01 Haziran 2010

"oraya bir kez girdin mi de, giriş o giriş."

Oraya bir kez girdin mi de, giriş o giriş. Önce bizi ata bindirdiler, derken, iki aydır at üstündeyken de bu sefer tekrar yere indirdiler. Çok mu pahalıya mal oluyordu ne? Neyse, bir sabah albay atını arıyordu, emir eri alıp gitmiş, kim bilir nereye, herhalde yolun ortasına kıyasla kurşunların o kadar kolay geçemediği kuytu bir yere olsa gerek. Çünkü biz, yani albayla ben, dikilmek için tam da orayı bulmuştuk, tam yolun ortasını, o emirlerini kaydediyor ben de onun defterini tutuyordum.
Yolun ta öbür ucunda, gözle görülebilecek en uzak köşesinde, iki kara nokta vardı, onlar da tam ortada, bizim gibi, ama o ikisi Alman'dı ve yaklaşık bir on beş dakikadır işi gücü bırakmış ateş etmekle meşguldüler.
O, yani albayımız, o ikisinin neden ateş ettiklerini belki de biliyordu, Almanlar da belki biliyorlardı, ama ben, gerçekten, bilmiyordum. Belleğimi ne kadar sorgularsam sorgulayayım, bildiğim kadarıyla ben Almanlara hiçbir kötülük yapmamıştım. Onlara karşı hep kibar davranmıştım, pek de saygılıydım hep. Almanları biraz da tanırdım, hatta, küçükken, Hannover civarlarında onların okullarına bile gitmiştim. Dillerini konuşmuştum. O zamanlar çığırtkan, salak bir velet sürüsüydüler, kurtlarınki gibi soluk, kaypak gözleri vardı; okul çıkışında çevre ormanlarda kızlara sarkıntılık etmeye giderdik, Tatar oklarıyla tabanca da atardık, hem de bunlar için dört mark sayardık. Tatlı bira içerdik. Ama yani bunları yapmakla, gelip şimdi, üstelik önceden yanaşıp konuşmayı bile denemeden, hem de yolun tam ortasında tepemize kurşun yağdırmaya kalkmak arasında fark var, hatta fark ne kelime, uçurum var. Nereden nereye.
Sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur. Bu böyle gidemezdi.
Yani şimdi bu adamların kafalarında olağanüstü bir şeyler mi olmuştu? Benim hiç, ama hiç hissetmediğim cinsten bir şeyler. Farkına varmamıştım herhalde...
Oysa benim onlara yönelik duygularım hala değişmemişti. Yine de, içimde sanki bu kabalıklarını anlamaya çalışma isteği vardı, ama her şeyden ötesi çekip gitmek isteği ağır basıyordu, kesinlikle, mutlaka, çünkü bütün bu olup bitenler bana birden korkunç bir hatanın ürünü gibi gelmişti.
"İş bu hale gelince, yapacak bir şey kalmaz, en iyisi siktir olup gitmek", diyordum, ne de olsa, kendi kendime ...
Kafalarımızın üzerinde, şakakların iki, hatta belki de bir milimetre yakınında, yazın bu sıcağında, sizi öldürmek isteyen kurşunların havada arka arkaya çizdikleri o alımlı uzun çelik ipler çınlıyordu.
Şimdiye kadar kendimi hiç, bütün bu kurşunlarla şu güneşin ışığı arasında hissettiğim kadar gereksiz hissetmemiştim. Bu, devasa, evrensel boyutta bir soytarılıktı.
O zamanlar daha yaş olarak yirmisindeydim. Uzaklarda çiftlikler ıssız, kiliseler boş ve kapıları açık, sanki köylüler yörenin öbür ucundaki bir eğlenceye katılmak üzere, hep birlikte, bu mezraları günübirlik terk etmişler ve sahip oldukları ne varsa, kırlarını, yük arabalarını, kolları havaya dikili, tarlalarını, çitlerini, yolu, ağaçları, hatta inekleri, zincirine bağlı bir köpeği, yani her şeyi, güvenip bize emanet etmişler gibi. Hazır onlar yokken canımız ne isterse rahat rahat yapabilelim diye. Bir bakıma bayağı nazik davrandıkları düşünülebilirdi. "Yine de, keşke burda kalsalardı!" diyordum kendi kendime "buralarda hala birileri olsaydı, eminim bu kadar iğrenç davranışlar sergileyemezdik! Bu kadar kötüsü olmazdı! Onların gözünün önünde bunu yapmaya cesaret edemezdik!" Ama başımıza dikilecek kimsecikler yoktu! Bir biz vardık, herkes gittikten sonra baş başa kalınca ayıp şeyler yapan yeni evliler gibi.
(...)
Yolun ortasında çömelmiş olan şu nişan alma meraklısı, inatçı Almanlar iyi nişan alamıyorlardı, ama mağazalar dolusu fazlalık kurşunları vardı sanki. Anlaşılan, savaşın biteceği yok! Albayımız ise, doğruya doğru, şaşırtıcı bir kahramanlık sergiliyordu! Yağan kurşunlara aldırmadan yolun tam ortasında bir sağa bir sola geziniyordu, sanki istasyon peronunda bir arkadaşını beklermişçesine rahat, olsa olsa belki biraz sabırsız bir hali vardı denebilir.
