşı getir." kendisi koca bir taş kaya kütlesi olan bir yerden başka ne isteyeceksin ki? "bana muz getir!" hah işte bunu da çarli'nin sevgilisi söylemiştir. ama çarli'nin ağzı epey bir bozuktu, getire getire yakası açılmadık bir küfür getirmiştir garibim.
aya gitmiş bir astronot, dünyayı kimsesin göremediği büyüklükte (ve küçüklükte) gören bir insandır artık, yanına yaklaşmak bile zor olmalı. savaşlardan çıkmış bir dede gibi, kıvrıl yanına, o anlatsın sen dinle, hayranlıkla gözlerinin içine bakarken bir yandan da anlatılanları hayal etmeye çalış.
ama hayat zor, ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş, sonunda geri döndüğünde en azından üç beş imza atman gerekebiliyor. "daha geçen gün ay üzerinde yürüyordum yahu, gelir gelmez bu kağıt kürek ne saçmalıktır!" diye düşünmüşlerdir mutlaka.
aşağıdaki belgenin gerçek olduğunu söylüyorlar, aydan dönen astronotlar gümrükten geçmişler, yanlarında getirdikleri şeyler kayıt altına alınmış ve uzaklardan mikrop, hastalık getirmişler mi diye gözlem altına alınmışlar. ama gümrük? daha önce kaç kişi gelip gitmiş ve daha sonra kaç kişi gelip gidecek ki? zaten bu adamlar tarihe isimlerini yazdırmış insanlar. biri "yaav şu aydan gelenlerin gümrük belgeleri nerede; ne zaman giriş yapmışlar, yanlarında ne getirmişler?" diye sorsa, "aç ansiklopediye bak lavuk!" gibisinden bir cevap hiç ağır gelmez!

ay gümrük belgesi

o astronotlardan biri, tüm bu dertlerden kurtulup evine dönerken arabasını yol kenarında durdurmuş, yol kenarından irice bir taş parçası bulmuş ve öyle karısının karşısına çıkmıştır. "al hayatım sana aydan taş getirdim." televizyonun hemen üzerine koymalı, belki zararlı dalgaları, sağdan soldan fışkıran radyasyonu falan emer. yoksa çok çirkin şeyler yaşanabilir akşam:

"tüü! aya gittin de bir taş parçası bile getiremedin mi!"
"gümrüğe takıldı lan!"
"mary'nin kocası martin japonya'dan dönüşte karısına kıyafetler getirmişti!"

bir astronotun yavaş ölümü böyle gerçekleşir işte.

kaynak: space.com

devamını göster

25 Ağustos 2011

assassin's creed: brotherhood - multiplayer

oyun oldukça uzun zaman önce yayınlandı, o yüzden bir tanıtım yapmaya gerek yok. iki oyun öncesinden başlayan öykü bu sene sonlarına doğru çıkacak "assassin's creed revelations" ile, hem de istanbul şehri merkezinde, devam edecek. gerçi ezio'nun öyküsü bitecekmiş ama tahminime göre, assassin's creed 3 ile desmond başka bir karakterle bütünleşecek. geçmişten günümüze doğru ilerleyen oyun, tabanca tüfek ile boka sarmasın yeter.
multiplayer oyunlarla aram aslında pek iyi değil. team fortress 2 ve call of duty gibi oyunları oynamayı denedim, "bi' saniye yahu neler oluyor bir anlayım!" bile diyemeden haklandım her seferinde. strateji oyunlarında (age of empires ve red alert denemiştik kardeşimle) zaten felaketim. ben üç beş asker ortaya çıkarana kadar karşımda ordu buldum! futbol, basketbol gibi spor oyunları desen, o da aynı; yeteneksizim! kısacası, bir iki oyun var: worms reloaded (özellikle "fort") gibi, dirt serisi (onun da rally ve trailblazer bölümleri sadece) gibi oyunları becerebiliyorum.
"assassin's creed: brotherhood" lafı açılacaksa da, epey bir konuşabilirim. bak işte bu tam bana göre. sessiz, sakin, sabırlı olanın genellikle kazandığı bir oyun! işin doğrusu bu, aynen öyle olmak gerekiyor ancak oyuncuların çok büyük bir bölümü ninja gibi damdan dama atlıyorlar, sokaklarda, meydanlarda kıçına nişadır sürülmüş eşek gibi koşturuyorlar genellikle ama elbette onlar yanılanlardandır, yenilenlerdendir!
dediğim gibi oyun çıkalı çok oldu ama benim derdim tanıtım yapmak falan değil zeten. bazı oyunları ve oyunlardan bazı enteresan şeyleri kaydetmiştim işte onları buraya eklemek istedim. yine de, olası bir "bu nasıl bir oyun, olay ne?" sorusuna yönelik kısa bir açıklama yapabilirim. aşağıdaki görüntü, "wanted" (multiplayer oyun seçenekleri arasında en popüler olanı) modundan.

1. peşindeki oyuncu sayısı. en fazla dört kişi olabiliyor. yukarıdaki örnekte, dörde bölünmüş alandan sadece biri kırmızı; bu da demektir ki peşimde bir kişi var. oyuncunun peşindeki kişinin sana yaklaştığını, fısıltı seslerinden anlıyorsun. düşmanın ne kadar yakınındaysa fısıltıların şiddeti de o kadar artıyor. hemen üstteki 1 rakamı oyundaki sıralamanı gösteriyor. bende genellikle 1 ya da 2'dir o; bazen 3 olur işte. (öyle!)
2. bir oyunda en fazla sekiz oyuncu yer alabiliyor ( ac: brotherhood'un senaryosu gereği, aslında bu oyuncular bir simülasyonun içindeler. çevrede benzer karakterlerden onlarcasının gezinmesinin, oyuncuların örümcek adam denli insanüstü hareketler yapabilmelerinin vs nedeni de bu) ve oyunlar 10 dakika sürüyor. kalan süreyi bu bölümden takip ediyorsun.
3. senin peşinde olduğun vatandaşın karakter resmi. bilgisayarın da yönettiği benzer karakterler arasından, rakip oyuncunun kontrol ettiği karakteri ayırt etmen ve onu haklaman gerekiyor. hedefi bulmak ve tespit etmek, tamamen hedefinin oyunu nasıl oynadığıyla ilgili. senin görüş alanındaysa ve gereğinden fazla hareketli ise zaten karakterin üzerinde bir "mause" simgesi çıkıyor. elbette senin peşinde olanlar da çok hızlı hareket ediyorlarsa onları da çok uzaktan fark edebiliyorsun çünkü onların da karakterlerinin üzerinde kırmızı bir simge oluşuyor.
görselde, üzerinde kilit simgesi olan karakter hedef olarak seçilmiş. çünkü biraz önce ya koşturmuştur, ya bilgisayarın kontrol ettiği (örneğin hemen yanında duran ve biraz öteden yürüyen karakterlerin) asla yapmayacağı bir şey yapmıştır ya da sadece içgüdülerin "bu o" demiştir. hedefini tespit ettikten sonra kilit simgesi ile ona odaklanabiliyorsun, kalabalığa dalsa bile ayırt edebiliyorsun böylelikle.
hedef karakterin resminin hemen yanındaki eğik çizgi, rakibinin seni fark edip etmediğini gösteriyor. zıpır gibi koşarsan ona doğru, o mavi eğri çizgi parlamaya, yanıp sönmeye (ya da öyle bir şeyler) yapmaya başlıyor. hedefin seni fark etmiş olması, az puan kazanmak demek.
yine aynı resmin diğer tarafındaki, dört bölümlü simge, rakibinin peşinde kaç kişi olduğunu anlamana yarıyor. örnek resimde tek bir bölüm mavi bu da demektir ki o elemanın peşinde sadece sen varsın!
4. o mavi yuvarlak hedefine ne kadar yakın olduğunu anlamana yarıyor. ne kadar mavi renk ile dolarsa, hedefine o kadar yakınsındır anlamına geliyor.

bir de 5 diye işaretlemediğim, sol alt köşedeki simgeler var. onlar da seçebildiğin ekstra özelliklerin. ben genellikle sis bombasını ve zehiri tercih ediyorum. bu özel güçleri her istediğinde kullanamıyorsun çünkü türüne ve özelliğine bağlı olarak her birinin belirli bir kullanma limiti var. örnek resimde, sis bombası yaklaşık 50 saniye önce kullanılmış ve birazdan tekrar kullanım için hazır olacak. kısacası, hedefine yaklaşıp onu zehirledin diyelim, zehirin tekrar kullanılabilmesi için belirli bir süre geçmesi gerekiyor.

seni öldürmekle görevlendirilmiş rakibinden kurtulmanın sadece dört yolu var:
- iyice yakınlaştığında, gerekirse özel güçleri kullanarak ama illa ki ondan önce davranarak, onu bayıltmak. (böylelikle görevi başarısızlıkla sonuçlanmış oluyor ve bayıltan 200 puan kazanıyor)
- rakibinin senin yerine bilgisayarın yönettiği bir karakteri öldürmesi.
- rakibini başka bir oyuncunun öldürmesi
- seni başka bir rakibinin öldürmesi.
bu açıklamalardan sonra aşağıdaki tam oyun videosundan keyif alacağını tahmin ediyorum.



ac: revelations yakında çıkacak ve onda da aşağı yukarı benzer kuralların geçerli olduğu multiplayer bölümler olacak. oyun mekanları istanbul merkezli olacak gibi. karakterlerden bazıları osmanlı havası estiriyor zaten. yani eğer videoda olup bitenleri beğendiysen, kasım ayı gibi çıkacak olan ac: revelations'ı beklemeni tavsiye ederim çünkü o oyun çıkar çıkmaz, brotherhood'un multiplayer oyuncuları yeni oyuna kayacak.

diğer iki video, oyunu bilenlere ilginç ya da komik gelebilir. oyun sistemi nadiren de olsa sapıtıyor işte. ilkinde büyük bir yalnızlık ikincisinde çok uzun süren bir kabus var!







devamını göster

23 Ağustos 2011

geleceğin dünyası

geleceğin dünyasının "şanslı" insanları, şimdiki zamanlarına geçmişin insanlarının gözüyle bakar gibi yapıp kendileriyle hesaplaşmışlar. sonuç komik olmuş: scott dikkers abinin yazıp yönettiği, "the astounding world of the future", bir kısa film. iki üç festivalde ödül de almış.
kısa bilgiden sonra olağan bıtbıtlanmama geçebilirim: neredeyse tüm çocukluğu boyunca, 2000'li yıllar lafı geçtiğinde heyecan dalgaları arasında serseme dönen ve kendini "şanslı" hisseden kuşağın bir temsilcisi olduğumu söyleyebilirim. ancak, "beklenen günler" gelip geçerken, ne değişti, neler oldu pek farkına varmıyor insan. zamanında, "gelecek" çok da abartıldığı için oldukça soğuk kanlıyız hatta umursamaz olduğumuz bile söylenebilir çünkü beklenen şeylerin bir kısmı (mesela ışınlanma!) gerçekleşmedi bir kısmına ise, onları duyduktan/gördükten bir iki gün sonra alışıverdik.
bu alışma durumu çok acayip aslında, geçenlerde eklediğim kabile insanları ile modern insan karşılaşması belgesellerini izlerken de benzer şeyler aklıma geldi. adam güç bela ateş yakıyor, sen ona zippo çakmak veriyorsun, "yorma kendini arkadaşım" diye, ertesi gün parmağını şıklatarak kapağını açıyor! yani belgesellerde öyle bir şey yok tabii, ama yapar hani! insanın alışma süreci ve ona bağlı "normal bu ya!" deme hızı yüksek değerlerde. yarın uzaylılar inse gezegene, en fazla iki gün sürecek şaşırma işimiz, ertesi gün atm sırasında önümüze geçmeye çalışan (kültür farkı!) uzaylıyı kolundan tutacağız, "hop kardeşim, sıra var burda!" diye.
"gelecek süper olacak!" diye düşünenlerin sayısı sanırım geçmişte (30 yıl önce örneğin) öyle düşünenlerden çok daha azdır şimdilerde. bin yıl öncesine de baksan bin yıl sonrasına da baksan, aslında hep az sayıda insan zamanının "süper" şeylerinden yararlanır ya; onca heyecan ne diye o halde? ışınlanmayı, kansere çareyi, ölümsüzlüğü, uçan arabayı, şunu bunu bulsalar, "ah canım yıllardır bekliyordun, al tepe tepe kullan!" demeyecek kimse. bak, uzaya yolculuk yapılabiliyor günümüzde ama milyonlarca insan "dolmuş seviyesine" inmesini (ya da çıkmasını?) bekliyor o olanağın, teknolojinin...
bir de şu var ki, "davulun sesi uzaktan hoş gelir" de demiş geçmişin insanları. aşağıdaki kısa filmi ve bu gelecek muhabbetini, geçmişin bilgece sözleriyle son dakikada ilişkilendirerek "ulan yazdım yazdım nasıl bağlasam da bitirsem şu yazıyı" sorununu da çözmüş olmanın rahatlığıyla, "beş dakikalık bir şey, izle bak, çok komik" diyor, sessizce uzaklaşıyorum.


devamını göster

18 Ağustos 2011

1947 yılında kitaplar nasıl basılırmış?

sorunun cevabını aslında tahmin edebiliyorsun kabaca da olsa ama detaylıca öğrenince "ne zahmetliymiş eskiden her şey" diye düşünmeden edemiyorsun. ayrıca onca zorluktan sonra ortaya çıkan kitap illa ki değerli olacak sanki. ne bileyim, onca uğraşı, emek, değsin bari? e tabii ki duygusal hatta salakça bir yaklaşım bu, bir dolu boktan kitap basıldı durdu çok daha eskilerden beri. öyle değil mi; hitler'in kavgam kitabı örneğin, 1925 yılında yayınlanmış, aşağıdaki video 1947 yılına ait, demek ki çok daha fazla emek harcanmış o kitap için.
kitap denilen şeyin ve kitap okumanın abartılması garip gelir bana. yani bir adamın, kadının sözleridir altı üstü, her adam ya da kadın da değerli, güzel, övülesi şeyler söylemez hatta söyleyeni çok da azdır. ama ta o zamanlardan insanın kalıtımsal kodları neredeyse işte oraya yapışmış demek ki; basımı, yayımı zor olduğu için (de) baştacı edilmiş kitap. bununla beraber, zamansal ya da mekansal nedenlerle asla ulaşamayacağın akıllı, ilginç insanların sözlerine kitaplar aracılığıyla ulaşma şansını tepmek de bir çeşit merkeplik tabii.
çok değişik bir çağda, mekaniğin neredeyse sıfıra indiği ama elektroniğin tepeye yerleştiği şartlar altında, şimdi, tam da şu anda, bir şeyler yazıyor olmam, bu yazdıklarımı birazdan yayınlayacak olmam ve "düğmeye basar basmaz" dünyanın herhangi bir noktasından bu yazdıklarıma ulaşılabileceğini biliyor olmam garip geldi bana, aşağıdaki filmde olan bitenleri, onca çalışan çabalayan insanı düşününce. ne şanslıyız! ama belki de o kadar şanslı değilizdir? çünkü hükümetlerin aldıkları kararlarla ya da servis sağlayanların "kapattık biz dükkanı" kararlarıyla veya teknik bazı olumsuzluklarla, ağ üzerinde ya da sabit disklerde bulunan tüm dijital kitaplar, yayınlar ve yazılar, belki tek bir kopyası bile kalmamacasına buhar olup uçabilir oysa benim küçük kitaplığımda bile 1940'lı yıllardan kalma birkaç kitap var.
hay aksi, konuyu dijital yayın ile geleneksel yayın farklarına getirmek istemezdim, kaptırdım kendimi. daha fazla uzatmadan konuyu tatlıya bağlayım: yazı, kağıt üzerinde çok daha güzeldir!



kaynak: how a book is made: ad 400 vs. 1947 vs. 1961 vs. 2011

devamını göster

17 Ağustos 2011

şule gürbüz - zamanın farkında

(...)
şimdi suyun içinde bir işe girdiğini düşündü; düşünürken fena oldu. çalışmak, bir şeyin, bir yerin parçası olmak düşüncesi içini allak bullak etti. bastı istifayı. evlendiğini düşündü, hoş bir kız, sakince bir hayat hayal etti azıcık rahatlar gibi oldu. ama kız daha dün bir bugün iki; kültür turları, mavi yolculuk, fotoğraf kulübü falan gibi cansın'ın duyunca ya ölüm uykusu şeklinde duyduğunu unutma uykusuna ya da sinir krizi geçirip neft yağı sürülmüş amok koşucusuna döndüğü şeyleri söylemeye başladı. cansın karısından utanıyordu. derken çocuk yüzünden de kızla tartışmaya başladı. karısı çocuk olsun, adı da cansın'ınki gibi bir şey olsun istiyordu. üstelik cansın'ı adı yüzünden beğendiğini de ağzından kaçırmıştı. arkadaşları "kocan amerikalı mı, ingiliz mi?" diyorlar, o da "aman canım ne fark eder," cevabını veriyordu. koşarak adliyeye gitti, boşanma dilekçesini de kapıda oturan daktilolu ihtiyara yazdırdı. "cansın benim karım..." diyor, ihtiyar arzuhalci "şiddetli geçimsizlik yazalım, hakim anlamaz," diyordu. usandı cansın. annesi "damat kayınpeder toprağından, gelin kayınvalide toprağından halk edilmiştir, bizimki de tam öyle oldu değil mi sweatheart," diyordu. cansın kaşıntıdan boğulacak gibi oldu. o da ne? üsteklik kız boşanmıyor onu perişan ediyordu; mahkemeler kadından yanaydı. çıldıracak gibi oldu. çocuğunu hayal etti elinde psp ile gece gündüz oynayan bir oğlan, çocuğun saçına bile dokunmamaya karar verdi; iyice sıkıldı. açılmak, gördüğünü unutmak ve bu korkunç hayal dönmeze gitsin diye gözlerini kocaman açtı. su sanki daha da ısınmış, nerdeyse onu haşlayacak kıvama gelmişti. ağır bir cinnet duygusu her yerini sardı. bir karımla, bir oğlum olsaydı, bari şu an onları keserdim de rahatlardım diye düşündü. kendini elinde bir satırla ya da elektrikli bir testere ile hayal etti. testereyi karton bir kutudan çıkarıyor ağır ağır salona ilerliyordu. boşanmak istemeyen kadın kanepede yanlanmış, oğlan hem avaz avaz çizgi film seyrediyor hem halıya yüzükoyun uzanmış psp oynuyordu. sağda solda adamın ayağına batan pis pis irili ufaklı oyuncaklar vardı. cam sehpanın üzerinde kenarları simli, püsküllü, iki ucu ve ortası bükülmüş dağınık mı az evvel biri mi boğulmuş da hemen gelişigüzel oraya bürülüp dürülüp konmuş belli olmayan ortasına vazo yerleştirilmiş bir örtü gördü. ani bir mide bulantısı duydu ama katlini kolaylaştıracak bir sancak gibi algıladı bu gördüğünü. örtüyü de lime lime kesip sonra kadınla oğlanın üzerine serpeyim diye düşündü. karton kutuyu hızla alıp içindekini çıkarmaya çalıştı, anlaşılan henüz hiç kullanılmamıştı. her yerinden plastik bir şeyler, kâğıtlar fışkırıyordu. kalın bir kâğıt tomarı testereyi çıkarmasına mani idi. elini atıp kâğıtları hızlıca çekti. kalın bir kullanma talimatı olduğunu gördü, hem de ingilizce. içine yeni bir cinnet daha doğdu. abuk sabuk resimler, şemalar, üstelik hiçbirinde kafa nasıl kesilir gösteren bir şema yok. okumaya çalıştı "please do not..." ama ne, neyi yapmayayım derken, derken sayfaların bir ikisini yırttı, attı. ardiyeden el yapımı hafifçe paslanmış kullanma talimatı, ingilizcesi olmayan babasının bursa işi baltasını koşup getirdi. elektrikli testerenin üstüne, altına, sağına, soluna vurmaya başladı. kadınla çocuk onu görmüş gülüyorlardı. hedefini şaşırmış, yorgun kaldı. zaman zaman olduğu gibi aşırı sinirlenip taşlaştığı hallerden birinde kaldı. su sanki cehennem sıcağına ulaşmıştı. işin tuhafı sudan çıkamıyordu. çıkamıyordu işte, yapışmış, mıhlanmış gibiydi. kendini kaybetmek üzere olduğunu sezdi. buharlar her yeri kaplamış göz gözü görmez olmuştu. dayanılmaz sıcak suyun içinde cansın kıpırdayamıyordu.
(...)