Her şeyden önce şunu hemen belirtmeliyim ki, ben kendimi bildim bileli kırsal bölgelerden hiç hazzetmedim, sonu gelmeyen çamur yığınlarıyla, asla kimseyi bulamayacağınız evleriyle, nereye gittiği belirsiz yollarıyla oraları gözüme hep sevimsiz görünmüştür. Ama bir de bütün bunlara savaşı eklediğinizde, hiç çekilmiyor. Bayırın her tarafından sert bir rüzgar esmeye başlamıştı, kavak ağaçları, oralardan üstümüze yağan o tok seslere kendi yaprak hışırdamalarını da eklemişlerdi. O meçhul askerler bizi hep ıskalıyorlardı, ama aynı anda, sanki bir giysi giydirir gibi, bizi binlerce ölümle sarmalıyorlardı. Kımıldamaya bile cesaret edemiyordum.
Bu albay anlaşılan tam bir canavardı! Artık bundan emindim, bir köpekten bile beterdi, kendi ölümünü imgelemekten acizdi! Aynı zamanda bir başka gerçeğe daha vakıf olmaktaydım, ordumuzda onun gibi nice yiğitler vardı ola ki, tabii karşı ordu da herhalde bizimkinden aşağı kalmıyordu. Kim bilir sayıları ne kadar da çoktu? Toplam bir, iki, belki de birkaç milyon? O andan itibaren korkum paniğe dönüştü. Böyle yaratıklar olduğu sürece, bu korkunç saçmalık sonsuza dek devam edebilirdi... Niye dursunlar ki? İnsanların ve nesnelerin hükmünün bu kadar acımasız olabileceğini ilk defa hissediyordum.
Yeryüzündeki biricik korkak ben miyim yani? diye düşündüm. Hem de nasıl bir dehşete kapılarak!... Saçlarının dibine kadar silahlanmış ve ölçüyü kaçırmış ve de kahraman iki milyon çılgının arasında kaybolmuş muydum yoksa? Miğferli, miğfersiz, atsız, motosikletli, böğüren, arabalı, ıslık çalan, avcı, entrikacı, uçan, diz çökmüş, kazmakta olan, kaçan, patikalarda koşuşturan, çatapat atan, toprağın içine tıkılmış, tımarhanede gibi, her şeyi yok etmek için, soluk alan ne varsa, Almanya'yı, Fransa'yı, tüm kıtaları, kuduz köpekten bile daha çok kudurmuş, kudurmuşluklarına tapan (kaldı ki köpekler bunu yapmaz), bin köpekten yüz binlerce defa daha kudurmuş ve üstelik çok daha sapık! Ne de hoştuk! Gerçekten de, artık anlamıştım ki kıyamete giden bir haçlı seferine katılmıştım.
İnsan şehvet bakiri olduğu gibi, Dehşet bakiri de olabiliyor. Clichy meydanını terk ettiğimde böyle bir dehşetin var olabileceği nereden gelebilirdi ki aklıma? Savaşın gerçekten içine girmeden önce, insanların o kahraman ve tembel pis ruhunun içinde neler olabileceğini kim öngörebilirdi ki? Artık ateşe doğru, toplu cinayete doğru giden bu kitlesel kaçışın içine sıkışıp kalmıştım... Derinlerden geliyordu bu, olan olmuştu.
(...)
Yani ortada bir hata yoktu? Bu yaptıklarımız, birbirimizi dahi görmeden birbirimizin üstüne böyle ateş etmemiz falan yasak değildi yani! Sıkı bir fırça hak etmeden yapılabilecek şeylere dahildi. Hatta ola ki ciddi kişiler tarafından kabul edilen, teşvik edilen şeyler arasındaydı, tıpkı kura çekimi, nişanlanmak, sürek avı gibi!... Ne diyeyim. Birden savaşı tümüyle keşfetmiştim. Bakir değildim artık. O adiyi cepheden ve profilden iyi görebilmek için, onun karşısında neredeyse yapayalnız olmak gerekirdi, benim şu an olduğum kadar. Bizimle karşıdakiler arasında savaş yangını ateşlenmişti ve artık bayağı yanıyordu! Ark lambasındaki iki kömür parçası arasındaki akım gibi. Kömürün söneceği de yok! Hepimiz yanacağız, ne kadar zıpır görünürse görünsün, albay da diğerleri gibi yanacak ve karşıdan gelen akım omuz başları arasından geçtiğinde, onun kayış gibi etinden de benimkinden daha fazla rostoluk malzeme çıkmayacak.
(..)
Bu hezeyanları daha ne kadar sürecek böyle, onların, yani bu canavarların bitkin düşüp, nihayet, durmaları için? Bu tür bir nöbet daha ne kadar zaman sürebilir? Aylarca mı? Yıllarca mı? Ne kadar? Belki de herkes, tüm çılgınlar, ölene dek? En sonuncusuna kadar? Olayların bu denli umutsuz bir seyir izlemeye başladığını görünce, ben de her şeyi göze almaya karar verdim, son bir girişimde bulunup en son kozumu oynayarak, ben, tek başıma, savaşı durdurmayı denemeye kalkışacaktım, en azından kendi bulunduğum şu bölgede.
Albay iki adım ötede salınıyordu. Onunla konuşacaktım. Bunu daha önce hiç yapmamıştım. Buna cesaret etmenin tam zamanıydı. Artık öyle bir noktaya gelmiştik ki, kaybedecek neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. "Ne istiyorsunuz?" diye soracaktı, sanırım, tabii bu cüretkar girişimime çok şaşırarak. Ben de ona olup biteni kendi açımdan anlatacaktım. Bakalım o ne diyecekti? Hayatta esas olan hesaplaşabilmektir. Bunu tek başına yapmaktansa, iki kişi yaparsanız daha başarılı olur.
(...)