[yukarıdaki alıntı, şule gürbüz'ün "zamanın farkında" isimli öykü kitabının, "cansın" başlıklı öyküsünden. ]

devamını göster

16 Ağustos 2011

en kahraman rıdvan : "robotlar"

bülent arabacıoğlu'nun "en kahraman rıdvan" serisinin ikinci kitabını okudum bugün. 1980 yılında gırgır'da yayınlanmış. çizgi roman, 12 eylül darbesi ile dört hafta ara vermek zorunda kalmış; hikayeyi öylece okuyup giderken bu bilgi ile yutkunuyor insan bir an.
"robotlar", onca yıl önce yazılmış olmasına rağmen hoş sürprizlerle dolu. despicable me animasyonunu, matrix'i, g.o.r.a.'yı anımsatan şeyler var. onları geçtim, fallout'un eyebot'una (çok ama çok benzeyen bir robota) rastlamak pek bir hoşuma gitti.
ilk kitap gibi özenilerek hazırlanmış, fıstık gibi bir kalitede basılmış ikinci kitap da. yakışır tabii. ama beni şaşırtan bir şey var. bu kitabı ben geçen günlerde, internet üzerinden aldım, bugün elime geçti. çıkalı epey zaman oluyor ama ben zaten alsam mı almasam mı diye düşünmedim hiç, alışveriş listeme ekledim, zamanı gelince diğer kitaplarla beraber siparişi verdim. şaşıracak bir şey var dedin ama hala şaşıracak bir şey anlatmadın deme de bir dinle. anlatıyorum daha. neyse işte, okudum bitti, sonra incelemeye başladım kitabı. nisan 2011'de ilk baskısı yapılmış ve sadece 3000 adet basılmış. tekrar edeyim de, daha etkili olsun: 3000 adet basılmış! işte buna çok şaşırdım. e ben bu kitabı geçen gün aldım, yani ikinci baskısı ya yeni yapılmıştır ya yapılmamıştır anlamına gelmez mi bu? çizgi roman bu yahu! gırgır zamanının 500 bin satan dergisiymiş. zamanının okuyucularının 300 bini ölmüş olsa (yani zihnen de), 100 bini nefret etmiş olsa zamanında en kahraman rıdvan öykülerinden, 50 binini uzaylılar kaçırmış olsa, hesap aptallığa kaydığında bile yani, 3000 adet basılmış bir kitabın ikinci baskıyı 3 aydır yapmamış olması bana garip geldi, şaşırdım işte! belki sabahtan beri şaşıracak bir şey görmedim, zihnen hassaslaştım ve "hah buna şaşırayım!" diye atladım, bilemiyorum?
ama belki de birçok insan benim gibi "nasıl olsa alacağım ben bunu, kesin alacağım" diye düşünüp, erteliyordur; bir ara alacaktır?

devamını göster

15 Ağustos 2011

toulambi kabilesi ve amazon kabileleri

toulambi kabilesi, papua yeni gine'deki kabilelerden biri. onların "beyaz adam" ile karşılaşması, 1993 yılında olmuş. jean-pierre dutilleux, bu karşılaşmayı kayıt altına almış ve (youtube üzerinden de izlenebilen, yazı sonunda bağlantılarını verdiğim) bir belgesel hazırlamış.
toulambi kabilesinin yiğitleri ile jean-pierre abinin karşılaşması şu hayatta görülebilecek en etkileyici şeylerden biri olabilir. insansa hepsi insan ama işte, biri hayvana daha yakın insanlar görürken, diğerleri tanrıya daha yakın bir insan görüyor. okları, baltaları hazır tutuyorlar ama korkuyorlar da. tam o anda jean-pierre abinin ayağı kayıyor, kayanın üzerinde sendeleniyor, düşecek gibi oluyor. "işte o zaman benim bir ruh, tanrısal bir şey olmadığımı anlar gibi oldular" diyor.
toulambi'nin yiğitlerinin beyaz adam ile "temas kurması" kelimenin ilk anlamıyla gerçekleşiyor: uzun uzun dokunuyorlar beyaz adama. jean-pierre abi de onlara dokunuyor. bir kutu kibrit, bir küçük cep aynası ile bu temas daha yüksek boyutlara taşınıyor. böylelikle uzay çağı ile taş devri hoş bir kaynaşmayla iç içe geçer gibi oluyor.
amazon kabileleri ile ise günümüzde bile temas sağlanmış değil. hatta garip ve sinir bozucu bir durum var: jose carlos morales adında bir amca (bilim adamıdır sanırım) hükümetlere, amazonlarda yaşayan, beyaz adamla henüz tanışmamış kabilelerin varlığnı ispatlamaya çalışıyor. çünkü, diyor, bu insanlarla yasadışı odunculuk ve madencilik yapanlar [güncelleme: daha da önemlisi: hükümetler] karşılaşırsa, sonuç çok kanlı olur ve bu insanlara yazık olur...
"human planet" ekibiyle, çok özel kameralar kullanarak, çok uzaktan (onları rahatsız etmemek için, ama görüntülere bakılırsa, yerliler uçağı fark ediyor) bu kabilelerin görüntülerini almayı başarıyorlar. görüntüler, human planet belgeselinin, "jungles" başlıklı dördüncü bölümünde yayınlanıyor. bir de kampanya başlatıyorlar, bu kabileleri koruma adına...

tribal journeys the toulambi belgeseli:
bölüm 1, bölüm 2*, bölüm 3, bölüm 4, bölüm 5
jean-pierre dutilleux

amazon kabilesi
uncontacted tribes

*ikinci bölüm: youtube yorumlarında, 136 beğeni almış bir yorum var, şu ayna meselesiyle ilgili.

devamını göster

12 Ağustos 2011

"1979"

navid khonsari, "grand theft auto" serilerinin birçoğunun yönetmenliğini, senaristliğini ve hatta seslendirmenliğini yapmış bir isim. iran doğumlu bu abinin son projesi, iran devrimini çeşitli bakış açılarıyla konu edinen, gta gibi "açık dünya" özellikli bir oyun. "1979: the game" isimli bu oyunda, oyuncu farklı taraflardan farklı kişileri kontrol edecek. hossein mohmad jafari isimli bir humeyni taraftarı, laleh vaygani isimli demokrasi taraftarı bir öğrenci ve karim "kam" naraghi isimli, amerikalı rehineleri kurtarmak için gelen askerler arasında tercüman olarak görev yapan bir asker, oyunun ana karakterleri gibi görünüyor. oyuncu, bu karakterler arasında geçişler yaparak ilerleyecek oyunda.
söylendiğine göre oyuncu oyuna iran asıllı amerikan askerle başlayacak ve iran'a üç yoldan birini kullanarak girecek: ya özel timleri taşıyan helikopterlerle veya saddam hüseyin'in ordu desteği ile ırak sınırından ya da taliban desteğiyle afganistan sınırından. daha sonra şah karşıtı, demokrasi taraftarı kız öğrenci ile, klasik vurdu kırdı başlayan oyun, çok farklı bir oynanışa bürünecek. kısacası her karakter ile, oynanış tarzında değişiklikler olacak.
navid abi herkesi memnun edemeyeceğinin farkında. "amerikalıların da iranlıların da kötü olduğunu söylemiyorum; kötü olan, olup bitenler" gibi şeyler söylüyor. o ne derse desin, kendisi de oyun da, hem amerikalılar tarafından hem de iranlılar tarafından epeyce eleştirilecektir. öyle de güzel konu seçmiş üzerine oyun yapacak.
video oyunlarının tarihsel olayların bir simülasyonu olarak da piyasada yer alması güzel tabii ancak tıpkı filmlerde olduğu gibi kıyısından köşesinden propaganda kokacağı şüphesi cebimde duruyor. oyun yayınlandıktan sonra epey tartışılacaktır zaten. yine de cesaretli ve olumlu bir girişim bu. umarım artıları eksilerinden fazla olur.

-oyunun şimdilik kısa bir tanıtım videosu var sadece; neredeyse tamamı gerçek görüntüler kullanılarak yapılmış. bir de röportaj var navid abi ile...






cnn haberi
g4tv haberi
proje sitesi : ink stories

devamını göster

11 Ağustos 2011

zamanda yolculuk planları iptal

hong kong'da bilim adamları ölçmüşler, biçmişler, hiçbir şeyin ışıktan hızlı hareket edemeyeceğini, einstein'ın "trafik yasası(?)"nın doğru olduğunu dolayısıyla zamanda yolculuk yapmanın olanaksız olduğunu ispatlamışlar. bilim işte böyle sinir bozucu da olabiliyor. zamanda yolculuk yapılamayacağını ispatladın arkadaşlarınla, diyelim, neden tüm dünyaya haykırıyorsun bunu? ara telefonla konuyla ilgili araştırma yapan tanıdıklarını, "böyle böyle, boşuna uğraşmayın abi, olmuyormuş" de, sonra geç başka bir araştırmaya, artık ne yapacaksan! zaten sıkıcı dünya, bari insanların hayallerine balta vurma!
çok değil bundan 150 - 200 yıl önce gezegen ne kadar güzelmiş. enteresan, garip şeyler bakımından özellikle. sonra fotoğraf makinesi, kamera, ses kayıt cihazları ortaya çıkmış ve pırt diye kaybolmuş tüm olağanüstü varlıklar, olaylar, şeyler... gerçi daha da sonra fotoşop gibi görüntü, ses değiştirme naneleriyle az biraz tekrar "görünür" olmaya başlamış o olağanüstü şeyler ama ne yaparsın, büyü bir kere bozulursa, asla eski heyecan duygusu ortaya çıkmaz. kısacası diyorum ki, bari elde avuçta üç beş gizemli şey kalsın!
şimdi böyle dan dun konuşunca, sanki üzerine bir dolu hesap, formül vs karalanmış bir tomar kağıdı "orrrsspuçocuklarıı!" diye sinirden gözlerimden yaşlar boşanarak yırttığım ve ellerim titreyerek daktilonun başına geçtiğim sanılmasın; zamanda yolculuk yapmak ile ilgili bir çalışmam ya da beklentim hiç olmadı. geyik muhabbetlerinde bile "zamanda yolculuk yapsak, kesin gittiğimiz yerde kısa süre içinde gebeririz; ya kafamızı taşla ezerler ya da bir hastalık bizi langadanak yere serer; en güzeli bir film izler gibi o zamanları izleyebilmek olurdu heralde?" gibi, temkinli, mantıklı ve sağlıklı yaklaşımlar gösteren bir anlayış hakimdir, bende de arkadaşlarımda da.
işin doğrusu, geçmiş zamanlara yolculuk etme fikri bana hiçbir zaman inandırıcı da gelmedi. ancak, konudan biraz sapacağım ama, geçmişte olan biten bazı şeyleri izleyebilmenin olanaklı olduğunu düşünüyorum. peki nasıl olacak bu? 1000 yıl, 2000 yıl öncesini izleyebilmek olanaklı mı? oh, ne güzel sorular attım ortaya, keyifliymiş doğrusu.
öncelikle geçmişi izleyebilmek için, anlayabileceğimiz ya da anlayamayacağımız bir "teknikle", geçmişte olup bitmiş olayların tümünün ya da bazılarının kaydedilmiş olması gerekir. bu kaydetme işini kimin ya da neyin yaptığı konusunda elbette pek fikrim yok. uzaylılar olabilir? uzaylılar ne işe yarar ki, başın sıkışınca sorumluluğu attığın varlıklar işte! ya da bir hayvan türü olabilir; gördüğü her şeyi, anüsünden ya da başka bir yerinden salgıladığı şeyin içine data olarak ekliyordur; eh binlerce yıl önce dağ bayır gezip, pisletmiştir taşı kayayı ve belki de iz bırakmıştır? ya da çok özel taşlar vardır, çevrelerinde olup bitenleri -doğaları gereği, bir özellik olarak- kaydediyorlardır?
o halde aşılması gereken öncelikli sorun bu kayıtları bulabilmek. buldun diyelim, o kayıtlar nasıl "okunacak"? o halde aşılması gereken öncelikli sorun, bir okuyucu yapabilmektir? tam bu noktada kafam karıştı aslında, önce okuyucuyu mu yoksa materyali mi keşfetmek gerekir?
şöyle düşün; diyelim 2000 sene sonrasında yaşıyoruz. 1500 yıl önce klişe tanrıları dünyayı bir felakete sürüklemiş ve çok az insan kurtulmuş olsun. birgün, tesadüf eseri bir sığınak keşfediliyor ve o sığınakta bir vhs video kaset var. üzerindeki etikette de, "acda peggan porrosu" yazıyor diyelim. o zamanın insanı için çok anlamsız bir nesne değil midir o kaset? evirir çevirir dururlar ellerinde; "ne bu, bu ne yahu?"

- bir ansiklopedi olsaydı bakardık şimdi...
- ne olsaydı?
- ee, yok bi' şey, tanrılar söyletti her'alde, ben de bilmiyorum ne dediğimi...

çok çok, bu şeyin, üzerinde küçük manyetik parçacıkların olduğu çok uzun bir şeriti içeren bir kutu olduğunu ve bu manyetik şeylerin bir mesaj taşıdığını bulabilirler, gibi geliyor bana. ama orada kalırlar, vhs oynatıcı diye bir şeyden haberleri yoksa, işleri çok zor!
tam bu noktada başta hong kong'lu bilim adamları olmak üzere tüm bilim adamlarından "geçmişe yolculuk" defterini tamamen kapamamalarını rica etmek istiyorum. tamam, ışıktan hızlı hareket edemeyeceğiz, canımız sağolsun ama geçmişte olan bitenleri olduğu gibi izlemek, görmek isteyen milyonlarca insan var. azıcık dikkatli bakın, bir dolu çok acayip çok eskiden kalma şey var etrafta, koca koca taşlar, piramitler hatta ay! ne işe yarıyor o ay örneğin? omzundaki kamerayla ünlünün çevresinde gece gündüz dolanan paparazzi gibi!
benim diyeceklerim bu kadar, gerisi bilim adamlarına kalmış.

devamını göster

10 Ağustos 2011

commodore 64

ben çok küçükken, bir tanıdıktan, o tanıdığın almanya'dan getirdiği bir televizyon satın almıştık. küçük ekran, siyah-beyaz (zaten o zamanlar renkli tv yoktu piyasada), ahşap kaplama bir şeydi. onu diğer televizyonlardan farklı kılan bir özelliği vardı ama: dünyanın en ilkel video oyunu kabul edilebilecek pong'u oynayabiliyordun. üst yüzeyinde üç beş düğme vardı; televizyon ya da oyun ekranı seçme, oyuncu sayısı (1 ya da 2) belirleme gibi şeyleri ayarlamak için. iki de çok basit joystik'i vardı, üzerinde sağa sola çevirdiğin tek bir koca düğmesi bulunan... video oyun zehirini çok küçükken almıştım yani!
yıllar sonra, seksenlerin ikinci yarısı falan olabilir, commodore 64 manyaklığı başladı çevrede. "bizde neden yok!" diye zırlıyorduk ama almıyorlardı. ilk çıkan (ve bu sıralar tekrar piyasaya sürülen) yuvarlak hatlı olanı değil, daha sivri kenarlı olan bir modeli aldırmayı başardık sonunda. tabii karneler falan alındı, vallaha billaha ders çalışacaz biz onunla, dersler için çok önemli, diye motivasyon soslu yeminler edildi...
gittik bir dolu ders kaseti doldurttuk; fizik, matematik, geometri... bir düzlem üzerinde pıt pıt ilerleyen yuvarlak cismin hızını bulmaya çalışmaktan çok o basitin basiti animasyona takıldı gözlerimiz, zihinlerimiz. elbette bu arada bir dolu da oyun kaseti almıştık ve elbette asıl zamanı onlara ayırıyorduk.
ilk bahsettiğim siyah beyaz televizyon yitti gitti bir yerlere ama commodore 64 hala duruyor; kaset okuyucusu bozulmuştu sanırım sadece. çocukluk yıllarında kalmış önemli bir nesne commodore 64 ama işte kalsın o yerde; bir düşkünlüğüm yok kısacası. öte yandan, aletin hatırı sayılır bir hayran kitlesi var, o bir efsaneydi falan diye heyecanlananlar, eh olacak tabii, olmasın mı?
madem öyle al sana commodore 64 hem de görünüş bakımından neredeyse aynısı! hortlatmışlar ama olabildiğince de günümüz ekipman ve ihtiyaçlarına uygun hale getirmişler. dvd okuyucu, yeni nesil televizyonlara uyumluluk, usb girişleri, bellekse bellek, disk alanıysa disk alanı!
dediğim gibi, benim için bir arzu nesnesi değil, vay ilginçmiş, deyip geçeceğim bir ürün. ancak geçerken söylenmesem olmaz. şöyle ki, commodore 64'ü commodere 64 yapan şey oyunları yüklerken beklemek değil miydi? o renkli şeritlerin ekranda hızla hareket etmelerini izlemek? belki de oyunlar için öyle bir seçenek koymuşlardır; oyun yüklenirken laf olsun diye 3 dakika kadar şeritli bir animasyon izleyebiliyorsundur? e tamam bu kolay ama çok daha önemli bir şey var: kafa ayarı yapmak! bunu arada sırada yapmazsan gerçekçi olmaz ki? dvd player için öyle bir "eziyet" nasıl sözkonusu olur peki? ona da uyduruk bir giriş yaparsın, bir de saatçi tornavidası verirsin, sen birazcık orayı kurcalamadıkça dvd player çalışmaz? çok da güzel olurdu bence...