gecenin sonuna yolculuk
louis-ferdinand céline
s: 27 - 32

çizimler: jacques tardi (2 ve 3)

devamını göster

31 Mayıs 2010

"metropia"

metropia, isveç ve mısır kökenli tarik saleh'in yönettiği, garip bir animasyon. ana karakter roger'ın, şampuanlar aracılığıyla (eh meh!) insanların kafalarının içine giren, aynı zamanda devasa metro ağının patronu olan ivan'a ve onun sistemine ister istemez bulaşması anlatılıyor filmde.
karanlık bir atmosfer, çok garip zamanlar ve ilişkiler falan filan deyip filmin öyküsünü hızlıca geçiştirirsem ayıp eder miyim? yani, öykü kötü değil ama görüntüler kadar etkileyici ya da sağlam da değil.
bant dergisinin 58. sayısında yer alan röportajda, "bu nasıl bir animasyon, olayı nedir?" sorusuna şöyle cevap vermiş tarik abi:
"film 3d gibi görünüyor ama aslında 2d. fotoğraflar, canlı imajlar da kullandık ama film sahne sahne çizildi. ve bütün halde, aylar süren mesailerle ortaya çıkarılmış karelerin artarda dizilmiş hali oluştu. karakterler de boyutlu kukla denen bir biçime sahip. bu da aslında iki boyutlu olmalarına rağmen sağa sola dönüşlerinde onlara boyut kazandırmaya yarıyor. aslında filmin animasyon tekniği bir felsefeye de dayanıyor. karakterlerin beyinlerindeki ışığı dışarı çıkarmak istedik. her birinin yüzü ampul gibi parlıyor bu yüzden. rembrant'ın, caravaggio'nun işlerinde olduğu gibi gerçeküstü bir ışık kullandık. neticede yeni ve eşsiz bir teknik elde ettik."
gerçekten de, özellikle roger ampul kapalı. gerçi izlerken "armut kafalı" diye düşünmüştüm ama o zaman tekniğin dayandığı "felsefe"yi oturtmak güç oluyor.

metropia screen (1)
metropia screen (2)
metropia screen (3)
metropia screen (4)
metropia screen (5)
metropia screen (6)
metropia screen (7)
metropia screen (8)
metropia screen (13)
metropia screen (14)
metropia screen (15)



ayrıca: tarik saleh ile film üzerine bir röportaj.

devamını göster

30 Mayıs 2010

episodes from liberty city

o şehir güzeldir, benzersiz bir tarihi vardır, mimari örnekler salya akıttırır, doğal güzellikler sarıp sarmalamıştır ya da en olmadık yerde fışkırmıştır görkemlice, başka bir yerde göremeyeceğin etkinlikler gerçekleştiriliyordur, şu vardır bu vardır işte, o şehir başka şehirlere benzemez, özeldir. hepsini görürsün, fotoğraflar çekersin, notlar alırsın, zihnine kaydedersin bir çok şeyi. tüm bunlar, o şehiri dışardan görmekle, incelemekle, izlemekle ilgili elbette. daha başka şekilde söylenecekse, yolun üstünde duran bir şey işte, geçip gideceksin, belki daha sonra anlatacaksın. çünkü tüm özellikleri bir kenara, bir şehiri özel yapan, yani senin için, benim için özel yapan, orada tanıdığın insanlar, yaşadığın şeylerdir. bir bankta, elinde fotoğraf makinenle oturan bir insansan, o şehir hakkında tanıtıcı kitapcıkların haricinde pek bir şey bilmiyorsundur yani. bir de nasıl biri olduğun önemlidir, aynı şehirde binlece insan yaşar ama herkes farklı bir hayatı sürdürür ya, gün güne benzemez, hayat hayata nasıl benzesin? o halde, nasıl yaşadığına ve kim olduğuna göre "şehir" de anlam değiştirecektir; bambaşka "bir şey" olacaktır.

gta IV için yayınlanan "episodes from liberty city" eklentisi, aslında hem asıl oyundan hem de birbirlerinden bağımsız iki oyun içeriyor: aynı şehiri, aynı haritayı (üç beş detay haricinde aynı, neredeyse aynı işte) kullanıyorlar ama oyuncu bir saniye bile rahatsız olmuyor aynı sokaklardan, caddelerden geçtiği için aksine bu durum hoşuna gidiyor. sanırım bunun nedeni, "farklı bir gözle bakma" ya da oyunla bağlantısında, "başka biri olma" ile ilgili. doğrusu, gta IV zaten muhteşem bir oyun, serinin diğer oyunları gibi, bir öncekini unutturmuyor ama onu aşıyor ve evet, "episodes from liberty city" gibi bir ek paket yayınlanmasa da klasını koruyacak bir oyun ama şirket daha fazla kazanmak istiyor ve elinden geleni yapıyor, tüm şirketler gibi. ne olursa olsun bu paket gerçekten de şahane bir emeğin ürünü; 20 görevli bir niko bellic paketi de çıkarabilirlerdi, aşağı yukarı aynı parayı kazanırlardı üstelik daha az zahmetle? bunun yerine aynı şehirde başka yaşamlara, o yaşamların önceden hesaplandığı belli kesişmelerine ve bir dolu renkli, komik karaktere meydanı bırakmaları bence muhteşem bir karar olmuş.