devamını göster

09 Ağustos 2011

jazzradio

jazzradio.com internette karşıma çıkan en güzel şeylerden biri. yaklaşık 30 kanal bulunuyor sitede. tarayıcı üzerinden ya da müzik oynatıcılar aracılığıyla dinlenebiliyor. geçen seneden beri ara ara açıp dinliyordum bir şeyler sonra iyiden iyiye sevmeye başladım ve "alt tarafı iki ekmek, dört yumurta, bir günaydın, bir de maltepe parası" diyerek (bu kalıp bize aile büyüklerimizden kaldığı için değiştirmedim, "günaydın" dediğim, gazetedir...) evet işte öyle diyerek abone oldum bu servise. alın, dedim, param size helal olsun, yeter ki cd kalitesinde dinleyim ben şu müziği ya!
öyle de oldu, pırıl pırıl, şırıl şırıl akmaya başladı müzik zihnime. normalde müzik eşliğinde uyuyamam. eskiden uyurdum, en dambır dumbur speed - thrash şarkılar eşliğinde uyurdum. hatta bebekken radyo açık değilse uyuyamazmışım! ama insan eskiyor, gün geçtikçe daha kullanışsız bir varlık oluyor. neyse, işte bu sefer, radyo çalışırken uyuyakalmışım. görgüsüzlük işte; para verdim hepsini dinleyecem, hep dinleyecem derdi.
sabah olup da uyandığımda radyonun çalmadığını fark etmedim. gündelik şeyleri yaptıktan sonra, telefonu elime aldım ve hatırladım, kendi kendine kapanmış demek, diye düşündüm, şöyle bir caz patlatayım da günüm neşeli geçsin, dedim ve uygulamayı çalıştırmak istedim. hayır efendim, uygulama çalışmıyordu. "siktir, bir gecede bitirdim mi lan tüm radyoyu?" diye eleştirel ve alaycı bir gülümseme gönderdim uzayın derinliklerine.
gün içerisinde biraz araştırma falan yaptım ancak, yok hayır çalışmıyordu radyo. ne yani ben abone oldum ve o günün ertesinde dükkanı mı kapadılar? yok artık daha neler. ben de y. arkadaşımın da yardımlarıyla bir e-posta döşedim, gönderdim jazzradio.com yetkililerine. web sitesinden, üyelik bilgilerimle giriş yaptıktan sonra rahatlıkla kullanabildiğim radyo, telefonda çalışmıyordu, buna bir açıklama getirilsindi, falan fıstık.
kısa süre içinde cevap geldi. kullanıcı şifresinde sadece rakam ve harf kullanmak gerekiyormuş, simge kullanılırsa telefon uygulaması çalışmıyormuş meğer. şifreyi değiştirdim ve sorun çözüldü.
hayat güzel falan derken, ertesi gün cart yine gitti radyo. üstelik bu sefer web üzerinden de çalışmıyor! sırf bana gıcıklık olsun diye, sırf bir yandan da metal, elektronik falan dinliyorum diye böyle oluyor, gibi anlamsız şeyler düşünmeye başlamak üzereydim! demo'nun da yardımıyla bu sefer daha etkili (yani uzun ve dataylı) bir e-posta yazdık. efendiler, diye haykırdım, hal böyleyken o rahat yataklarınızda nasıl yatabiliyorsunuz!
yine çok kısa süre içinde cevap verdiler; IP, ip, iplik bir dolu teknik şeyi andıktan sonra, sorunun genel olduğunu ve kısa süre içinde çözeceklerini, özür dilediklerini ve gönlümü almak amacıyla, bir hafta ücretsiz abonelik verdiklerini söylediler. gerçekten de kısa süre içinde çözüldü tüm sorunlar. sonrasında ise çatır çatır çalıştı radyo.
öyle işte, "böyle böyle bir radyo var, çok güzel" diye kısacık yazmak istemedim...

not: telefon uygulaması (ben iphone için olanını kullanıyorum) çok başarılı. uygulama ücretsiz ve ayrıca 30 gün tüm özellikleriyle deneme şansı da var. arada sırada açın bir kenarda dingildesin...

not 2: jazzradio'nun kardeşleri sky.fm ve digitally imported radyoları da çok başarılı. birine abone olunduğunda, aynı hesap bilgileriyle diğer ikisine de bağlanılabiliyor. özellikle premium hesap almayı düşünenler için bu bilgi...

devamını göster

13 Nisan 2011

dekoratif kurbağa

kurba

- öncelikle olayı senden dinleyelim?
- ya, ben geziyordum, epey de acıkmıştım. bunu ağaçta kımıldanırken gördüm. meğerse rüzgardan dolayı sallanıyormuş; neyse... sinsice yaklaştım buna. bir yandan da vay be ne kadar da parlak bir böcek diye düşünüyordum. kaçmasına fırsat vermeden olanca hızımla saldırdım ve saniyeler içinde yakaladım bunu. hiç direnmedi. yaklaşık bir dakika içinde de mideme indirdim.
- hiç mi akıl yok sende? ormandan yeni mi çıktın?
- çok açtım. yoksa yani bu çevrede doğdum ben de, doksan kuşaktır buralıyız biz. ama dedim ya, çok acıkmıştım...
- lambayı yuttuktan sonra neler oldu?
- normalde böcek falan yakaladıktan sonra, olay yerini terk ederiz. ancak bu sefer öyle olamadı tabii. bir de, deli gibi ışık saçtığım için, bunca zamandır (ki binlerce yıldan bahsediyorum) zorlukla geliştirdiğimiz ağaç üstünde kamufle olma özelliğim büyük darbe yemişti. epeyce bir korktum aslında.
- iyi de o andan itibaren artık sen kurbağalıktan çıkmış olmadın mı? demem o ki, artık orada asılı bir lamba olduğun düşünülebilir pekala? seni avlamak isteyen de olasılıkla öyle zannederdi belki?
- o kadar karışık şeyler düşünemiyoruz hayvan dünyası olarak. belli olmuyor mu?
- evet, aslında haklısın... peki sonra ne oldu?
- tipin biri beni gördü ve gülmeye başladı. sonra derhal fotoğraflarımı çekmeye başladı. kahretsin rezil olduk diye düşünüp son bir gayretle kusmaya çalıştım. ben orada çabalarken bu tip geldi ve beni kurtardı.
- son soru; daha önce de buna benzer garip şeyler geldi mi başına?
- bir keresinde arka sol ayağımın üzerine bir araba park etti. yani ayağımın üzerine park etmedi tabii, tekerleğin birinin altında kaldı ayağım. dört saat falan beklemiştim.
- o da fenaymış. neyse geçmiş olsun...
- teşekkürler.

foto ve öyküsü: national geographic daily

devamını göster

09 Nisan 2011

şimdi benim...

* bir uzay gemim olsa, tüm mürettebata sakin olmasını emrederim. en düşük hıza alın gemiyi, derim. pencerenin önüne geçer, buz gibi bir kutu efes açar, saatlerce sonsuz boşluğu seyrederim. nejla (geminin garsonlarından) gelir dizime oturur, saçma sapan bir şeyler anlatır, on dakika sonra, "bacağım uyuştu güzelim yan koltuğa geç" derim.
* bir zaman mekinem olsa, bol bol zaman üretirim. çeşit çeşit, renk renk zaman yaparım. sonra bunları yüksek bir binanın tepesinden insanlara dağıtırım. üç beş gün sonra muhabbeti geçtiğinde bu olayın, şaşırmış gibi yaparım.
* bir orkestram osla, tam teşekküllü, 150 kişilik falan, angel heart'ın harry'sinin ıslıkla çaldığı melodiyi icra ederiz. biz; ben ve orkestram. yarım saat çalsak yeter.
* bir lazer silahım olsa onu kızartmaya ayarlarım. tüm insanlığı yok edecek bir düğme tam da önümde olsa, "the assassination of jesse james by the coward robert ford" filmini bir kere daha izler, bir iki bira içer, sevdiğim insanlarla kısa telefon görüşmeleri yapar, bir koşu parka gidip çimenlere yatar, yakın iki arkadaşımın bebeklerinin fotoğraflarına bakar, üst üste dört kere star guitar dinler ve düğmeyi boş bir konserve kutusuyla kapatırım.
* bir pelerinim olsa, hiç de fena olmaz, bir de silindir şapka. bir de baston. geceleri parke taşlı, sisli sokaklarda gezinir, milleti huzursuz ederim.
* çişim olsa, gidip de lavaboya işemem. herşeyin bir zamanı, yeri var.
* üç tane koyunum olsa, bunların yaşlarının toplamı 14 olsa, ilki ile ikincisinin arasında da 4 yaş fark olsa, beni hiç rahatsız etmez; düşünmem bile. uygun zaman gelince keser yeriz; kürklerini de giysi yaparız, diye düşünürüm en fazla.
* "michael jordan!" diye bağıran bir kedim olsa, çok korkarım. öyle bağırarak, bir de üstüme falan gelirse, onca zaman beraberdik, acı tatlı günlerimiz oldu falan demem, tekmeyi basarım suratına.
* bir kaldıracım olsa, ne bileyim, "al senin bu!" diye önüme atıp kaçsalar örneğin, asla sahiplenmem, basar giderim yoluma; kaldıraçsız.

devamını göster

08 Nisan 2011

arada kaynayanlar: 4

(bu da nesi?)
*"işte size minik bir piyango. bu piyangoda 10 bilet var. dokuz tanesi buradaki kişilere satıldı. bir bilet bir dolar ve kazanırsan 20 papel alırsın. bu iyi bir bahis mi? eh, bernoulli der ki: bu piyangonun beklenen değeri 2 dolar; bu piyangoya para yatırmalısınız. birçok insan, 'tamam, varım.' der.
"şimdi de bu piyangonun biraz değişik hali: dokuz bileti de leroy adlı şişko birisinin aldığını düşünün. leroy'da dokuz bilet var, geriye sadece tek bir tane kaldı. onu ister miydiniz? çoğu insan bu piyangoya girmez. ama gördüğünüz gibi kazanma ihtimali değişmedi, ama artık kimin kazanacağını tahmin etmek son derece kolay. leroy'u çeki alırken hayal etmek çok kolay, değil mi? kendinize 'ben de herkes kadar kazanabilirim,' diyemezsiniz çünkü leroy kadar kazanma şansınız yok. Bütün o biletlerin leroy'da olduğu gerçeği oynama kararınızı değiştirdi, üstelik bu gerçeğin ihtimallerle bir alakası olmadığı halde."
bu alıntı, dan gilbert'in ted konuşmasından. ilginç ve eğlenceli şeyler anlatıyor bu amca.
*eskiden (40'lı, 50'li yıllar) doktorların sigara reklamlarında kullanılmış olması, "bakın ben de sigara içiyorum; sigara içiniz, çevrenize de içiriniz" gibisinden şeyler söylemesi, şu saatte bakıldıkta, manyakça geliyor insana. çok değil 15 sene önce falan şehirler arası otobüslerde hatta dolmuşlarda sigara içiliyordu. belki de 25 sene sonra "kuru otları kağıtlara sarıp, ucundan yakıp dumanını soluyorlarmış!" diye hayret edecek geleceğin insanları. hehe, yok tabii ki de öyle bir şey olmayacak çünkü 25 sene sonra gezegenimizdeki tüm insanlar ölmüş olacaklar. hah ha, yok yok şaka yaptım, sadece fakir olanlar ölecek, herkes ölmeyecek.
[sigara reklamları ve doktorlar konusundaki epeyce geniş arşiv: lane.stanford.edu ]


*michael jackson eğer şarkı türkü işine girmeseydi, ne bileyim dürüst bir taksi şoförü olsaydı, şüphesiz bir trilyon estetik operasyonuna bulaşmayacak ve çok garip bir yaratığa dönüşmeyecekti. yukarıdaki üç görsel, michael'ın orta yaş ve yaşlılık hallerini kurgulamak adına hazırlanmış; bu bebe normal şartlarda yaşamaya devam ederse işte böyle böyle bir tip olacaktı, denmiş. bir taraftan da, evet, o kadar da ünlü olamazmış o tiple. yine belli çevreler saygı duyup takip ederdi sanırım ama, yok kimse üstünü başını yırtmazdı bu abi için. [forartist.com]

*bu amca, orkestraya daktilosuyla eşlik ediyor. kesinlikle çok yetenekli bir perküsyonist ancak daktilo konusunda o kadar da yetenekli olduğu söylenemez çünkü iki parmak ile kullanıyor. özel araştırma merkezimde yaptırttığım, amerikan filmleriyle yarışabilecek, derinlemesine zoom analizleri sonucu, kağıda yazdıkları yan yana sıralanmış genelde sessiz harflerden oluşan bir dizi. şiire benziyor ama değil. sonuç olarak, edebi yönden sıfırın altında! [the typewriter...]




vay be çocuğa bak ne yetenekli, hem çalıyor hem söylüyor diye düşündüm videoyu izlerken. daha sonra, "çocuk olarak kalmış, kayıt altına alınmış oysa o gün çoktan olmuş bitmiş, ölmüş gitmiş frank "sugar chile" robinson." diye düşünüp, hüzünlendim. tam o anda kapıdan biri girdi içeri ve "lan ne güzel neşe dolu bir video, ne bokuma nihilist gibi, karamsar gibi bikbikleniyorsun?" diye bağırdı bana ve geldiği gibi gitti. adam haklı, diye düşündüm ve bir kere daha izledim videoyu ancak bu sefer tiz sesli bir cüce piyanisti izliyormuş gibi düşünmeye zorladım kendimi. "saçma olunca, daha katlanılır oluyor" dedim kendi kendime. aynı adam tekrar girdi içeri ve "lan izleyip geçsene!" diye bağırdı ve gitti. adam haklı, diye düşündüm yine ama üçüncü kere izlemedim videoyu.


mona lisa uyarlaması: jon paul ferrara

devamı (ve daha fazlası): arada kaynayanlar:4 (bölüm 2)

devamını göster

07 Nisan 2011

sanal yoğurt

bant dergisinin, 64. sayısında (mart - nisan 2011), "sanal ekonomi" başlıklı bir dosya var. yedi alt başlık altında, bir çok yönüyle ele almışlar konuyu. konunun, uzun zamandır kendimi bilgisayar oyunlarına kaptırdığımdan, sanal şeyler için para harcama yönü, beni daha çok ilgilendirdi.
steam servisine mart 2008 yılında üye olmuşum. ilk oyunu da ağustos 2010'da satın almışım. işte o tarihten sonra, bilgisayar oyunlarına ayırdığım zaman epeyce bir arttı. zırt pırt oyun satın aldım. almaya da devam ediyorum. internetten kopyalarını indirmek varken (ki bunca senedir öyle yapıyordum ve aslında yeni çıkan ve merak ettiğim oyunlar için öyle yapmaya da devam ediyorum), hah, işte internetten kopyasını indirmek varken neden satın alıyorum? bunun birden fazla nedeni var. örneğin steam üzerinden satın aldığım ilk oyun "worms reloaded". hem oyuna fazlasıyla düşkün olduğumdan hem de internet üzerinden diğer insanlarla sorunsuz oynayabilmek için, fazla düşünmeden satın aldım. elbette pişman falan da olmadım, 350 saat oynamışım ve muhtemelen daha da oynarım.
daha fazla neden de var ama: satın aldığın oyuna, internete bağlı bir bilgisayar olduğu sürece istediğin zaman erişebiliyorsun, birden fazla makineye oyunları kurabiliyorsun ve dönem dönem yapılan kampanyalar ve indirimlerle bazı oyunlar çok ucuza satın alınabiliyor. ama en büyük nedenlerden biri, yukarıda da bahsettiğim multiplayer oyunları sorunsuz oynayabilmek...
işte bu dönemde, yine bir kampanya ile, mafia II oyununu satın aldım. tüm ek paketleriyle. ek paket deyince, oyuna eklenmiş kısa hikayeler diye düşünüyordum ama tam olarak öyle demek değilmiş: kıyafet ve araba da satın almışım! tamam, kampanyaydı ve herşey dahil muhabbeti vardı, onlar da beraber geldi ama çok tuhaf geldi bana bu durum. yahu, oyun karakterinin kıyafetine, kullanacağı arabaya para verilir mi? chris rock'ın daha önce buralarda bir yere eklediğim videosundaki muhabbet işte: zil sesi olmayan telefon satmak gibi!
bant dergisindeki yazılarda çok daha vahim ve inanılması güç sanal alışveriş örnekleri var. insanlar deli gibi para harcıyorlar, sanal ayakkabılar, çiçekler, içkiler...
bak örneğin bir oyun var, railworks 2, tren simülasyonu. oyunun kendisi 35 dolar. eh, satın al, trencilik oyna, halının üstünde oynayacak yaşta değilsen. hiç ilgimi çekmediği için aşağılıyorum elbette! her neyse, bir de oyunun ek paketleri var. toplam 72 adet ve hepsini de satın almak istersen, toplam bedeli 1138 dolar! yuh, güzel bir bilgisyar alınır o parayla! iyi ki ilgimi çekmiyor, ne bu yahu?
dediğim gibi, "worms reloaded" oyunu ile başladı bende internet oyunlarına (bir cd ya da dvd gibi maddi nesne üzerinde olmadığı halde) para verme. oyun daha yayınlanmadan ön siparişle satın almıştım hem de. geçen aylarda, bir oyun esnasında vatandaşın biri sordu, "hey," dedi, "şapkan şahaneymiş, ne yaparsak biz de o şapkaya sahip olabiliyoruz?" şapka dediği de at kafası. oyunda kurtçuklara şapka seçebiliyorsun. ama bu "şapka" nanesi, kelime anlamıyla "şapka" olduğu gibi, maskeler, şu ya da bu hayvanın, karakterin kafaları olarak da kullanılabiliyor. neyse, elemanın sorusunu, "ön sipariş verenlere hediye edilen şapkalardan!" diye yanıtladım. "hadi yaa, çok güzelmiş" dedi. "bende var ama sende yok ve asla olmayacak, hahaha!" diye kükredim ekrana, ama ona belli etmedim, bi' şey yazmadım. bak aklımda kalmış bu hastalıklı durum.
var yani bende de 3 beş kb'lık grafiklere sahip olmanın yarattığı malca tatmin duygusu; ne yazık ki. ama ne mutlu bana ki, hiç para vermedim "sanal nane"lere. [mafia II ile gelenleri saymazsak...]

görsel: saddo-jdero.deviantart.com

devamını göster

08 Şubat 2011

victor borge

victor borge, tıpkı danny kaye gibi, müzik ile komediyi birleştiren şahane bir adam. danny kaye'den farklı olarak, aynı zamanda piyanist yani aslında bir müzisyen.
3 ocak 1909 yılında danimarka'nın kopenhag şehrinde bir yahudi ailesinin sıcak yuvasında dünyaya gözlerini açmış. babası kemancı, annesi piyanistmiş. iki yaşında piyano dersleri almaya başlamış ve kısa zamanda çocuğun müzikal anlamda pırlanta olduğu anlaşılmış. sekiz yaşında ilk piyano resitalini vermiş.
naziler danimarka'yı işgal ettiği sırada, isveç'te konser veriyor olduğundan, yakayı şans eseri kurtarmış ve finlandiya'ya oradan da amerika'ya kaçmış. ["sadece churchill ve ben olacakları önceden gördük; o avrupa'yı kurtardı, ben kendimi." gibi bir şey söylemiş daha sonra]
tek kelime ingilizce bilmiyor olmasına rağmen kısa sürede adapte olmayı başarmış ve zaten epey de bir yetenekli olduğundan bing crosby'nin radyo programında kendine yer bulabilmiş. akabinde şans da yüzüne gülmüş ve almış yürümüş kendi alanında.
komedi anlayışı günümüz için biraz eskimiş gibi olsa da müzik ve komedi birlikteliği bakımından kesinlikle eşine az rastlanır bir yetenekmiş victor borge. youtube üzerinden bir dolu video kaydını izledim ve en sevdiklerimi aşağıya not aldım. kesmezse, daha bir dolu videosu var youtube'da...


what does a conductor do?