"the lost and damned" isimli eklentide, genel olarak bir motorsiklet çetesinin hayatına ve özel olarak, bu çeteden bir elemana (johnny) odaklanılmış. bir dolu hıyardan oluşmuş bu çetenin en aklı başında adamını kontrol ettiğimi düşündürdü bana oyun, sonra, "sen aklı başında yönetiyorsun onu, yoksa diğerleri gibi hıyarın teki" dedim kendime. aklı başında kullanmak derken de, işte yayaları ezmemek, evsizlere para vermek, içkiliyken taksi çağırmak, kırmızı ışıklarda durmak gibi şeylerden bahsediyorum(!) gerçekten de herif sorunlu, örneğin uyumuyor yatağın kenarında oturuyor sadece, şu kayıt yapma muhabbetlerinde. aslında o da haklı, bangır bangır sepultura vs çalan köhne bir barın kapısı bile olmayan bir odasında uyumak zor olurdu! neyse ben notlar halinde gördüklerimi yazayım oyunla ilgili: -eklentinin kendi hikayesi ilerlerken niko bellic'in macerasıyla bazı kesişmeler de gerçekleşiyor ve bu bölümler gerçekten çok başarılı. bu eklentilerin gta IV projesinin başından beri düşünüldüğü belli hani. (keyif kaçırmamak için detay anlatmak istemiyorum, belli olmuştur.)

 -renkler, ortam, her şey sanki pis, paslı ve tozlu. bu sert atmosfer radyolara da yansımış; yeni bir radyo eklenmiş (liberty city hardcore) ve birçok radyonun şarkı listesi genişletilmiş
-yaklaşık 20 ayrı yarış eklenmiş, haritada ikonu beliriyor ve bu seçeneği istediğin zaman kullanabiliyorsun. brucie'nin niko için ayarladıkları gibi tırt da değil; sopalar, atlama yerleri, detaylı yarış haritaları... kıran kırana derler ya, işte ben de öyle diyeyim bari.
 -toplam 50 adet martı var, uzun süre fark etmedim böyle bir şey olduğunu, tesadüfen gördüm. -basit ama keyifli bir kağıt oyunu ve bilek güreşi yapma seçenekleri eklenmiş.
 -bazı görevlerde motorsiklet çetesinden beş altı motor beraber yola çıkıyorlar. görev noktasına kadar hiyerarşiyi korumak gerekiyor. bu kadar adam ilerlerken "hadi kapışalım" dememeleri zor oldurdu: görev yerine kadar yarışıyorlar ve hiyerarşi falan kalmıyor bazen.

 

"the ballad of gay tony"in şahane bir başlangıcı var. anne sözü ("derslerine çalış, okulunu oku") dinlemeyen luis fernando lopez'in afacan arkadaşlarıyla ve homo patronuyla beraber serserice bir hayat sürmesi konu ediliyor diyebilirim. biraz eski gta oyunları havasında gibi geldi bana. "the lost and damned" ne kadar kirli, paslıysa, "the ballad of gay tony" o kadar net ve ışıltılı: gece hayatı, enteresan karakterler, dans ve golf... dediğim gibi şahane bir açılış var ve hem niko'nun dünyasıyla hem de metalci motorsikletçilerle zaman zaman kesişiyor oyunun öyküsü. gta 3 ve vice city tadını verdi oyun bana; sanırım uçuk karakterler yüzünden. - paraşütle atlama gibi yetenekleri var adamımızın. - yusuf isimli karakter şahane olmuş, zaten eğlencelidir gta videoları ama yusuf güzel bir farklılık, çeşitlilik getirmiş oyuna. -gta IV'ün en kırık karakteri olan brucie ve en az kendisi kadar kırık olan abisi mori kibbutz da kadroda. - yine 50 martı var şehire dağılmış, öldürülmeyi bekleyen. [daha oyunun başlarında, "momma's boy" görevinde, "loading..." ekranında bitmek bilemeyen bekleyiş sorunu epey bir uğraştırdı. görüntü ayarlarında her şeyi minimuma getirince aşılıyor sorun. ya da ben öyle aştım.]

 

(yaklaşık 15 gün önce yazmaya başlamışım bunu. o zaman bile eski bir konuydu! neyse, zamanla belki bir işe yarar...) ayrıca bak: grand theft auto 4

devamını göster

29 Mayıs 2010

ben de vurdum kapıyı çıktım

+ koltuğuma oturdum. derhal ön koltuğun arkasında dolayısıyla karşımda bulunan ekranı kurcalamaya başladım. [çünkü mp3 çalarım yanımda değildi, yoksa bana ne, koltukta monitörün işi ne yahu? ekran manyaklığı!] ilk iş olarak o aptal aletle uğraşmaya başlamamın nedeni basit: yanımdaki koltuk büyük olasılıkla boş kalmayacaktı ve birazdan gelecek herifle* "merhaba"nın ötesinde bir şey konuşmak istemiyordum. ağlasın dursun yol boyunca, "iki laf etsek fena mı olur, zaman geçer..." diye, hiç umrumda olmaz.
her neyse, işte ben o aptal aletle uğraşırken orta yaşın üstünde gibi, sarışın gibi, bir kadın önümdeki koltuğa oturdu. bana ne otursun. yok işte, oturur oturmaz (daha otobüs hareket bile etmemişti) kucağıma bıraktı kendini angut karı. hayır, öyle kilolu, koltuklara sığamaz biri değilim ve ayrıca koltuk bozuk da değildi ama nedir bu şezlong merakı? bir yandan da at gibi öksürüyor! ne yapayım, cızırdayan kulaklığa küfrediyorum ben de. diğer yolcu binme noktasına vardığımızda (yaklaşık yarım saat sonra) anlaşıldı ki, aslında cam kenarındaki koltuğun değil, koridor tarafındaki koltuğun yolcusuymuş. öküz karı. böylece benim önümdeki koltuğa bir kızcağız oturdu ve oturur oturmaz koltuğu daha anlaşılır bir eğime getirdi. demek ki abartmıyormuşum: sıradan ve normal olmak ne güzelmiş!