victor borge & dean martin - musical phonetic punctuation

- lauritz melchior - victor borge
- victor borge feeding a baby (elephant)
- just follow me
- victor borge, playing chopin ve aynı skeçin yıllar sonra tekrarı: funny piano comedian, victor borge
- victor borge and michala petri plays cardas [burada, borge -güya- bilmediği bir parçaya, doğaçlama yaparak(!) eşlik etmeye çalışıyor.] bir başka versiyon: victor borge and anton kontra play the csardas by monti
- victor borge and leonid hambro plays the minute waltz
- victor borge dance of the comedians [danny kaye'in "an evening with danny kaye..." gösterisini fazlasıyla andıran gösterisinden]

wikipedia.org/victor borge
victorborge.com


ayrıca bak: an evening with danny kaye

devamını göster

26 Ocak 2011

homo evolutis

homo evolutis, juan enriquez amcanın ted konuşmasında, hominidlerin son türü olarak tanımladığı "canlı". son model, yedek parçası bol, tekno insan gibi bir şey.
hemen yanda ilk örneklerinden biri olan koşucu oscar pistorius'un fotosundan da anlaşılacağı gibi, bilim kurgu falan değil anlattıkları.
şöyle diyor:
"bence göreceğimiz şey hominidlerin farklı bir türü. sanırım homo sapiens'den homo evolutis'e doğru geçiş yapacağız ve bence bu 1000 yıl dahi sürmeyecek. hatta çoğumuz onlara bir göz atma fırsatı bulacağız, torunlarımızsa onlarla yaşamaya başlayacaklar."
juan enriquez, kök hücre mühendisliği, doku mühendisliği ve robotlar üzerine yapılan çalışmaların geldiği noktaları anlatıyor. çok büyük bir hızla yeni bilgi ve teknolojiler üretilen bu alanlarda yapılan çalışmalar sonucunda ortaya, "teknoloji destekli" insanlar çıkacaklar/çıkıyorlar. yani bu değişimler, "şu aptal şempanzelerle mi akrabayız?" diyen kendini beğenmişlerin, kendilerini "yeteneksiz eski modeller" gibi hissetmelerini sağlayacak.
doğuştan sağır birine duyma yeteneği kazandıran teknolojik eklentiler sayesinde doğuştan sağırlar da normal insanlar gibi duyabileceklermiş. ama işin ilginç tarafı, belki bir süre sonra, frekans aralıklarını ayarlayabilecekler ya da kulaklarına yerleştirilen cihaz 100 dilde çeviri yapabilecek (merhaba babil balığı) ya da juan amca'nın dediği gibi, yunusu, balinayı, kediyi köpeği rahatlıkla işitebilecek hatta seslerini çözümleyebilecek bu eklentili insanlar.
kulak burun boğaz bölgesinden hafifçe zıplayıp, beyin bölgesine sıçrarsa bu teknoloji; bu "homo evolutis"ler bize, bizim, ağzında ıslattığı çöpü karınca yuvasına daldıran maymuna, gorile baktığımız gibi bakacaklar ve şöyle diyecekler: "çok şirinler amaaa çok da akıllılar ha!"
*
yukarıda da bahsi geçen koşucu oscar pistorius, engelli olduğu için sadece engellilerin katılabildiği yarışmalara katılabiliyormuş; olimpiyatlarda da yarışmak istiyormuş ancak uluslararası atletizm federasyonları birliği, rakipleri karşısında avantaj sağladığı ve teknik destek aldığı için olimpiyatlara dahil etmiyormuş. mahkemeler şunlar bunlar sonucunda katılabilmiş olimpiyatlara. bu onun için bir başarı şüphesiz. peki 30 yıl sonra? o bacaklara eklenen parça normal bir insanın asla koşamayacağı kadar hızlı koşmasını sağlayacak teknolojik düzeye geldiğinde ne olacak? atletizm kariyeri için kollarını bacaklarını kestirmeye başlamaz mı insanlar? f1 yarış arabaları gibi, sağında solunda şirket markalarının parlak logolarını taşıyan sporcular tozu dumana katacaklar belki de gelecekte?
*
juan amcanın konuşmasına ekonomi, para ile başlaması boşuna değil. sonuçta, "bakın bazı teknolojiler var ve gelecekte "çok para" ve "güç" elde etmek için bu teknolojilerde gelişmeler göstermeliyiz" diyor. zayıf olan yok olup, güçlü ve dayanıklı olanlar kalacaksa, hep de öyle olduysa zaten, evrimin bu bahsedilen son halkası homo evolutis'ler, para denilen nanenin, tıpkı iklim gibi, hastalık gibi, bu dünyanın "değiştirici", "dönüştürücü" bir parçası olduğunu kanıtlayacaklar:

"gözüm 100x optik yakınlaştırma özlelliğinde, ya seninki?"
"bende astigmat var hala, yazılar birbirine giriyor... hem nerde bende o para; zor benim evrimleşmem!"

devamını göster

24 Ocak 2011

"pazartesi sendromu"

b

banksy, "çocuğu koymuş"; ezberlenmiş, kopyalanmış acılarla (da) dolu dünyamızın sahteliğinin tam da ortasına.
askerlik yapanlar, şafak sayarlar, günler bir an önce geçsin isterler, biten her günün üzerine çarpı atılır, sayı azaldıkça heyecan artar. oysa geçen her gün, kendi ömürlerinden uçup gider. azrail, "işlerim yoğun, senin canını bir gün önceden alsam olur mu?" diye sorsa, herkes topuklarını yere vura vura tepinmeye, ağlamaya, üstünü başını yırtmaya başlar oysa.
yılın sadece 11 ayında çalıştığını ve haftanın sadece 3 gününün* derhal, hızlıca geçmesini dilediğini düşün. matematiğim pek iyi değildir ama, bu şekilde 10 yıl çalışırsan (yaşarsan), derhal yok olmasını istediğin zaman yaklaşık 3 yıl.
işin ne olduğuna bağlı olarak elbette bazı günler, diğer günlere kıyasla çok daha yoğun ve yorucu geçebilir. sen de sızlanırsın, ama işini seviyorsundur; belki o zorlukları yenmek daha sonrasında sana pek de güzel hisler veriyordur. eh zaten işlerini severek yapanlar, konu dışı diyelim.
bir de "kolektif delilik" durumu var ama: öğrenilmiş, kopyalanmış, şuursuzca taklit edilen duygu patlamaları bunlar. "pazartesi sendromu" da, işte, dangalaklığın kitlelere yayılmış virüslerinden biri.
çok boktan bir işi var ve şu anda kim bilir nerelerde olmak isterdi ama işte hayat şartları, sistem, dünya... kaç kişi sevdiği işi yapıyor ki şu gezegende? aman efendim, siz sendrom görmemişsiniz; beter olun!

*"üçün biri", sendromlu olanı

banksy.co.uk

devamını göster

detour (1945)

detour, 1945 yapımı, bir kara film. en unutulmaz kara film listelerinde hatta ölmeden, sürünmeden izlemeniz gereken şu, bu sayıdaki film listelerinde yer alan, pek tanınmamış oyuncuların yer aldığı, 6 gün gibi kısa bir sürede çekilmiş ve film süresi bakımından da kısa diyebileceğim (yaklaşık 70 dakika uzunlukta), pek de güzel bir film. [daha önce izlemediysen ve izlerim ben bunu diyorsan, yazının gerisini filmi izledikten sonra oku, öyle pata küte anlatacağım filmi. gerçi çok da süprizli şeyler yok ama finali ile ilgili ilginç bir iki nokta var, bıtbıtlanacağım...]
uyarımı yaptıktan sonra, gönül rahatlığıyla kısaca filmi anlatayım: piyanist al roberts, evlenmeyi düşündüğü, şarkıcı sevgilisi ile new york'da, köhne mekanlarda çalışan bir müzisyen. ancak sevgilisi, "ben los angeles'a gideceğim, şansımı hollywood'da deneyeceğim" diyor birgün ve al roberts, iyi kötü idare ettiklerini, maceraya atılmak istemediğini söylüyor.
günler eskisi gibi geçerken, sarhoş bir müşterinin gönderdiği 10 dolar bahşiş al roberst'a pek bir koyuyor ve "kıt kanaat yaşamaktan bıktım, bekle beni los angeles!" diye aşka geliyor. yönetmenin nedense araya sıkıştırdığı, pek kısa (30 saniye) bir "kırklı yıllarda telefonla iletişim" konulu belgesel görüntüler eşliğinde sevgilisine müjdeli haberi iletiyor.
neredeyse beslenmeye bile ayıracak bütçesi olmayan piyanist, otostop yapmaktan başka çare bulamıyor. birkaç araç değiştirdikten sonra, sonunda, hayatını bok edecek olayları tetikleyecek otostopu gerçekleştiriyor: sağ elinde taze yaralar, çizikler bulunan, garip bir adamın aracına biniyor. işin doğrusu adam bizimkine çok iyi davranıyor ancak öyle şeyler oluyor ki, sonuçta adam ölüyor ve bizim piyanist aslında adamın canına kesinlikle kast etmek istemediği halde, karanlık ve yağmurlu bir yolda, "anlatsan kimse inanmaz" denir ya, işte öyle bir pozisyonda kalıyor.
suçlanmamak için kendince bir plan yapıyor ve yola devam ediyor ancak bir kere kontrol kötü kaderin eline geçtikten sonra, ne yapsa boşa çıkıyor; bir takım tesadüfler ve aldığı yanlış kararlar onu iyiden iyiye boka batırıyor.

Detour

filmi, tüm olaylar olup bittikten sonra, bir yol üstü restorantında mola veren kahramanın ağzından (düşüncelerinden) anlatmış yönetmen. filmin finali garip. bir polis arabası, restoranttan çıkıp yürümeye başlayan piyanistin yanında duruyor, piyanisti araca bindiriyorlar ve: the end. "onca olan bitenden sonra nasıl oldu da bu adamın suçlu olduğunu, cinayetlerden sorumlu olduğunu anladınız yahu?" diye sorduğunla kalıyorsun.
ancak filmin finalinin aceleye getirilmiş, yüzeyselce geçiştirilmiş olmasının ardında boktan mı boktan bir neden var: polisli final, film sansüre uğramasın diye alınan bir önlem! o dönemde, "suçlu adamı öyle elini kolunu sallayarak çekip giderken gösteremezsin, suç cezasız kalmaz" gibisinden kurallar varmış sinemacılar için ve yönetmen mecburen filmine polis çağırmış, karakteri tutuklatmış.
filmin bir başka enteresan yanı, david lynch'in lost higway filmi ile olan akrabalığı. her iki filmde de, gerçekleşen ölümlerden kendisinin sorumlu olmadığından emin olan, bir şekilde bir başkasına dönüşen/bir başkasıymış gibi davranmak zorunda kalan, kendini yollara vurmuş, radyodan ya da dışardan bir yerden gelen "belirli bir" müziğe dayanamayan bir müzisyen var.
şöyle başlıyor anlatmaya al roberts:
bu melodi! bu melodi! neden hep bu kokuşmuş melodi? beni takip ediyor, kafamın içinde çınlayıp duruyor, asla bırakmıyor. hiç, bir şeyi unutmak istediğiniz oldu mu? hiç, hafızanızın bir kısmını kesip atmak istediniz mi? yapamazsınız, biliyor musunuz. ne kadar denerseniz deneyin. görüntüsünü değiştirebilirsiniz ama er ya da geç, kokusunu alacaksınız ya da birisi onu hatırlatan bir şey söyleyecek... ve yine yakalanacaksınız!
imdb
wikipedia
divxplanet
lost highway

devamını göster

04 Ocak 2011

üç milisaniye

avrupa nükleer araştırma merkezi (cern), türkiye'nin ön üyelik başvurusunu kabul etmiş. 3 yıl sürecek resmi görüşmelerden sonra, masaya (muhtemelen kapıya yakın* bir) sandalye daha eklenebilirmiş yani.
bu gün tuvalette okuduğum ntv bilim dergisinden edindim bu haberi. "üç yılda cern'deyiz" (biz? ben de mi?) başlığıyla verilmiş haber. şuralarda bir yerde duran bağlantıdan ulaşabileceğin, ntvmsnbc.com haber sitesinde ise, bana daha uygun görünen, ironiden uzak bir başlık atılmış: "türkiye cern'e üye oluyor".
"okumak" denilince bağırsaklarında hareketlenme hisseden, zamanının çoğunu bilgisayar karşısında aptal oyunlar (worms, gta, fallout, friendfeed, blogger vs) oynayarak harcayan bir armutun (sakin; kendimden bahsediyorum), saygın bir uluslararası kurumda, hem ülkelerini temsil etme hem de kendilerini geliştirme fırsatı bulacak, kendi alanlarında saçlarını ağartmış bilim insanlarını karikatürize etmesi; yetmiyormuş gibi, "biz mi? hadi canım!" gibi şeyler söyleyip kendince eğlenmesi çok acı verici.
evet, ben eşeğim. ama en azından pislik değilim, sanırım. en çok ziyaret edilen gazete/haber sitelerinde (örneğin, hürriyet, milliyet, radikal gazetelerinin sitelerinde) "bilim" başlığı bile yok! hepsinde "teknoloji" sayfaları var ama konu, iletişim ile sınırlı gibi, işte bilgisayarlar vs... ya da "yaşam" başlığı altında, televizyon ünlüsü, aptallığın aynası programlar yapan sığ tiplerin isimlerinin sağa sola saçıldığı ve o sığlığa salya damlatan beyinsizlerin kilo, yaş, cinsellik sorunlarının ele alındığı saçmalıklar arasında, evet azıcık bilim haberi var; yalan olmasın. ama onları da "kesin araştırmadan etmeden, yarım yamalak, laf olsun diye koymuşlardır" diye düşünmeden okumak zor.
---
her neyse asıl konuya geleyim ya da asıl konudan uzaklaşayım. biraz önce tuvaletteyken öğrendim:
iddiaya göre, önce ne göreceğimizi tahmin ediyoruz, daha sonra, milisaniyeler süren ve elbette biliçdışı bir işlemle görüntü kaynağını kontrol ediyor ve karşılaştırma yapıyoruz. daha sonra, tahminlere, "öngörülere" uymayanları, hatalı olanları düzeltiyoruz. bir kamyon kelime ile anlatılabilen ancak milisaniyelik bir işlem.
şöyle bir canlandırma: "vazo düşecek mi, düşüyor mu ne?" diyor görme merkezindeki nöronlar; "bi' milisaniye, bakalım ne oluyor?" diyor (sanırım başka bir nöron); tahmin raporuyla, "çekilen fotoğrafı" karşılaştırıyor yetkili bir başka nöron ve sonucu söylüyor: "düşüyor valla!" hızlı (hızlı mı!) bir hareketle vazoyu yakalıyorsun ve övünüyorsun: "çok hızlıyım!", diyorsun. belli ki aslında çok (ama çok) daha hızlıyız üstelik biraz daha hızlı olabilsek hiç sıkıntı yaşamadan, düşmesinden bir iki saniye önce vazoyu sağlama alabileceğiz!
böylelikle canlandırma epey bir kısalacak: "vazo düşecek mi, düşüyor mu ne? neyse, hallettim." işte bu kadar! bu durumda, milisaniyelerden de öte kısa sürelerde iş yapma yeteneğine sahip bir sistemde, fotoğraf çeken nöronlar zamanla tembelliğe alışacaklardır sanırım ve eğer yönetim iyiyse (belli ki iyi), başka bir departmana gönderileceklerdir. bu ne demek; "book of eli" diye boktan bir film var ya, işte o filmdeki çakmanın çakması bir zatoichi olan eli gibi olabilir insan. yok artık; eli'nin körü!
ama bir dakika, bu çok saçma olmaz mı? yani, masanın üzerinde sigara paketi var ve ben onu görüyorum. milisaniyeler önce "masanın üzerinde sigara paketi var" diye bir "tahmin" yumurtladım ve gözlerim bunu destekledi, diye mi düşüneceğim? sanırım burada anlatılmak istenen, öncelikle paketin şeklinin, renginin, boyutlarının vs kabaca öngörüldüğü ve milisaniyeler içinde bunun doğrulanması?
aynı şeyin ses ya da koklama duyularında da geçerli olduğunu düşünsene bu arada. şu klişe durum, sevgililer kavga ediyordur, kadın şarap şişesine uzanır ve sen gerçekten müthiş birisindir; şişe henüz fırlatılmak üzereyken, senin sesin duyulur: "ah! oo! nefismiş!" tam o anda zamanı durdursak, mikrofonlarımızı uzatsak, "tam kafamın dibinde, duvarda patlayacak şişe; ama nefis şarap; beni yeşilliklerle dolu kırlara götürecek!" gibi bir şey dersin. bunca yetenekli bir insanın sevgilisi de yetenekli olacağından, diye varsayılabilir, şişeyi fırlatmadan hemen önce, senin "ah! oo! nefismiş!" lafın üzerine, "ne diyorsun sen be!" diyecektir hatun (birbirinizi tamamlıyor olsanız da, kusursuz değil) ve şişeyi fırlatmıyacaktır. diyelim. çok karışmadı mı her şey? duvarda patlayan şişenin sesi ve nefis bir koku geziniyor zihninde ama kadın şişeyi fırlatmadığından, olan biten bir şey yok?
ha, bir de şey var...
---
bak, aynen yazıyorum:
göründüğü gibi değil:
duke üniversitesi'nden tobias egner'in çalışmasına göre, görme merkezindeki nöronlar önce alacağı görüntüyü tahmin ediyor, sonra bu öngörüleri görüntü kaynağı ile karşılaştırarak hatalı varsayımları düzeltiyor. tüm bunlar milisaniyelik süreçlerde gerçekleşiyor. "öngörüsel kodlama" adı verilen model, nörobilimcilerin beyne dair fikirlerini değiştirebilir. http://tiny.cc/5xu6m

ntv bilim dergisinin ocak 2011 sayısında, "haber" başlığı altında, 6. sayfada, sayfanın sağındaki sütunda yer alan kısacık bir haber bu. ingilizcen yeterliyse, haberde verilen bağlantı üzerinden daha geniş bilgi alabilirsin.
benim o kadar ingilizcem yok. türkçe kaynak aradım, daha geniş bilgi alabilmek için; bulamadım. bir bilim dergisinin, kısaca verdiği üç beş satırlık, yukarıda tamamını alıntıladığım haberden kaynaklı geyik yaptığım için özür dilemem gerekiyor mu? bilmiyorum gerçekten.
bir bilim dergisinin sadece iki sayfasında kısaca anlatılan bazı şeyler** ile kıyaslandığında, "büyük" gazetelerin bazı koca koca başlıkları insanı üzecek kadar aptalca değil mi; kesinlikle öyle.

* "pardon, söz alabilir miyim? teşekkürler; ee, bir 15 dakika ara versek, sigara falan?"
** bilinmeyen bir insansı!: orta asya'da bir yerde (sibirya altay dağlarındaki, denisova mağarasında), bulunan kalıntılardan elde edilen dna örnekleri, buralarda bir zamanlar, şimdiye kadar bilinmeyen bir insan türünün yaşadığını keşfetmişler. denisovan ismi verilen bu arkadaşlar, ne modern insan ne de neandertal'miş.
300-400 bin yıl önce afrikadan iki kola ayrılarak yayılmış/evrilmiş bu eski modeller: neandertaller ve doğuya giden denisovanlar. günümüzden 70 bin yıl önce de modern insan "afrika'yı terk etmiş". [öyle yazıyor, "...afrika'yı terk etmiş.". kalanlar ne peki? sözüm size ntv bilim yazarları]
- basra hipotezi : arap yarımadası'nın güneyinde, basra körfezi ve çevresindeki bölge, hint okyanusu yutmadan (8000 yıl önce yutmuş) önce, 100 bin yıl (100.000 yıl) boyunca insanların yaşam alanıymış.
- işlemci bakteri: "california üniversitesi'nden christopher vogit, e-coil bakterisini moleküler bir devre kullanarak programladı. diğer bakterilerle iletişim kuran e-coil, geliştirilen 'mantık geçidi' üzerinden işlem yapabiliyor."
- kavanozdaki süpernova: "toronto ve rutgers üniversitesi fizikçileri, süpernovayı laboratuvar ortamında minyatür ölçekte gerçekleştirdi."

ayrıca bak: "göründüğü gibi değil" haberi ilgini çektiyse ya da çekmediyse bile: zihin, nöron, ayna

devamını göster