+ pera müzesinde fernando botero'nun resim sergisi varmış, biri ressam olan iki arkadaşımla biraz "lan acaba?" dedikten sonra girdik sergiye. adam her şeyi, gitarı, meyveyi, kadını erkeği, köpeği, hacimli (şişko) çizen biri. "neden böyle?" diye sormuşlar, doğal olarak; o da, "sen daha çok görebilesin diye" gibi bir cevap vermiş. tam böyle bir cevap değil, hatta bence böyle cevap verseymiş şahane olurmuş ama dediklerinden bu anlam çıkıyor: "resimlerimin dolu dolu olmasını istiyorum" diyor kısacası.
ressam arkadaşım, "işte 100 metreden tanınabilecek bir tarz yaratmış, sonra seri imalata girişmiş, yok başka bir numarası" dedi, "niye lan, ne güzel jelibon gibi hepsi" gibi şeyler söyleyince ben, çünkü gerçekten de çok canlı renkler, hepsi şeker, pasta gibi resimlerin, "bakma lan sen bana, çekemediğimden öyle diyorum" dedi. böylece ben rahatladım ve "şu güzelmiş, bunu sevdim" gibi şeyleri rahat rahat söyleyebildim.
sergiyi üst kattan alt katlara doğru gezdik. rahatlıkla söyleyebilirim ki, resimler alt katlara indikçe daha bir güzelleşiyor, daha bir pasta, jelibon oluyor.
+ baktık bir ihtiyacı ("bilinç almıyor diyelim, bilinçaltına hizmettir") karşılıyor, ressam kardeşimin kolumdan çekmesiyle arter'e daldık. "starter" isimli sergide, 87 sanatçının bir kamyon çalışması bulunuyor. istiklal caddesinde, tünele doğru ereksiyon olan yeşil bir tank görürsen bugünlerde, işte tam da bu serginin dibindesin demektir.
hiç utanmadan yerdeki bir yumurta kabuğuna basmak suretiyle, bir sanat eserine bulaşmanın hazzını yaşadığım bu sergi gerçekten de tıka basa kavram dolu. ağzına yüzüne, saçlarına, dişlerinin arasına kısacası her bir tarafına bulaşıyor kavramlar.
örneğin şu aşağıda fotoğrafı bulunan, saatli video düzenleme. tv izleyen buda heykeli düzenlemesinden bildiğim nam june paik amcanın işi. ya da ali'yi çarpan "bir patatesin diğer bir patatesin etrafında dönmesini sağlayan alet" isimli iş. işte, daha bir dolu çarpıcı, eğlenceli, rahatsız edici, düşündürücü, aptalca, "yaa bırak yaa" dedirtecek iticilikte, işte artık nasıl bakıyorsan öyle göreceğin bir kavramsal cümbüş...
bir ara şöyle bir şey sordum, "bu herif (nam june paik) gazete sayfasını 'karalamış' ve bu mudur yani?" evet, işte, ortadan açmış gazeteyi, bir iki yuvarlak çizmiş, net hatırlamıyorum ama öylesine karalamış gibi. hani anlamadım, basmadı kafam gibi şeyler vardır cepte de, beni asıl konuşturan, öyle bir işi "budur abiler, koyun bir köşeye" diye verebilmek için, gerçekten de daha öncesinde "taşaklı" işler vermek gerekiyor belki de? bir kere "a-a! ben biliyorum televizyon izleyen buda heykeli'ni yapan adamın işi, abi süper!" lafları duyulmaya başladıktan sonra, yayılmaya başladıktan sonra... yok tamamlayamadım, bilmediğim, işin içinde olmadığım şeyler hakkında daha fazla ahkam kesmeyim ama işte, dediğim gibi rahatsızlıklar ortaya çıkabiliyor insanlarda. paranoyaya kapılıyorum, "'ben kendimi ispat ettim, artık bu mallar gazeteyi karalasam sergilerler' diye mi düşünmüş lan bu herif?" diye düşünebiliyor insanlar.




elbette konuyla ne kadar ilgileniyorsan o kadar uzmanı olursun o işin. ama bir işin ne kadar uzmanı olursan o kadar da uzaklaşırsın o işin büyüsünden. şimdi biraz uzaklaşıyorum sergiden mergiden, farkındayım, devam edip şöyle bir örnek vereceğim: manowar diye bir grup vardır. heavy metal. lisedeyken keşfetmiştik bunları; fırtınalar kopan, destansı, coşkulu bir müzik! dinlerken kendimizden geçiyorduk. vokal tanrısaldı, enstrümanlar tokat gibiydi. bir iki sene sonra ben bateri nedir, bas gitar ile elektro gitar arasında ne gibi farklar vardır gibi konularda bilgi sahibi oldum. manowar'da özellikle hayran olduğum ["davullar süper abi"] yerler hakkında daha da bir bilgi sahibi oldum ve manowar eskisi gibi gelmemeye başladı bana: artık davulcunun o sesleri çıkarmak için neler yaptığını çok iyi biliyordum ve "kim bilir bu aletle neler yapıyorlardır?" arayışım sonucu karşıma çıkan şeyler, manowar'ın davulcusunu gittikçe sıradanlaştırıyordu. sonunda manowar geçmişe gömüldü gitti; ergenlik dönemine hitap ediyorlardı ve hala da öyleler aslında. işte bu da öyle bir anım, deyip, çağdaş sanatla ilgime bir açıklama getirmeye çalışmış olayım.

*"herifle" çünkü bilindiği gibi, otobüslerde kadın ile erkek yan yana oturamaz.

devamını göster

11 Mayıs 2010

paul tibbets öbür dünyada

çocuk yaprağın üzerindeki böceğin üzerine tükürür, annesi de der ya: "yazık değil mi hayvana! öbür dünyada da o senin üzerine tükürecek!" gibi bir şey... buna göre, yapılan kötülüğe o an bir karşılık vermesi olanaksız görünen canlılar, öbür dünyada kendilerine kötülük yapanla ödeşirler ve böylece adalet, eşitliği gerçekleştirme bakımından sağlanır.
bu denklem, çocuklara yöneliktir çünkü yetişkinlere inandırıcı ya da caydırıcı gelmez ve daha da önemlisi yetişkin insanlar, "o-hoo bir dolu zaman var, telafi ederim o zaman kadar!" gibi şeyler düşünebilir! oysa çocuklar, kendilerini ezen dev karıncaları, sapanla kafalarına nişan almış bıldırcınları düşünürler ve sonuçta bu tür şeyleri düşünmek de bir oyun olup çıkar. zaten çocuk acımasız ya da kötü değildir, her zaman oyun peşindedir ve bu esnada yaptığı şeylerin kötü, can yakıcı olduğunun genellikle farkında değildir.
denklem, basit ödeşmelerde sorunsuz işler: işte sen köpeğe tekme attın, öbür dünyada da köpek sana tekme atar, bu kadar basit. diyelim kedinin kuyruğunu çektin, öbür dünya oldu, kedi geçti karşına, onca zaman beklemiş ama o da ne, senin kuyruğun yok ki? işte böylesi durumlarda, öbür dünyada, adaleti sağlamak için küçük, geçici düzenlemelere gidileceğini düşünmek hiç de saçma olmaz: "al sana kuyruk; pişt kedi, gel çek şunu!". tür ve cins farklılıklarından doğan ekipman sorunları bir şekilde halledilir yani.
"öbür dünyada görürsün!" denkleminde önemli olan, bu dünyadaki ortamın ve koşulların olabildiğince sağlanması. diyelim bir arkadaşının, hortumu ağzına dayayarak su içmek üzere olduğunu fark ettin ve derhal hortuma bastın; o tam ağzını hortumun ucuna getirdiğinde ayağını çektin ve onu baştan aşağıya ıslattın. işte bu davada, tam bir ödeşmenin sağlanması için musluk, hortum, ıslandığı için bozulan kol saati gibi şeylerin yanında, senin de olaydan habersiz hortuma su içme amacıyla yaklaşman sağlanmalı.
çok daha karmaşık durumlarda, "öbür dünyada gününü görürsün!" denklemi de karmaşıklaşıyor doğal olarak. şöyle bir şey: biriyle tanıştın, işte sohbet muhabbet falan filan derken zamanla yakın arkadaş oldunuz ancak o seni fena halde dolandırdı, diğer insanlarla ilişkilerini bozdu tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de seni uçurumdan itti, bacakların tutmaz oldu, kalan ömrünü tekerlekli sandalyede geçirdin. (john locke olup çıktın yani!). bir daha da görmedin şerefsizi, kayboldu gitti. nihayet o gün geldi ve öbür dünyada tüm hazırlıklar yapıldı, gideceksin onunla tanışacaksın, yakınlık kuracaksın, arkadaş olacaksınız, onu iyice bir dolandırıp varını yoğunu ele geçireceksin, sevdikleriyle arasını bozacaksın ve uçurumdan itip kaçacaksın. eh, çok uzun iş değil mi, tüm bunlar, uğraş dur! çok da önemli bir sorun var: "benim içimden bu tür şeyler yapmak gelmiyor ki?" diyebilirsin, haklı olarak. tüm o kadar şeyi yapmak yerine, "bi' iki kere çarpayım ağzına ağzına yeter bana!" diyerek geçiştirmek istedin diyelim. ya "öbür öbür dünyada da o senin ağzına ağzına çarpar o zaman!" gibi bir cevap alırsan ne olacak? "ne; nasıl yani?". neyse daha fazla karıştırmayım durumu...
öbür dünya ödeşmeleriyle ilgili bir dolu ilginç, garip örnek bulabilir insan. hatta bazen keyifli bile oluyor günlük hayatta karşılaşılan olaylara bu anahtar ile bakmak; çoğunlukla yapılan bir şeydir de zaten. ama ne kadar ararsan ara, nereye bakarsan bak, bu konudaki uç örnek bellidir:
ödeşme etkinliklerinin en görkemli, en uzun sürecek olanı ve belki de en enteresanında, paul tibbets'in tepesine yaklaşık yetmiş beş bin (75.000) atom bombası tek tek inecek ve paul tibbets yaklaşık 75.000 kere yok olacak: tam bir ödeşme olması için her bir bombayı en baştan hissetmesi gerekiyor elbette! daha sonra, önce 60.000, daha sonra 65.000 kere daha, bedeni radyasyona maruz kalacak ve büyük acılar çekerek ölecek. ne gösteri ama!
yüzbinlerce ölmüş japon öbür dünyada gerçekleşecek o günü bekliyordur heyecanla.

paul tibbets

devamını göster

07 Mayıs 2010

"kullanım sözleşmesi"

bu yazıyı okumaya başlamış olan kişi aşağıdaki şartları kabul etmiş sayılacaktır. "sırf okumaya başladım diye ne diye şart şurt kabul edecekmişim kardeşim!" gibi çıkışlar görmezden gelinecek ve "ne olur yani iki dakika sanki öyle olacakmış gibi düşünsen, etin yağın mı erir?" denilerek kullanıcı insanlığa davet edilecektir. edildi.
1. asla okumadığın kullanım sözleşmelerini de insanlar yazıyor, bi' saat uğraşıyorlar; karşılarına çıkan kullanım sözleşmelerini kendileri de okumadıkları halde, yine de yazıyorlar çünkü yarın öbür gün "aman efendim sizin programı, işte neyse onu kullandım bilgisayarım bozuldu, ahlakım çöktü, anamı babamı tanımaz oldum, allah belamı verdi" gibi saçma sapan laflarla birilerinin karşılarına çıkmasını istemiyorlar. ha, çıktılar mı, işte diyecekler ki, "oğl'm, o kadar yazdık lan, bizi bağlamaz dedik, sen de tamam ya da devam tuşuna bastın, bastın mı, bastın ki ağlıyorsun, ne oluyor bu durumda, 'biz demiştik!' diyoruz ve geçiyoruz..."
2. yani gerçekten de bir tek kurumun, kuruluşun, şunun bunun bile o aptal kullanım sözleşmelerinde eğlenceli, ilginç tek bir şey bile yer almıyor mu? insanlık olarak bu seviyedeyiz ha? koskoca photoshop'sun ya da ne bileyim bir bilgisayar oyunusun, şöyle mi düşünüyorsun: "şu teknik, hukuki kısımları geçelim de işimize gücümüze bakalım." yani, tamam, kimse okumuyor, yazan bile bir daha okumuyordur, eh, hani olur ya, bir şiir ya da öykü yazarsın, defalarca okursun, öyle bir şey de değil demek ki, yaz kurtul, nasıl olsa kimse okumayacak.
3. madem kimse okumayacak, en azından benim birazdan dördüncü maddede yazacağım şeyler gibi bir şey yazsan ya, kimse sana dava açmaz öyle yazdın diye zaten kimse görmez bile, eşine dostuna, arkadaşlarına gösterirsin, "koskoca google'da çalışıyorum, bi' allahın kulu fark etmedi lan, 23. maddeye fıkra ekledim, hahaha!" diye... hem böyle şeyler yapma, hem de "hayat sıkıcı, pazartesilerden nefret ediyorum, keşke cuma olsa hemen!" gibi, hayal gücü yoksunluğu belirtisi sayılabilecek armutça laflarla isyan et!
4. "çok yalnızım; bazen nereye baksam üzerime acı fışkırıyor. yüzümde hep yapmacık bir gülümseme var. bazen tuvalette ayna karşısında kendime karşı bile gösterdiğim boktan bir ifade işte! hepsinden, herkesten nefret ediyorum ama gülümsemek zorundayım, "günaydın"ları karşılamak, hayata dair sohbetlere karşı ilgili görünmek zorundayım, yoksa dışlanırım. ilgileri ya da dostlukları umrumda değil; dışlanırsam, bir zımbayı bile esirger piçler benden, yok derler, bozuk derler, illa bir şey uydururlar, o yüzden uyumlu ve hatta sevimli görünmem gerek ama yalnızım işte, nefret doluyum, kendimi kurtarmak ve hepsini yok etmek istiyorum, ben iğrenç sistemin bir sülüğüyüm, hahaha, yok lan, inandın mı yoksa, hahaha, hayır be, bok gibi para kazanıyorum ve herkes tarafından seviliyorum, keyfim ve sağlığım yerinde, sırf sen "aha ötekinin ne boktan, zavallı olduğunu gördüm, dur hemen bunu diğerleriyle paylaşayım!" heyecanına kapıl diye üfürüyorum. sana ne yahu, okumasana, işin gücün mü yok, kullanım sözleşmesi okunur mu be manyak?"
5. yok işte öyle bir şey, yani yoktur heralde? asla bilemeyeceğiz! bir kullanım sözleşmesini okumak için insanın gerçekten sorunlu olması gerekir gibi geliyor bana. en başta, insan "ne diyebileceğini biliyorum, heh!" deyip geçer. ya da, "bana ne lan, ben zaten illegal yollarla sahip oldum bu programa, bir de senle mi uğraşacağım?" der. ya da, "bir köstek olmasan da hızlıca kursam şu programı" der çünkü günümüz insanı biraz manyaktır, programın yüklenmesinden haz alır, ilerleme çubuğunu izler keyifle, bir yandan bilgisayarının donanımsal kapasitesini tartarak, evet çok acayip; p*rn*grafik materyalleri bilgisayara indirme işi ile o materyallere bakmak aşağı yukarı eşit haz verir zamanın insanına.
6. her neyse, işte bu maddeleri okumakla şeyin şey olduğunu kabul ettiğini varsayıyorum ve "işte oralar da öyle" diyerek konuyu belirsizliğin sevimli bahçesine atıyor, "şunu altıda bırakmayıp şöyle on maddeye kadar çıksaydım keşke, daha bir şey, işte bir şey görünürdü be" diyerek sahte bir hayıflanma duygusu yaratmak istiyorum. [öyle olmamıştır tabii]

devamını göster

30 Nisan 2010

"you talkin' to me?"

robert de niro'nun "taxi driver" filminde canlandırdığı travis bickle, ayna karşısında özgüven tazelerken söylüyor bunu, hayali düşmanlarına: "you talkin' to me?"
aslında, (belki de tarantino'nun ince bir göndermesidir?) jackie brown gibi, birazdan parçası olacağı bir kompozisyona, duruma hazırlık falan yapmıyor. daha çok, sanki ayna karşısında oyun oynuyor. robert de niro'nun travis karakterini canlandırmadan önce yaptığı provalar gibi, travis'in de prova yaptığı söylenebilir. kısacası, hem kendisiyle hesaplaşıyor hem de hayata ve insanlığa karşı bir imaj yaratmaya çalışıyor.
olur da gerekirse, repliğin önemli kısmı şöyle:
"you talkin' to me? you talkin' to me? you talkin' to me? then who the hell else are you talking... you talking to me? well I'm the only one here. who the fuck do you think you're talking to? oh yeah? ok."
arıza işte. evet, övülecek, parmakla gösterilecek bir yanı yok bu herifin, ama sahne, replik ve robert de niro şahane. (şahane dedim de, taxi driver'da cybill shepherd şahanedir yahu, yani insan olarak...) aslında filmi genel olarak o kadar sevmem. özellikle müziği (ya da müzik teması) film boyunca tekrar tekrar çalıyor ya. (belki de müzik kötü? baba serisinde de tema müziği sıklıkla çalar ya da bir zamanlar amerika'da, ama onları izlerken rahatsız etmiyor beni). bir de çok geç izledim ben bu filmi, gözümde pek büyütmüşüm belki de, bilmiyorum ama "bu mudur yani?" diye diye izlemiştim tüm filmi. elbette iyi filmdir ama işte, dediğim gibi, öyle bayıldığım, aman efendim birazdan adaya düşeceğim yanıma almam gereken 100 filmin arasında taxi driver da olsun mutlaka, diyeceğim bir film değil...
bir de şu var: ayna karşısında insanın kendsiyle uğraşması ya da eğlenmesi... hiç de anormal bir şey değil. hani olur ya, göz kırparsın, dil çıkarırsın, kaş göz eğersin... evet konuyla doğrudan bir ilgisi yok ama şöyle şeyler geldi aklıma; hariçten gazel:
- "you talkin' to me?" sahnesine benzer şekilde ancak bu sefer, "did you fuck my wife?" diyen bir robert de niro.
- gülümseyip, "n'aber lan?" demek.
- aynayı yalamak.
- yansımanın arkasında biri var mı yok mu görmeye çalışmak.
- aynaya sabunla astronot başlığı çizip, çevreyi incelemek.
- aynanın karşısında parçalanmış ruhun tekrar tek parça olması. [spoiler mpoliler!]
- aynanın sana küfretmesini dinlemek.

her neyse, aşağıda bir takım el emeği göz nuru çeşitlemeler ve şu ya da bu nedenle "you talkin' to me?" sahnesine doğrudan göndermeler yapan videolar bulunuyor. zamanla, rastladığım diğer örnekleri de eklerim buraya.


benw99


blackpeace


citizenwolfie


leonidafremov


dave macdowell


tranmonster


loggezinho


rosepurpuradelcairo


yiğit özgür

wrestler mania: bir reklam filmi bu, bir dolu amerikan güreşçisi (ve bir iki büyük memeli kadın) taxi driver'ın ünlü repliğini canlandırmaya çalışıyorlar. yandaki görselde görülen arkadaş favorim oldu. işte, eğlenceli bir deneme silsilesi. ayrıca youtube üzerinden wrestler mania'nın diğer reklamlarına da bakmalı; genellikle ünlü filmleri merkeze alıp buna benzer eğlenceli bir dolu reklam filmi hazırlamışlar.



la haine: şahane fransız filminin en arıza adamı vinz (vincent cassel), travis bickle amcasının yolunda ya da ruh halinde. yönetmen mathieu kassovitz, repliğinden aynasına kadar bir saygı duruşunda bulunmuş; bir silah eksik! eh, varoş çocuğu nerden bulacak ki silahı? neyse, anlatmayım filmi ama şu kadarını söyleyim: bir filmde parmaklarınla silah yaparsan, o silah patlar. (çok güzel dedim, aferim bana)



coupling: dizinin üçüncü sezonunun altıncı bölümünden kısacık bir sahne. jeff aynayı görünce birden durur ve aklına şahane bir fikir gelir. oyun oynamanın yaşı ya da zamanı olmaz, aklına geldi mi ya da fırsatını buldun mu havaya girersin. eh, tamamen hayatı nasıl algıladığınla ilgili. jeff örneğin, neşeli, eğlenceli ve evet kafası biraz da garip işleyen biri. neyse, eğleniyor işte çocuk.



polite taxi driver: "that mitchell and webb look" isimli ingiliz komedi programındanmış. yiğit özgür'ün karikatürüyle beraber düşünülünce daha da bir komik sanki. ayna önünde, yalnız başına coşabilecekken, gerçeklik abi zihini dürtüyor ve ortaya çıkarmak istediğin travis'in aslında larry appleton'dan başka biri olmadığını kabul etmek zorunda kalıyorsun. heh!



world cinema dk: film festivali için tanıtım filmi. kristoffer kiørboe yönetmiş. ayna önünde maço muhabbetler yaparak eğlenen bir teyze (teyze mi?) eğlenceli bir durum çıkarmış ortaya. ne yapsın, içine mi atsın, hem yalnızken herkes delidir, hiç bir fırsatı kaçırmaz, biraz önce jeff için dediğim gibi, derhal uçuşa geçer. sonuç olarak, özellikle farklı dünyalar vurgusu yapan bir film festivali için çok başarılı bir tanıtım filmi olmuş.



tiny taxi driver: bu da bir film festivali için tanıtım filmi. pek bir numarası yok gerçi, hatta beğenmedim bile diyebilirim. bir kere akla gelebilecek ilk şeyi çekmişler ama burada akla gelen ilk şey pek de çarpıcı ya da zekice değil. eleman da enteresan bir şey yapmıyor. ya da ben bir şeyleri kaçırıyorum.





bollywood taxi driver: bir reklam filmi; taxi driver'a hoş bir gönderme yapmış sanki, emin olamadım. neyse de, adam da, konuşma şekli de komik sonuçta.






güncelleme(220610) :


goenetix

görsel (yani ilk görsel) : akutou-san

devamını göster